Akıl Güncem

Listeleniyor (9—30) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18

YUNUS EMRE OLDUK

YUNUS EMRE OLDUK, ROMANYA’DA DURDUK
Türkiye - Romanya Hattında yolculuk sona ermiş, Bükreş’e varmıştık. Ancak, hava karardığı için çevreyi yeterince “gözlem ve analiz” fırsatını bulamıyorduk. Yaklaşık üç saat sürecek bir sefer için otobüs Köstence’ye doğru hareket etti. Romen rehber bayan, görevi gereği Romanya hakkında genel bilgi vermek adına konuşmaya başlamıştı. Otobüs yolda ilerledikçe bu konuşmaları dinlemek konusunda ara ara dikkatimizin dağıldığını fark ediyordum.  Dobruca’ya yaklaştığımız söylendiğinde, Romanya’da yaşayan bir kardeşimiz, mikrofonu alarak, davudi sesi ile duygu ve düşüncelerini bizlerle paylaştı. Köstence’de yaşayan soydaşlarımızın genel durumunu anlatıyordu. Osmanlı döneminden bu yana Romanya coğrafyasında yaşayan Türklerin, diyalog konusunda çevreleriyle uyum içinde olduklarından bahsetti. Ancak Kültürel kimlik konusunda zaman zaman destek ihtiyacı içerisinde olduklarını da vurguladı. “Yunus Emre Türk Kültür Merkezi” nin Bükreş ve Köstence’de açılışının, bir rüyanın gerçekleşmesi olarak nitelendirdi. Köstence’ye vardığımızda vakit epeyce ilerlemişti. Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanımız Sayın Ertuğrul Günay, zarif ifade ile; bir an önce uyumamızı ertesi gün erkenden uyanmamız gerektiğini söyledi. O’nun bu davranışını, Türkiye’den giden kafile başkanının sorumluluk anlayışı içinde şefkat yüklü bir uyarısı olarak değerlendirmiştim. Türk devlet geleneğinin, Bakanın öncülük ekseninde davranış ve söze yansımasıydı. Bakan bey, eşi ile beraber bu uyarıyı önce kendilerine uygulayarak odalarına çekilmişlerdi. Biz sohbete devam ediyorduk. Türkiye’nin Bükreş Büyükelçisi sayın Ömür Şölendil ile Köstence Başkonsolosu Füsun Aramaz hanımefendi, evsahipleri olarak sohbetimize iştirak etti. Gece 12 olmadan heyet üyeleri de yavaş yavaş odalarına çekilmeye başladı. Ertesi gün sabah erken saatte uyanmış, otobüste yerlerimizi almıştık. Köstence şehrini dışından itibaren incelemeye başladık. Osmanlı İmparatorluğunun 14.yüzyıldan itibaren başlayan etkisi, Romanya’nın kalbi konumundaki Karadeniz’e açılan bu liman kentinde halen devam ediyordu. Romanya'daki Türk köylerinde şehrin anılış şekli Constanta değil, hâlâ Köstence'dir. Ben de çocukluğumdan beri doğrusu nerede olduğunu bilmeden, “Köstence” adını sevmiştim. İşte o şehrin caddelerine yürümek çok duygulu anlar yaşatıyordu. Köstence şehir merkezinde ilerlerken, kendine has üslubu ile Osmanlı Hünkâr Camii göründü. Bir kalem edasıyla, senet gibi gökyüzüne sanki imza atıyordu. Farklı bir kültürel ortamda, Hünkar Camii’in görüntüsü, tanıdık bir mimari yapı olarak bizi mutlu etti. Sanki metropolde kaybolmuş bir çocuğun aniden annesi ile karşılaştığında duyduğu sevinci yaşamıştık. Adım adım Hünkâr Camii’ne yürürken, sevinç ve heyecanımız da ona göre artıyordu.  Osmanlının yaşayan efsanesi, vakur bir biçimde karşımızda duruyordu. Camii avlusunun içinde binbir karmaşık duygularla etrafımızı inceliyorduk. Osmanlı Tuğrası, Hünkar Camii giriş kapısında, istilam edilmeyi bekleyen “Hacer-ül Esved” gibi duruyordu… Camiden içeri girdiğimde; Heyet üyeleri ve Köstence’li kardeşlerimiz mihrap önünde toplanmışlardı. Köstence Müftüsü, Hünkar Camii’in imamı ve Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Yunus Emre Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan ve etrafında halka oluşturmuş, pür dikkat dinliyorlardı.  Yerel basın mensupları telaşla en iyi görüntü ve haberi yakalamak için birbirleri ile yarışıyorlardı. Bu güzel görüntüyü kaçırmamak için, yaşlı ve sakatların oturarak kıldıkları tahtanın üzerine çıkarak fotoğraf çektim. Benim bu çekimde kolaylık sağlayan bazı basın mensupları da yanıma çıkıp panoramik görüntü yakalamaya çalıştılar. Hünkar Camii ziyaretimizden sonra, Heyetin bir kısmı ile Köstence Tatar Camii’ni ziyaret ettik. Minaresi Sanki bizim Antakya’daki minare biçimlerini andırıyordu. El işlemesi tek parça halılar zarif görüntüsü ile; camii içini bir temaşalık müzeye dönüştürmüştü. Yunus Emre Türk Kültür Merkezinin resmi açılış saati yaklaşıyordu. Oraya gitmek üzere otobüsümüze bindik. Karadeniz sahiline sıfır mesafeden kültür merkezine doğru ilerliyorduk. Hava bulutlu olmasına rağmen harika bir deniz manzarası vardı. Denizi bir fon gibi arkasına alan bina, biblo gibi gözümüzün önünde duruyordu. Turkuvaz yeşil zemin üzerinde stilize edilmiş barış güvercini ambleminin bir tarafında “Yunus Emre Türk Kültür Merkezi” yazarken, diğer tarafında da Romencesi yer alıyordu. Bina önünde göndere çekilmiş Türk ve Romen bayrakları daha başından, dostluk sinyalleri gönderiyordu. Bu görüntü dili ile Yunus Emre diyordu ki; “ Gelin tanış olalım, İşi kolay kılalım, Sevelim sevilelim, Dünya kimseye kalmaz.” Köstence’de yaşayan Türkmen, Tatar soydaşlarımız ile Romen dostlar, büyük bir sevinç ve heyecan içerisinde açılışta yerlerini almışlardı. Romanya tarafından ciddi katılım olmasını, güzele açılan bir kapının aralanmasına en güzel işbirliği olarak yorumlamıştım. Kültür Bakanımız, Enstitü Başkanımız ve Köstence Valisinin dostluk mesajları çok sevindirici gelişmelerin müjdecisi gibiydi. Açılış merasimi tamamlandıktan sonra yavaş yavaş başkent Bükreş’e doğru yola çıktık.  Saat 15.00’e doğru Bükreş caddelerinden geçiyorduk. Günün ikinci açılış programını gerçekleştirmek üzere Bükreş Yunus Emre Türk Kültür merkezi Binasına vardık. Açılış için yapılan hazırlıklar benden tam not aldı.. Kültür Merkezi, Türk ve Romanya bayrakları ile süslenmişti.  Türkmen, Tatar ve Romenler bir dostluk ve kardeşlik ortamında sevinç ve heyecanla bekleşiyorlardı. Yunus Emre Romanya’da gönüller fethediyordu. Kültür merkezinin ana caddeye bakan tarafından bir ara dışarı çıkmıştım. Troleybüsün, Trafik Polisinin durumlarını hem inceliyor hem de fotoğraflarını çekiyordum. Bir süre sonra Eskort eşliğinde bir konvoy göründü. Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanı, Ertuğrul Günay Romanya Devlet Erkânının da yer aldığı bir heyet ile Bükreş Yunus Emre Türk Kültür Merkezine geldiler. Bu esnada Yunus Emre Enstitü Başkanımız Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan, Cadde kenarında duran otomobilden inerken göz göze geldik. Programın iyi gitmesinden olacak ki; sevinç ve heyecanla; “Cumhurbaşkanlığından geliyoruz” demişti. Merkezin avlusundan içeri girdiğimde, Bakan Bey’de, açılış konuşmasını yapmak üzere hazırlanıyordu. Basın mensupları arasında yine yarış başlamıştı. İlginç bir manzaraydı. Açılış töreni yapıldı. Evliya Çelebi Sergisi izlendi. Sergide dikkatimi çeken en önemli bölüm; Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Bükreş “ Bu Kureyş” olarak geçiyordu. Sergi salonundaki bazı Türk kardeşlere sordum. Bu kureyş, bizim bildiğimiz kureyş mi? Diye… Hiçbirisinden doyurucu bir cevap alamamıştım.  Sonradan öğrendim ki Bizim bildiğimiz Kureyş imiş. Arap kabilelerinden olan Kureyşi bir grup bir anlaşmazlık üzerine yerlerini terk ederek, Arnavutlukta yer tutmuşlar. Romanya güzergâhı üzerinden Kafkasya ya doğru göç etmişlerdi. Bükreş de ismini “Bu Kureyş” olarak aldığı anlatılmaktadır. Tabii bazı Romenler de Bukr, yani Çoban kelimesinden geldiğini iddia ettiler. Konu, cevabın bulamamış bir soru olarak ortada kaldı. Evliya Çelebi sergisinde, Romanya’da bilinen ve adını, Nasrettin Hoca Fıkralarını Romence’ye çeviren yazardan alan müzik topluluğunun sunduğu ezgiler de çok dikkat çekiciydi. Sanki Türk Tasavvuf  Musikisini andırıyordu. Sunumlarından sonra her birini ayrı ayrı tebrik ettik. Bu önemli tören de başarı ile sonuçlanmıştı. İnsanlar Yunus Emre Türk Kültür Merkezimizden ayrılmak istemiyordu. Bina içinde, salon dar gelmeye başlamıştı. İki kişinin arasından zor geçiliyordu. Bu arada biz Muğla Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mansur Harmandar ve Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Dekanı Prof. İlhan Özkeçeci ile Yunus Emre Türk Kültür Merkezi müdürünün makam odasında dinlenirken bir taraftan da eğitim üzerine sohbet ettik. Akşam olduğunda heyet olarak, Türkiye’nin Romanya’daki Büyükelçiliğimiz tarafından verilen yemeğe katıldık.  Aslında bu yemeğin güzel taraflarından biri yeni insanlarla tanışmak oldu. Ankara Milletvekili Emrullah İşler, Sakarya valisi Mustafa Büyük, Eski Milletvekili Mustafa Gazalcı, Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanı Kemal Yurtnaç, Anadolu Ajansı haber yayın Daire Başkanı Ömer Dişbudak, Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürü Prof. Dr. Onur Bilge Kula, gibi her biri kendi alanında önemli ve değerli hizmetler veren insanlar… Son gün sabahında, Bükreş Türk Şehitliğini ziyaret ederek Fatihalarımızı okuduk. Mezar Taşlarının üzerinde Mustafa Oğlu İbrahim (S.T. 1333), Hüseyin oğlu Ali (S.T. 1333), Hasan Oğlu Mütevekkel (S.T.1333)… Ve daha nice Müslüman Türk evladı… Mehmet Akif Ersoy’un bilinen şiiri aklıma geldi; ” Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda”… Bükreş Türk Şehitliğinin tam karşısında Nikolay Çavuşesku ile eşi Elena’nın mezarlarının olduğu Kabristana gittik. Romanya Parlamento binasına gitmek üzere yola çıktık. Biraz naz faslından sesli düşündüm. “Ne işimiz var ki parlamento binasında, ne özelliği var ki… Buraya harcayacağım zamanı bir resim heykel müzesindeki eserleri inceleseydim daha iyi olurdu… Neyse durumu değiştirecek durumda değildim. Programa uydum. Daha Parlamento binasının bahçe kapısının girişine Resim Sergisi pankartı asmışlardı. Güzel bir uygulamaydı. Düşünce dünyamda tebrik ettim… Binaya yaklaştıkça detaylar daha belirginleşiyor, iyiki geldik diyorum içimden. İçerdeki mermer merdivenlerden yukarı katlara çıktık. Gerçekten harika mimari bir sanat eseri olduğunu gördüm. Hele daha da ilerledikçe, Paris’teki Lauvre Müzesi’nin içini hatırladım. Ama orada Mona Lisa da dâhil Dünya şaheserleri yer almaktaydı. Romen rehbere parlamento binasının tamamen müzeye dönüştürülmesini önerdim. Tabii bu çok da önemsenmeyecek bir öneri olarak kalmaya devam edecek bir düşünceydi. Fiziki büyüklük olarak, Pentagonla karşılaştırıldığını fark ettim. Ancak bu kıyaslamada hata vardı. Tıpkı Diyarbakır, Çin seddinden sonra ikinci büyük kalesi olarak tarif edildiği gibi. Hâlbuki biri sed, öbürü kale… Dolayısı ile Diyarbakır surları dünyanın en uzun kalesidir. Şehir Merkezi gezisinden sonra, Köy evleri müzesini incelerek fotoğraflarla kayıt altına aldık. Gün bitiminde, Romanya’da açılan Yunus Emre Türk Kültür Merkezlerinin varlığını bilmek bizleri vakar içerisinde mutlu etti. Yeni ülkelerde gönüllere girmek üzere Türkiye’ye yola çıktık.
Prof. Ahmet ATAN

SÜLEYMANİYE'NİN SESİ

SÜLEYMANİYE'NİN SESİ
 
Süleymaniye Camii'ne götüren ara sokaklaradan ilerliyorduk. Her bir metrekaresi zaman'ın ruhunu yansıtıyordu. Tarih kokan taş esereler üzerinde gözlerimiz bir bir ilerliyordu. Geçmişten günümüze gelen bu "taş gibi belgelerin" fısıltılarını algılamaya çalışıyorduk.
Ne mutlu bize...
Geçmişini inkar etmemeyi, bir ideolojik görüş olarak yaşaya ve yaşlanagelmiştik.
Öyle bir geçmiş ki; ekonomik ve sosyal statüyü, inanç simgesi mabetlerimizi oya gibi işlemiş Osmanlı...
Süleymaniye'ye yaklaştığımızda; Süleymaniye Vakıf bianısını gördük. Kullanılmadığı her halinden belli sokağa bakan kepenk üzerine yerleştirilmiş ayet-i Kerimelerin mealleri yazılmış. İşin doğrusu, bir tanesi saprtırılarak yazılmıştı. Hafızamda kaldığı kadarıyla şöyle diyordu; Allah'ın rahmeti ile aranıza velileri sokmayın"...
Ve hiç düşünmeden yazana, yazıp asana, astırana, bu zamana kadar o yazının orada asılı kalmasına susana, çok ilginç göndermelerde bulundum. Bunlar Anadolu'nun vehhabileri'dir diye düşündüm.
Bu ne anlama geliyor bilmiyorlar. Bilseler yazmazlardı ya da saptırmazlardı.
Bu, Türk İslam Tarhine yön veren Evliyaları inkardır. Bu seyyid Abdül Kadir Geylanileri, Şah-ı Nakşibendileri, Abdül Halikıl Gücdüvanileri inkardır. Bir sohbetinde Abdul Halikıl Gücdüvani (K.S) Şöye demiş.; " Her kim ki velilere muhabbeti, sevgisi saygısı yoksa, o akşamdan sabaha kadar Allah'ı ansa, O istidraç içindedir. Ama Bir kişinin velilere sevgisi saygısı varsa, o sonundan korkması, sonu güzel olacaktır.
Bu duygu ve düşüncelerle Süelymaniye'nin avlusundan girdik. Ayakkabılarımızı naylon poşetlere koyarak caminin içine girdik.
Muhteşem bir mabedin içerisinde, müthiş bir keyif alıyorduk. Gözlerimiz bir müze konumunda olan iç mimariyi incelerken, kalbimiz binyıllar ötesinden fısıldayan Süleymaniye'nin sesini huzur ve huşu içinde dinliyordu.
10 Aralık 2011 -İstanbul

Kaybolan Basın Vicdanı

KAYBOLAN BASIN VİCDANI

 

 

Kaybolmak; Bir şeye sahipken yok olması. Basın; Toplum’da haberleşme ve iletişim hakkına hizmet eten basılı ve görüntülü yayın organı. Vicdan; Bu yayın organlarının insani, hukuki, insan haklarına saygıyı zorunluluktan çok samimi bir sorumlulukla yürütülmesi. Biz bir arada yaşayan toplum bireyleri olarak vicdan sahibi bir basın istiyoruz. Radikal gazetesinden olduğunu söyleyen telefondaki bayan sesi (Elif İNCE) ertesi gün atacağı “Çakma Bienal” manşeti için bigi topladığından bahsederek bir takım sorular sordu. En somut soru. Katalogda çıkan aşağıdaki yazım. Verdiğim cevap; her kim sanat etkinliği için benden tablo, makale, röportaj isterse, veririm oldu. Ek olarak yaklaşık on dakikalık detay açıklama yapmayı da ihmal etmedim. Ama sorularda taraflılık sezdiğim için, sonuçlardan da endişe duymaya başlamıştım. Ülkemizde bu konuda basının nasıl bir yayın politikası izlediği cümlemizce malumdur. Telefon görüşmemiz sona ermişti. Ertesi gün çıkan “Çakma Bienal “ Haberinde “zan “altına alıcı tek cümle ile geçiştirmişti. Evet, tam düşündüğüm gibi olmuştu. Cambazca kurulan cümle, basın muhabirini amacına ulaştırmıştı. Ama bilerek ya da bilmeyerek, vicdan duvarını yıkmıştı. Gerçi bu genç muharririn yaptığı “tahrip” sözüm ona; basın mensuplarından bazılarının yaptıkları yanında “hiç” sayılırdı. Basın’da terör halledilmedikçe, terör basında her yönü ile yer almaya devam edecektir.

Ahmet ATAN

06.12.2011-İSTANBUL

 
Sanat Bienalleri
 
Bienaller önemli kültür ve sanat etkinlikleridir. Ulusal ve uluslarası düzeyde kültür ve sanat insanları bu etkinliklerde buluşma fırsatı bulurlar. Sanatseverler büyük bir coşku ile sanat eserleri ile yüzleşirler. Bir anlamda bienaller sanatın er meydanıdır. Bienalde eserleri ile yer alan sanatçılar için tatlı ve karmaşık bir heyecan yaşanırken, izleyiciler için de karşılaştırmalı eleştiriler peşpeşe sıralanır. Öz’ü: bienaller her açıdan prestij kültür ve sanat etkinlikleridir. Organize edenler, katılımcılar ve izleyicler için önemli bir ayrıclıktır.
Bienaller düzenlendikleri mekanların sağladıkları katkılardan çok, düzenlendikleri mekanlara da önemli katkılarda bulunur. Başta düzenlendiği kapalı mekanlara, sonra semte, kente, ülkeye kayda değer prestij kazadırması yanında kültür sanat tarhine de önemli bir kayıt düşer.
İçinde yaşadığımız yüzyılda İletişim kolaylığı, etkiletişim kolaylığını da beraberinde getirmiştir. Buna paralel olarak bir çok tekelleşmeyi de ortadan kaldırmııştır. Medya aracılığı ile taraflı empoze edilen beğeni dayatmasının yerini, herkesin özgün bireysel beğenisi almıştır. Dolayısı ile; Sanat, iletişimdir, iletişim sanattır... Bienaller sanat ile sanatseverleri biraraya getiren önemli bir iletişim etkinliği olarak yorumlanabilir.
İçiçe olmaya başladığım 1970’li sanat eğitimi yıllarımda yeni yeni “Bienal” sözcüğünü duymaya başlamıştım. Ulaşılmaz gibi lanse edilen sanatçıların, erişilmez gibi gösterilen mekanlarda, anlaşılmaz gibi algılanan etkinliklerde sergilenen klosal tablolar canlanırdı hafızamda. Artık bu anlayışın çok gerilerde kaldığını düşünüyorum.
Her bedelini ödeyen bienalde yer alabilmelimidir? Bedelini ödeyen Bieanal sanatçısı olabilir mi? Bienalde bir sanatçının işlerinin sergilenmesi kim tarafından, hangi kriterlere göre belirlenir? Sanatçının, alışılagelmiş, obje veya temaların, dışına çıkarak yeniden yorumlaması yeterli bir yaklaşımmıdır? Sanatçıya, soyut bir çalışmanın kesin tasarım-uygulayım kurallarını emretmek, kabul edilebilecek bir durum olabilir mi? Endüstri kültürünün yer tuttuğu içinde yaşadığımız yüzyılda, kültür endüstrisi sanatçıyı, sanatı ne kadar etki altına almaktadır? Bienal organizesi kadar, bienal sanatçısı olmak günümüzde cevabını arayan sorular arasında yerini almıştır.
Sanat her an hareket halindedir. Çünkü Sanat insanları hızlı değişim ve gelişim sürecinde hareket halindedir. Belkide dünyanın farklı coğrafyalarında farklı kültür ve sanat insanlarının, farklı olmayan yönü “sürekli hareket halinde “ olmalarıdır. Sevinçler, sevgiler kadar sürekli devinim halinde olmaları dünya sanatçılarının ortak paydalarıdır. Bir de bunun yanında güzele olan hayranlık ile güzelin çekim gücü; sanat dünyasının gelişimi üzerine olan etkisi, tüm bunların bienallere taşınması, mantıksal bir sonuç olarak karşımıza çıkmaktadır.
Sanat bienalleri sürekli olarak isteyen, istemenin de sınırı olmayan özel etkinliklerdir. Bienallerdeki hareketlilik ve coşku, sanattaki hareketlilikten gelir.Sanat insanı her gün bir önceki günden daha başkası olabilmelidir. Bu başkasılık, güzel yönde daha yetkin olmaktır.
Bienallerde başarılı kalmak, başarılı olmaktan daha zordur. Bu nedenle Sanat Bienalleri önemlidir.
art biennials
Biennale is an important cultural and art event. During this event natives and foreigners who are interested in culture and art have an opportunity to meet. This is a moment when art-lovers enthusiastically face the masterpieces. During biennale there is being experienced a sweet and complex excitement by artists whose works of art are being exhibited and there is also lined up a comparative criticism for viewers. Briefly biennale in every aspect is an event of prestige culture and art. This is an important privilage for organizers, attendants and viewers. It seems that biennale makes a use of advantages of places where is being organised but in fact it brings this area later locality, city and country a significant prestige and also has an impact on history of culture and art. Our century bringing us communication easiness carries with it also an easiness of interactive relation. Concordantly much more monopolization is being eliminated. A place of prejudiced impose on matter of taste created by mass media is being given to unique, ,people’s individual taste. Consequently: the art is the communication, the communication is the art. Biennale can be interpreted as an important dialog which brings art and art-lovers together. In 1970s when I started my journey with art I newly was comimg across the word Biennale. Thinking about the biennale word my mind was perceiving the monumental paintings exhibited during the events which were perceived as inapprehensible, where exhibition places were indicated as they were inaccessible and where artists were introduced as if they were unapproachable. Currently I believe at last this comprehension is staying behind. Should those who are ready to pay any price take part in biennale? Can those who pay any price be the artists of biennale? By who and what criteria artists’ works are being evaluated during biennale? Is it a sufficient attitude of artists to interpretate conventional objects and themes anew by crossing their lines? Is it an acceptable situation to order an artist who is creating an abstract work to apply to the rules of estabilished desigment? Industry has a place in today’s culture. How strong is the influence of the cultural industry on the artist and the art? As much as biennale organizing, becoming a biennale artist nowadays is taking a place among the questions which are waiting to be answered. Because of people of art are inside the process of fast changes and developement, art is always in movement. Maybe in different parts of the world, different people connected with culture and art which do not have different points of view are also in the constantly movement. Moments of hapiness the same as our affections are a common ground for artists from over the world by being constantly in motion. In addition the admiration of the beauty and its strong attractiveness put an impact on a developement of world’s art. Biennale events taking into account all of this remarks appear to us as a logical conclusion. Art biennale is being constantly desired, it is a special event which’s desirement does not have any limits. The liveliness and enthusiasm of biennale is coming from the mobility in art. Art people should be able to be someone else every day. Being different is more competent in a positive way. In biennale it is harder to keep staying successful than becoming successful. That’s why Art Biennale is very important.

Estetiğin Başlangıç Noktası

 

ESTETİĞİN BAŞLANGIÇ NOKTASI... (1)

 

Estetiğin başlangıç noktası “inanç”tır. İslam, inanç sahibi olan insan için “güzel’e” tanım getirir. İslam’ın estetik anlayışı, Allah’ın beğenisi ile çok sıkı bir ilişki içindedir. Dünya kurulalı beri, hangi ilahi din olursa olsun, estetiğin tanımını yapmış, sınırlarını çizmiştir. Bu sınırlar içerisinde Âdemoğlu sayısız esereler bırakarak göçüp gitmiştir. Ama geriye inanç yönlendirmesi ile estetik beğeninin kurallarını da bırakmışlardır.

İslam temelinde en güzel olan Allah, en güzel eseri olarak insanı yarattı. Aslında Estetik kuralların tamamı Âdem (a.s.) saklıdır. Ahsen-i Takvim biçiminde yaratılan insan, sadece kendisine bakarak estetiğin kurallarını bilir ve tanımını yapar. İslam estetiğinin temel yapı taşlarını, İslam’a ait değerlerin birliği ilkesi oluşturur. Bu birlik, aynı zamanda yapan ile bakan arasındaki birliktir.

11.ARALIK 2011-İSTANBUL

Listeleniyor (9—30) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18
 
Bu sitedeki eserler Prof. Ahmet Atan'a ait olup, izinsiz kullanılamaz © 2010 | Design By Web Tasarım | Seo