Akıl Güncem

Listeleniyor (5—20) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18

BİR SEVGİ MASALI

BİR SEVGİ MASALI

 

Şemsiyenin üzerine düşen yağmur damlalarının sesi, hoş bir melodi güzelliği ile kulağıma geliyordu. Hava soğuk değildi ama yine de üşüyordum. Üşümemin nedeni havanın soğukluğu olamazdı. Bunu biliyordum. Ellerimin biri şemsiyeyi sım sıkı tutarken, diğer elim de paltomun cebinde ısınmaya çalışıyordu. Üşümemek için ellerimi yumruk yapmıştım. Arada bir esen rüzgar şemsiyemi uçuracakmış gibi oluyordu. Oniki telli olmasına rağmen neredeyse ters dönme ihtimali tedirgin ediyordu beni. Islanmanın ötesinde çevreye mahçup olma tedirginliği vardı. Çocukken böyle durumlarda kahkahalara boğulurduk.

Eminönünde hava kararmış, esnaf dükkanlarını yavaş yavaş kapatıyordu. Yine de insanlar tatlı bir telaş içinde oradan oraya koşuşturuyorlardı. Kıyıda Otöbüs durağında bekleyenler uzun sıra oluşturmuşlardı. Dalgaların şiddeti ekmek arası balık satan sandalcıları sanki hiç etkilemiyordu. Paltolarının yakalarını kaldırarak boynunu içine çeken genç çiftler, iştahla kendilerine servis edilen ekmek arası balıkları yiyorlardı.

İki elin bir palto cebinde buluşması kadar sevgiyi sembolize eden bir olayın olamayacağını düşündüm. Ve bu birleşen sadece el değil, aynı zamanda yüreklerin de  olduğu aklıma geldi. Kerem ile aslı, Leyla ile Mecnun, neleri  feda etmezdi ki bu durum için.. Yoksa kanıksamanın soğukluğunu mu yaşarlardı. Sanmıyorum. Bir sevda böyle bir soğuk havada soğumazdı. Hava soğusa da yürek yanardı. Efsane bu ya; Mecnun’un haline acıyan köylüleri, Leyla’yı istemek için hep beraber yola çıkarlar. Bunu haber alan Leyla’nın Köylüleri, Mecnun’un Köylülerini  yaklaştırmamak için taşa tutarlar. Mecnun Leyla’nın köylülerlerinin tarafına geçerek, kendi köylülerini taşlamaya başlar. Herkes hayretler içinde Mecnun’a sorar?

-          Ne yapıyorsun Mecnun. Hem senin için kız istemeye geldik, Hem de bizi taşlıyorsun.

-          Mecnun şöyle cevap verir; “Ne yapayım Leylanın Köylüleri.

Yıllar Sonra Leyla Mecnun'un yanına gelir.  Ve o hiç değişmeyecekmiş gibi zannettiği aşkına medhiyeler beklerken, Mecnun Leylayı tanımaz bile. Ve efsanenin en can alıcı cevabını verir.

- Ben Leylamı buldum.

Evet, Mecnun Mecazi aşk'tan gerçek aşk'a ulaşmıştı.

Bu düşüncelerle tramvay durağına doğru yürümeye başlarken yatsı ezanı okunuyordu. Abdestim vardı. Ayaklarım tercihini Yeni Camiden yana yapmıştı. Basamaklardan acele etmeden çıkmaya başladım. Arkamdan genç bir çocuk, dili zor dönercesine benden para istedi. uzattığı avucunun içerisinde ıslak bir pamuk vardı. ilk anda ne olduğunu anlayamamıştım. evet uyuşturucu sıvı koymuş onu kokluyordu arada bir... Hem şerrinden korkarak çekindim, hem de acıdım. cebimden bir miktar para çıkarıp verdim. Buna sokak çocuğu denilmezdi. Bunlar sokağa itilmiş çocuklardı. Bunlar İstanbulu Fetheden Muhammed Sultanın'nın torunlarıydı. Benden parayı alır almaz merdivenlerden sendeleyerek inmeye başladı.

Ayakkabılarımı Poşete koyarak içeri girdim. lambaların ışığı sanki halıların üzerinde yansıyordu. Bir başka aleme girdiğinizi hemen hissedebiliyorsunuz zaten. Dışarda uyuşturucu bağımlısı kardeşlerimiz mutluluğu kim bilir hangi kabul edilemez mazeretlerden dolayı yanlış yerde aramışlardı. Bir girdabın, bir anaforun içine terkedilmişlerdi. Buna hangi din razı olabilirdi ki. Dışarıda yangın vardı. Ve bu yangında kardeşlerim yanıyordu. Onlar yanarken kalbim nasıl huzur bulabilirdi ki... Bir yudum sevginin halledebilecği sorunu çözmeyi, o yavrucaklardan nasıl esirgeyebiliyorduk. Mutlu azınlık, göremiyormuydu bu mutsuz sokağa itilmiş vatan evlatlarını.. Kim bilir, para vermediği için kaç kişinin karnını deşmişlerdi. Basına yansıyanların dışında, ne kadarının üstü kapatılmıştı.

Hepsi için dua ettim, ellerimi açıp yalvardım yaradanıma. Tüm dertlilere deva için..

Ayakkabılarımı poşetten çıkarırken, kalbimdeki sıkıntıları da çıkarıp atmıştım.

Bu insanlarda olmayan şey sevgi olduğunu düşündüm. ancak şarkılarda sözü edilen bir şeydi sanki. "Döndüm kıbleye doğru, açtım ellerimi, yalvardım allahıma sevsin diye beni. Bu şarkıyı dinlediğimde zannederdim ki; Allah'ın kendisini sevmesi için yaptığı dua idi. Ama öyle değilmiş meğer. Mecazi aşk temelinde aşık olduğu kızın kendisin sevmesi içinmiş... Olsun. sevgi olsun da... sevmesini bilmeyen neyi bilir ki.. İnsanı seveceksin. Seveceksin ki; insan olasın.

Rahmetli Dedem ile kış gecelerinde aynı yatakta yatardım. Işıklar sönmüş halde iken dedem herzaman bana hikaye, masal anlatırdı. Gözlerim kapalı dinlerdim. Bir sevgi masalı anlatmıştı. "Yusuf ile Züleyha". Bir çok  kez dinlediğim için artık hafızama iyice yerleşmişti. Bir gün sinemada Yusuf ile Züleyha'nın filmi oynuyordu. Bilet alıp girdim. Arkadaşlarım da oradaydı. Yanlarına oturdum. Işıklar söndü, film başladı. Çok heyecanlıydım. Filmi seyrettikçe sonrasında ne olacağını biliyordum. Çünkü dedem çok iyi anlatmıştı. Başka hikayelerini de biliyordum. Kerem ile Aslı, Battal Gazi Destanı, Hayber Kalesinin Fethi... Sanki onların arasında dolaşıyordum. Hepsi benim kahramanımdı. Belki de onun için Kaptan Swing, Zagor, Tom Miks, yabancı geliyordu...

Tramvay'a bindiğimde sakindi. Kabataş'tan beri dolması gerekirdi ama herhalde yolcuların çoğu bir önceki tramvay ile gitmişlerdi. Yanına oturduğum genç elinde bir kitap okuyordu. Kalın bir şiir kitabıydı.  Kitabın kapağını görebilmek için fırsat kolluyordum. Bunun için de sayfasını çevirmesini bekliyordum. Beklediğim an geldiğinde biraz da ben başımı hafifçe yana çevirip baktım. Necip Fazıl Kısakürek'in Çile kitabıydı.

Lise'de öğrenciyken ben de okumuştum.

"Lûgat, bir isim ver bana halimden;

Herkesin bildiği dilden bir isim!

Eski esvablarım, tutun elimden;

Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?"

Necip Fazıl'ın Ülkü Ocağında bir oyununu sahnelemişti. Adı "Tohum". Provalarını yaparken bile anlamakta güçlük çekiyorduk. Ama müthiş keyif alıyorduk. Büyüdüğümüzde de zihnimizde bırktığı iz, kalbimizde bıraktığı sevgi, belkide farkında olmadan, vatan millet sevgisine dönüşmüştü. Ve bir slogan gibi ruhumuza işlemişti. Yunus'ça.." Yaradılanı severiz Yaradan'dan ötürü."

 

06.04.2014 İstanbul

 

Bir Ülkücünün Günlüğü

BİR ÜLKÜCÜ'NÜN GÜNLÜĞÜ

 

     Gece yarısını geçmişti. Karanlıkta göz gözü görmüyordu. Bulutların hareketi ile arada bir yıldızların ışıltısı vurduğunda ancak önümüzü görebiliyorduk. Amanos dağının tepesindeki radar üssünün etrafında kar olduğu zaman bilinmelidir ki; yakıcı bir ayaz soğuğu vardır. Zaten kırıkhan halkı, radar üssünün etrafındaki sis, duman ve kar'a göre hava tahmini yürütürlerdi.Ali, Hamit ve ben dağa taşa slogan yazmaya çıkmıştık. Ali'de korunmak için, tabir yerinde ise çakaralmaz vardı. O bize güven veriyordu. Kırmızı renkli boya kutusunu ise ben taşıyordum. Bir elimde beş kiloluk silindirik boya kutusu, bir elimde de beş parmak kalınlığında yazı fırçası taşıyordum. Ceviz yokuşuna çıkıyorduk. Çevrede in cin top oynuyordu. Evlerden epey uzaklaşmıştık. Slogan yazacağımız bölgeye gelmiştik. Sloganı ben yazacağım, Ali ile Hamit de çakaralmaz ile beni koruyacaklardı. Sanki her an komünistler bize silahla ateşle saldırıda bulunacaklardı. Bunun tedirginliği ile sakınarak dört gözle etrafı kolaçan ediyorduk. En az boya ile en çok sloganı yazabilmeliydik. Önce asfalt yola yazıyorduk. Ama araba, otomobil geçmemesi için de dua ediyorduk. Evet yazım güzeldi. Ve yeteneğimi bir milli mücadele için kullanıyordum. Yolun genişliğine göre yazı büyüklüğünü zihnimde hesapladım. Ve "M" harfinin ilk çizgisini çekiyordum. "MİLLİYETÇİ TÜRKIYE" yazacaktım. "Mil"i yazmıştım ki; uzaktan bize doğru yaklaşan otomobilin motor sesi ile lastik tekerin asfalt yolda bıraktığı teker sesleri geliyordu. Hemen üçümüz de yolun kenarına saklanarak arabanın geçip gitmesini bekliyorduk. Bir taraftan yakalanmaktan korkuyor, bir taraftan da kahramanca bir iş yaptığımız için, için için övünüyorduk. Ben bir taraftan da dua ediyordum ki; lastikler yazımın üzerinden geçmesinler. Islak olan boyayı bozmasınlar. Bu düşüncelerle farların aydınlığı arttıkça biz kendimizi daha karanlığa saklıyorduk. Ve arabanın önümüzden geçişini izledik . Herhalde Antakya'dan hasta mı getiriyordu nedir?. Yoksa gecenin bu saatinde kimse pek dışarı çıkmazdı. Daha doğrusu çıkamazdı. Çünkü anarşi ve terör insanları, akşamın belli bir saatinden sonra evlerine çekilmeye zorluyordu. Anne babalar, evlatları için korkuyorlardı. Sağ-Sol kavgasına çocukları her an kör bir kurşuna gidebilirdi.Araba hızla önümüzden geçip gözden kaybolduktan sonra, önce ben çıktım ve tekerlerin izlerine baktım. Yazıyı bozmuş mu bozmamış mı diye.. Tabii ki sevindim. Yazı bozulmamıştı. Şoföre içimden bir aferim salladım. Özene bezene yazıyı bitirmiştim. Kendimle gurur duyuyordum. "MİLLİYETÇİ TÜRKİYE" ıslak yazının parlamasıyla, gece karanlığında hoş görünüyordu. Gündüz gözüyle nasıl göründüğüne gelip bakmalıydım diye düşündüm.Daha yokuş yukarıya çıkmıştık. Bu defa dağın yamacına yazacaktık. Her taraftan görünebilen bir yeri seçmeliydik. Yeri bulduk ama ne yazacağımızı henüz bulmamıştık. Yerin alanına göre slogan seçmeliydik. Kısa ve etkili slogan olmalıydı."BOZKURTLAR GELİYOR". Evet buraya da yazılacak sloganı kararlaştırmıştık. Kuytu bir yer olduğu için rahat ama özenerek yazmıştım. Matbaa harfleri gibi düzgün olmuştu. Bu şekilde boya kutusu bitinceye kadar farklı yerlere sloganlarımızı yazmıştık.  Sabah ezanına az kalmıştı. Boya kutusunu bir kenara fırlattık. Fırçaya acıyordum. Onu da atmak istemiyordum. Ama tinerimiz olmadığı için öyle ya da böyle donacaktı. Ve bir daha kullanılamayacaktı. Fırçayı da bir kenara koydum ve üzerini toprakla örttüm ki; sonra gelip alırsam boyanın donmayacağını düşünüyordum.Ellerim tamamen boya olmuştu. Toprakla ovalayarak epey temizlemiştim. Kendimizi koruyarak şehre inmiştik. O zamana kadar sabah ezanı okunmaya başlamıştı. Çarşı camisine girdik. Abdestlerimizi alarak Sabah namazına durduk. Caminin içi soğuk olmasa da ılık idi. Aslında namazda, namazdan başka bir şey düşünülmeyeceğini biliyordum. Ama aklım hep yaptığımız işte yazdığımız sloganlarda idi. "Milliyetçi Türkiye"... Okumuştum bir yerde. Vatan sevgisi imandandır. Komünizmin insanlığın başının belası olduğu bir yerde, milliyetçilik bu çağın vebasının panzehiriydi. Aslında milliyetçiliğin, sadece komünizme karşı bir ideoloji değil aynı zamanda mensubu olmaktan gurur duyduğum milletimi çağlar üzerinden aştırarak en iyi yere getirmektir. Sabah namazını çarşı Camisi'nde kıldıktan sonra, arkadaşlarla ülkücü usulü kafaları tokuşturarak ayrıldık. İki eşekli tepesindeki evimize doğru gidiyordum. Bir de baktım ki; rahmetli babam çenesini iki eli arasına almış pencereden yolumu gözlüyor. Avlu kapısını açarak içeri girdim. Babam da avluya çıkmıştı. Eve sağ salim dönmüş olmamın verdiği rahatlığı babamın yüzünden okumak mümkündü. Rahmetli babam koyu bir CHP'li ve Hürriyet gazetesinin iyi bir takipçisiydi. Ta ki; Kırıkhan'da Camiye atılan bomba sonucu çıkan toplumsal çatışmalardan sonra benim savunduğum dünya görüşünü benimsemişti. Millet ve daha sonra çıkan Hergün gazetelerine abone olmuştuk. Daha da ötesi Kırıkhan'da gazete satış bayiliğimiz olmadığı halde Hergün gazetesinin satışını da yapıyorduk. Ülkü Ocağının, daha doğrusu Genç Ülkücüler Teşkilatı'nın irtibat bürosu gibi olmuştu. Vatan sevgisi bambaşkadır. Kerkük'ün, Kırım'ın, haritada nerede olduğunu bilmeden haklarını savunmak çok güzel ve onurlu bir his idi. Mustafa Cemiloğlu'nu bir hürriyet kahramanı olarak tanımıştık. Afişteki dizeyi ezberlemiştim. " Kırım, Kırım kırılmaz. Türk'e zincir vurulmaz. Yüz milyon esir Türk'ten, Cemiloğlu son olmaz." Mavi beyaz çizgili pijamamı giyerek yatağıma girdim. Uyandığımda sloganları yazdığımız yerlere bakarak, gündüz ve halk gözüyle nasıl göründüğünü görecektik.

BİR MARMARAY HİKAYESİ

BİR MARMARAY HİKAYESİ
Aksaray metrosundan indiğimde Muratpaşa Camisi'nden okunan ikindi ezanı duyulmaktaydı. Avluya girdiğimde şadırvanda abdest alan insanları gördüm. Çıplak ayaklardan yükselen buharlar dikkatimi çekmişti. Binbir düşüncelerle içeri geçtim. ikindi Namazının Dört rekat sünnetini kıldıktan sonra, farzını da imamın arkasında ifa etmiştik. Sultanahmet meydanında biraz gezinmek niyeti ile Tramvayın Yusufpaşa durağına varmıştım. Tıklım tıklım binenlerin, inenlerin arasında yerimi almıştım.
Aksaray, Beyazıt, Çemberlitaş, Sultanahmet... Kışın Soğuk, Aralık ayına rağmen yoğun bir turist kitlesi vardı meydanda. Hava üşütücüydü. Ama insanların yüz ifadeleri çok sıcaktı. Haşlanmış Mısır satıcıları, Kestaneciler, Simit Arabaları, Sultanahmet açık hava Müzesi'nin birer idolleri gibi meydanın süsleyicileri idi. Karşılıklı iki muhteşem Cami de; en can alıcı sanat eseri olarak, tarihin süzgecinden süzülüp gelmişlerdi... İstanbul'u İstanbul yapan önemli eserlerdi bunlar. Biraz temaşa ettikten sonra Ayasofya Camisinin yanından Eminönü'ne doğru yürümeye başladım. Dar kaldırımlar, yol veriyordu Ayasofya'nın taşan birimlerine. Olsun dedim içimden, insan tarih ile iç içe yürümenin ayrıcalığını ve sevincini yaşıyordu. Cam içinde Kayseri mantısı yapıyorlardı kadınlarımız turist misafirlerimize... Onlar için yoldan geçenleri seyretmekte ayrıcalıklıydı. Bu düşüncelerle bir de baktım ki Sirkeci Garı'nın önünde bulmuşum kendimi.
Basında oldukça önemli yer tutan Marmaray aklıma geldi. Doğruca içeri girdim. Dikine ve uzunlamasına inerken, yürüyen merdivenlerden, Moskova'daki metro merdivenlerini hatırladım. Geç kalan teknoloji insanlarımızla bir "denizaltı metrosu" ile buluşmuştu. Haklı olarak ; "Hayaldi gerçek oldu" yazısını okudum panolarda... Ve yıllar önce " Hayal gerçeğin geçmişidir" isimli yazmış olduğum makalem geldi aklıma. Ve Marmaray'ın içindeydim. İnsan Deniz'in Altının da altında olduğunun bile farkına varmadan Avrupa kıtasından Asya kıtasına varmıştı bile... Bir "denizatının içinde olmak" bambaşka bir duygu... Üsküdar meydanına çıktığımda akşam ezanı okunmak üzereydi. Mihrimah caminde restorasyon çalışmaları devam ediyordu. Karşısındaki tarihi Yeni Valide Camiye gittim. Avludaki Şadırvanda Abdest almaya başladığımda ezan da okunmaya başlamıştı. Osmanlı üslubu "hepsinde bir" yansıyordu. Akşam Namazını bitirmiş, tesbihattan sonraki Dualarım tüm insan ve cinler içindi... Dünyanın huzuru, barışı, bolluk ve bereketi içindi... Ruhumun tüm ağırlığını cami bahçesine atmıştım. Sanki bulutların üzerinde çocuklar gibi, mutluluğu tatmıştım.
Valide türbesine uğradım. Osmanlı Imparatorluğunun 19. Padişahı, 4. Mahmud'un zevcesi, 5. Ahmed'in annesi Giritli Valide Hanımın Türbesinde bir fatiha okudum. Elbette Osmanlı yöneticileri ve eşleri, temiz onurlu müslümanlardı. Ve kendi kendime söylendim;" Yalan söyleyen tarih utansın"...
Üsküdar meydanında kapalı çarşıya uğradım. Balıkçılar, baharatçılar tıpkı bir başka Anadolu şehrindeki çarşıları andırıyordu. Tabir yerindeyse ağzımı ayırarak bir sağa bir sola analitik bakıyordum. Kaldırımı farketmeyen "ana-çocuk" bir anda yere kapaklanmışlardı. Yardım etmeye çalıştığımda geç kalmıştım. Ama zannediyorum anne çocuğuna zarar gelmesin diye yere düşmüştü. Önemli bir şey olmadığının rahatlığı ile tezgahları seyrederek ilerlemeye devam ettim. Bir bardak kızılcık şurubu içim, bir lira vererek. Ama bu şerbet, tatlı ve lezzetli idi...
Marmaray'ın Üsküdar durağına gelmiştim. Yürüyen merdivenlerden inerken, hatıra fotoğrafı çekenleri gördüm. Belki şu anda benim için fazla bir şey ifade etmiyordu bu mekan, ama fotoğrafı çekenler için çok şey ifade ediyordu. Diyarbakır bağlar semtinde yaşarken çok zaman boğazı seyrederken çay içip, simit yemeyi hayal etmiştim. Ve Allah hayalimi dua olarak kabul edip rızkımı İstanbul'dan vermişti. Hey koca İstanbul... İstanbulda yaşamak bambaşka bir keyftir, bilene... Haram ve Helal, Günah ve Sevap iç içe... Ayırt etmesini bilen için herşey rüya gibi güzel...
Trene bindiğimde karşıda iki genç birbirinin omzuna baş koyarak uyuyorlardı. Belli ki; inmemişlerdi herhangi bir durakta. Dostluk ve dayanışmaları hoşuma gitmişti. Kaybolan değerlerimizin bir kısmının yaşadığını, bu manzarada görmüştüm. Gerisini düşünmedim. Ama yinede beynimi tırmalıyordu onların bu durumu. Alkol veya uyuşturucu alıp sızmış olabilirlermi diye düşündüm. İlkokullara kadar inmiş bir batağın varlığından rahatsız iseniz, ister istemez böyle bir düşünce kurt gibi kemirebilir beyninizi... Tren içinde gittikçe çoğalan insanlar, zaten sizi başka düşüncelere sevketmeye yetiyor.
Marmara'ya ilk defa binmiş olmanın merak ve tedirginliği ile tekrar Avrupa yakasında Sirkeci garına dönmüştüm. Ama kolay olur düşüncesi ile son durak, Kazlıçeşmede inecektim. Kapı üzerindeki durak haritasını incelemeye dalmıştım. Anadolu yakasındaki ilk ve son durak "Ayrılıkçeşmesi", Avrupa Yakasındaki ilk ve son durak da "Kazlıçeşeme " idi. Türk Kültürümüzde çeşmeler çok önemli yer tutmuştur. Ferdi Tayfur'un gençlik heyecanımızı yaşatan, hislerimize tercüman olan: " Susadım çeşmeye varmaz olaydım, Elinden bir tas su içmez olaydım, Yolum düştü köyünüzden geçmez olaydım.. " diye devam eden arabesk şarkısı... Diyarbakır'da da "Kuruçeşme'de " 22 yıllık hatıram vardır. Orası da bir zamanlar nerdeyse son durak'tı. Şimdilerde merkezde kaldı.
Kazlıçeşeme'ye geldiğimde yine evime gidebileceğim en kolay yolu düşünüyordum. Gişeler önünde bekleyen güvenlik görevlisine sorduğumda beklemediğim bir cevap aldım ; "bilmiyorum". Çok şaşırdım. Halbuki ki; yolu bilmeyen bir kişinin güven içerisinde soracağı tek kişi polis ve güvenlik görevlisiydi. Anlam veremedim. Amirine şikayet ettiğimde verdiği cevap, elime tutşturduğu İETT otöbüs tarifelerinin yazılı olduğu bir broşür idi. Nihayetinde Cevizlibağ otöbüsüne binerek ilgili durağa varmıştım. Bir de baktım ki; Yıldız Teknik Üniversitesi Davutpaşa Kamüsüne giden servisi gördüm. Minibüsün ön kapısını açarak, servis kartımın olduğunu, Kampüs kapısında indirip indiremeyeceğini sorum. Buyur ettiğinde kalben çok sevinmiştim.
Yuvasına dönen ördeğin sevinci gibi evcil bir aile reisi edasıyla evimizin kapı zilini çalıyordum...

 

İslam Estetiği (1)

İslam Estetiği (1)

"Görünen görüntüden çok görünmeyen Gerçek Önemlidir. "

A.A.

 

Estetik, kavram olarak güzel ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Güzel, bu anlayışa göre estetik kavramı ile anlatılmaya ya da anlaşılmaya çalışıldığı halde aynı durum çirkin kavramı için varmıdır.? Bildiğim kadarı ile yoktur. Belki bazıları İngilizce kelimeden türeterek, “ugly “ ya da “kubh” (çirkinlik) dese de bu estetik kavramının zıddı olamaz. Tıpkı şekerin verdiği tada tatlı, biberin verdiği tada acı denildiği gibi, tuzun verdiği tada farklı bir isim tanımlanmadığı için tuzlu dediğimiz gibi. Bütün bunlar, her şeyde olduğu gibi güzellikte da ayrıt edici özelliklerin bütünüdür.

Yaradan, yarattıkları arasında estetik sınıflandırmayı yapmıştır ;

Ne, neden, neye göre güzeldir?

Ne, neden, neye göre çirkindir?

Allah’ın koyduğu kurallar manzumesi içerisinde insan, güzel ile çirkini ayrıt eder. Kimi zaman refleks olarak, kimi zaman da mukayese ederek güzel’e ulaşma uğraşısı verirken, çirkinden de uzaklaşmaya çalışır.

Herbert Read, "Sanatın Anlamı" adlı eserinde şöyle söylüyor: "Genel bir sanat teorisi şu düşünce ile başlamalıdır; insan, duygularının önüne konan şeylerin biçimine, yüzeyine ve kütlesine göre davranır. Eşyanın biçim, yüzey ve kütlesinin belli ölçülere göre düzenlenmesi hoşumuza gider. Böyle bir düzenin eksikliği ise ilgisizlik ve hatta büyük bir sıkıntı ve tiksinti verir. Güzellik duygusu, hoşa giden bağlantılar duygusudur. Çirkinlik duygusu da bunun tersidir." Her ne kadar bu anlayışın doğru yanları ya da yönleri olsa da eksik bir teoridir. Çünkü her hoşa giden şey güzel olmayabilir. İnanç ekseninde olaya yaklaşıldığı zaman, güzellik kavramı değişebilir. Temiz ama eski elbiseli insan güzel olarak tanımlanabildiği gibi, necis (İslami kirlilik) ama yeni elbiseli adam çirkin olarak tanımlanabilir. O halde bazen bu türden bir güzellik aldatıcı olabilmektedir. Ankebut suresinin 38. ayetinde de peygamberlerini yalanlayan, küfürde ısrar eden, böylece fıtratlarından uzaklaşmış sapık kavimlerin hali anlatılırken, “Şeytan onlara yaptıkları işleri süsleyip güzel gösterdi.” denilmektedir. Güzel gibi görünen şeylerin bazen şeytanın tuzağı olabileceğini fark etmeliyiz. Bu, basiretle olur. Nitekim aynı ayetin sonunda, şeytanın güzel gösterdiği kötülük ve çirkinliklerin kalp gözüyle bakılması, basiretle davranılması halinde görülüp fark edilebileceği bildirilmiştir.

Bütün bunlar, güzeli tanıyabilme kabiliyetine rağmen insanın yine de ilâhi ölçüleri gözetmesi gerektiği gerçeğine işaret eder.

“Allah güzeldir, güzeli sever.” Hadis-i Şerifi doğrultusunda İnsan var olmadan önce, var olan güzellik programı; estetik olana ilgi duyma ve hoşlanma özelliği insanın ruhlar âleminde var olan bir özelliktir.

Ahsen, güzel demektir. Cemil, güzel demektir. Hasen, güzel demektir. Allah (cc) Cemildir. Cemal sahiplerini sever.(Müslim) Allah(cc), her şeyi “Güzel” yaratmıştır. (Secde7) Allah’ın (cc) yarattığı her şeyde muhakkak bir güzellik, bir sanat, bir tenasüp, bir altın oran, altın kesit vardır. O yaratılıştan daha güzeli düşünülemez. Kur’an-ı kerimde, (Biz insanı, (Ahseni Takvim) en güzel şekilde yarattık) buyuruluyor. (Tin 4)

Estetik olanda eksiklik veya fazlalık yoktur. İnsanda üç tane kulak veya göz olsaydı ahseni takvim olmazdı. Elleri veya ayakları silindirik olmasaydı estetik olmazdı. İnsan başı küp ya da kare biçimde olsaydı estetik olmazdı. Ya da bir At’ın başı daire biçimde olsaydı estetik olmazdı. Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki; bir varlığın estetik olabilmes için biçimsel olduğu kadar, öz olarak da tam, eksiksiz, sağlam bir inşa üzerine olmalıdır. Allahü teâlâ, kemal sıfatlarla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzehtir. Yani her bakımdan güzeldir. İsimleri de güzeldir. Kur’an-ı kerimde; (En güzel isimler [esma-ül-hüsna] Allah’ındır. Ona o güzel isimlerle dua edin) buyuruluyor. (Araf 180) Güzel ve güzellik hakkında hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Hayrı, iyiliği güzel yüzlü olanların yanında arayınız!) [Beyheki]. (Bana bir temsilci gönderirken, yüzü ve ismi güzel olanı da tercih edin!) [Bezzar]. (İyiliği, güzel yüzlülerden talep edin!) [Beyhekî].

Bir çok Batı kaynaklı estetik teori, tamamen “görüntüye” dayanır. Hâlbuki Paul Klee bunun tam tersini savunmaktadır; “Önemli olan görünen değil, görünen görüntünün arkasındaki görünmeyen gerçektir.” Diyerek. Biçim kadar Öz’ün önemini vurgular. Bu teori iste tamamen İslam estetiği ile örtüşür. Çünkü bir objeye estetik değer katan özellikler arasında, görünebilen kadar görünmeyen unsurlar da vardır.

 

Listeleniyor (5—20) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18
 
Bu sitedeki eserler Prof. Ahmet Atan'a ait olup, izinsiz kullanılamaz © 2010 | Design By Web Tasarım | Seo