Akıl Güncem

Listeleniyor (5—20) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17

BİR MARMARAY HİKAYESİ

BİR MARMARAY HİKAYESİ
Aksaray metrosundan indiğimde Muratpaşa Camisi'nden okunan ikindi ezanı duyulmaktaydı. Avluya girdiğimde şadırvanda abdest alan insanları gördüm. Çıplak ayaklardan yükselen buharlar dikkatimi çekmişti. Binbir düşüncelerle içeri geçtim. ikindi Namazının Dört rekat sünnetini kıldıktan sonra, farzını da imamın arkasında ifa etmiştik. Sultanahmet meydanında biraz gezinmek niyeti ile Tramvayın Yusufpaşa durağına varmıştım. Tıklım tıklım binenlerin, inenlerin arasında yerimi almıştım.
Aksaray, Beyazıt, Çemberlitaş, Sultanahmet... Kışın Soğuk, Aralık ayına rağmen yoğun bir turist kitlesi vardı meydanda. Hava üşütücüydü. Ama insanların yüz ifadeleri çok sıcaktı. Haşlanmış Mısır satıcıları, Kestaneciler, Simit Arabaları, Sultanahmet açık hava Müzesi'nin birer idolleri gibi meydanın süsleyicileri idi. Karşılıklı iki muhteşem Cami de; en can alıcı sanat eseri olarak, tarihin süzgecinden süzülüp gelmişlerdi... İstanbul'u İstanbul yapan önemli eserlerdi bunlar. Biraz temaşa ettikten sonra Ayasofya Camisinin yanından Eminönü'ne doğru yürümeye başladım. Dar kaldırımlar, yol veriyordu Ayasofya'nın taşan birimlerine. Olsun dedim içimden, insan tarih ile iç içe yürümenin ayrıcalığını ve sevincini yaşıyordu. Cam içinde Kayseri mantısı yapıyorlardı kadınlarımız turist misafirlerimize... Onlar için yoldan geçenleri seyretmekte ayrıcalıklıydı. Bu düşüncelerle bir de baktım ki Sirkeci Garı'nın önünde bulmuşum kendimi.
Basında oldukça önemli yer tutan Marmaray aklıma geldi. Doğruca içeri girdim. Dikine ve uzunlamasına inerken, yürüyen merdivenlerden, Moskova'daki metro merdivenlerini hatırladım. Geç kalan teknoloji insanlarımızla bir "denizaltı metrosu" ile buluşmuştu. Haklı olarak ; "Hayaldi gerçek oldu" yazısını okudum panolarda... Ve yıllar önce " Hayal gerçeğin geçmişidir" isimli yazmış olduğum makalem geldi aklıma. Ve Marmaray'ın içindeydim. İnsan Deniz'in Altının da altında olduğunun bile farkına varmadan Avrupa kıtasından Asya kıtasına varmıştı bile... Bir "denizatının içinde olmak" bambaşka bir duygu... Üsküdar meydanına çıktığımda akşam ezanı okunmak üzereydi. Mihrimah caminde restorasyon çalışmaları devam ediyordu. Karşısındaki tarihi Yeni Valide Camiye gittim. Avludaki Şadırvanda Abdest almaya başladığımda ezan da okunmaya başlamıştı. Osmanlı üslubu "hepsinde bir" yansıyordu. Akşam Namazını bitirmiş, tesbihattan sonraki Dualarım tüm insan ve cinler içindi... Dünyanın huzuru, barışı, bolluk ve bereketi içindi... Ruhumun tüm ağırlığını cami bahçesine atmıştım. Sanki bulutların üzerinde çocuklar gibi, mutluluğu tatmıştım.
Valide türbesine uğradım. Osmanlı Imparatorluğunun 19. Padişahı, 4. Mahmud'un zevcesi, 5. Ahmed'in annesi Giritli Valide Hanımın Türbesinde bir fatiha okudum. Elbette Osmanlı yöneticileri ve eşleri, temiz onurlu müslümanlardı. Ve kendi kendime söylendim;" Yalan söyleyen tarih utansın"...
Üsküdar meydanında kapalı çarşıya uğradım. Balıkçılar, baharatçılar tıpkı bir başka Anadolu şehrindeki çarşıları andırıyordu. Tabir yerindeyse ağzımı ayırarak bir sağa bir sola analitik bakıyordum. Kaldırımı farketmeyen "ana-çocuk" bir anda yere kapaklanmışlardı. Yardım etmeye çalıştığımda geç kalmıştım. Ama zannediyorum anne çocuğuna zarar gelmesin diye yere düşmüştü. Önemli bir şey olmadığının rahatlığı ile tezgahları seyrederek ilerlemeye devam ettim. Bir bardak kızılcık şurubu içim, bir lira vererek. Ama bu şerbet, tatlı ve lezzetli idi...
Marmaray'ın Üsküdar durağına gelmiştim. Yürüyen merdivenlerden inerken, hatıra fotoğrafı çekenleri gördüm. Belki şu anda benim için fazla bir şey ifade etmiyordu bu mekan, ama fotoğrafı çekenler için çok şey ifade ediyordu. Diyarbakır bağlar semtinde yaşarken çok zaman boğazı seyrederken çay içip, simit yemeyi hayal etmiştim. Ve Allah hayalimi dua olarak kabul edip rızkımı İstanbul'dan vermişti. Hey koca İstanbul... İstanbulda yaşamak bambaşka bir keyftir, bilene... Haram ve Helal, Günah ve Sevap iç içe... Ayırt etmesini bilen için herşey rüya gibi güzel...
Trene bindiğimde karşıda iki genç birbirinin omzuna baş koyarak uyuyorlardı. Belli ki; inmemişlerdi herhangi bir durakta. Dostluk ve dayanışmaları hoşuma gitmişti. Kaybolan değerlerimizin bir kısmının yaşadığını, bu manzarada görmüştüm. Gerisini düşünmedim. Ama yinede beynimi tırmalıyordu onların bu durumu. Alkol veya uyuşturucu alıp sızmış olabilirlermi diye düşündüm. İlkokullara kadar inmiş bir batağın varlığından rahatsız iseniz, ister istemez böyle bir düşünce kurt gibi kemirebilir beyninizi... Tren içinde gittikçe çoğalan insanlar, zaten sizi başka düşüncelere sevketmeye yetiyor.
Marmara'ya ilk defa binmiş olmanın merak ve tedirginliği ile tekrar Avrupa yakasında Sirkeci garına dönmüştüm. Ama kolay olur düşüncesi ile son durak, Kazlıçeşmede inecektim. Kapı üzerindeki durak haritasını incelemeye dalmıştım. Anadolu yakasındaki ilk ve son durak "Ayrılıkçeşmesi", Avrupa Yakasındaki ilk ve son durak da "Kazlıçeşeme " idi. Türk Kültürümüzde çeşmeler çok önemli yer tutmuştur. Ferdi Tayfur'un gençlik heyecanımızı yaşatan, hislerimize tercüman olan: " Susadım çeşmeye varmaz olaydım, Elinden bir tas su içmez olaydım, Yolum düştü köyünüzden geçmez olaydım.. " diye devam eden arabesk şarkısı... Diyarbakır'da da "Kuruçeşme'de " 22 yıllık hatıram vardır. Orası da bir zamanlar nerdeyse son durak'tı. Şimdilerde merkezde kaldı.
Kazlıçeşeme'ye geldiğimde yine evime gidebileceğim en kolay yolu düşünüyordum. Gişeler önünde bekleyen güvenlik görevlisine sorduğumda beklemediğim bir cevap aldım ; "bilmiyorum". Çok şaşırdım. Halbuki ki; yolu bilmeyen bir kişinin güven içerisinde soracağı tek kişi polis ve güvenlik görevlisiydi. Anlam veremedim. Amirine şikayet ettiğimde verdiği cevap, elime tutşturduğu İETT otöbüs tarifelerinin yazılı olduğu bir broşür idi. Nihayetinde Cevizlibağ otöbüsüne binerek ilgili durağa varmıştım. Bir de baktım ki; Yıldız Teknik Üniversitesi Davutpaşa Kamüsüne giden servisi gördüm. Minibüsün ön kapısını açarak, servis kartımın olduğunu, Kampüs kapısında indirip indiremeyeceğini sorum. Buyur ettiğinde kalben çok sevinmiştim.
Yuvasına dönen ördeğin sevinci gibi evcil bir aile reisi edasıyla evimizin kapı zilini çalıyordum...

 

İslam Estetiği (1)

İslam Estetiği (1)

"Görünen görüntüden çok görünmeyen Gerçek Önemlidir. "

A.A.

 

Estetik, kavram olarak güzel ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Güzel, bu anlayışa göre estetik kavramı ile anlatılmaya ya da anlaşılmaya çalışıldığı halde aynı durum çirkin kavramı için varmıdır.? Bildiğim kadarı ile yoktur. Belki bazıları İngilizce kelimeden türeterek, “ugly “ ya da “kubh” (çirkinlik) dese de bu estetik kavramının zıddı olamaz. Tıpkı şekerin verdiği tada tatlı, biberin verdiği tada acı denildiği gibi, tuzun verdiği tada farklı bir isim tanımlanmadığı için tuzlu dediğimiz gibi. Bütün bunlar, her şeyde olduğu gibi güzellikte da ayrıt edici özelliklerin bütünüdür.

Yaradan, yarattıkları arasında estetik sınıflandırmayı yapmıştır ;

Ne, neden, neye göre güzeldir?

Ne, neden, neye göre çirkindir?

Allah’ın koyduğu kurallar manzumesi içerisinde insan, güzel ile çirkini ayrıt eder. Kimi zaman refleks olarak, kimi zaman da mukayese ederek güzel’e ulaşma uğraşısı verirken, çirkinden de uzaklaşmaya çalışır.

Herbert Read, "Sanatın Anlamı" adlı eserinde şöyle söylüyor: "Genel bir sanat teorisi şu düşünce ile başlamalıdır; insan, duygularının önüne konan şeylerin biçimine, yüzeyine ve kütlesine göre davranır. Eşyanın biçim, yüzey ve kütlesinin belli ölçülere göre düzenlenmesi hoşumuza gider. Böyle bir düzenin eksikliği ise ilgisizlik ve hatta büyük bir sıkıntı ve tiksinti verir. Güzellik duygusu, hoşa giden bağlantılar duygusudur. Çirkinlik duygusu da bunun tersidir." Her ne kadar bu anlayışın doğru yanları ya da yönleri olsa da eksik bir teoridir. Çünkü her hoşa giden şey güzel olmayabilir. İnanç ekseninde olaya yaklaşıldığı zaman, güzellik kavramı değişebilir. Temiz ama eski elbiseli insan güzel olarak tanımlanabildiği gibi, necis (İslami kirlilik) ama yeni elbiseli adam çirkin olarak tanımlanabilir. O halde bazen bu türden bir güzellik aldatıcı olabilmektedir. Ankebut suresinin 38. ayetinde de peygamberlerini yalanlayan, küfürde ısrar eden, böylece fıtratlarından uzaklaşmış sapık kavimlerin hali anlatılırken, “Şeytan onlara yaptıkları işleri süsleyip güzel gösterdi.” denilmektedir. Güzel gibi görünen şeylerin bazen şeytanın tuzağı olabileceğini fark etmeliyiz. Bu, basiretle olur. Nitekim aynı ayetin sonunda, şeytanın güzel gösterdiği kötülük ve çirkinliklerin kalp gözüyle bakılması, basiretle davranılması halinde görülüp fark edilebileceği bildirilmiştir.

Bütün bunlar, güzeli tanıyabilme kabiliyetine rağmen insanın yine de ilâhi ölçüleri gözetmesi gerektiği gerçeğine işaret eder.

“Allah güzeldir, güzeli sever.” Hadis-i Şerifi doğrultusunda İnsan var olmadan önce, var olan güzellik programı; estetik olana ilgi duyma ve hoşlanma özelliği insanın ruhlar âleminde var olan bir özelliktir.

Ahsen, güzel demektir. Cemil, güzel demektir. Hasen, güzel demektir. Allah (cc) Cemildir. Cemal sahiplerini sever.(Müslim) Allah(cc), her şeyi “Güzel” yaratmıştır. (Secde7) Allah’ın (cc) yarattığı her şeyde muhakkak bir güzellik, bir sanat, bir tenasüp, bir altın oran, altın kesit vardır. O yaratılıştan daha güzeli düşünülemez. Kur’an-ı kerimde, (Biz insanı, (Ahseni Takvim) en güzel şekilde yarattık) buyuruluyor. (Tin 4)

Estetik olanda eksiklik veya fazlalık yoktur. İnsanda üç tane kulak veya göz olsaydı ahseni takvim olmazdı. Elleri veya ayakları silindirik olmasaydı estetik olmazdı. İnsan başı küp ya da kare biçimde olsaydı estetik olmazdı. Ya da bir At’ın başı daire biçimde olsaydı estetik olmazdı. Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki; bir varlığın estetik olabilmes için biçimsel olduğu kadar, öz olarak da tam, eksiksiz, sağlam bir inşa üzerine olmalıdır. Allahü teâlâ, kemal sıfatlarla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzehtir. Yani her bakımdan güzeldir. İsimleri de güzeldir. Kur’an-ı kerimde; (En güzel isimler [esma-ül-hüsna] Allah’ındır. Ona o güzel isimlerle dua edin) buyuruluyor. (Araf 180) Güzel ve güzellik hakkında hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Hayrı, iyiliği güzel yüzlü olanların yanında arayınız!) [Beyheki]. (Bana bir temsilci gönderirken, yüzü ve ismi güzel olanı da tercih edin!) [Bezzar]. (İyiliği, güzel yüzlülerden talep edin!) [Beyhekî].

Bir çok Batı kaynaklı estetik teori, tamamen “görüntüye” dayanır. Hâlbuki Paul Klee bunun tam tersini savunmaktadır; “Önemli olan görünen değil, görünen görüntünün arkasındaki görünmeyen gerçektir.” Diyerek. Biçim kadar Öz’ün önemini vurgular. Bu teori iste tamamen İslam estetiği ile örtüşür. Çünkü bir objeye estetik değer katan özellikler arasında, görünebilen kadar görünmeyen unsurlar da vardır.

 

fatih'in Ressamlığı

FATİH SULTAN MEHMED'İN RESSAMLIĞI

 Fatih Sultan Mehmed'in sanatçı ressam bir ruha sahip olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. İstanbul Belediyesi'nin yapmış olduğı "Panorama 1453" Tarih müzesinde gördüm. Genelde yöneticilerin sanatçı ruha sahip olmaları halinde, yöneticilikte de çok başarılı olabilceklerine kesinlikle inanalardanım. Sanat bilimi ekseninde, derslerimde bu görüşümü de öğrencilerimle halen rahatlıkla paylaşmaktayım. "Konsantiniye elbette fetholunacaktır. Onun fetheden Asker ne güzel asker, Onu fetheden komutan ne güzel komutandır." Hadis'i ile Hz. Muhammed'in (asv) övgüsünün muhatabı olmak çok önemli bir olaydı.
 
Sayfa İçerisine Ekle
 Çizen; Fatih Sultan Mehmed (Belge : Panorama 1453-İstanbul)
 
 Mehmed'i Fatih sultan yapan, İstanbul'un fethidir. Fetih de gemilerin sıradışı bir biçimde kullanılmasıydı. Evet düz mantık düşünüldüğünde gemiler sadece denizde yüzdürülürdü. Bu her insanın aklına gelebilecek bir mantık idi. Bizans yöneticileri de haklı olarak böyle düşümüşlerdi. Ancak Fatih Sultan Mehmet sanatçı ruhu ile bu düzmantığın üzerinde bir savaş sanatı ve tasarımında bulundu. Gemileri karadan yüzdürdü. Ve deyim yerindeyse Bizans kalesine ters köşeden çağ kapatıp çağ açan o altın golü attı.
 İşte Dünyayın gidişatını değiştiren bu savaş sanatı ve tasarımını ancak sanatçı ruha sahip bir insan yapabilirdi. Bunu Fatih Sultan Mehmed yaptı. Ben Fatihin bu yönünü bilmiyordum. Ama bu tezi inatla savunuyordum. Ve yıllar sonra bu resimlerle karşılaştığımda; haklı çıkmanın gururunu yaşadım. Evet, bu deseni Fatih Sultan Mehmet daha çocukuluğunda çizmişti. Gerçi İstanbul'u henüz çocuk denilebilecek yaşta fethetmişti. Ama çocuk yaşta çizmiş olduğu sanatsal nitelikte olan desenler şehzadem Mehmed'in "Fatih Sultan olacağı" hakkında çok önceden fikir ve bilgi veriyordu...
 
AHMETATAN - İSTANBUL
19 HAZİRAN 2011

YUNUS EMRE OLDUK

YUNUS EMRE OLDUK, ROMANYA’DA DURDUK
Türkiye - Romanya Hattında yolculuk sona ermiş, Bükreş’e varmıştık. Ancak, hava karardığı için çevreyi yeterince “gözlem ve analiz” fırsatını bulamıyorduk. Yaklaşık üç saat sürecek bir sefer için otobüs Köstence’ye doğru hareket etti. Romen rehber bayan, görevi gereği Romanya hakkında genel bilgi vermek adına konuşmaya başlamıştı. Otobüs yolda ilerledikçe bu konuşmaları dinlemek konusunda ara ara dikkatimizin dağıldığını fark ediyordum.  Dobruca’ya yaklaştığımız söylendiğinde, Romanya’da yaşayan bir kardeşimiz, mikrofonu alarak, davudi sesi ile duygu ve düşüncelerini bizlerle paylaştı. Köstence’de yaşayan soydaşlarımızın genel durumunu anlatıyordu. Osmanlı döneminden bu yana Romanya coğrafyasında yaşayan Türklerin, diyalog konusunda çevreleriyle uyum içinde olduklarından bahsetti. Ancak Kültürel kimlik konusunda zaman zaman destek ihtiyacı içerisinde olduklarını da vurguladı. “Yunus Emre Türk Kültür Merkezi” nin Bükreş ve Köstence’de açılışının, bir rüyanın gerçekleşmesi olarak nitelendirdi. Köstence’ye vardığımızda vakit epeyce ilerlemişti. Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanımız Sayın Ertuğrul Günay, zarif ifade ile; bir an önce uyumamızı ertesi gün erkenden uyanmamız gerektiğini söyledi. O’nun bu davranışını, Türkiye’den giden kafile başkanının sorumluluk anlayışı içinde şefkat yüklü bir uyarısı olarak değerlendirmiştim. Türk devlet geleneğinin, Bakanın öncülük ekseninde davranış ve söze yansımasıydı. Bakan bey, eşi ile beraber bu uyarıyı önce kendilerine uygulayarak odalarına çekilmişlerdi. Biz sohbete devam ediyorduk. Türkiye’nin Bükreş Büyükelçisi sayın Ömür Şölendil ile Köstence Başkonsolosu Füsun Aramaz hanımefendi, evsahipleri olarak sohbetimize iştirak etti. Gece 12 olmadan heyet üyeleri de yavaş yavaş odalarına çekilmeye başladı. Ertesi gün sabah erken saatte uyanmış, otobüste yerlerimizi almıştık. Köstence şehrini dışından itibaren incelemeye başladık. Osmanlı İmparatorluğunun 14.yüzyıldan itibaren başlayan etkisi, Romanya’nın kalbi konumundaki Karadeniz’e açılan bu liman kentinde halen devam ediyordu. Romanya'daki Türk köylerinde şehrin anılış şekli Constanta değil, hâlâ Köstence'dir. Ben de çocukluğumdan beri doğrusu nerede olduğunu bilmeden, “Köstence” adını sevmiştim. İşte o şehrin caddelerine yürümek çok duygulu anlar yaşatıyordu. Köstence şehir merkezinde ilerlerken, kendine has üslubu ile Osmanlı Hünkâr Camii göründü. Bir kalem edasıyla, senet gibi gökyüzüne sanki imza atıyordu. Farklı bir kültürel ortamda, Hünkar Camii’in görüntüsü, tanıdık bir mimari yapı olarak bizi mutlu etti. Sanki metropolde kaybolmuş bir çocuğun aniden annesi ile karşılaştığında duyduğu sevinci yaşamıştık. Adım adım Hünkâr Camii’ne yürürken, sevinç ve heyecanımız da ona göre artıyordu.  Osmanlının yaşayan efsanesi, vakur bir biçimde karşımızda duruyordu. Camii avlusunun içinde binbir karmaşık duygularla etrafımızı inceliyorduk. Osmanlı Tuğrası, Hünkar Camii giriş kapısında, istilam edilmeyi bekleyen “Hacer-ül Esved” gibi duruyordu… Camiden içeri girdiğimde; Heyet üyeleri ve Köstence’li kardeşlerimiz mihrap önünde toplanmışlardı. Köstence Müftüsü, Hünkar Camii’in imamı ve Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Yunus Emre Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan ve etrafında halka oluşturmuş, pür dikkat dinliyorlardı.  Yerel basın mensupları telaşla en iyi görüntü ve haberi yakalamak için birbirleri ile yarışıyorlardı. Bu güzel görüntüyü kaçırmamak için, yaşlı ve sakatların oturarak kıldıkları tahtanın üzerine çıkarak fotoğraf çektim. Benim bu çekimde kolaylık sağlayan bazı basın mensupları da yanıma çıkıp panoramik görüntü yakalamaya çalıştılar. Hünkar Camii ziyaretimizden sonra, Heyetin bir kısmı ile Köstence Tatar Camii’ni ziyaret ettik. Minaresi Sanki bizim Antakya’daki minare biçimlerini andırıyordu. El işlemesi tek parça halılar zarif görüntüsü ile; camii içini bir temaşalık müzeye dönüştürmüştü. Yunus Emre Türk Kültür Merkezinin resmi açılış saati yaklaşıyordu. Oraya gitmek üzere otobüsümüze bindik. Karadeniz sahiline sıfır mesafeden kültür merkezine doğru ilerliyorduk. Hava bulutlu olmasına rağmen harika bir deniz manzarası vardı. Denizi bir fon gibi arkasına alan bina, biblo gibi gözümüzün önünde duruyordu. Turkuvaz yeşil zemin üzerinde stilize edilmiş barış güvercini ambleminin bir tarafında “Yunus Emre Türk Kültür Merkezi” yazarken, diğer tarafında da Romencesi yer alıyordu. Bina önünde göndere çekilmiş Türk ve Romen bayrakları daha başından, dostluk sinyalleri gönderiyordu. Bu görüntü dili ile Yunus Emre diyordu ki; “ Gelin tanış olalım, İşi kolay kılalım, Sevelim sevilelim, Dünya kimseye kalmaz.” Köstence’de yaşayan Türkmen, Tatar soydaşlarımız ile Romen dostlar, büyük bir sevinç ve heyecan içerisinde açılışta yerlerini almışlardı. Romanya tarafından ciddi katılım olmasını, güzele açılan bir kapının aralanmasına en güzel işbirliği olarak yorumlamıştım. Kültür Bakanımız, Enstitü Başkanımız ve Köstence Valisinin dostluk mesajları çok sevindirici gelişmelerin müjdecisi gibiydi. Açılış merasimi tamamlandıktan sonra yavaş yavaş başkent Bükreş’e doğru yola çıktık.  Saat 15.00’e doğru Bükreş caddelerinden geçiyorduk. Günün ikinci açılış programını gerçekleştirmek üzere Bükreş Yunus Emre Türk Kültür merkezi Binasına vardık. Açılış için yapılan hazırlıklar benden tam not aldı.. Kültür Merkezi, Türk ve Romanya bayrakları ile süslenmişti.  Türkmen, Tatar ve Romenler bir dostluk ve kardeşlik ortamında sevinç ve heyecanla bekleşiyorlardı. Yunus Emre Romanya’da gönüller fethediyordu. Kültür merkezinin ana caddeye bakan tarafından bir ara dışarı çıkmıştım. Troleybüsün, Trafik Polisinin durumlarını hem inceliyor hem de fotoğraflarını çekiyordum. Bir süre sonra Eskort eşliğinde bir konvoy göründü. Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanı, Ertuğrul Günay Romanya Devlet Erkânının da yer aldığı bir heyet ile Bükreş Yunus Emre Türk Kültür Merkezine geldiler. Bu esnada Yunus Emre Enstitü Başkanımız Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan, Cadde kenarında duran otomobilden inerken göz göze geldik. Programın iyi gitmesinden olacak ki; sevinç ve heyecanla; “Cumhurbaşkanlığından geliyoruz” demişti. Merkezin avlusundan içeri girdiğimde, Bakan Bey’de, açılış konuşmasını yapmak üzere hazırlanıyordu. Basın mensupları arasında yine yarış başlamıştı. İlginç bir manzaraydı. Açılış töreni yapıldı. Evliya Çelebi Sergisi izlendi. Sergide dikkatimi çeken en önemli bölüm; Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Bükreş “ Bu Kureyş” olarak geçiyordu. Sergi salonundaki bazı Türk kardeşlere sordum. Bu kureyş, bizim bildiğimiz kureyş mi? Diye… Hiçbirisinden doyurucu bir cevap alamamıştım.  Sonradan öğrendim ki Bizim bildiğimiz Kureyş imiş. Arap kabilelerinden olan Kureyşi bir grup bir anlaşmazlık üzerine yerlerini terk ederek, Arnavutlukta yer tutmuşlar. Romanya güzergâhı üzerinden Kafkasya ya doğru göç etmişlerdi. Bükreş de ismini “Bu Kureyş” olarak aldığı anlatılmaktadır. Tabii bazı Romenler de Bukr, yani Çoban kelimesinden geldiğini iddia ettiler. Konu, cevabın bulamamış bir soru olarak ortada kaldı. Evliya Çelebi sergisinde, Romanya’da bilinen ve adını, Nasrettin Hoca Fıkralarını Romence’ye çeviren yazardan alan müzik topluluğunun sunduğu ezgiler de çok dikkat çekiciydi. Sanki Türk Tasavvuf  Musikisini andırıyordu. Sunumlarından sonra her birini ayrı ayrı tebrik ettik. Bu önemli tören de başarı ile sonuçlanmıştı. İnsanlar Yunus Emre Türk Kültür Merkezimizden ayrılmak istemiyordu. Bina içinde, salon dar gelmeye başlamıştı. İki kişinin arasından zor geçiliyordu. Bu arada biz Muğla Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mansur Harmandar ve Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Dekanı Prof. İlhan Özkeçeci ile Yunus Emre Türk Kültür Merkezi müdürünün makam odasında dinlenirken bir taraftan da eğitim üzerine sohbet ettik. Akşam olduğunda heyet olarak, Türkiye’nin Romanya’daki Büyükelçiliğimiz tarafından verilen yemeğe katıldık.  Aslında bu yemeğin güzel taraflarından biri yeni insanlarla tanışmak oldu. Ankara Milletvekili Emrullah İşler, Sakarya valisi Mustafa Büyük, Eski Milletvekili Mustafa Gazalcı, Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanı Kemal Yurtnaç, Anadolu Ajansı haber yayın Daire Başkanı Ömer Dişbudak, Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürü Prof. Dr. Onur Bilge Kula, gibi her biri kendi alanında önemli ve değerli hizmetler veren insanlar… Son gün sabahında, Bükreş Türk Şehitliğini ziyaret ederek Fatihalarımızı okuduk. Mezar Taşlarının üzerinde Mustafa Oğlu İbrahim (S.T. 1333), Hüseyin oğlu Ali (S.T. 1333), Hasan Oğlu Mütevekkel (S.T.1333)… Ve daha nice Müslüman Türk evladı… Mehmet Akif Ersoy’un bilinen şiiri aklıma geldi; ” Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda”… Bükreş Türk Şehitliğinin tam karşısında Nikolay Çavuşesku ile eşi Elena’nın mezarlarının olduğu Kabristana gittik. Romanya Parlamento binasına gitmek üzere yola çıktık. Biraz naz faslından sesli düşündüm. “Ne işimiz var ki parlamento binasında, ne özelliği var ki… Buraya harcayacağım zamanı bir resim heykel müzesindeki eserleri inceleseydim daha iyi olurdu… Neyse durumu değiştirecek durumda değildim. Programa uydum. Daha Parlamento binasının bahçe kapısının girişine Resim Sergisi pankartı asmışlardı. Güzel bir uygulamaydı. Düşünce dünyamda tebrik ettim… Binaya yaklaştıkça detaylar daha belirginleşiyor, iyiki geldik diyorum içimden. İçerdeki mermer merdivenlerden yukarı katlara çıktık. Gerçekten harika mimari bir sanat eseri olduğunu gördüm. Hele daha da ilerledikçe, Paris’teki Lauvre Müzesi’nin içini hatırladım. Ama orada Mona Lisa da dâhil Dünya şaheserleri yer almaktaydı. Romen rehbere parlamento binasının tamamen müzeye dönüştürülmesini önerdim. Tabii bu çok da önemsenmeyecek bir öneri olarak kalmaya devam edecek bir düşünceydi. Fiziki büyüklük olarak, Pentagonla karşılaştırıldığını fark ettim. Ancak bu kıyaslamada hata vardı. Tıpkı Diyarbakır, Çin seddinden sonra ikinci büyük kalesi olarak tarif edildiği gibi. Hâlbuki biri sed, öbürü kale… Dolayısı ile Diyarbakır surları dünyanın en uzun kalesidir. Şehir Merkezi gezisinden sonra, Köy evleri müzesini incelerek fotoğraflarla kayıt altına aldık. Gün bitiminde, Romanya’da açılan Yunus Emre Türk Kültür Merkezlerinin varlığını bilmek bizleri vakar içerisinde mutlu etti. Yeni ülkelerde gönüllere girmek üzere Türkiye’ye yola çıktık.
Prof. Ahmet ATAN
Listeleniyor (5—20) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17
 
Bu sitedeki eserler Prof. Ahmet Atan'a ait olup, izinsiz kullanılamaz © 2010