Akıl Güncem

Listeleniyor (13—40) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17

YAŞANMIŞ HİKAYELERİM

ÜSKÜDAR’DA BİR OSMANLI

 

 

Üsküdar iskelesine yanaşan vapurdan inmek için, yolcularda belirgin bir hareketlilik başlamıştı. Bir an için sanki gemi duruyor da; iskele hareket ediyormuş gibi geliyor insana… Telaşla ve çoğu zaman sabırsızlıkla inmeye çalışan yolcular, gemi görevlisinin halatı bağlamasını ve seyyar ahşap köprüyü gemiye dayamasını bekliyor. Kimi acele ile bir yerlere yetişmek için inmeye çalışırken, bir kısmı da inenleri izliyor. Ben de hem inenleri hem de izleyenleri izliyordum.

Ben ve oğlum Talha inen yolcuların en gerisinden gidiyoruz. Tıpkı bir sosyal antropolog gibi incelemeye çalışıyorum insanları. İbrahim Baran ile Saat 16.00 için randevulaşmıştık. Ama saat henüz 15.40

Erken gelmiştik Üsküdar’a.

Doğru karşıdaki Mihrimah Sultan Caminin avlusuna gitmiştik. Sessiz, sakin, serin bir yer olduğunu düşünerek tarih kokan merdivenlerden yukarı doğru çıkıyorduk. Aynen öyle de bulmuştuk. Revakların bulunduğu yerde sıcak ve yorgunluktan halıların üzerine uzanmış yatan insanlar, dinlenmeye çekilmişler. Bayanlar da doğal bir saygının gereği avluda bankların üzerine oturmuşlar ikili üçlü…

           Talha;

-          Baba ben caminin içine geçiyorum. Fotoğraf çekeceğim. Dedi.

-          Tamam. Ben de şuraya uzanıp biraz dinleneceğim. Sen işine bak fazla uzaklaşma.

           Tamam mı?

-          Tamam.

Dediğinde ben de ayakkabılarımı çıkarmış halının üzerine oturarak sırtımı işlemeli sütuna dayamıştım. Sütunun kıvrımları belimi rahatsız eder mi diye düşünürken çok ergonomik gelmişti. Derin ve rahat bir nefes almıştım. İskele önündeki, kalabalık, kargaşa ve gürültü birden kesilivermiş, yerini sükûnet ve huzur almıştı. Başımı kaldırıp tarih kokan caminin duvarlarını, frizleri, kubbedeki süslemeleri incelerken, bir taraftan da düşünüyordum. Osmanlıyı, Ser Mimar Sinan’ı, kalbine gömdüğü gizli aşkını… Aşk ve Sanat…  Efsane bu ya;

Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah sultan 17′sine bastığında, iki kişi onunla evlenmek ister. Mihrimah yani Mihr-ü Mah Farsça’da “Güneş ve Ay” anlamına gelir. Kızla evlenmek isteyenlerin biri Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa diğeriyse Mimar Sinan’dır.

Padişah kızını Rüstem Paşa’ya verir.

Koca Sinan evlidir, ellisindedir ve Mihrimah Sultan’a deliler gibi âşıktır! Gerçi sevdiğine kavuşamamıştır ama aşkını olanca güzelliğiyle sanatına yansıtmıştır. Bilmem belki kanuni Sultan Süleyman bilmezlikten gelmiştir. Neyse, Üsküdar’a sarayın isteği ile 1540 yılında Mihrimah Sultan Camii’nin temelini atar 1548′de bitirir. Camiyi yaparken eserine sanki “etekleri yerleri süpüren bir kadının” dış çizgilerini verir. Derken, ilk kez padişah fermanı olmaksızın, Edirnekapı’da, pek kimselerin uğramadığı ıssız ama İstanbul’un en yüksek tepelerinden birine, ikinci bir eser yapmaya koyulur Mihrimah Sultan’a. Cami küçücüktür. Minaresi 38 metredir, bir adet incecik kubbesi üzerindeyse 161 pencere caminin iç güzelliğini aydınlatır, içerdeki sarkıtlar ve minare kenarındaki işlemeler, Mihrimah Sultan’ın topuklarını döven saçlarını anımsatır insana. İşte aşk’a adanmış iki eser. Şimdi, gidin Edirnekapı ve Üsküdar’da camileri aynı anda görebileceğiniz bir yer seçin. Ve 21 Mart’ta yani gece ile gündüzün eşit olduğu günde seyredin. 21 Mart aynı zamanda Mihrimah sultan’ın doğum günü. Göreceğiniz manzara şudur: Edirne camiinin tek minaresi ardından kıpkırmızı güneş batarken, Üsküdar camiinin ardından ay doğar! Mihrü Mah=Güneş Ay… Bu nasıl akıllara ziyan bir hesaplamadır, nasıl bir güzellik anlayışı ve nasıl bir aşktır? Bu manzarayı gören en doğru yer neresidir bilmiyorum. Bilen varsa bana da bildirsin.

Öyle ya da böyle; bir imparatorluk gücü, İslami kültürel kimliğinin sembolü olarak cami ile sembolleştirilmişti. Kendimi tebrik ediyordum. Osmanlı kültürünü savuna gelmiştim çocukluğumdan beri… Öyle bir zaman geçti ki; her anı bu savunmayı bir milli mücadele ruhu içerisinde vermiştim… Yeri geldi ölüm pahasına, yeri geldi ölümün hiçbir şey ifade etmediği daha zor hayat biçimi için… Helal olsun, Allah sevsin… Gerisi önemli değil…

Bu arada telefon çaldı… Yolda oldukları en kısa zamanda geleceklerini söylediler.  

Yine düşüncelere dalmıştım… Dışarıdakiler, içerdekiler… Bir yanda; özenti içinde yüzlerce müslümanım diyen kültür emperyalizminin kıskacında kıvranan gençlik… Diğer yanda, kültürel sadakat içersinde mağdur edilen gençlik…

Kardeşler gelmişlerdi… Beklettiklerini düşünerek özür dilemişleri… Hayır dedim… eğer cami dışında sıcakta, kargaşa ve kaos içinde koşuşturan insanların arasında olsaydım, belki sıkılır, beklettiğiniz için kırılırdım. Ama rahat olun. Rahatsız olmadım…

Beraber yürüyerek çeşitli ağaçların arasında bir çay bahçesine gittik… Çokça merdivenlerden çıktık. Boğazı en iyi görebileceğimiz bir masa ayarlaması yaptık… Çay simit getirdiler… Bu arada ahşap evi göstererek “Bu Cemil Meriç’in” evi dedi İbrahim. Şaşırmıştım ve sevinmiştim. Çünkü çocukluğumuzda büyük dava adamı, mefkûreci bir yazar olarak bildik. Okuduk. Kişilik gelişimi çağında Cemil Meriç gibi olma hissiyatına sahip olmuştuk. Öncesinde komünist olduğu, sonrasında iyi bir vatansever olduğu anlatılırdı. Bizim için müzik mehter marşıydı.

Vatanseverlik hayat tarzımızdı.

Üstelik Cemil Meriç Reyhanlılıydı. Amanos dağının öte yanını görmeyen birisi için efsaneleşmiş bir doktriner yazar hemşerimizdi. Övüneceğimiz bir dava adamı, mücadele insanı ile ortak paydalarımız çoktu… İstanbul nere, Kırıkhan nereydi… Şimdi Cemil Meriç’in evinin hemen içinden boğazı seyrederken hissettiklerini hissetmeye çalışıyordum. Eh böyle bir evde de yazılırdı yani diye düşündüm. Ve gıpta ettim başardıklarına. Zaten ortaokul çağlarında onun gibi olmaya özenirdik. Yine özendiğimi fark ettim. Aynı özentim Sezai Karakoç için de geçerliydi. Önce onların geldiği yere gelmek. Daha fazla çalışıp geçmek… Bencilce değil. Hizmette yarış kastıyla…

Evet buluşmayı gerektiren konu ile düşünce dünyasından gerçeğe dönmüştük.

Semerkand TV’de sanat ile ilgili bir program yapacaktık. 52 haftalık bir çalışma olacaktı.

Ön çalışmalar üzerinde biraz konuştuk. Ayrılma vakti gelmişti. Tekrar yürüyerek Üsküdar iskelesine gelmiştik. Vedalaşarak ayrıldık…

Ama düşünmelerle beraber bindik geri dönüş vapuruna… Sanki vapur yerinde duruyor, iskele uzaklaşıyordu…

 

                                                                                                                   AHMETATAN

                                                                                                                   01.08.2011

 

 

 

BİR GARİP VATANDAŞLIK VAKASI

 

 Tam bir arkadaşımı cepten aramak üzere iken; evden gelen telefona cevap vermekle vermemek arasında kaldım. İstanbul'da yeni kiraladığımız evin faturası ödenmediğinden dolayı elektriği kesilmiş, saati mühürlenmişti. Tarafıma ulaştırılmayan faturadan dolayı cezalı ödeme yapmak üzere Boğaziçi Elektrik Dağıtım kurumunu araya sora bulmuştum. Arabayı trafiği aksatmayacak şekilde; yol kenarındaki otomobillerin arasına parketmiştim...

Koştura koştura gittiğim kurum veznesinde cezalı ödemeyi yapmanın huzuruyla geri dönüyordum.

Aaa... Bir de baktım ki; Araba yerinde yok...

Büyük bir panikle; çalındı mı yoksa çekici mi götürdü diye düşünmeye başladım...

Cep telefonu ile Polis 155 'i aradım... Durumu anlattım...

Polis memuru bana yapmam gerekenler konusunda yol gösteriyordu...

Cep telefonundan büyük harflerle "PARK" yazacaksın 1550'ye göndereceksin... Gelen cevap size arabanızın nereye çekildiğini açıklayacaktır...

Eğer, böyle bir açıklama gelmez ise;... bizi tekrar arayın diye ayrıca bir uyarıda bulundu... Gerçek o ki; bu durum, Arabanın çalındığı anlamına geliyordu... Taksitlerini ödemeye devam ettiğim arabanın akibeti beni kara kara düşünmeye sevk ediyordu...

Telefonun öbür ucundaki Polis memurunun dediklerini yapmaya başladım...

Cep telefonunda "PARK" yazarak 1550'ye yolladım...

Sabırsızlıkla cevap bekliyordum... Saniyeler, saliseler, saatler kadar uzuyordu...

Sıkıntıdan kan tere batmıştırm... Nihayet cevap geldi...

TURKCELL'den geliyordu mesaj... Ve diyordu ki; Bu mesaj servisiniz ücretlidir. Eğer servisin devreye girmesini istiyorsanız mesajlar bölümüne "AC" yazarak 5765 e gönderiniz...

Hoppalaaa... Çağdaş dünyadan çarpıcı kesitler yaşamaya devam ediyordum...

Yapılan yönlendirmeye doğrultusunda; "TURKCELL" e "AC" yazarak 5765'e gönderdim...

Gelen cevap dehşet verciydi...

Talebiniz alınmıştır... 24 saat içerisinde özel ücretlendirilmiş servis açılacaktır...

Hücrelerim, sinirden daha fazla ter salgılamaya başlamıştı...

İstanbul'da, kalabalıklar içinde yalnızlığı yaşamak diye buna derler işte...

Garip ama gerçek bir olayı "resmen ve fiilen" yaşıyor ya da yaşatılıyordum...

Ve bir slogan aklıma geliyor; "İnsanı yaşat ki Devlet Yaşasın "...

Bu umutsuzluk içerisinde, ne yapacağım şaşkınlık içerisinde düşünürken; karşıdan bir çekicinin geldiğini gördüm..

karmaşık bir sevinç ve umutla el işareti yaparak "çekiciyi" durdurdum...

- Kardeş burdaki 9821 plakalı arabayı siz götürdünüz mü?... Soru sorma tarzımdan alınmasınlar diye, "siz mi" götürdünüz diyemedim...  sanki hesap soruyormuşum gibi algılayarak ters cevap vermesinler istedim...

Aklım, hafızam bir anda 1970'li yıllar'a gitmişti...

İsmail Cem İPEKÇİ döneminin TRT'sinde gösterilen, Aziz NESİN'nin "Yaşar, ne Yaşar ne Yaşamaz" filmini yaşıyordum... 

O dizi filmi seyreden insan bir numaralı "Devlet Düşmanı" kesiliverirdi...

Ve hiç düşünmeden, devlete tepki olarak "KOMİNİST" olabilirdi...

Ama bizler "Devlet Baba" geleneğinden gelenler olarak "KOMİNİST"olamazdık...

Kol kırılır yen içinden derdik... kızılcık şerbeti içer, olumsuzlukları içimize atardık...

Haksızlıklara ve komik mevzuat hazretlerine itiraz edemezdik...

Çünkü bizler öncü "VATANSEVERLER" dik...

Bu düşünceler girdabında gelgitleri yaşarken, çekicinin içerisinde sadece başı görünen Polis memurunun sevindirici cevapı geldi... Üçyüz metre ilerde parka çekildiğini söyledi...

Mutluluk verici bir müjde idi...

En azından Polis 155'in ima ettiği, arabanın çalınmış olma ihtimali ortadan kalkmıştı...

Olsun... üçyüz metre ileride parkta olduğunu öğrenmek beni müthiş bir şekilde rahatlatmıştı...

Allah sevdiği kuluna; eşeğini önce kaybettirir, sonra da buldururmuş derledi... Allah bizi seviyor... Olanda hayır varmış... bunları düşünerek polisin gösterdiği istikamete doğru yürümeye başaldım...

Yürüdükçe yorulduldum, yoruldukça yolun uzadığını hissettim... 

Bir taraftan da İstanbul'un bilmediğim, görmediğim yerlerini hafıza navigasyonuma kaydetmeye çalışıyordum...  Henüz yeterince tanıyamadığım İstanbul trafiğinde, arabayı kullanırken lazım olur düşüncesiyle...

Sıcakta takım elbise gravatlı idim... Sabah poster sunumu ile "Fikirler Pazarı" ekinliğine katılmıştım... İnsanlığın yücelişi için uzman Profesörler tarafından çok parlak projeler paylaşılıyordu... Merak ve ibretle izlemiştim... İnsanlar her şeyin en iyisine en güzeline layık idi...

Bu güzel düşünceler içerisinde; yaralı parmağımla yürüdükçe, vücudum ağırlaşıyor, yol uzamaya devam ediyordu. 

Yorgunluktan bitmiş bir vaziyette çekicideki polisin tarif ettiği parkı buldum...

Resmi işaretlerin olduğu tabelayı görmek istiyordum... Ama nafile...

Umutsuzca bu arayış içerisindeyken, benim durumumu yaşayan onlarca insan olmuş ki; park sahibi beni çağırdı... Çekimser bir halde olayı anlattım...Plakayı söyledim... Genç delikanlı masa üzerindeki notlarına bakarak;

- Hımm burada... 70 TL. verin... 60 TL. Fatura. 10 TL. Park ücreti ... heralde...

- Düşüncelerimi paylaşmamı gerektiren, ne bir ortam ne de ilgili merci vardı...

Emniyetten basına yansıyan haberlere göre; arabalar çekilmeyecekti... falan filan...

Başa gelen çekilir... çare yok... başa gelen çekilir... böyle gelmiş böyle gider...

Umutla umutsuzluk iki zıt kardeş...

Düşünüyorum... olanda "Hayır" vardır...

Garip bir yaşanan olay karşısında sözün bittiği yerde idim...

Çok karmaşık duygu ve düşünceler içerisinde ödediğim ilginç cezanın faturasını cebime koyarken arabaya doğru yürüyordum...

Tedirginlik, karmaşık, fiziksel ve zihinsel yorgunluk içerisinde direksiyon başına geçtiğimde, cep telefonu çaldı...

Antalya'dan aranıyordum... Bir Yüksek Lisans sınav komisyonu üyeliği için davet ediliyordum...

Karşıdakine yaşadıklarımı anlatmak istedim...

Ancak kendi kendime "boş veer" dedim...

Hayat devam ediyor...

life goes on...

  What do you think should be happening?

 

ahmetatan 

 24 Mayıs 2011 İstanbul

 

 

ANTALYA HAVA ALANI VE BİR UÇUMLUK HİKAYE

 

 Antalya Havaalanındayım, uçağa binmek için daha zamanım var. Gözleme dayalı tur atıyorum içerde. Firmalara ait acentalar, kafeler, fastfood (Hızlı yiyecekler). Saat türünden satış yapan bir mağazanın önünde durup vitrindeki saatleri incelerken tazgahtar geç "yardımcı olabilirim" diyerek yanıma yaklaştı. Marjinal kılık kıyafetli kulakları küpeli, saçları jöleli bir delikanlı idi. Bir taraftan yüzüme bir taraftanda belli etmeden kolumdaki saate bakarak "alım gücümü" anlamaya çalışıyordu.

Hemen bazı saatleri göstererek tavsiyelerde bulunuyordu. Nasıl bir saat türü isterdiniz?

- Öyle bir saat istiyorum ki; uçurmak hariç her türlü fonksiyona sahip olabilsin...

- Tezgahtar genç şaşrımıştı. Dedi ki;

- Beyefendi Yüzbin dolarlık saatlerde bile belirttiğiniz özellikler olmaz.

Benim istediğim neredeyse sıradan cep telefonlarında bulunan özelliklerdi.  Navigasyon, gece aydınlatması, data bank, ajanda,Ulusal ve uluslararası Kıble tayini, ezan vakitleri, basit alarm kurulumu, ve buna benzer bir çok şey bir kol saatine yerleştirilebilecek teknolojiye eriştiğimizi düşünüyor ve seslendiriyordum.

Tezgahtar genç;

- Beyefendi siz çok şey istiyorsunuz.

-Eevt, aslında hayır. Karşılaştığımız olaylar, karşılacağımız gelişmeler hakkında biz ipuçları veriyor. Ve ben istediklerim deği, beklediklerimden de çok kolaylıklarla karşılaşıyorum.

1986'lı yıllarda Diyarbakırda yerel gazatelerde günlük köşe yazıları yazıyazıyordum. Bir makalemin adı "3000'li yıllara doğru... "idi. Ses ve görüntü ile eyleme geçen birçok hizmet araçlarından bahsetmiştim. Bunu adı artık sıradan bir kavram olarak "teknoterminolojiye" geçti. Sensörlü lambalar, armatürler, kapılar daha neler...

Her buluş bir dua'nın kabul oluşu...

Allah diyor ki; "İsteyin benden, vermek istemeseydim, istemeyi vermezdim..."

Her arayış bir dua, her dua, insan hayatını kolaylaştıran bir buluş oluyordu. Ve belki de insanın, insanlığa dönüşünün yolları açıyordu.

Bu düşüncelerle Tezgahtar gençle uzun uzun ayaküstü sohbete dalmıştık. Kürreden zerreye konular peşpeşe değişiyor, gelişiyordu. Ve tezgahtar gemcin yüzüne usanmışlık, sıkılmışlık ifadesi olmadığı gibi bir mutluluk hissediyordu. Ama fazla da usandırmak istemediğimden, sözü yavaş yavaş sanlandırarak yanından ayrıldım.

Uçağa binmek üzere 210 numaralı kapı önüne gelmiştim.

Bilet ve kimlik kontrolleri için sıraya girmiştik. Önümde türbanlı bir bayan duruyordu. Duruma göre tekbaşına yola çıkmıştı. Nereden nereye diye düşündüm. Bir zaman Başörtüsünden dolayı üniversitelerden atılan kız öğrenciler, şimdi sosyal ve ekonomik hayatın her alanında boy gösterebiliyorlardı. Uçağa bindim. 8A numaralı koltuğa hostes refakatinde götürüldüm. 8B'de yine türbanlı bir bayan oturuyordu. İzin isteyerek pencere kenarına geçtim. Ne kadar olsa fıtri olmayan bir oturma sisteminin tedriginliğini her ikimiz de yaşıyorduk. Belki o rahatsız edilmemek, ben de rahatsız etmemek düşüncesi ile koltukların zıt iki köşesine çekilmekle bu durum kendini belli ediyordu. Belki uçuş boyunca devam edecekti... Çantasından bir kitap çıkartarak okumaya başladı. Tabi ben bunu farkettiğimde okumaya başlamıştı. Kitabın adını merak ediyordum. Ama soramıyordum da. Nihayet bir süre okumaya ara verip kitabı kapattığında gördüm. "Bir Çift Yürek" Kitabıın adı.18. Baskıyı yapmıştı. Kendi kendime yaş grubunu tahmin etmeye çalışarak, üniversite öğrencisi olduğunu düşünmüştüm. Ve yine düşündüm "ikna odalarını." Baskıları, zulümleri... Türbanlı öğrencilerin uğradıkları sıkıntılar bir yana, türbanlı öğrencilerin öğrenim hakkının serbest bırakılması için çaba gösteren bana neler yapılmamıştı ki, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in atadığı Rektör Prof. Fikri Canaoruç bana "Türkiyede hiçbir kamu görevinde çalışamaz cezasını verecek entrikalar kurgulamış ve uygulamıştı. Anamdan emdiğim aksütü burnumdan getirmişti 4 kere 364 gün... Devletin dönem valisi beni koruyamayacğını kabul ederek, korunma amaçlı, taşıma ruhsatlı "Simit Wesson" silah almak zorunda birakmıştı... Öyle ya da böyle; türbanlı kız öğrencilerin öğrenim hakllarının engellenmemesi mücadelesini verirken; "seni araştırma görevlisi yapacağız vaadiyle" başka öğrencileri kirli amaçları doğrultusunda alçakça kullanmışlardı...

Bu düşüncelere dalmışken bir ses;

- Kek mi istersiniz, sandviç mi dedi ?

- Sandviç istiyorum.

Bana uzatılan sandviç ve peçeteyi aldım.

Hostes tekrar soruyordu;

Çay mı, meyve suyu mu istersiniz? Çay istedim. Koltuk kenarındaki saklı masayı açıkaramayınca hostes ile beraber yanımdaki türbanlı bayanın yardımı ile açtık. O'da sandviç ile su istemişti.

Bu vesile ile tanışmış olduk. Öğrenci olup olmadığını sorduğumda, İstanbul Üniversitesi mezunu olduğunu, Kimya öğretmenilğinden sonra mesleği bıraktığını nedenleri ile anlattı. Belki de bunlar kendine göre kabul edilebilir gerekçelerdi.

Sandviçi elinde tutuyordu. Annesinin kendisi için hazırladığı yemekten basederek sandviçi yemeyeceğini söyledi ve bana teklif etti. Ben de çocuklara uçaktan bir anı olması vesilesi ile kabul etmiştim. Ortak yönler ortaya çıktıkça frekans uyumu eğitim ekseninde sohbeti genişletiyordu. Üniversitede sanat alanında öğretim üyesi olduğumu uzun uzun anlatmıştım. Seviyeli bir sohbet sürecinde uçak İstanbul semalarında inişe geçmişti.

Ve iyi dileklerle ayrılmıştık...

 

 

 ahmetatan

18 Haziran 2011 İstanbul

 

 

POLİTİKANIN GÖRÜNMEZ GÜÇLERİ

POLİTİKANIN GÖRÜNMEZ GÜÇLERİ

 

Zamanımızda Milletvekili denildiği zaman çok etkilenirdik...

Onlar erişilmez ulaşılmaz, insanüstü özelliklerle donatılmış varlıklardı...

Ancak Televizyon, Telefon ve internet gibi iletişim araçları ve bunların başdöndürücü sonuçları, her alanda olduğu gibi politikayı da idolleşmekten çıkardı...

İyi mi oldu?..

Bence iyi oldu...

Neden mi?...

Çünkü Milletvekilliği artık "milleti hizmet ettirmekten" çıkarak, millete hizmet etme konumuna geldi...

İstismarlar olacak... engellenemez...

Ancak görünen o ki;

Milletvekilerinin gündemi belirleme gücüne sahip olduğu kadar, görünmeyen güçerin de gündem belirleme gücüne sahip oldukları görülmektedir...

Sokakla çözülemeyecek şiddet olaylarını üzülerek izliyoruz..

Olumsuz paslaşmaları tasvip etmiyoruz... Yüksek rakımdaki makama saygı bekliyoruz... Gerilimi tırmandırmayı en azından şık bulmuyoruz..

Usulet ve suhulet bekliyoruz...

İnfial değil, itidal istiyoruz...

Yine de "herkes kendi bilir" de demiyoruz..

Sabah ola hayrola denildiği gibi; Haziran ola hayrola...

Bekliyoruz...

  

..... 

                                                                         ahmetatan

                                                                        19.05.2011

 

POLİTİKANIN GÖRÜNMEZ GÜÇLERİ (2)

 

Bizler Anadolu insanları büyük bir sorumluluk altındayız...

Anadolu, şüheda coğrafyası...

İnsanlık aleminin merkezi...

İki alemin alimlerinin merkezi...

Çok bilinenli denklemin çözüm merkezi...

Bereketli topraklar...

Dünyanın denge çubuğu...

 

.....

 

İnce uzun sırat ipi...

Seyrangahımız, seyirgahımız...

Teşhirgahımız, teneşirgahımız...

Bizler Anadolu insanları...

Büyük bir sorumluluk üstündeyiz...

Biliriz ki;

Hak şerleri hayreyler...

Zannetmeyiz ki Gayreyler...

Görelim Mevla neyler,

 Neylerse Güzel eyler...

                                                                          ahmetatan

                                                                        22.04.2011

 

 

POLİTİKANIN GÖRÜNMEZ GÜÇLERİ (3)

 Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğünde Politika kavramı karşılığı; Politika    İt. politica 

a. (politi'ka) 1. Devletin etkinliklerini amaç, yöntem ve içerik olarak düzenleme ve gerçekleştirme esaslarının bütünü, siyaset, siyasa: “Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı maliye politikasının sosyal amacıdır.” -Anayasa. 2. Davranış biçimi, düşünce yapısı: “Bir mirasyedi politikasıyla, birikmiş altını, el sürülmedik kaynaklarını har vurup harman savurdular.” -N. Cumalı. 3. mec. Bir hedefe varmak için karşısındakilerin duygularını okşama, zayıf noktalarından veya aralarındaki uyuşmazlıklardan yararlanma vb. yollarla işini yürütme: “Bana karşı kullandığı tehdit ve şantaj politikası güverte halkınca malumdur.” -Y. K. Karaosmanoğlu.

Politikada amaç; İnsanların birarada yaşarken Hayat standatlarını yükselterek mutlu olmalarını sağlamaktır. Politikacıların da "bunu en iyi ben yaparım" iddiasıyla yönetime talip olmasıdır. Yönetici Yönettiği insanlara hizmet ettiği ölçüde onun efendisi olabilir. Sadece hizmet ettiriyorsa bu olgunun zulüm ile içiçeliği vardır.

Yöneticiler, Politikacılar; avangard düzeyde yüksek donanımlı seçilmiş insanlardır...

Bu vasıfta olan insanlar avam düzeyinde olan halka inmez, Halkı kendi yüksek düzeylerine çıkarmak için çalışırlar. 

Millete efendi olma pahasına bu ilkelerden vazgeçerek günlük sloganlarla avami halkın isteği doğrultusunda, onların desteğine ihtiyaç duymak çok çirkindir.

Politikacılar, erdemli insanlar olmalıdır. Ya da erdemli insanlardan olmalıdır...

Günlük siyasi çekişmelere girmemelidirler...

Kamu yararını gözetmelidirler...

Enerjilerini israf etmemelidirler...

Kişiselleştirmeden ekip halinde proje üretmelidirler...

Her bir insanı Allah'ın kutsal emaneti görerek el üstünde tutmalıdırlar...

Miting Kavramı; İngilizceden türemiş olup, Buluşma, bir araya gelmek demektir.

O halde Sokaklar meydanlar, Buluşma yerleridir. kamplaşma, ayrışma yerleri değildir...

Hele hele şiddet ve çatışma yerleri hiç değildir...

Haziran öncesi Yöneticiliğe yeni talip olanlar ile yöneticiliğinin devamını isteyelere tavsiyelerim şunlar;

İnsanları sevin. Halka karşı sevgi ve şefkatle davranın. Halka hizmeti Hakka yakınlaşma vesilesi olarak bilin.

Halkı aldatmayın. Onları "yığın veya  sürü" olarak görmeyin...

Halka Adil ve Eşit davranın. Halk ile alay etmeyin, sizden daha başarılı olan insanların onların arasında saklı olduğunu bilin. Ancak yüzsüzlük yapmadıkları için ortaya çıkmadıklarını varsayın...

Servetin, Şehvetin ve şöhretin birer afet olduğunu unutmayın... Bunların hem sizleri hem de yönettiğiniz insanları felakete sürükleyen "kara bir güç" olduğunu bilerek hareket edin...

Her konuda istişare edin...

Halkın güvenini sağlayın. Halka güvenin...

Yapabileceğiniz vaadlerde bulunun... Yerine getiremeyeceğiniz vaatler halkın gözünden düşmenize vesile olur...

Güneş gibi olun... Meclisin içine girmekle prestij kazanırsınız.

Fakir insanların kalbine girmekle Allah'ın ajandasına kaydolursunuz.

Halka mutlu olmanın yollarını açarsanız, Sonsuz saadetin yolları da sizlere açılır...

Bilinki sizler, bizler, hepimiz "Asimetrik zaman" yolcularıyız...

                                                                ahmetatan 23.04.2011

 

POLİTİKANIN GÖRÜNMEZ GÜÇLERİ (4)

 

SATANİZM, SANATİZMİN UYGULAMA ALANI OLMAMALIDIR...

 

 

 

 

 

 Mevlana der ki; "Akıl taslamak şeytandandır, Aşk Ademden". Sanat, Akıldan çok duygu işidir. Şeytan, spirütüelist bir yaratık olmasına rağmen, sözde akılcı yol gösterek, sanatı satanist amaçlarına alet etmek ister.En güzele ulaşmayı hedefley...en insanları, servete, şehvete ve şöhrete davet ederek, asıl amaca ulaşmalarını engellemeye çalışır. Şeytan bu sapkın görevini yerine getirirken, görülmektedir ki;aktif ve aksiyoner taraftarlara sahiptir. Bunlar da Satanizmin Sanattaki dikkati çeken temsilcileridir.Bu fenomenin varolduğunu bilmek kadar taraftar olmak veya karşı çıkmak; inanç sistemine göre tercihleri belirler. Ben gerçek ve en güzele ışık hızı ile uçuran bir sanatizm taraftarıyım. Sanatı, Satanist bir eksende kaosa dönüştüren ideoloji karşıtıyım. Satanizm taraftarlarının tavır koyduğu bir zaman ve mekanda, karşıt görüşümü paylaşmak durumundayım.

 

 İnanç sistemleri içinde Şeytan Allah'ın yarattığı bir melek iken, kibir yaparak ve nefsine uyarak Dergah-ı İlahiden kovulmuş bir iblistir. Şeytan Artık Allah'a söz vermiştir ki; Kulları her türlü entrika ve hile ile yoldan çıkaracaktır.

 

İşte Satanizm taraftarları bu sözleşmenin şahitleridir.

 

Basından takip ettiğimize göre CHP'nin "UCUBE" Sergisi Davalık olmuş. Eskişehir merkez Tepebaşı ilçe Belediyesinin skandal niteliğindeki resim sergisine dava açılmış. UCUBE sergide yer alan bazı tablolardan örnekler kamuoyu ile paylaşılmıştır. Bunlardan biri İki minare arasına gerilen mahya'da " UCUBE" yazılmaktadır.

 

Bu ne anlama gelir; Biz İslam dinini kabul etmiyoruz, Sizin Yaptığınız Cami ve Minareleri de "UCUBE " Bir heykel niteliğindedir.

 

Başka bir Tabloda Çarşaflı bir kadının peçesi yerine "SÜTYEN" yerleştirilmiştir.

 

Tüm bu çıkışlar, "Sanatizm" ekseninde politize edilirken "Satanizm" vurgulanmıştır.

 

Politikanın, sanatı kendi politik amaçları doğrultusunda kullanması ne kadar yanlış ve tehlikeli ise; Sanatizm'inde satanistçe, politikayı kirli amaçlar doğrultusunda kullanması o kadar kirli ve korkunçtur.

 

Politik bir yaklaşım ve uygulamayı protesto etmek için Eskişehir'de açılan bu "Ucube Sergi " SANATİST bir eylem olsa da; Protesto materyallerine bakılırsa " SATANİST" bir propagandaya dönüşmüştür.

 

Politikanın görünmez güçleri ses getiren "ucube" bir eylem ortaya koymuşlardır. Sanırım Bunda da Başarılı olmuşlardır.

 

Zekası ve sanatsal yeteneği olan her insan, konrast çıkışlarla dikkat çekebilir. Ancak insan her aklına geleni flitresiz paylaşıma açma cesaretinde bulunulursa; Sanatizm, Satanistçe bir tahribata neden olabilir. 

 

Sergide yer alan sanatçıların, konuya bu mantıkla yaklaşmaları gerektiğini düşünüyorum.

 

Elbette sanatçı en özgür çıkışlarla, özgün bir ifade dilini kulanacaktır. Kullanmalıdır da...

 

Ancak bu; İnsani olan değerlere saygısızca saldırma hakkını da kimseye vermez. Vermemeldir.

 

Sanatizm olgusu içerisinde Toplumun inanç değerlerine satanistçe saldıran bu "Ucube Sergi"yi protesto etmek hakkı doğmuştur... Eğri cetvel ile doğru çizgi çizilir mi?... Dikkatli olmak gerekir...

 

 

                                                                                                                  ahmetatan 14.05.2011

 

POLİTİKANIN GÖRÜNMEZ GÜÇLERİ (5)

 

 

Politika, insanları yönetme metodu olarak kullanılan önemli bir alandır. 

Politika toplumsal hayatımızı dolaylı veya direkt olarak ilgillendiren etkili bir alandır.

Politika gerçekte insanlara organize bir hizmet alanıdır.

Açlıktan bunalmış insanların karşısında geçerek, güzel tablolardan, estetikten bahsetmek kadar gereksiz ve fantastik olarak yorumlayanlar az değildir.

Ancak toplum, politikayı açlıktan, yoksulluktan, işsizlikten kurtaran vazgeçilmez bir yol olarak kabul eder.

Siz hiç politikanın üst düzey yöneticilerinin, "fakir insanlardan" oluştuğunu gördünüz mü???...

Siz hiç üst düzey yöneticilerinin "orta gelirli sıradan insanlar" olduğuna şahit oldunuz mu ???...

Siz hiç Politik alanın ciddi anlamda fedakarlık gerektiren, giyilmiş bir ateşten gömlek olduğunu düşünüyormusunuz???...

Bütün bunların yanında, politikanın çok iyi kullanılan bir polemik alanı olarak kullanıldığını görebiliyoruz...

Bal tutan parmağını yalar, Deveyi hörgücü ile yuttu, Malı götürdü... gibi kavramlar politika vesilesi ile dilimize yerleşti.

Değişen zamanda değişen doz olsa da; değişmeyen tek şey her dönemin mağdurları ve avantajlıları olmaktadır.

Bütün bunlara rağmen,  Kitlesel yönetimde barış için başka yol görünmemektedir.

O halde Politik daire içerisinde yer alan aktörlerin buna göre hareket etmesi gerekir...

Yoksa kuralsızlığın kural halini aldığı bir mecraya doğru sürüklenmek kaçınılmaz acı sondur.

Neron'un dediği gibi ; "Yansın Roma Yıkılsın Bizans " diyemeyiz...

Şüheda fışkıran bu topraklar üzerinde yapılacak ameliyatla hasta masadan kalkamayabilir...

Vebal herkesin üzerindedir...

8 şiddetinde  deprem yaşanan Türkiyede Politikanın görünmez güçleri nereye kadar koruyacak ve kollayacak...

 

                                                                                                                              ahmetatan 22.05.2011

 

POLİTİK PENCEREMDEN GÖRDÜKLERİM:

 POLİTİKANIN GÖRÜNMEZ GÜÇLERİ (6)

Seçim tarihi yaklaştıkça miting meydanları daha hareketlenmeye başladı.

Genel görünüm iyi. Umut verici. Her siyasi parti kendi politik programlarını seçmeni ile paylaşıyor.

TV'den izliyorum. Bir anlamda "Cam Pencerden" seyrederken, beyin yorum yapıyor fikir yürütüyor...

Savaş girdabında mücadele veren ortadoğuyu üzüntü ile seyrediyoruz; Bu açıdan Türkiye'de yapılacak 12 Haziran seçimleri daha da bir anlam ve önem kazanmaktadır.   

Miting meydanlarında liderler ve seçmenler arasında çok hoş bir diyalog görüyorum.

Yönetimde kalmak isteyen; "Yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır."demek istiyor.

Yönetime gelmek isteyenler; Yapılanların yanlış olduğunu "bold harflerle" vurgularken, parti programlarını paylaşıyorlar. Bana göre; herkes seçmenine sanki açık hava siyaset dersi veriyor gibi geliyor...

Çok akıllı uslu duruyor seçmen kitleleri... tebrik ediyorum...

Terör odaklarının bundan rahatsız olduklarını, ortaya koydukları eylemlerle belli ediyorlar... Kınıyorum...

Bunlar kan emici vampirler kümesi... Ancak insanlarımız buna karşı hazırlıklı... Seçimi olumsuz etkilemez...

Terör etkilemezde... İdari tasaruf estetik nitelikte kullanılamazsa o olumsuz etkileyebilir...

İdari tasarruf, Politikanın görünmez güçleridir... Doğru kullanılırsa iyi, yanlış kullanılırsa kötü sonuçlar doğurabilir... İdari tasarrufun yanlış kullanılmasının iki nedeni vardır;

Bunlardan biri; yıllardır yönetimden dışlanmış kadronun birden sınırsız yetki sahibi olması ile bencilce ve beceriksizce tasarrufta bulunmuş olmasıdır. Ki; atalarımız bunu "Görmemişin oğlu olmuş, çekmiş .... koparmış" derler... Bu hataya düşmemek lazım. 

İkincisi; Grup taasubu içinde istişare ediyormuş gibi görünüp kişisel çıkarlara yönelik, makamın alet edilmesidir. Her iki durumdan da kaçınmak gerekir...

Dün saf ve sade olan bir vatandaş iken; bu gün yetki sahibi olarak, makamın şekillendirdiği garip bir yaratık olarak metamorfoza uğramış... Bu durum terörden daha tahripkar bir durumdur... Öz'ü dolaylı ya da direkt olarak makam çılgınlığına düşmüş bazı bürkratlar keseri kendi ayaklarına vuruyor haberleri yok... Ya da bindikleri dalı yontuyorlar...

Asr-ı Saadet kavramanlarını örnek almalı, hiçbir makam sahibi, onları istismar etmemelidirler. O zaman yapılan hatalardan dolayı şefkat tokadı az bile gelir...

İşte 12 haziran öncesi görünenler bunlar...

Bazı görüntüler "estetik"...

Bazı görüntünün arkasındaki gerçekler "Pestetik"...

                                                          ahmetatan 27.05.2011

 

Güzel İstanbul'da Yaşamak

GÜZEL İSTANBUL'DA YAŞAMAK ...

 

 

 

 

 

 

Yaşamak genel anlamda güzeldir. Bu, güzel mekanlarda olursa daha güzeldir. İstanbul Dünya insanlarının dikkatini çeken güzel mekanlardandır. Tarih boyunca insanlar İstanbul'a önemli katkılarda bulunarak, İstanbul'u estetik değerler ile donatmıştır. Rumeli Hisarı İstanbul'un simge eserlerinden biridir. Ayasofya, Sultanahmet, Fatih Camileri ile birlikte birçok cami ve türbeler sıradışı birçok estetik özelliklere sahiptir. Bu şaheserleri önemli kılan özellikleri; onların yerleşim planlarındandan tutun da, plastik açıdan birer sanat eseri haline getirilmesine kadar, insanların iç dünyalarında taht kuran bir payitaht'tır. İstanbul Tarihin günümüze ışık tutan geçmişin aynasıdır. Tarihin en güzel sanat eserlerinden bir demet İstanbul'u meyadana getirmiştir. Bu eserler önemli bir toplumsal otobiyografidir. Bizler bu eserler bakarak kendi otobiyografimizi okuyabiliyoruz. İstanbul'daki tarihi, kültürel, sanatsal ve estetik değerler, gözlerimize harika bir ziyafet çekerken, kulaklarımıza yüzyıllar ötesinden önemli mesajlar fısıldamaktadır. İstanbul'un bu kendine özgü özellikleri O'nu dünya kenti haline getirmektedir. Tüm bunlar güzel bir gurur vesilesi olurken aynı zamanda sorumluluk nedenidir... Eskimeyen İstanbul, Yeni İstanbullulara oldu kadar Dünya insanlarına çok güzel bir kültürel ve sanatsal miras sunmuştur. Bu mirasın korunarak insanlığın hizmetine sunulması gerekmektedir. Sahip olduğu güzel vizyon istanbuldakilere çok önemli misyon yüklemiştir. Yönetenden yönetilene kadar herkes entegre olarak strateji geliştirmek sureti ile bu bu misyonu yerine getirmelidir.

 

1972’de Paris'te yapılan UNESCO Genel Konferansı’nda kabul edilen Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme’ye (The Convention Concerning the Protection of the World Cultural and Natural Heritage) göre aşağıdakiler varlıklar "kültürel miras" olarak nitelendirilmiştir.Tarihsel, estetik, etnolojik veya antropolojik bakımlardan istisnai evrensel değeri olan insan ürünü eserler veya doğa ve insanın ortak eserleri ve arkeolojik sitleri kapsayan alanlar 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’na göre; “Sit, tarih öncesinden günümüze kadar gelen çeşitli medeniyetlerin ürünü olup, yaşadıkları devirlerin sosyal, ekonomik, mimari ve benzeri özellikleri yansıtan kent ve kent kalıntıları, kültür varlıklarının yoğun olarak bulunduğu sosyal yaşama konu olmuş veya önemli tarihi hadiselerin cereyan ettiği yerler ve tespiti yapılmış tabiat özellikleri ile korunması gerekli alandır.”

 

İstanbul’daki belli başlı tarihi eserler: İstanbul Doğu Roma, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi eserlerini bir arada toplamış bir kenttir. Doğu Roma’dan (Bizans) başta Ayasofya, Aya İrini gibi Bizans kiliseleri (İstanbul’un fethinden sonra bu kiliselerin büyük çoğunluğu camiye çevrilmiştir), Bizans sarayları, Bizans sarnıçları, su kemerleri, surlar, meydanlar, dikili taşlar ve hippodromu günümüze ulaşan eserlerdir. Osmanlı dönemine ait Erken Dönem, Klasik Dönem, Barok, Rokoko, Ampir ve Neo-Klâsik üslupta dini yapılar, namazgâhlar, sıbyan mektepleri, kervansaraylar, su yolları, mevlevihaneler ve dergâhlar, medreseler, hanlar, hamamlar, çeşmeler, sebiller, imarethaneler, darüşşifalar, türbeler, tarihi mezarlıklar, kaleler, köprüler, saraylar, kasırlar, yalılar, konaklar ve Türk sivil mimari örneklerini yansıtan eserler, Cumhuriyet dönemi anıtları, binaları günümüze gelmiştir. 

 

Manzaraya egemen bir konumda, Karadeniz'i Marmara'ya bağlayan Boğaz'm iki yakasında, dolayısıyla da iki kıtada, Asya ve Avrupa'da, yer alan dünyanın tek kenti olan İstanbul, 1985'de bütünüyle bir kültürel varlık olarak UNESCO Dünya Miras Listesine dahil edilmiştir. İki imparatorluğa, Bizans ve Osmanlı, başkentlik yapmış kentin tarihi daha öncelere gitmektedir. Dünyanın en canlı ve doğal güzelliklerle dolu kenti olan İstanbul, çeşitli dönemlere ait tarihî eserlerinin zenginliği ile de ayrı bir yere sahiptir. Surlarından kalelelerine, kulelerinden dikilitaşlarına, kiliselerinden camilerine, medreselerinden dârüşşifalarma, hanlarından hamamlarına, çeşmelerinden sebillerine, türbelerinden mezarlıklarına, saraylarından yalılarına, köşklerine ve diğer konutlarına, ünlü müzelerine kadar çok çeşitli eserleri bünyesinde barındıran kent kadar, anıtsal eserlerin önemli bir bölümü ile tarihin çeşitli olaylarına tanıklık etmiş cadde ve sokakları da mevcut özellikleriyle korunmayı, bakımı ve bilimsel onarımları fazlasıyla hak etmektedir. Tarihî eserlerin ancak işlevlerini koruyarak, ya da özelliklerine uygun yeni işlevlerle yaşatılarak varlıklarını en iyi biçimde sürdürebildikleri unutulmamalıdır.

 

Evliya Çelebi, Seyahatnamesine İstanbul ile başlar. Seyehatnamenin Birinci cildi İstanbul'u anlatır. Evliya çelebiye göre İstanbulu kuranların ilki Hz. Süleymandır. Büyük İskender ise; Evliya Çelebiye göre İstanbul'un dördüncü kurucusudur.

 

Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde “Her lisanda İslambol ismin beyan eder” diyerek vurguladığı gibi şehir, adını her dönemde en uzak ülkelerde bile duyurmuştur. Lamartine’e “Dünyaya son kere bakacaksın deseler, bu bakışı İstanbul’un Çamlıca’sından isterdim” dedirten İstanbul, “Dünya tek hükümet olsa merkezi İstanbul olmalıdır” diyen Napolyon’un duyguları hep bu gerçeğin farklı farklı yansımaları olmuştur.

 

İslam aleminin incilerinden olan türbeler ve camilerden en sık ziyaret edilenler ağırlıklı olarak Tarihi yarımadada Fatih ve Eyüp ilçelerinde bulunmaktadır. 

 

  • Eyüp Sultan Hazretleri Türbesi  (Eyüp)
  • Aziz Mahmud Hüdayi Türbesi (Üsküdar)
  • Muhammed El Ensari Türbesi (Fatih- Ayvansaray)
  • Sultan Ahmed Türbesi (Fatih) (Beşiktaş)
  • Şeyh Yahya Efendi Türbesi
  • Şeyh Vefa Hazretleri Türbesi ( Eminönü – Vefa)
  • Merkez Efendi Türbesi (Zeytinburnu)[1]

En çok ziyaret edilen Camiler ise;

 

  • Sultanahmet Camii (Sultanahmet)
  • Süleymaniye Camii (Fatih)
  • Eyüp Sultan Camii  (Eyüp)
  • Fatih Camii( Fatih)
  • Ortaköy Camii (Ortaköy)
  • Hırka-İ Şerif Camii (Fatih)
  • Mihrimah Sultan Camii (Edirnekapı)
  • Beyazıt Camii (Beyazıt)
İstanbul’daki  kilise ve sinegog ziyaretlerine sahiplik edecek kataolik, ortadoks ve süryani olmak üzere İstanbul’da toplam 172 adet kilise  ve 11 adet sinegog bulunmaktadır.
  • Aya İrini (St. İrene) (Fatih)
  • Saınt Antoıne Kilisesı (Beyoğlu)
  • Stephan Bulgar Kilisesi (Fatih)
  • Aya Yorgi Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi Kilisesi (Fatih)
  • Surp Krior Lusaroviç Ermeni Ortodoks Kilisesi (Fatih )
  • Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesi (Beyoğlu)
  • Kariye Kilisesi (Fatih)
  • Neve Şalom Sinagogu (Beyoğlu)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TURİZM VE ÇEVRE ESTETİĞİ

 

 

İnsan sağlığını sağlayan etkenlerden biri de seyahattir. Başka bir ifade ile turizmdir. Turistik seyahat, insanların sadece bir yerden bir yere gitmesi değil kültürel, iktisadi ve toplumsal olarak da iletişim içinde olmalarıdır. Turizm ile kent yapılaşması her zaman içiçedir. Bu açıdan kentsel dönüşüm planlarının herkes tarafından her fırsatta desteklenmesi gerekir.  Güzel çevre insana mutlu olmanın yollarını sunar. İnsan bu çevreyi kendi ihtiyaçları doğrultusunda yönlendirir. Bunun sonucunda Çevre- turizm etkileşim sistemi kurgulanmış ve kurulmuş olur. İnsanın çevreyi kendi amaçlarına göre düzenlemesi; belli kurallar ve disiplinler ekseninde kurulabilirse; çevreden en iyi şekilde yararlanılabilir, çevrenin öz değerlerini kaybetmesi önlenerek çevre estetiği sağlanabilir.

İnsan mutlu olmak ve mutlu kalmak ister. Her ne kadar çevre, güzel düşünmeyle güzel görünse de; Güzel çevre insanı güzel düşünmeye sevkeder. Güzel düşündürmek sureti ile insanın mutlu olmasını sağlar.

Her çevre sorunun temelinde çirkinlik ve estetik olgusu temel kaygılarındandır. Barınakların içi kadar, outdoor diyebileceğimiz kapıdışı alanlar da insanların yaşama alanlarındandır. Tarım kültüründen Endüstri kültürüne geçiş ile beraber çevre anlayışında değişiklikler meydana gelmeye başladı. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren metalin buyruk altına alınmasındaki gelişmeler, endüstri toplumunun oluşmasına öncülük etti. Endüstriyel tasarım ve uygulamaları,  insanları metropol (anakent-büyükşehir) yaşantısı içine çekerken, refahla birlikte kentsel sorunları da beraberinde getirdi.

Bir taraftan bireysel ve toplumsal hayatı kolaylaştıran endüstriyel icatlar, diğer taraftan aynı toplum bireylerini korku ve endişeye sevk eden ekolojik kaygılar çağın gündemi oluverdi.

Endüstriyel toplum yapısındaki gelişmeler ile beraber, estetiğin konusunda da, değişim olmasa da bir gelişim kendisini göstermektedir. Paleolitik dönemden bu yana estetiğin konusunun tarih içinde değişikliğe uğraması, bilimsel ve felsefi evrimleşmede genel bir yasadır. Örnek; Tarım kültüründen endüstri kültürüne geçiş ile, bir “endüstri estetiği” nden de söz edilir olmuştur. Ya da çevre kirliliği ile gündeme gelen, çevre kirliliğini önleme çalışmaları, yönetim bağlamında organizasyonlar, çevre estetiğini de beraberinde getirmiştir. Uluslararası estetik incelemeleri Komitesi Başkanı İsviçreli estetikçi ve sanat kuramcısı Joseph Gantner, 20.yüzyılda estetiğin evriminin dört evreden geçtiğini söyler. Birinci evre; Klasik estetiğin ortadan silinmesi, İkinci evre; Deyişler estetiği (üsluplar estetiği) Üçüncü evre; Yaratıcı fantezi estetiği, Dördüncü evre; Çevre estetiğidir. Bu sınıflandırma estetiğin yargılanması için değil, sanatın çerçevesini aşıp, insan hayatını ilgilendiren tüm alanları kendi konusu içerisine alabildiğini vurgulamak içindir. Estetik biliminin konusunun gelişme nedeni, estetik etkinlikte yeni biçimlerin, yeni sanat alanlarının ortaya çıkışı ve bu alanların gelişim ve değişime uğramasıdır.

Çevre estetiği, anlamını kendinde bulan bir biçim midir?... Yoksa kendi dışında bulunan bir içeriği tanımlamaya yada tanıtmaya yarayan bir ifade aracından mı ibarettir?...

Eğer çevre estetiği biçimdir veya içeriktir ya da her ikisinin birliğidir şeklindeki estetik formüllerden birini alıp onu kesin bir hareket noktası olarak kabul edebilirmiyiz ?.. Biçimden ayrılabilecek bir içerik her şeyin özerinde yer alabilir mi?..

Kesin bir estetik prensibe bağlanılmayıp, konunun ve malzemenin özelliğine göre, yerine göre, içeriğe önem vermenin veya bir biçim analizi ile konuya nüfuz etmeye çalışmanın daha doğru olabileceği de savunulabilir. Ama hemen belirtilmelidir ki; her ne kadar teoride böyle eklektik ( seçmeci ) bir yöntemin izlenmesi doğru gibi görünüyorsa da uygulamada iş biraz değişmektedir.

Toplumsal hayatı kolaylaştırmak; tasarım, bilim ve teknolojinin amaçları arasında önemli bir yer tutar. Ancak toplumsal yararcılığı ön plana çıkarmak çalışmaları, çevre estetiğinin inkâr ve ihmal edilmesini gerektirmemelidir. İnsanların yaradılış programında Outdoor (kapıdışı) olarak tanımlanabilecek Açıkhava ve topraküstü ağaçlı çiçekli yeşil alanların bir araya gelerek oluşturdukları çevrenin yalnızca insanın biyolojik ihtiyaçlarını karşılayan işlevsellik değil, aynı zamanda psikolojik, entelektüel gereksinmelerini de karşılayan estetik nitelikler de taşıması gerekmektedir. Her inanca göre Âdem topraktan yaratılmıştır. İnsanın doğasında toprak ve türevleri yer almaktadır. İnsan varlığını bu eksen üzerinden kurgular ve korur. Hayatı kolaylaştırmak adına çevre tahribi insana iyilik değil kötülüktür.

Mağaralar bilinen en eski barınaklardır. Altamira ve Lascaux mağaraları bunun en güzel örnekleridir. Bu mağaraların duvarlarına yapılmış bizon, geyik ve av sahnelerini içeren resimler de mekâna değer katan çerçevesiz tablolardır. Beklide bu günün iç mimari alanının ilk örnekleri olarak kabul edilebilir. Bu resimler sanat endişesi ile yapılmadıkları düşünülse bile, günümüz modern sanatları ile boy ölçüşebilecek güzelliktedir. Paleolitik dönem insanı, bu resimlere bakılırsa çevreyi ve çevredekileri çok iyi gözlemledikleri ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu mağara duvar resimlerindeki deformasyon çok mükemmel bir biçimde yapılmıştır. Deformasyonda nelerden vazgeçileceğini bilmek için nelerden vazgeçilemeyeceğini de bilmek gerekir.  Bu da çok iyi bir sanatçı ruha sahip olmak yanında objeyi çok iyi gözlemlemek anlamına gelir. Bu da onların genel anlamda hiç de primitif olmadıklarını gösterir. Zaman içerisinde sayısal çoğunluğa erişen insanlar mağaraya yönelik barınakları yanında sazlıklardan, daha sonra toprak saman karışımı kerpiçlerden evler yapmaya başlamışlardır. Bu ilkel yapılarda olduğu kadar klan, mezra, köy ve sitelerde yarattıkları fiziksel çevrelerde de estetik nitelik aramışlar ve kapıdışı çevrelerini düzene sokma arayışı içinde planlamalar yapmışlardır. Aynı arayış ve buluşlar günümüzde de devam etmektedir. Bu ifade teknik anlamda geçmişe özlem değil, geçmişle hesaplaşarak gelinen noktayı aşmak içindir.

Bununla ilgili bir anımı paylaşmak isterim; Biz ailece Amanos dağının eteklerinde Kırıkhan ilçesinde yaşıyorduk. Tek oyun sahamız dar sokağımızdı. Ancak gelen geçen otomobillerden sık sık oyunlarımızı keser tekrar başlardık. Taş duvarlar en güzel manzaramızdı. Kodallı köyümüze gitmek en güzel sosyal etkinliğimizdi. Üç amcamın evleri sulfata (Okaliptüs) ağaçlarının arasında yer alıyordu. Çimenlerin üzerinde yuvarlanmak en keyifli oyunumdu. Onlar şehre gelmekten, bizde köye gitmekten mutlu oluyorduk. Ama bir de zaman içinde gördük ki; her türlü refahın yaşandığına inandığımız kentlerin kendine göre mutsuzluk ve umutsuzlukları da varmış…

İşte böyle; Çarpık çevrenin adı, “kentleşemeyen köyler, köyleşen kentler” olarak tanımlanmaktadır. Köy de olsa, kent de olsa bu olgular insanların bir arada yaşamak zorunda oldukları çevredir. Tarihin süzgecinden geçen kültürel ve estetik değerler bilinmek ve yeniden üzerinde düşünülmeyi gerektirir.  Çünkü çevre estetiği bu temelde tasarlanıp uygulanmak durumundadır. Fiziksel çevre insanların bir arada yaşadıkları sosyal, siyasal, kültürel, tarihi, doğal ve yapay elemanları içinde barındıran dinamik mekânlardır. İçinde yaşadığımız çevre bizden etkilendiği gibi, bizi de etkilemesi kaçınılmazdır. O halde her iki durum da güzel olmalıdır.

Değişimden herkes etkilenir. Değişimden toplumlar etkilendiği gibi yaşadıkları çevre de etkilenir. Günlük yaşantıda bunların bazıları hemen fark edilirken, bazen geç fark edilebilir. Bu sürekli gelişerek değişen bir dinamik olgu olarak biçimlenir. Toprağa ekilen tohum büyüdükçe çevre görüntüsüne katkıda bulunur. Dikilen bir apartman da öyledir. Toprak, su, jeomorfolojik doku, gibi faktörlerden oluşan çevre sahip olduğu kaynaklar ve genel nitelikler çevreye özgün karakter kazandırır. Doğru zamanda doğru yerlere ekilip dikilmiş ise her ikisi de çevre estetiğine katkıda bulunur. Sosyal, siyasal, kültürel, tarihi, doğal ve yapay elemanları içinde barındıran dinamik mekânlar belli bir odak noktası eksenindeki çevreyi oluştururlar. Bu eksende yer alan her eleman birbirleri ile olan ilişkilerinden dolayı olumlu ya da olumsuz etkileşimde bulunurlar. Çevre estetiği bu şartlarda yöntembilimsel ölçütlere uygunluğu oranında onay verir ya da vermez.

Bir çevreye güzel diyebilmemiz için, konu, ruhumuzu nasıl etkilemelidir? Ya da ruhumuz konuyu nasıl yorumlamalıdır? Gösteren, gösterilen gören arasındaki bu ilişki çevre estetiğin tanımını ortaya koyar. Çevre estetiği, yapı olarak doğruluktan olduğu gibi iyilikten de ayrı bir olgu olduğunu gösterse de; bu değerlerin bütününü içinde barındırır. Çevre estetiğinin niteliği, güzelliğin nesnel niteliği ile örtüşebildiği gibi, bireysel yargılamanın öznel görünüşü de olabilir. Bundan dolayı bilim olarak estetiğin konusu üzerinde herkesin oybirliğine vardığı bir tanım hiçbir zaman olmamıştır. Toplum yaşamında, sanat, bilim ve teknoloji ile beraber endüstriyel yapının artan önemi ve rolü, gerçeğin estetik özümsenme alanının alabildiğine genişleyip yayılması, estetik alanındaki eğitim gereksinimleri ve dolayısıyla, bütün bu sorunlara dair kuramsal çalışmalar göz önünde tutulunca, estetik biliminin konusunu ve onun bilgiyle bitişik alanlarla ilişkilerini iyice belirlemek zorunluluğu kendiliğinden ortaya çıkar. Düzen birliği çevre estetiğinin gerekliliğidir. Çevre biçimlendirme çalışmalarında olmazsa olmazlardan olarak inanç değerlerinin korunması, kültürel mirasın yaşatılması ve sürdürülebilirliğinin sağlanması gerekir.

            Primitif dönemde insanlar doğa ile iç içe yaşarken mevcut çevre şartlarından rahatsız olmadıkları varsayımından hareketle çevre şartlarını kabullenerek değiştirmeye gerek duymadıkları iddia edilebilir. Ancak zaman içerisinde toplu yaşamanın gerekliliği, yerleşim alanlarını, beklide kavramsal olarak tanımını yapmadıkları estetik kaygılı yapay çevre düzenlemerinde bulundular. Böylece çevre estetiğine uygun ilk barınak kültürü ortaya çıkmıştır. Göçebe yaşantının yerini, estetik çevre kaygılı yerleşik düzen almıştır.

Yerleşimlerin ana karakter ve niteliklerini bir arada yaşayan insanların inanç değer sistemleri biçimlendirir. Cennetin gölgesinin dünyadaki uzantısı olarak kabul edilen bahçeler ve gerçekleştirilen bitkisel uygulamalar da çevre estetiğine gösterilen özenin yansımalarıdır. Camiler, kiliseler, havralar toplumun inanç değerlerinde göre çevre düzenlemesinde yerlerini alırlar. Ayrıca bu düzenleme, evrensel estetik gramerine uygun, ancak uygulama alanında farklılık gösterebilir.

Listeleniyor (13—40) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17
 
Bu sitedeki eserler Prof. Ahmet Atan'a ait olup, izinsiz kullanılamaz © 2010