Akıl Güncem

Listeleniyor (21—60) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18

SANAT VE İLETİŞİM

SANAT VE İLETİŞİM

 

 

Sanat her şey, sanatsız her şey hiçbir şey… A.A.

     

                                                                                                                                         29 EKİM 2010

Sanat her şeyle iletişim halinde,

Evrende herşey bir iletişim halindedir...

Toprak su ile iletişim halindedir, Su bulut ile.. Toprak hava ile... her zaman iletişim halindedir.

Kainat bir kitap, Dünya bu kainat kitabının içerisinde bir sahifedir...

Belki de bir satır hükmündedir...

İnsan bu kainat kitabının küçük bir modelidir... Ya da fihrsitesidir...

Kainattaki her şey bir iletişlim halinde olduğu gibi insanın tüm organları dahi mükemmel bir iletişim, etkileşim ve dayanışma halindedir...

O halde iletişim, etkileşim, etkileşim de bir anlamda dayanışmadır...

Kainat, en büyük sanatçının en önemli sanat eseridir...

Şu harika sanat eseri sınırsız kainatı şenlendiren iletişimdir...

Bütün evrendeki özelliklerin özetinin uygulandığı güzel yaratık insandır...

Yatay, dikey ve helezonik tüm çizgilerin bir arada toplandığı insan...

Altın oran sahibi insan... 1.618033988749894...

Natürmort olarak tanımladığımız olguda bir doğal iletişim varsa, insanda olan iletişim oranı çok daha fazladır. Öyle bir iletişim ekseninde bululşma söz konusudur ki; öz veya özet olarak vahdet olarak tanımlanabilir. Yani iletişimdeki idealizm, tevhid temeline dayandırılabilir... Bir olmak...

Gece gündüz ile, siya bayaz ile her zaman iletişim halidedir...

Çirkin güzel ile, doğru yanlış ile iletişim halindedir...

Düyayı harekete geçiren ve hareket halinde tutan iletişimdir.

İnsan tabiat ile iletişim halindedir.

İletişimin gücü ve etkisi güneş kadar parlaktır. Çünkü nasıl merkezî bir nakış, her taraftan gelen atkı ve iplerin intizamından ve durumundan  oluşuyor; bu kâinatın büyük ve geniş dairesinden bin bir sanatkarane güzelliğin cilvesinden  uzanan ışıltılı atkılar, kâinat simasında öyle bir mühür içinde bir bir nakş-ı şefkati dokuyor ki, güneşten daha parlak kendini akıllara gösteriyor.

İletişim, iletilen bilginin hem gönderici hem de alıcı tarafından anlaşıldığı ortamda bilginin bir göndericiden bir alıcıya aktarılma sürecidir. Organizmaların çeşitli yöntemlerle bilgi alışverişi yapmalarına imkan tanıyan bir süreçtir. İletişim tüm tarafların üzerinden bilgi alışverişi yapılacak ortak bir dili anlamalarına ihtiyaç duyar.

Belirli mesajların kodlanarak bir kanal aracılığıyla bir kaynaktan bir hedefe/alıcıya aktarılması sürecidir. İletişim bir toplulukta veya bir grupta oldukça önemlidir ve sosyal açıdan olmazsa olmaz bir nitelik taşımaktadır. Kişi, sosyal çevrede sağlıklı ve mutlu bir yaşam sürmek için iletişim kurmak zorundadır. Yine iletişim hayatın vazgeçilmez bir gereğidir. Ayrıca ruhsal - bedensel ihtiyaçları gidermek için iletişim oldukça gereklidir. Toplumsal kanun ve kuralları sağlıklı bir biçimde işletebilmek için gereklidir.

Resim, şekil, çizgi gibi sembollerle gerçekleştirilen iletişim

Dille gerçekleştirilen (Sözlü) iletişim

Simgelerle gerçekleştirilen iletişim

Jest ve mimiklerle gerçekleştirilen iletişim

Sözsüz iletişim, sözlü olarak gerçekleştirilmeyen bir iletişim şeklidir. Sözsüz iletişim ne sesli dil üzerinden ne de işaret dili ya da yazı dili üzerinden gerçekleştirilir. Dilsel işaretlerin bu sistemlerin birinden diğer bir yönteme çevrildiği bu anlaşma sistemleri, örneğin sesli dile karşılık gelen işaretler aynı biçimde sözsüz iletişimden sayılmaz. Çünkü bu iletişimlerde kendilerinin de türediği o sözlü sistemlerin kodlanması söz konusudur. Ayrıca yazılı resim, ses durumu ve konuşma tutumu da başlıca –sözsüz– yapay dilsel iletileri insanlara ulaştırabilir. Bunu sözlü iletilen bilgileri tamamlayan sözlü ve sözsüz payların yanı sıra resimli yazılarda ve işaret sistemlerinde de olduğu gibi gerçekleştirmektedir.

Farklı işaretlerin ve sembollerin ve de bilgi grafiklerinin kullanımı da bir diğer düzeyde sözsüz iletişim olarak tanımlanmaktadır. Kavramın diğer bir yorumu, ses bakımından önemli olmayan iletişimle sözsüz iletişimin ve ses dilsel iletişimli sözlü iletişimin eşit değerlere sahip olmasıdır. Bu yorum günlük dilde yaygındır, fakat dilbilimde kavramın kullanım biçimine uygunluk göstermemektedir.

Kavram geniş anlamda tutum sergileyen canlı varlığın iç durumları hakkında bilgi veren dilsel olmayan her tutumun sözsüz iletişimini tanımlamaktadır. Bu yorumda sözsüz iletişim vardır. İletişimin alıcısı bir diğerinin tutumundan ya da bir diğerinin algılanan sonuçlarından anahtarlar aldıkça göndericinin iletişimsel amacı bu durumda gerekli değildir. İletişim anlamında yüz kızarması, çekingenlikten ya da vicdanın rahatsız olmasından, elbise ve aksesuar gibi dış görüntüsünün biçiminden, saç şeklinden, dövmelerden ve deriyi kazımadan, yaşadığı evin mimarisine ve bir gruba ait olmayı ya da belli bir yaşam duygusunu ifade eden mimarideki biçimsel önlemlere kadar, birçok durum buna örnek verilebilir.

Mesaj taşıyıcıları, sadece jestler, mimikler, göz teması ya da gülme gibi dilsel olmayan seslendirmeler, istemli olarak kontrol edilebilir açıklamalar değildir, dahası o tutumların kavramının kullanış biçimi sözsüz iletişim olarak kabul görebilmektedir. Paul Watzlawick’in ünlü sözüne göre insan iletişimi bu olguya dayanır. Watzlawick’in görüşlerinden yola çıkarak sözsüz iletişim bazen analog iletişim olarak, sözlü iletişim ise dijital iletişim olarak tanımlanmaktadır. Mimik, jest gibi görsel olarak algılanan bilgilerin yanı sıra diğer duyuların sözsüz iletişim tarafından yönlendirilen tavırlar için büyük bir önemi vardır. Koku alma duyusu aracılığıyla algılanan işaretler algılama eşiğimizin altındadır. Örneğin uzaktaki bir duman kokusunun bir fırtına öncesinde havaya karışması, davranışları bilinçsiz biçimde etkiler. 

Belirli beden dilsel işaretler kısmen bilinçli olarak meydana gelmektedir. Böylelikle genel olarak mimiklerimizdeki tamamıyla belirli değişiklikleri kendimiz fark etmekteyiz. Uzun mesafede bu değişiklikleri maalesef algılamamaktayız ve bunları bilinçsiz olarak da iletişimin içine dâhil edememekteyiz. Friedrich Nietzsche bu durumu bir noktada dile getirmiştir: “İnsan ağzıyla yalan söyler, fakat o esnadaki ağız hareketleriyle de doğruyu söyler.”

Belirli bağımsız bedensel işlevler bilinçli olarak yönlendirilemeyebilir. Bu duruma örnek olarak karşıdaki kişinin dikkatini çeken terleme, göz bebeklerindeki değişiklikler veya nabız atışları örnek gösterilebilir. Fakat bu bağımsız işlevler tamamen kendiliğinden algılanabilir.

Vücut dili aynı şekilde koklama yoluyla elde edilen işaretlere benzer biçimde genetik olarak değerlendirilen hareket kontrolünün ifade biçimlerini oluşturmaktadır. Bu ifade biçimleri bize, örneğin tehlike anında yüksek hareket veya yüksek algılama yeteneği sağlar. Bu durum şu şekilde açıklanabilir; tehlike anında gerçekleşen terleme oluşmasıyla deri tarafından yapılan algılama, nabız değişikliği sayesinde artan hareket kabiliyeti, yüz kısmında meydana gelen algılama değişiklikleri ve bunlar gibi durumlar. Diğer bir yandan da bu ifade biçimleri üremenin hazırlık aşamasında bize en iyi erişilebilir genetik maddeyi elde etmemize yardımcı olmaktadır, örneğin güçlü erkeksi görünüm dayanıklılık kabiliyetinin işareti olarak görülür veya kadının ikincil cinsiyet özelliğinin ifadesi çocuklarla ilgilenmesidir. Bu varsayımlar kısmen bilinçsiz şekilde ortaya çıktığından genellikle kültürel olarak gizlenilmektedir.

İnsanın yaşam alışkanlıklarındaki uzun süreli değişiklikler aynı zamanda beden diliyle ortaya çıkmaktadır. Bu durumu şu şekilde örneklendirebiliriz. Tırnakların ve saçların özelliği, beslenmeye bağlı olarak derideki değişiklikler ya da yağlanmalar, giderek azalan canlılık nedeniyle omurga çevresinde ortaya çıkan kas yapısı ve bedensel davranış rahatsızlıkları olabilir. Aynı zamanda uzun süren tek taraflı duygusal yaşam koşulları nedeniyle oluşan “somurtkan görünüm”, “gülerken ortaya çıkan kırışıklıklar” gibi mimiklerdeki değişiklikler de insan yaşamındaki değişikliklere örnek olarak verilebilir. Bu tür işaretlerin şifrelerini çözme yeteneği, evrim boyunca beden dilsel ifade biçimine bağlı işaretlerin bilinçsiz yoldan, yani sözsüz bir biçimde gönderilmesi gerçeğinden yola çıkarak belirginleşebilmektedir. Bir taraftan bu yarışta en iyi genetik maddeyi garanti etmek için (Gene Shopping), diğer taraftan da sosyal çevrede birlikte yarar sağlamak için bu durum kendini göstermektedir.

Bu bağlamda özellikle önemli bir örnek gülmedir. Her şeyden önce kadınların sosyal ağırlıklı alışkanlıklarından dolayı gülmeleri söz konusudur ve kadınlar gülümsemeyi kültür tarihsel anlamda bir “silah” olarak kullanmışlardır, hatta kadınlar gülümsemeyi gruplarındaki ya da ailelerindeki sosyal gerilimlere “karşı güç” olarak kullanmışlardır. Davranış araştırmacıları günümüzde hâlâ yönetici konumundaki kadınların doğru zamandaki bir gülümsemeleriyle kararlı davranış durumlarını gevşetebileceklerini gözlemlemektedirler. Bu, genetik olarak ortaya çıkan ve grubunun eğitiminde ve bakımında sosyalleşme süreçleriyle evrimsel olarak şekillenen ilişki sayesinde onları sürekli hayatta tutacak öneme sahip bir yetenektir. 

Konuşan bir insanın jest ve mimikleri kollar, eller ve vücudun üst kısmı yardımıyla kendini belirginleştirmektedir. Mimik, yüz ile özellikle de göz ve ağız alanlarıyla ilişkilendirilmektedir. Bu noktada farklı yaklaşımlarda ifade biçimleri bulunmaktadır. Bunlar iç dünyada yaşananların birçok kelimeye göre daha fazla kendini gösterdiği ifade biçimleridir. Yüz “okuma” yeteneği de dilin henüz gelişmemiş olduğu zamanlarda yararlandığımız kabiliyetlerimizin bir kısmını oluşturmaktaydı.

Toplumsal dilin parçası olarak jestlerin, mimiklerin ve bedenin duruşunun bilinçli bir şekilde kullanılması her bir insanın kültürünün bileşenini oluşturmaktadır. Birbirlerine benzer jestler yeryüzünün farklı bölgelerinde tamamen karşıt bir anlama sahip olabilmektedir:

Örneğin; kafayı sağa sola sallamak Yunanistan’da ve Bulgaristan’da reddetme anlamına gelmektedir.

Avuç içini aşağıya doğru sallamak Afrika ve Asya'da davet anlamını içerir.

Sözsüz dilin kısmı bilinçli ifade biçimlerinin aksine beden dilinin bilinçli alanlarında sözsüz iletişimin ifade biçimlerini öğrenmek mümkündür.

Sanat, iletişimdir, iletişim sanattır...

En ilkelinden en gelişmiş olanına kadar bütün insan topluluklarının hayat binası dört sütun üzerinde yükselmiştir; bunlar dil, din, gelenek ve sanat’tır. Dil’siz, din’siz, töresiz toplum olmadığı gibi, kendine özgü bir sanatı olmayan toplum da gösterilemez.

Evreni Kurtaracak güzelliktir,

Evreni Kurtaracak Aşk’tır, Muhabbettir..

Aşk da, muhabbet de, güzellik de iletişimdir.

İnsan sosyal bir varlık olarak sürekli iletişim halindedir. Gerçekte bütün evren iletişim halindedir. Toprak suyla, Su bulut ile Bulut hava ile hem iletişim hem de dayanışma halindedir.

Bu bize iletişimin aynı zamanda bir dayanışma nedeni olduğunu da göstermektedir. İnsana düşen görev; direnmekten çok dayanışmadır, yardımlaşmadır. Duygu bilimi olan sanat, iletişim ile doğrudan ilgilidir. İnsan ilişkileri ise sosyolojik bir realitedir. Birey olarak insan, başka insanlarla bir arada yaşamak zorundadır. Bu olgu kendiliğinden, insan ilişkilerini ve ilişkilerin irdelenmesi gereğini ortaya koyar. İnsanlar, diğer insanlarla bir arada yaşantılarını sürdürürken, yardımlaşma, dayanışma, sevme, hoş görme gibi olumlu yaklaşımlar yanında, egoizm, nefret, önyargı gibi olumsuz yaklaşımlar içerisinde de bulunabilir. Ancak bu spirütelist unsurlar sanatsal değerlerle donatıldığı zaman, insan ilişkileri yararlı ve ideal bir statü kazanır. Bu nedenle insanın, sanat eğitimine yönelik işlemden geçirilmesine ihtiyaç vardır.

Toplum yaşamında, sanatın artan önemi ve rolü, gerçeğin estetik özümsenme alanının alabildiğine genişleyip yayılması, estetik alanındaki eğitim gereksinimleri ve dolayısıyla, bütün bu sorunlara dair kuramsal çalışmalar göz önünde tutulunca, estetik biliminin konusunu ve onun bilgiyle bitişik alanlarla ilişkilerini iyice belirlemek zorunluluğu kendiliğinden ortaya çıkar. En ilkelinden en gelişmiş olanına kadar bütün insan topluluklarının hayat binası dört sütun üzerinde yükselmiştir; bunlar dil, din, gelenek ve sanat’tır. Dil’siz, din’siz, töresiz toplum olmadığı gibi, kendine özgü bir sanatı olmayan toplum da gösterilemez.

Toplum olarak, güzel sanatlar olmadan da yaşayabiliriz. Fakat, o zaman; ruhumuz, iç dünyamız boş kalır; bir çöle benzemiş olur; bizler, barbarlaşırız ve o zaman da, belli bir uygarlığımız olduğu için, “uygar barbarlar düzeyine düşeriz !.” Güzel sanatlardan yoksun olan insanların hayatları da bir çok nimetlerden yoksun kalır; o kadar fakirleşir ve bir anlamda bitkisel hayata girerler. Güzel sanatlar; Toplum bireyleri olan insanlarda güzelliğe, güzele ve mükemmele karşı şiddetli bir istek, bir susamışlık duygusu uyandırır. Güzel sanatlar; hayatı anlamlandırır ve sevdirir. Güzel sanatlar insanların ruhlarını yükselterek onları erdemli hale getirir; yüksek ve derin düşüncelerle olgunlaştırır, Güzel sanatlar insanların duygularını inceltir davranışlarını nazikleştirir ve güzel yaşamanın yollarını gösterir. Denilebilir ki; Güzel sanatlardan yoksun insanlar veya toplumlar aynı zamanda temiz ve asil duygulardan da yoksundurlar. Ancak Güzel sanatlar, toplumları; yüksek bir kültür düzeyine eriştirir. Şu bilinmeli ve kabul edilmelidir ki; Güzelin kendisi topluma muhtaç değil, toplum güzel sanatlara muhtaçtır.

Sanatsal değerlerden payını almayan bilgi, tek başına ve sadece bir hafıza yükü olarak kaldıkça büyük bir önem taşımaz. Ancak bilinçaltı ve refleks biçiminde birey ve toplum hayatına yansıtılabildiği zaman bir değer kazanır. Yığın halindeki estetikten yoksun bir bilgi cansız, ruhsuz ve kadavradan ibarettir. Bütün sanatsal değerleri, gönüllerde hissedilen bir idrak olgunluğuna ulaştırılmayan mesleki bilgiden yarar beklemek boşunadır denilebilir. Demek ki, her şey sanatsal değerler ile yoğrularak daha duygusal hale getirilime meselesidir. Bilinçli bilgiden amaç, bilginin estetiğe dayalı duygusal unsurlarla birleşmesidir. Yalnız bilgi kendi başına bu işe yetmiyor. Bilgili birçok meslek adamı sadece bilgi sahibi olmakla mutlu olamıyor. İnsan o ki; bilgiyi güzel bir biçimde hayata geçirendir.

Sanat ve estetik bilince sahip bir kimse, kendini yüksek duygusal doyum içine bulur. İnsan bir toplumun üyesi olarak yaşamak durumundadır. Ünlü sosyolog E.Durkheim’in dediği gibi, keder ve sevinçleri ile haşır-neşir olduğu, kendi gibi düşünen, aynı inanca bağlı, kendisi gibi davranan insanlarla bir arada bulunmaktan büyük mutluluk duymaktadır. Bu doğal eğilim bireyleri dünya kültür ve sanatından çok, kendi kültür ve sanatına yöneltmektedir. Bu durum ise bireyde milli kültür ve sanat şuurunu oluşturur. Karanlıktan kurtuluş bilgiye estetik nitelik kazandırmakla mümkündür.

Bireylerin estetik birikimi ile, hayata karşı hareketli, yenilikçi bir davranış sergilenir. Hangi meslek grubunda yer alırsa alsın insan yaratıcı yeteneklerini sergilemekle dikkat çeker. Belki bu görüşümüze karşı çıkacaklar olabilir. İşte örnek; Bir bilim yarışmasında Jean-Jacque Rousseau (1712-1778) Güzel sanatlar aleyhindeki şu görüşlerini ortaya koymuştur;”İyi bir asker için bilim, felsefe ve güzel sanatlar faydalı değil; tamamıyla zararlıdır. Çünkü: İyi bir asker için önemli olan şey, zihninin bilimlerle işletilmesi ve zevklerinin güzel sanatlarla inceltilmesi değil; kollarının, vücut kaslarının ve organlarının sağlam ve kuvvetli olmasıdır.” Jean-Jacque Rousseau’nun ileri sürdüğü bu düşünceler ve yaptığı yargılamalar; ünlü filozoflardan Volteire’in dikkatini çekmiş ve Jean-Jacque Rousseau’ya bir mektup yazarak onu “İnsanları dört ayak üzerine yürümeğe zorlamakla” suçlamıştır.

Sanat ile meşgul olmak, o sanat eserini ortaya koyan, izleyen, gözleyen, yorumlayan bir şeyler almaya çalışan insanlarla meşgul olmak demektir. Bu da aynı zamanda, belki de hobi bağlamında insan psikolojisini tanıma olgusudur. İnsan psikolojisini tanımak, o’na daha bilinçle yaklaşmak demektir. Her halde böyle bir yaklaşım insan ilişkilerine pek çok olumlu katkılarda bulunacaktır.

Rus yazarı Dostoyevski “ Evreni kurtaracak güzelliktir” demek suretiyle, güzelliğin insan ve toplum hayatında, insanlığın kurtuluşunda oynayacağı önemli rolü belirtmeye gerek görmüştür. Dostoyevski, evreni kurtaracak bilimdir, felsefedir, politikadır dememiş, “güzellik” tir demiştir. Çünkü bilim de, felsefe de, politika da türlü temelsiz inançlara bürünerek, yararsız ve sağlıksız biçimler alabilir; bozgunluklara, fesada uğrayabilir; her biri ağır suç sayılan türlü biçimlere bürünebilir ve o zaman; bilim de, felsefe de, politika da insanları karanlığa sürükleyen bir kara güç haline gelebilir. Bunun için; bilimin de art düşüncelerden ve her türlü kusurlardan sıyrılarak insanlığın hizmetinde bulunmasına şiddetle ihtiyaç vardır. Felsefenin de, politikanın da dürüst, olgun, kusursuz ve mükemmel olması; kasıtlı sapmalar ve duraklamalar yapmadan işlemesi; insanların ruhlarını ve vicdanlarını huzura kavuşturan sevimli, kandırıcı bir inanç kaynağı nitelikleri içinde varlığını sürdürmesi lazımdır. Çünkü yalnız güzellik bilime de, felsefeye de, politikaya da; amaçlarına uygun alanlarda kalmayı; bu amaçlara uygun etkinliklerde bulunmayı sağlayacaktır.

Sanat yoktur sanatçı vardır. Bir sanat eserinin meydana gelmesi için, sanatsal sentezi yapabilecek potansiyel ve yetenekte bir sanatçının olması gerekir. Sanatçı, duygusal zekâyı kullanabilen insandır. İnsan sanatçıdır. Sanat bir toplumun olduğu kadar bir insanın da duygu, düşünce ve zevkinin yansımasıdır. Estetik değerlerle donatılmış insan, görgülü, yetenekli ve seviyelidir. Hangi şartlarda nasıl davranılması gerektiğini bilir. Nüansları fark ederek herkesten biri olmadığını görür ve gösterir. Sanatsal etkinliklerde bulunmak, insanın kendi estetik sayfalarını yeniden okumasıdır. Ya da insanın yeniden kendini keşfidir. Okunmamış, fark edilmemiş sayfalarını yeniden okuması ile kendini yenilemesidir. Bu kitabı yeniden okuduğumuzda, kaynağını unuttuğumuz ve bizim iç mekanizmamızın bir parçası olmuş bir değerler sistemini yeniden buluruz. Klasikler, kendilerini unutulmaz olarak kabul ettiren hafızanın kıvrımlarına gizlenerek çok özel bir etki yapan kitaplardır. Bu kitap Yüksekokul ve Üniversite’nin söyleyebileceği ya da öğretebileceği şeylerden daha fazlasını insana öğretir.

Her değişim gelişim olmamakla beraber, toplum hızlı bir değişim ve gelişim sürecini yaşamaktadır. İnsanlar eskiye nazaran daha kolay bilgiye ve habere erişebilmektedir. Her gün yeniden güncellenen hayatımız, sağlam kafa sağlam vücut sahibi olmayan insanları bir çığ gibi ezmektedir. Özgür beyni terk etmeden klasiklerimizi de unutmamalıyız. İşte o zaman toplumsal ve bireysel özgünlüğümüzü bulmuş oluruz.

Estetik değerlere sahip olmak için hiçbir yaş erken ya da geç değildir. Bebeklikten yaşlılığa varıncaya kadar estetik değerler öğrenilerek hayata uygulanabilir. Ve hayatımız estetik ile hayatlanır, yaşantımız estetik ile süslenir renk bulur. “Zehir hazırlanırken, Sokrates bir flüt parçası öğrenmeye çalışıyormuş. ‘Bu ne işine yarayacak?’diye sormuşlar. ‘Ölmeden önce bu parçayı öğrenmeme,’ diye yanıtlamış.”

Sanatsal etkinliklerde bulunurken insan, rastlantıların kaçamak zevklerini yaşar. Estetik keşiflerle obje üzerindeki geçici olanlardan ebedi olanı çıkarır. Sanatın dilini öğrendikçe, estetik hazza varırken hayatınız da güzelleşecektir. Sanat ve estetikle uğraşmak güzel ilişkilerin anasıdır. İnsanın içinde, bir değil birçok yetenek, birçok güç vardır. Ancak kendisini geliştirmek durumunda olan insan, ilgilendiği sanat alanı ile yalnız birini en iyi şekilde geliştirir. İşte burada insanın sanat ve estetiğe olan yaklaşımı çok önemlidir. İnsanın sanat ile olan meşguliyeti ona özgür olma hissini verecek: Bu özgür ortamda, insan cesaretle özgün eserlerini ortaya koyma sürecine girecektir. Bilgi çağında, sanat uğraşısı olan bireyin, sanatsal gelişim kaynaklarını ve onları oluşturan nedenleri iyi araştırması ve bu güne kadar “gelinen aşamayı aşması gerekmektedir”. Bu bağlamda yeni durumlara, yeni sorunlara, değişik olay ve olgulara yönelmek gereği ortaya çıkmaktadır. Bu fenomenin araştırma ve geliştirme ortamı sanat atölyeleridir. Bu yüzden en kısa zamanda kendiniz için kendinize göre kendiniz tarafından bir atölye kurun ve başlayın sanat yapmaya. Uğraşı sonucu bir takım somut sonuçlara vardığınızı yaşayarak göreceksiniz.

İstemek başarmak, başarmak şaşırmaktır.” Güzel her zaman hayret vericidir. Güzel daima şaşırtıcıdır. Ama hayret verici olanın her zaman “güzel” olduğunu sanmak yanlıştır. O halde estetikten yoksun hayret verici şey mutluluk vermeyebilir. Şimdi Estetiğe dayalı şaşırmanın ve düş kurmanın mutluluğunu yaşamak için kendinizi hazırlayın. Bunu ancak sıradan insanlar yapamaz. Beceriksiz insanlar yapamaz. Aslında bu bir anlamda küçük ruhların göstergesidir. Belki de o zaman insan bilişim teknolojisinin yan etkileri sarmalına düşmüştür.

Yaşamakta olduğumuz şu garip dönemde, insanlar; yüce değerler adına ne kalabildiyse onu da batırmaktan geri durmuyor. Neredeyse bu eylem kayık batırmaktan basit oldu artık. Ve bir “sektör”. İşte böyle bir dönemde insanlığın imdadına “güzel” yetişecektir. Güzel sanatlar yetişecektir, estetik yetişecektir. Bu can simidine tutunan kurtulur, tutunmamakta ısrar eden boğulur.

İşte böyle bir “yapay afet”e karşı en güzel önlem, “güzel” dir. Buradaki güzeli, gelişi güzel kullanılan bir kelime değil, insanların tensel ve tinsel bütün işlerine düzen verecek çok kudretli ve sınırları dikkatle ölçülmüş “yapıcı ve yaratıcı bir güç” karşılığı olarak kullanıyoruz. Makyajının arkasında dişiliğini öne çıkaran vampirin kucağına düşmek kadar ölümcül olan bir dış kandırmaca değildir bizim kastettiğimiz güzel. Veya dış görüntüsüne aldanarak burnumuza yaklaştırıp, kokusunu içimize çektiğimizde, zehirleyici etkisinin beynimizi sardığı kötülük çiçeği de değildir. Buradaki güzel, bazı resimlerin ya da heykellerin, görsel açıdan “özel başarısından ya da güzelliğinden” daha çok önemli bir güzel’dir. Buradaki güzel, doğrular dairesinde yer alan, bireysel ve toplumsal mutluluğu sağlayacak insani ve ilahi bir güzellik kavramdır.    

Resmi ve müziği ölü sanatlar olarak görenlere, bu alanlara ilgi duymak için zekaları ya çok hafif ya da çok kaba olanlara, bunlardan yarar umanlara, hemen zevk almayı bekleyenlere yolları açmak ve etkileri çok ani, açık ve şiddetli olduğu için varlığını yadsıyamadıkları bazı ürünlerle sanat arasında bağlantı kurmak bir derece olumludur. Ama sanat sadece bu değildir. Sanat sadece bir “ürün” değildir. O sır dolu, sihirli bir mesaj kutusudur. Belki de sanat, dünyanın helal dairesinde yer alması gereken “Yapay Cenneti”dir. İnsan bunu böyle bilerek “güzele” yaklaştığında, kendi iç dünyasında saklı olan kalıcı zevkleri keşfedecek ve huzur bulacaktır.

İnsanlar “Estetik meraklar” ile, güzel sanatların eşiğine çekildiği takdirde mutlu olacaklardır. Sonsuz mutluluğa kavuşma talebinin ne kadar “yüce bir istek” olduğunun ciddiyetini o zaman kavrayacaktır. Dünya sarayının sütunları arasında saklambaç oynayan biz ana-babalarımızın çocukları; her şeyin en güzeline layıkız. Ve buna sahip olmak için çaba göstermek zorundayız. Evreni  ve kendi dünyamızı güzelleştirmek için el ele verenlere selam olsun. Yaptıkları güzel şeylerle, şu gök kubbede hoş bir seda olarak kalabilenlere selam olsun. Yapacakları güzel şeylerle gelecek nesillere, güzel şeyler bırakabilenlere selam olsun. Hepinize selam olsun.

Türkiye yeryüzünün doğudan batıya uzanan tek yarımadası, Asya, Avrupa ve Afrika’nın merkezi. Bu topraklarda Dünya’nın en uzun ömürlü ve geniş devleti kurulmuş, devam etmekte ve duamız o ki; kıyamete kadar da devam etsin. Bu jeostratejik coğrafya ve tarih, millet olarak geleceğe daha dikkatli, daha disiplinle yönelmemizi gerektiren sebeplerdir. Hiç şüphesiz, bir millet, milli birliğini sağlama, koruma ve kollama politikasını tayin ve tespit ederken, içinde yaşadığı dünyaya gözlerini kapayamaz. Her millet, başka milletlerin ekonomilerini, ekonomik faaliyetlerini, sistemlerini, planlarını, deneyimlerini ve kültürel gelişim ve yozlaşmalarını dikkatle takip etmek ve buna göre teşkilatlanmak zorundadır. Çünkü bireyler arasında olduğu gibi, milletler arasında da etkileşimlerin olması kaçınılmazdır.

GÜZELLİK BAKANIN GÖZÜNDEDİR...

     

"GÜZELLİK BAKANIN GÖZÜNDEDİR"...A.A. 

 

                                              19.10.2010

 

 

Güzel, objenin kendisinde olduğu kadar, bakan ile de ilgili bir olgudur...

Güzel, görünen ile gören arasındaki bir görsel iletişim nedenidir...

Ancak "güzel'in kriterleri" belli olmakla beraber bakanın bakış tarzına göre değişiklik gösterebilir.

Güzelin üç türü vardır;

Birincisi gerçek güzelin olduğu tabiattır. Bu 99 sıffattan biri olan "sani" sıfatına sahip Allah'ın güzelidir... İkincisi ideal güzelin olduğu sanattır. Bu tabiatın yorumunu sanatsal kaygı ile yapan sanatçının güzelidir...

Üçüncüsü Estetiğe dayalı Güzelliktir ki; kural ve kriterlerini ideal güzel olan sanattan alır...

Gerçek güzel olan tabiattaki güzel, tüm güzelliklerin kaynağını oluşurur.

Bunun kurgulanması Allah tarafindan henüz insan yokken evrene uygulanmıştır...

Yorum yapabilme ve tercih hakkını kullanabilme yetisine ve yetkisine sahip olan insan, kimi zaman bilgi ve görgüsüne göre "güzel"i tanımlarken, kimi zaman da içgüdüsel olarak beğenir ya da beğenmez...

O halde "güzel" bakanın beğenisi ile ilgili bir fenomendir...

Beğenmek, insanın görme ya da bakma kültürü ile doğrudan ilişkilidir...

Günlük hayatında sadece para kazanmak için yaşayan bir tüccar mantığının bakma kültürü acaba ne kadar zengindir?..

TV ekranlarındaki sunulanlarla sınırlandırılmış bir insanın beğeni kültürü ne kadar olabiir ki ?... 

Bu bakış açısı Picasso'nın Guernica isimli tablosuna ne kadar "güzel" diyebilir ki ?...

Ya da aklı gözünde olan bir öküz için maydanoz ile gül arasındaki fark ne kadar ki ?...

İşte bunların hepsi, gösterilende görünen güzeliiğe bakanın yüklediği anlam kadar önem taşır...

Bakma aynı zamanda insanın inanç temelinde sahip olduğu değerle de ilişkilidir...

Said-i Nursi bu konuda şöyle der; "Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır".

Ben de diyorum ki; "Güzel düşünen güzel görür, güzel gören hayatından lezzet alır".

Buna göre, "güzel"  görmek kadar düşünmek ile de ilgili ve ilişkili bir olgudur...

Elbette güzel görenin olumlu etkilenmeleri, ruhsal elementleri dengeye kavuşturur...

Ruhsal denge, olumlu düşünmeyi sağlar. Olumlu düşünme de metebolizmayı düzene sokar...

İnançla ruhsal dengeye kavuşmuş bir düşüncenin yünlendirdiği bir çift göz, daha bakarken güzel görecektir.

Bu etkinlik ve olumlu sonuçları "art terapi" gibi psikolojik temelde tıp alanına da önemli katkılarda bulunmaktadır...

Bakanın gözünde olan güzellik insanın bakma kültürü ile ilgili olduğunu savunmuştuk...

Bu da inanç temelinde, bakış açısına göre değişebilir...

Gözelde güzeli görmek her kişinin işidir. Ancak çirkinde güzeli görmek er kişinin işidir... Köpek leşinin dişlerini birer inci tanesine benzeten o büyük peygamber (asv) güzel düşünmenin, güzel niyetin sadece güzelde güzeli görmek değil aynı zamanda çirkin olarak nitelendirilen şeylerde de güzelin görülebileceğine işaret etmektedir. Çünkü güzel niyet, her güzel işin başıdır, başlangıcıdır.

Güzel düşünen, güzel bakar.

Güzellik bakanın gözündedir.

SANAT KUDRETTİR

  SANAT KUDRETTİR                                          

 

                                                                                                                         15.10.2010

 

Kudret, her insanda olmayan bir yetenektir.

Kudretin kaynağı ilahi güce dayanır. O zaman kudretin varlığı yaratcılığa dayalı bir anlam kazanır.

Kudret, somut olarak obje üzerine yansımış olsa da, yansımamış olan tarafı daha derindir.

Ürün veya obje kudret ile eser niteliği kazanır. Eserin niteliği, eseri ortaya koyan sanatçının sahip olduğu kudret hakkında fikir verir. Kudretin varlığı ve yansıması ürünü harika denilecek sanat dönüştürür.

İlahi kudret karşısında, insanın kudreti nasıl olabiliyor?...

İnsan gibi zayıf ve aciz bir varlıkta, en kuvvetli bir mutlak kudret sahibi olan allah'ın kudreti nasıl olabiliyor?...

Evrenin perdesi arkasındaki Allah'ın kudreti, bir insanın kudretine nasıl dönüşebiliyor? Ya da bir insanın kudreti nasıl Allahın kudreti ile bütünleşebiliyor?... Öyle ki; Evren en büyük ve en güzel sanat eseri ve en büyük kudret sahibinin sıfatları, yerde gökte, galkside her an yansımaktadır... Sanatın en güzeli, en bilimsel eksende gözlenmektedir...

Evet, sanat yokken sanatçı vardı... Ey akıl kavrayabiliyormusun?... Kavrayamıyorsan algılayabiliyormusun?...

Sanata bak !!!.. sanatçıyı algıla...

Görme ve bakma kültürüne sahip olduğun oranda  sanatçının eserinde yansıyan kudretini görebilirsin...

Bir çiçeği yapabilecek kudret, bir baharı da yapabilir...

MİTOLOJİ

MİTOLOJİ                                                                                                                   24.EYLÜL.2010

 

 

 

Bugün artık yarın olduğunda dünde kalmış olacaktır...

Bugünler de, yarınlar olduğunda çok geçmişlerde kalacaktır.

Ve herşey, herkes tarih olacaktır. ya da tarihin derinlilerinde yok olacaktır.

Mitolojik eksende efsanaleşmeye kadar gidebilenler olduğu gibi, akşam güneşi batmadan yok olanların, yok olduklarının farkında dahi varamayacağız.

Greekler'in yani Yunanlıların kavim olarak öyle ya da böyle insanlık tarihinde dikkate değer bir yeri olmuştur. İnsanlık diline, kültür ve sanatına önemli katkılarda bulunmuşlerdır. Zaten Mitoloji kavramı da yunanca mythos ( masal - hikaye ) ve logos ( söz ) kelimelerinden gelmiştir. Mitoloji; çok eski zamanlarda gelmiş ve yaşamış olan ulusların  inandıkları tanrıların,  kahramanların, devlerin ve  perilerin hayatlarından bahseden hikâyelerdir. Her toplumun kendine özgü bir mitoloji maceraları vardır. Ve temsil ettiği topluluğun aynası gibidir. Mitolojiler toplumdan topluma farklılık gösterdiği gibi ortak yanları da çok bulunmaktadır. Mitolojide geçen öykülerin hepsi hayal ürünü değildir. Birçok mitolojide geçen tufan olayı, yapılan kazı ve araştırmalar sonucu gerçek olduğu ispatlanmıştır. Mitolojilerin en ilginçlerinden olarak kabul edilen klasik mitoloji ( Greek mitoloji ) deki öykülerin tamamına yakın bir bölümü ya Anadolu da geçmektedir, ya da Anadolu ile ilintilidir.

Mitolojide bilimsellik aranmaz. Mitolojinin içerisinde gerçek kadar özendirici abartmalar da olabilir. Yararlı eklentiler... En azından zararsız yamamalar...

Dün'de, Bu gün'de her şey yaşandığı gibi, yarında yaşanacak...

Ve biz insanoğlu olarak cennetten kovulma nedenleri kadar cehennemden de korunma yollarını aramaya anlamaya ve yaşamaya çalışacağız...

İlginçtir ki; Paleolotik dönemden beri insanlar, aynı bizler gibi evreni ve içindekileri anlama ve açıklama çabası içindendirler. Adem (a.s.) mitolojisi Soyuttan somuta giden serüvenin birinci kahramanı olarak gizemliliğini korumaya devam etmektedir. Adem (a.s.)'ı anlamak, tanımak, bu alanda çalışma yapmak insanoğlunun kreatif yani yaratıcı kaynaklarını gözler önüne sermektedir.

Ancak "doğruya sadakatte sapmaların yoğun yaşandığı zamanda", mitlerin doğanın doğal güçlerini, doğaüstü hale getirdiklerini görebiliyoruz. Bunun en belirgin örneklerinden biri yerkürede yaşayan sıradan bir insanın hem kendisine hem de bindiği at'a kanat takması gibi...

Bu belki de; Hz. Muhammed'in (a.s.v) Miraç gecesinde Sidret-ül Müntehaya "Burak"  isminde bir binit ile olan seyahatin yansıması olarak algılanabilir.

Eski çağda Roma'da o zamanın hak dini Hıristiyanlık'tan önce Resmi ideoloji olarak "Paganizma" yani çok tanrılılık vardı. Zaten Hz. İsa (a.s.) Büyük ve önemli bir devrimci olarak, Allegorik yaratıklar sayılabilecek çok tanrılı dine başkaldırısının ilk çalışmalarını katakomblarda yapmaya başlamıştı bile...

13 rakamının uğursuz sayılmasının nedenlerinden biri de; Hz. İsa'nın dava arkadaşlarından 13. kişinin kendilerine ihanet ettiği yada edeceğini, ünlü son akşam yemeğinde açıklamasıdır. O açıdan yerkürede farklı coğrafyalarda yaşayan insanların farklı mitleri olabilmektedir. Greeklerde bu mitolojik kahramanlar, Herkül, Masis, Samson olduğu gibi, Türklerde Börteçine, Asena, Oğuz Kağan, Attila olabilmektedir. Uyurken saçlarından kesilen bir iki tel sahip oldukları kudreti kaybettirebilmektedir.

İşte böyle; her kültürün temelinde olmasada bir bölümünde mitler önemli bir yer alır. Okumuş okumamıış, avam havvas, yaşlı genç, geleneksel olarak bu mitleri dilden dile, kulaktan kulağa ulaştırır. Herkes bilir. Evrenin gizemi karşısında iç huzur sağladıkları için bir çok insan bu mitlere inanır.

 

İşte mitolojik eksende ele alınabilecek efsanalerden biri de Greek efsanalerinden daha ilgi çekici olduğuna inandığım, Türk destanlarından bir olan Ergenekon destanıdır;

 

 ERGENEKON DESTANI

 

Ergenekon Destanı, "Büyük Türk Destanından bir parçadır. Türk kavimlerinden Göktürkler'i mevzu alır. Göktürkler'in menşeini açıklamak ister. Ergenekon Destanı'nın özeti şöyledir:

Türk illerinde Göktürkler'e itaat etmeyen bir yer yoktu. Bunu kıskanan yabancı kavimler birleşerek Göktürkler'in üzerine yürüdüler. Maksatları öç almaktı. Göktürkler, çadırlarını, sürülerini bir yere topladılar. Çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince, vuruşma da başladı. On gün vuruştular. Göktürkler üstün geldi.

Bu yenilgiden sonra yabancı kavimlerin hanları ve beyleri av yerinde toplanıp konuştular.

"Göktürkler'e hile yapmazsak akıbet işimiz yaman olur," dediler.

Tan ağarınca, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar.

Göktürkler, "Bunların vuruşma güçleri bitti, kaçıyorlar," deyip arkalarından yetiştiler.

Düşman, Göktürkler'i görünce, birden döndü. Vuruşma sonunda düşman, Göktürkler'i gafil avlayıp yendi. Göktürkler'i öldüre öldüre çadırlarına geldi. Çadırlarını ve mallarını öylesine yağmaladı ki, bir ev kurtulmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdi. Küçükleri kul edindi. Her düşman birini alıp gitti.

Göktürkler'in başında İl Han vardı. Çocukları çoktu. Fakat bu uğursuz vuruşmada bir tanesi hariç, hepsi öldü. Kayı adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Han'ın Dokuz-Oğuz adlı bir de yeğeni vardı. Kayı ile Dokuz-Oğuz düşmana tutsak olmuşlardı. Fakat on gün sonra bir gece ikisi de kadınları ile beraber atlara atlayıp kaçtılar. Göktürk yurduna geldiler. Burada düşmandan kaçıp gelen çok deve, at, öküz ve koyun buldular. "Dört taraftaki illerin hepsi bize düşman. Gereği odur ki, dağların içinde insan yolu düşmez bir yer izleyip oturalım," dediler. Dağa doğru sürülerini alıp göç ettiler.

Geldikleri yoldan başka yolu olmayan bir yere vardılar. Bu tek yol da öylesine bir yoldu ki, bir deve veya bir at güçlükle yürürdü. Ayağını yanlış bassa yuvarlanıp parça parça olurdu. Göktürkler'in vardıkları yerde akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, meyveler, ağaçlar ve avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, ulu Tanrı'ya şükrettiler. Hayvanlarının kışın etini yediler; yazın sütünü içtiler. Derisini giydiler. Bu ülkeye "Ergenekon" adını koydular.

İki Göktürk prensinin Ergenekon'da çocukları çoğaldı. Kayı Han'ın çok çocuğu oldu. Dokuz-Oğuz Han'ın daha az oldu. Çok yıllar bu iki Hanın çocukları Ergenekon'da kaldılar. Pek çoğaldılar.

Dört yüzyıl sonra kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldı ki, Ergenekon'a sığışamaz oldular. Buna bir çare bulmak için kurultay topladılar. Dediler ki, "Atalarımızdan işittik; Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasından yol izleyip bulalım. Göçüp Ergenekon'dan çıkalım. Ergenekon dışında her kim bize dost olursa, onunla görüşelim. Düşmanla vuruşalım".

Kurultay bu kararı alınca, Göktürkler, Ergenekon'dan çıkmak için yol aradılar, bulamadılar.

O zaman bir demirci dedi ki, "Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kat madene benzer. Şunun demirini eritsek, belki dağ bize geçit verirdi". Göktürkler, varıp demircinin gösterdiği dağ parçasını gördüler. Demircinin tedbirini de beğendiler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın üstünü altını, yanını, yönünü böylece odun ve kömürle doldurduktan sonra, yetmiş deriden büyük körükler yapıp yetmiş yere koydular. Odun-kömürü ateşleyip körüklemeye başladılar,

Tanrı'nın gücü ve inayeti ile ateş, kızdıktan sonra demir dağ eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak kadar yol oldu. O kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününün, kutsal saatini bekleyip bu yoldan Ergenekon'dan çıkmaya başladılar. Bu kutsal gün, ondan sonra Göktürkler'de bayram oldu. Her yıl o gün gelince büyük tören yapılır; bir parça demir alınıp ateşte kızdırılır. Bu demiri Önce Göktürk Ham kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver.

Ondan sonra Türk beyleri de böyle yapıp bu günü kutlarlar.

Ergenekon'dan çıkınca, Göktürkler'in ulu hakanı Kayı Han soyundan Börteçine, bütün illere elçiler gönderdi; Göktürkler'in Ergenekon'dan çıktıklarını bildirdi. Tâ ki, eskisi gibi bütün iller Göktürkler'in buyruğu altına girer.

Listeleniyor (21—60) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18
 
Bu sitedeki eserler Prof. Ahmet Atan'a ait olup, izinsiz kullanılamaz © 2010 | Design By Web Tasarım | Seo