Akıl Güncem

Listeleniyor (65—70) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18

Makaleler

 

ESTETİK VE SANAT

 

 

Prof. Ahmet ATAN

 

 

 

Bilim olarak estetiğin konusu üzerinde herkesin oybirliğine vardığı bir tanım hiçbir zaman olmamıştır. Toplum yaşamında, sanatın artan önemi ve rolü, gerçeğin estetik özümsenme alanının alabildiğine genişleyip yayılması, estetik alanındaki eğitim gereksinimleri ve dolayısıyla, bütün bu sorunlara dair kuramsal çalışmalar göz önünde tutulunca, estetik biliminin konusunu ve onun bilgiyle bitişik alanlarla ilişkilerini iyice belirlemek zorunluluğu kendiliğinden ortaya çıkar.[1]

Estetik, Yunanca hassasiyet ve duygu anlamında (Esthesis- Aeshetikos) kelimesinden alınarak bütün Avrupa dillerine girmiş bir kavramdır. Duygu bilimi anlamını ifade eder. Ancak özellikle Sanattaki güzelliğin içeriğinden söz eden bilim anlamında algılanmaktadır. Bu kelimeyi bugünkü anlamda ilk defa kullanan kişi, Alman Filozofu Alexandre Baumgarten ‘dir. Bu kişi yazmış olduğu kitaba “Aesthetica” ismini vermiştir. Fakat bu bilim öteden beri antik ulusların felsefelerinde var olan bir alandır. Bu da gösteriyor ki; Bilim olarak estetiği kuran Baumgarten değildir. Osmanlıca da bu bilimin adına “bediiyat” adı verilir.

Estetik Kavramının bir anlamı da “güzel”dir. Bu bilim, Metafizik estetik, psikolojik estetik, sosyal estetik, filozofik estetik gibi alanlara ayrılır. Estetik bilimini öğrenmekle insan sanatçı olmaz ancak sanatçının güzellik anlayışını kavrayabilir.

Estetik bilimi ilk kez eski Yunanistan’da ortaya çıkmışsa da belli başlı bir bilim dalı olarak devam etmemiştir. Sokrat, yazılarında sanatın idealist ve spiritüalist (ruhsal) bir doktrini yapmıştır. Platon da bazı eserlerinde bu meseleyi tekrarlamış ve bir filozofun, bir hükümet adamının düşüncelerinde ve milletin terbiyesinde güzel’ in alacağı yeri göstermeye çalışmıştır. Aristo da güzellik nazariyelerini tahlil ederek sanatın esasını tabiatı taklitte bulmuştur. Fakat tabiat ’tan maksadı tabiatın özündeki ideal güzelliktir.

Estetik, Sanatsal tasarım sürecinde önemli etkenlerden biridir. Sanat alanında “temel” olarak alınan estetik, felsefi ve kuramsal çözümleme ilkelerini özümsemek isteyen sanatçı, sanat eğitimcisi ve sanat öğrencisi için, bilimsel öğreti niteliğindedir. Sanat sorunlarını ele alırken, sanatçının bireysel yanını ve sanatsal etkinliğinin özel çizgilerini, bilimsel öğreti bazında, estetik ele alır.

Estetik; Sanatta kimi olayların eleştirel çözümlemesi yanında, sanatsal tasarımın genel yasalarını temellendirmek, sanatsal kavramları ve kategorileriyle tanımlamak amacı ile, somuttan soyuta devam eden bir sanatsal serüvenin kuramsal yorumunu kendi alanı içine alır.

Sanatsal etkinliğin, çeşitli yollarla dışa vurumlarını çözümlemede ve değerlendirmede, bilimsel öğreti ölçütlerinin oluşturulmasına estetik, önemli oranda katkıda bulunur. Buna göre estetiğin konusu üzerine iki farklı görüşü ileri sürenler vardır. Birinci görüşe göre; Estetiğin bir tek konusu vardır o da, sanatın evrim yasaları ve sanatsal yaratımın özüdür. İkinci görüşe göre; Estetik ile genel sanat kuramı birbirinden büsbütün ayrı iki bilimdir. Genel sanat kuramı, sanattaki evrim yasalarını ve sanatsal yaratının özünü inceler; buna karşılık Estetik de, sanatta ve gerçeklikte güzel ‘in bilimidir.

Bu iki görüş, Estetiğin tanımını yaparken pek çok şeyi dışarıda bıraktıkları için, her iki bakış açısı da, kuşkusuz aynı derecede kabule değer bulunmaktan uzaktır. Çünkü estetik, sanatın özünü ve evriminin yasalarını olduğu kadar, güzel ’ in çeşitli dışa vurumlarını da inceler.

Bilimsel öğretide estetik, dünyanın estetik özümsenmesinin bağlı olduğu yasaları genelleştirir. Bu yasalar sanatta daha tam, daha çeşitli ve doğrudan bir yolla ortaya çıktıkları için, estetik de, her şeyden önce, sanatın özünü ve genel yasalarını, sanatsal yaratıyı inceleyen bir bilim olarak kendini gösterir.

Dünyanın estetik özümsemesinin, sanatın sınırlarını aşacağını, sanatsal yaratıyı kapsamına aldığı gibi, gerçeklik karşısında insanın koyduğu estetik tavrın daha başka yönlerini içereceğini kabul eden görüşler de vardır. Her durumda; sanat, tarih boyunca estetiğin başta gelen konusu olmuştur. Bilimsel öğretide estetiğin temel ilkelerinin her şeyden önce, sanatsal pratiğin genelleştirilmesine dayanmasının nedeni de budur. Estetiğin asli görevi, modern sanatın kuramsal yorumuna girişmek, ama bunun yanı sıra da modern sanatın üzerinde belli bir etkide bulunmaktadır.

Sovyet estetikçisi V. Sokolov; “Sanat estetiğin en başta gelen konusudur. Ama, sadece sanatı kendi boyutlarıyla değil; estetik araştırmalarının genel yönsemesini de büyük ölçüde sanat belirler. Bununla beraber, estetik anlayışlarının çoğu, başlangıçta olduğu gibi, hemen hemen günümüzde de sanat kuramına bağlı kalıyor, estetikle ilgili olan daha başka olayların “parametrelerini” belirlemek yolunda, en genel ve iyi düzeyde bir model fonksiyonunu yerine getirmektedir. Estetik biliminin konusu durmaksızın genişlemektedir. Ama daha başka olayları tanımlamaya yarayan şey, hep yine sanat olmuştur.

Rus eleştirmeni Çernişevski’nin de, estetik biliminin her şeyden önce genel sanat kuramıyla özdeşleştirilmesi gerektiğini düşünenlerden olduğunu kabul etmek gerekir. Buna rağmen Çernişevski’yi fikir bağlamında olduğundan farklı yorumlayarak, genel sanat kuramı ile güzel ’in bilimi olarak estetiğin sınırlarını iyice ayırıp belirlenmesi gerektiğini savunanlar da vardır. Hegel, estetik adlı kitabında bu bilimi, tamamen sanat kuramına indirgemiştir. Moskova’da1965 yılında yayınlanan Estetik ve Sanatsal olay adlı kitapta, Rus yazar Pospelov; Sanat kuramını, kesin sınırlandırmalarla Estetikten ayırıyor. Ancak o zaman da Pospelov ’un bu yanlış değil ama, eksik yaklaşımı ile Estetiğin konusun yoksullaştırmaktadır diyenlerin görüşü dikkati çekiyor ve özerk bir bilim olan “ sanatın kuramsal incelemesinin yersiz olarak estetik diye adlandırıldığı görüşünü savunuyor. Avner Ziss, Pospelov ’un bu görüşüne katılmadığını şu soru ile ortaya koyuyor; peki ama, genel sanat kuramı estetikten ayrılırsa, estetiğe ne kalacak, konusu ne olacak o zaman?

Pospelov kimi zaman Baumgarten ile ortak görüşleri doğrultusunda;” estetik, gerçeğin güzelliğini kavramakta yardımcı olan duyulur bilgi sorunlarını inceler” şeklindeki bir tanım öneriyor. Yine Pospelov ’a göre,; “ estetik, güzelin nesnel özelliklerini, güzel ile gerçeklikteki benzer olayların daha başka özellikleri arasındaki ilişkililiği ve bunların insan tarafından algılanmasını inceleyen bir bilimdir. Ancak Avner Ziss, Pospelov ’un bu çözümlemesinde, estetiğin özel konusunun içsel yasalardan yoksun olduğunu kabul ettiğini öne sürerek, bu tezin çürüdüğünü iddia etmekte ve şöyle bir öneride bulunmaktadır. “Adına yaraşır her bilim, gerçekten daha işin başında, konusunun özel yasalarla belirlenmiş olmasını ister.[2]

Toplumsal gelişim ile beraber, Estetiğin konusunda da gelişim kendini göstermektedir. Estetiğin konusunun tarih içinde değişikliğe uğraması, bilimsel ve felsefi evrimleşmede genel bir yasadır. Örnek; Tarım kültüründen endüstri kültürüne geçiş ile, bir “endüstri estetiği”nden de söz edilir olmuştur. Ya da çevre kirliliği ile gündeme gelen, çevre kirliliğini önleme çalışmaları, yönetim bağlamında organizasyonlar, çevre estetiğini de beraberinde getirmiştir. Uluslararası estetik incelemeleri Komitesi Başkanı İsviçreli estetikçi ve sanat kuramcısı Joseph Gantner, 20.yüzyılda estetiğin evriminin dört evreden geçtiğini söyler. Birinci evre; Klasik estetiğin ortadan silinmesi, İkinci evre; Deyişler estetiği (üsluplar estetiği) Üçüncü evre; Yaratıcı fantezi estetiği, Dördüncü evre; Çevre estetiğidir. Bu sınıflandırma estetiğin yargılanması için değil, sanatın çerçevesini aşıp, insan hayatını ilgilendiren tüm alanları kendi konusu içerisine alabildiğini vurgulamak içindir.

Estetik biliminin konusunun gelişme nedeni, estetik etkinlikte yeni biçimlerin, yeni sanat alanlarının ortaya çıkışı ve bu alanların gelişim ve değişime uğramasıdır. Pospelov;” Estetik, özel bir bilim olamaz;çünkü, özgül bir çalışma alanı yoktur ve gerçeklikle ilintili kesinleşmiş yasaları da incelemez. Estetik, genel felsefi disiplinlerden biridir” diyerek konu üzerinde görüş ortaya koymuştur. Ancak, felsefe ve estetik; bilginin bütün dallarını kuşatan evrensel bir bilim olmaktan çıkalı çok uzun zaman olduğunu savunanlar da vardır. Diyalektik materyalizmin felsefe alanında gerçekleştirdiği köklü devrim ile, bilgi kuramı, diyalektik, bilimsel bilgi edinme yöntembilimi ve mantığı ile sınırlanmış bulunmaktadır. Estetik, felsefe ile sıkı bağını korumakla beraber, felsefenin bütünleyici bir parçası olmaktan çok kendi özel konumunu belirlemiştir. Estetik, felsefi nitelik gösterir; ama, felsefe ile özdeşleştirilemez; estetiğin kendine özgü özellikleri, görevleri ve bir konusu vardır; Bunlar özel yasalarla, gerçeğin estetik, ama önce sanatsal özümsenme yasalarıyla belirlenmiştir.

Estetiğin temel sorunlarından biri, sanatta biçim ile içerik ilişkisi sorunudur. Biçimle içeriğin birliği, içeriğin önceliği ve biçimin etkin rolü gibi etkenler estetiğin sorunları arasında yer alır. Ancak estetik bağlamda sadece bu ilkelerle yetinmek yeterli olmaz. Estetik, biçim ve içerik dahil diğer güzel ilişkilerini konusu içerisine alır.

Sanat eserleri, bazı özelliklerine göre üç gruba ayrılabilirler;1. Biçime önem veren sanat eserleri. 2. İçeriğe (Öz’e) önem veren sanat eserleri. 3. Biçim ve içeriği eşit oranda tutan sanat eserleri.

Sanat eseri anlamını kendinde bulan bir biçim midir ? Yoksa kendi dışında bulunan bir içeriği (Öz’ü) tanıtmaya yarayan bir ifade aracından mı ibarettir?...Sanat biçim midir , içerik midir?.. Eğer sanat biçimdir veya içeriktir ya da her ikisinin birliğidir şeklindeki estetik formüllerden birini alıp onu kesin bir hareket noktası olarak kabul edebilirmiyiz ?.. Biçimden ayrılabilecek bir öz (içerik) her şeyin özerinde yer alabilir mi?..

H. Wölfflin ’e göre sanat; biçim ’dir. Alman sanatını araştıran Dehio ise; “Öz” estetiğinin savunusunu yapmaktadır. Biçim, içeriği anlatan bir araç olduğu gibi, biçimin kendisi de bir amaç olabilir. Biçim kendi başına da bir anlam kazanabilir. Kesin bir estetik prensibe bağlanılmayıp, malzemenin özelliğine göre, yerine göre, içeriğe önem vermenin veya bir biçim analizi ile konuya nüfuz etmeye çalışmanın daha doğru olabileceği de savunulabilir. Ama hemen belirtilmelidir ki; her ne kadar teoride böyle eklektik ( seçmeci ) bir yöntemin izlenmesi doğru gibi görünüyorsa da uygulamada iş biraz değişmektedir. Sanatçı belli bir dünya görüşüne sahip olduğu ya da olması gerektiği için biçime veya içeriğe daha fazla önem veren bir sanat görüşüne eğilim göstermekten kendisini alamayacak ve bu eğilim doğal olarak ortaya koyacağı sanat eserinde de kendisini hissettirecektir.

Aristo’ya göre sanat, eşyada devamlı var olanı taklitten doğmuştur. Biçim değişime uğrayabilir ama öz kalıcıdır. Platon’a göre ise; Bozulmaya ve değişmeye meyilli olan obje güzel olamaz.

Estetik, müzik, tiyatro edebiyat veya plastik sanatların parçasal kuramların verilerinden yola çıkarak yeni genellemelere ve sonuçlara yönelir. Bu parçasal kuramların her biri farklı sanat alanlarının kendi özgül ve özgün çizgilerini incelerken, bir sanat alanının niteliği ile diğer sanat alanının niteliğini birbirine karıştırmaz. Kaldı ki; aynı sanat alanı içerisinde, değişik tür sanat alanları da yine kendilerine göre bir takım özgünlükler gösterir. Örnek; iyi bir manzara ressamı, aynı başarıyı portre resminde gösteremeyebilir. Bununla beraber bütün sanat alanlarının her birinin kendine özgü çizgileri olsa da, ortak yanları da vardır. Estetik işte bu belirlenmiş genel sanat yasalarını inceler. Bu görüş Sokrat’ın görüşleri ile örtüşür. Estetik, sanatın bütünlüğüne ilişkin yasaları ortaya koyabildiği ölçüde sanatın parçasal kuramlarındaki verilerin bireşimini yapabilir. Ancak her sanat alanının kendine göre özgünlükleri olduğundan dolayı, estetiğin de yasaları bir tek kurala dayanmaz. Ve bu yasaları arı saf halde bulunmaz. Estetik, her parçasal kuramın ortaya koyduğu tasarım-uygulayım sorunlarını genelleştirdiği için, son çözümleme sürecini sorgular ve yöntembilimsel ilkelerle donatır.

Estetik, yöntembilimsel düşünce özelliği ile sanat kuramları karşısında, bir üst-kuram işlevini yüklenmiş olarak; değişik disiplinler arasındaki ilişkileri inceler, bunların araştırma yöntemlerini ve sınırlarını çözümler, ortaya çıkacak yeni kavramların, tanımlamalara olan katkısını araştırır.

Sanatın evriminde estetiğin oynadığı etkin rol, tasarım-uygulayıma katkısı, büyük bir kesimi ile, estetiğin eleştiri üzerine yaptığı etkiyle bağımlıdır.

Vissarion Bielinski, eleştiriyi,” hareket halindeki estetik” diye nitelendiriyor.#_ftn3">[3] Buna göre; Estetik, dinamik hale eleştiri vasıtasıyla geliyor. Ya da estetik üst-kuram işlevini, eleştiri ile ortaya koyuyor.

Sanatsal tasarım-uygulayım çözümlenmesinde, sorgulanmasında ve değerlendirmesinde bu eleştiri, kişisel beğenilerden ve yakınlık duygularından değil; öznel isteklerden ve eğilimlerden değil; estetiğin nesnel ve bilimsel ilkelerinden temellenir. Estetik olarak üst-kuramsal işlevden yoksun eleştiri, ilkesizlikten ve öznelcilikten yakasını kurtaramaz. Buna karşılık, eleştiriden yoksun bir estetik de, insanı soyutlamaya ve iskolastiğe dalmak tehlikesi ile yüz yüze getirir. Çünkü estetik, savlarını, ancak onların çağdaş kültürde uygulamaya sokulmasında, sanatın uygulamasıyla karşı karşıya getirilmesinde geliştirip somutlaştırabilir.

Estetik, bir dünya görüşüne bağlı olduğu ve yöntembilimsel bir kapsam taşıdığı için, eleştirel çözümlemenin yönelişini ve ilkelerini belirler. Bilimsel öğretide estetik, hem kurala ve dogmatik kurgulamalara ve hem de sanat uygulaması karşısında edilgen, seyirci kalan tutuma karşı aynı derecede yabancıdır.

Estetiğin bir kurallar sistemi oluşturduğunu öne sürerek; sanatsal olayları çözümlemesinde ve açıklamasında estetiğin sanattan ve eleştiriden önce gelmesi gerektiğini savunan kimi görüşler de vardır. Diğer bir görüşe göre; estetik bilimini sanatsal olguların yorumu ile sınırlandırmak gerekir. Nitekim, Zürich Üniversitesi Profesör ve Genel Edebiyat Kuramı adlı eserin yazarı Max Wehrli’ye göre; sanat nasıl kurallar poetikası denilen düzgüsel nitelikten sıyrılmışsa, estetik de aynı durumdadır der.” Buna göre; sanatta nesnel yasaları kabul etmek, tasarım-uygulayımın özü ile bağdaşmayan ilkeleri ve kuralları emretmek anlamına gelir.

Sanatçıya, soyut bir çalışmanın kesin tasarım-uygulayım kurallarını emretmek, kabul edilebilecek bir durum değildir. Estetikten kaynağını alan eleştiri sanatsal tasarım-uygulayımın kuramlarını yorumlar, ama kural emretmez. Çünkü bir tablonun hangi estetik kurama göre eleştirisini yapabilir, ancak o tablonun hangi koşullarda, nasıl tasarlanıp-uygulandığını söyleyemez.

Bilimsel öğretide estetik, sanatçıya, kurgusal olarak belirlenmiş, sanat uygulayımı ile hiçbir ilgisi olmayan yasa ve kuralları bildirmez. Çünkü bu yasa ve kuralları, sanat kendi evrim sürecinden çıkarır. Estetik, bir yandan konusu üzerinde çözümleme yaparken, öte yandan da sanat üzerinde kesin bir etkide bulunur; sanat uygulamasını estetik ve ideolojik ölçütlerle donatır.

Sanatsal kültürün kavranmasıyla ve sanatın oluşumu üzerindeki etkisi ile birlikte insanların yaşamında estetik etkinliğin önemi de artmaktadır. Sovyet estetikçisi Anatoli Egorov;” Estetiğin çekim gücü, sanatın gelişimi üzerindeki etkisi mantıksal bir sonuçtur” der.

Rus göçmeni Nikolai Berdraeff; “İnsani sorunları çözmekte marksizmin güçsüz kaldığını ve marksizmin manevi ütopya olduğunu” öne sürerken Marks, Engels ve Lenin’in, çalışmalarında estetik ile ilgili sorunları ele alıp incelediklerinden, Marksizmin karşısında olanlar bile Marks, Engels ve Lenin’in sanat anlayışlarına ilişkin görüşlerine gönderme yaptıkları bilinmektedir.

Endüstri çağı yalnız Batı kültür tarihinin değil, insanlık tarihinin de yeni bir aşaması olarak değerlendirilmektedir. Bu bağlamda Batılı sanatçılar arasında yaygınlaşan modernizm ve post modernizm anlayışın getirdiği “özgür ve özgün” eğilimler ve bunun ilgi çeken sonuçları, sanatçıları etkilemiştir. Modern sanatın doğduğu Batı toplumunda resim sanatı, 19. yy’a kadar egemen olan akademizm ile izlenimciliğin ikileminden; Teknolojinin gelişimi, fotoğraf makinası ve sinemanın fonksiyonlarının ortaya çıkmasıyla “yeni akımlar” biçiminde çıkış aramıştır. Bu arayışı kısmen orta ve uzakdoğu geleneksel ve yerel sanat motiflerinde sonuçlandırmıştır. Böylece canlı renklerin, çizginin, non-figüratif oluşumların egemen olduğu bir Doğu kültürü, Batı resim sanatı anlayışına esin kaynağı olmuştur.

Batı kültürünün her çağında yeni bir dönem başladığı zaman, bir öncekinin değerler dünyası ile yeniden hesaplaşmak zorunluluğu duyulur. Çağın başdöndürücü değişimi karşısında sanatta da dış dünyadan içselliğe kayan bir eğilimin sözkonusu olduğu bilinmektedir. Bu nedenle soyut sanatın oluştuğu dönemi sosyal, politik, kültürel, felsefi ve endüstriyel yönlerden incelemek zorunluluğu vardır.

Batı kültürünün etki altına aldığı yerlerde ardarda gelen sanattaki öncü üsluplara modern sanat denmesi de 20. yy’a rastlamaktadır. Eskiyi, özgür uygulamalarla çağdaş tekniklere, kurallara ve zevklere göre yeniden ele alış hareketi “modern” kavramı ile tanımlanmaktadır. Modern kelimesinin kimi zaman ”Çağdaş” olarak algılandığı görülmektedir. Batılı kaynaklarla beslenen bir anlam yüklü modern kavramın ve onun getirdiği tarihsel evreleri de iyi bilmek gerekir. Modern sözcüğü tarihi uzantısı belli olmayan, ama mekânı Avrupa kıtası olarak belirlenen bir yeri kapsamaktadır. Modernizm bir eğilim veya bir teknikten çok, çağdaş anlamında bir zaman kesitidir. Soyut sanat “çağ üslubu” olmakta ve soyut sanatçılar, evrensel insanlık anlayışı içerisinde “toplumcu dünyayı” kuracak nesillere öncülük etmektedirler. Çağımız sanatçıları bizi düşünülmesi olanaksız dünyaların görüntülerine de alıştırdılar. Soyutlamaya dayalı, soyut resimlere dikkatle baktığımızda, sanatçının bizi yukarısının aşağısının, sağın ve solun sözkonusu olmadığı düzlemlere götürmeye çalıştığını anlarız. Bir zamanlar Rönesans döneminde geliştirilmiş olan ve o günden bu yana sanat okullarında öğretilen bilimsel perspektifin genel bir geçerlilik taşıyamayacağı, günümüzün sanat biliminde egemen görüş diye nitelendirilebilir.

Constable: “Resim sanatı, doğanın yasalarını konu alan bir bilimdir ve resim sanatı alanında böyle çalışılması gerekir” der. Doğa çıkışlı soyutlamalar bir anlamda doğa felsefesinin bir dalı olarak değerlendirilebilir. Hans Radecker: “Soyut sanat, her bireyin kendi evrenini yaşamasıdır” diyor. Soyut sanat ile beraber, geçen yüzyılın son çeyreğinden beri sanatta egemen olan doğayı görme sanatı olan resim, bir düşünme sanatı haline geliyor ve görme mantığı, yerini doğayı düşünme mantığına bırakıyor. Sanat tarihi, sanat felsefesi ve estetik, her birey ve toplumun biçim psikolojisi sorununu, yöntembilimsel bir düşünce sistemi ile ele almak isterse, önünde malzeme bolluğu olan geniş bir araştırma alanı bulacaktır. Doğa çıkışlı soyutlamaya yönelik sanat ile non-figüratif soyut sanat, özgür bireylerin olduğu kadar, özgür toplumların da simgesi olmuştur. “Sanatta soru sormak her ne kadar zor ise de, cevap vermekten daha kolaydır”.

Lirik bir doğa şairi olmak, doğayı lirik bir beyin ile düşünmekle mümkündür. Sanat eseri biçiminde formatlanan doğa elemanlarının izleyiciye gösterme arzusu ve takdir edilme beklentisi kadar doğal bir şey olamaz. Sanatçı eserini ortaya koyarken izleyicinin de yaklaşımlarını kimi zaman dikkate almak zorunda kalır, çünkü izleyici, kendine özgü bu oyunda sanatçının oyun arkadaşı sayılır. Eserin karşısına geçip seyreden ile seyredilen arasında kurulan iletişim, sanatçının önem verdiği bir durumdur. Düşünceleri ile beraber sezgileri ile resim yapan ressamlar, resimlere sezgi ile bakan izleyicilerle doğrudan doğruya iletişim kurabilirler.

Spontane resimlerde, kuralı bozmayan bir kuraldışılık hakimdir. Bundan önce resim sanatında yüzeyin aşılması, uzamın derinleştirilmesi yolunda tutkuyla çaba harcanırken, şimdi aynı tutkuyla yüzeyin vurgulanması amaçlanmaktadır. Bu bağlamda Henri Goetz: “Resim bir yüzeyin organizasyonudur” der.#_ftn4">[4] Bundan önce geometrik düzenleme sanatdışı olmakla suçlanırken, şimdi orantılar, üçgen-dörtgenler, yüzeysel estetik adına yapılan düzenlemeler yüceltilmektedir. Yeni ve yenilikçi akımlar kapsamında, renk ve biçim, betimleme zorunluluğundan kurtarılmış, sanat da görünen dünyayı taklit etme görevinden özgür kılınmıştı. Yeni akımlar doğrultusunda sanatçı artık belli bir uğraşın temsilcisi olarak bilinen bir takım ustalıklar göstermek zorunda değildi. Malcom Morley; “ Her şey sanatın işine yarayabilir; her şey sanata konu olabilir” der. Nesnelerin üçboyutluluktan çıkarılarak iki boyuta, yüzeyselliğe indirgenmesi, çağdaş soyut sanatı belirleyen bir nitelik olarak ortaya çıkmaktadır. Modern sanat kavramında, soyutlama biçimindeki semboller veya simgeler önemli bir yer tutar. İnsanlararası diyaloglarda kullanılan sembolik im’lerle birbirlerinin içsel dünyalarına ulaşmaya çalışırlar. Bu bağlamda im’lerin çağdaş bir resimsel eleman olarak kullanılması doğaldır. Cezanne kendi resimlerini “doğaya bakılarak kuruldular” diye tanımlıyor. Kübistler, nesnelerin dış görünümünü değil, değişmeyen yapısını vermek istiyorlardı. Nesnelerin değişmeyen yanı duyularla algılanamazdı, ancak akılla kavranabilirdi. Hacim araştırmalarını Kübistler soyut bir düşünce planına aktarmışlardı. Tekbakış noktasının kırılması kapalı hacmin kırılması demekti. Kant: “ duyulardan yoksun kavramlar boş, kavramlardan yoksun duyular da kördür” demişti. Kübistlerin kavram ressamlığı duyulardan ne kadar soyutlanmış olursa olsun, optik düzeyde bir düşünce ressamlığıydı ve duyulardan büsbütün yoksun değildi.

Birer temsil ve imge fonksiyonu olan şematik motifler, doğanın taklitlerine ve onların çağrıştırma ve anımsatma güçlerine dayanır. En ilkel toplumlardan, günümüz en uygar topluluklarına kadar insanoğlu, im’ler ve simgelerle diyalog kurmaya, kendilerini ifade etmeye, bilgi alışverişinde bulunmaya ve anılarını saptama ve saklamaya çalışmışlardır. Bu bağlamda resim bireysel ve toplumsal bazı gereksinimleri karşılamaktadır. Sanat tarihçilerinin çeşitli biçimlerde yorumladıkları bizon ve av sahnelerini içeren bu altamira ve lascaux mağara resimlerinden beri böyle süregelmiştir. İnsan doğada iyi ve kötü ilişkiler içerisinde bulunmak zorunda olduğu bir çok güçlerle birlikte yaşar. Bu güçlerle diyalog kurarken izleyiciyi etkileyebilecek sembolik resimler yapabilir.

Paul Klee naturalizmden kavram ressamlığına geçiş macerasındaki eylemler için “Bu sanat görüneni vermiyor, bir düşünceyi resmediyor.” Bunun yanında “Doğanın incelenmesinden daha önemli olan, insanın boya kutusunun içindekilere karşı benimsediği tutumdur” diyerek kavramsal sanat hakkında ipuçları veriyor.

Yöresellik, bir sanatçının yurttaş olarak içinde bulunduğu coğrafi ve kültür çevresini ifade eder. Sanatçı bu çevrede doğar, yetişir ve sanat eserlerinde bu çevreyi dile getirir. Sanatçıların sadece kendi geleneksel biçim dünyasına Batı okulundan kazanılmış bir bilinçle bakması önerisi yeterli bir öneri değildir. Yapılacak olan, eski sanat verilerimizle modern soyutlama arasındaki biçimsel bağların aşılması ve olaya geleneksel duyarlık sorununun çözümü açısından yaklaşılmalıdır. Geleneksel Anadolu kültürü ile modern ve post modern Batı anlayışındaki eğilim ve akımlar arası bağ kurmak yeni sorgulamalara zemin hazırlayacaktır. Picasso bir görüşünü ifade ederken şunu söylemiştir; “Doğulu renkçidir ama, renkçiden çok fazla çizgici soyuttur. Bu soyut dehanın en güzel örnekleridir”. Geleneksel ve modernizmin sentezi, resim alanında tasarım ve uygulayımlara ışık tutacaktır. Modern ve post modern bağlamda Matisse, Kandinsky, Miro, yüzeysel estetik, sembolik ve non-figüratif bazında incelenerek analiz edilmelidir. Artık sanatçılar, geleneksel değerlerle yenilik eğilimleri konusunda aynı rahatlıkla konuşabiliyorlar. Tanınmış İngiliz edebiyatçısı, Eliot; “Geleneksel olmayan bir şey, gerçekten yeni olamaz” diyor.#_ftn5">[5] Elif Naci; ”Kökü geleneğe dayanmayan bir sanat varlığının ebedileşmesi imkansızdır.” Derken, Gombrich ise; “Sanatın yapabileceği her şeyin gelenek yoluyla aktarılması olanaksızdır.” Demektedir. Geçmişle hesaplaşma ve gelenekleri tasfiye, Endüstri çağı sanatının çıkış noktası olmuştur.

Doğanın her tarafına sinmiş düzenin, ahengin ve armoninin sırrını keşfeden sanatçı bu hislerle sanat eseri verirken doğadan yeterince etkilendiğini göstermiştir. Doğa, duygularımızı meydana çıkaran objeler topluluğudur. Albert Dürer; “Sanat tabiatın içindedir, onu oradan çıkarabilen sanatçıdır.” Demektedir. Cezanne ise, doğayı taklit etmeyi değil de, doğaya paralel bir görüntü yaratmayı amaçlıyordu. De Kooning’e göre soyut biçimlerin bir şeye benzemesi gerekir. Resimdeki semboller, folklorik sembollerin ötesinde evrensel bağlamda anlamları olan sembollerdir. Resimlerde “olmazsa olmaz” bir yoğunlukla yerleşik olan imgeler ürünü olan bu işaretler, sanatımızın özgür ruh dünyasında gerçek karşılığını bulan, içeriklere sahiptir. Rastlantı gibi görünen lekeler ve işaretler birbirleri ile ilgili anlamlarla doludur. Soyutlamalarda kolay okunur olmayan bir biçimsel yöntem takip edilmektedir.

Matisse için kuraldışı olan özellik, figürlerin kompozisyonun temel öğesi değil, tamamlayıcı öğeleri olmasıdır. Malraux, sanatın doğadan değil sanattan doğduğuna emindi. Yeni sanat anlayışında kompozisyon, ışık ve rengin başta gelen görevi artık şekli besbelli hale getirmek değildir; bunlar da kendi başlarına varlıklarını sürdürmektedirler. Werner Hofman’ın “Modern sanatın Temelleri” adlı kitabında Picasso’nun söylediği gibi “ilk ressamlardan, eserleri tabiattan açıkça ayrılan primitiflerden tutunuz da, tabiatın aynen resmedilmesi gerektiğine inanan David’den Ingres’e kadar sanat daima sanat kalmış, hiçbir zaman tabiat olmamıştır”.

Batı’da resim sanatının modern gelişmesi ile ilgili düşünce uğraşları izlenmiş olsa da, Türk sanatçılarının soyut sanat araştırmalarını, düşünce ve gelenekleri farklı olan Türkiye’de modern sanat, Batı felsefesi üzerinde temellendirilebilmeleri zor, hatta imkansızdır. Türk ressamı Eşref Üren der ki; “Batıda Naturalizm, sanatta temel esaslardandır. Bizde ise soyutluk yüzyıllardır hakim. Basit bir taklit değil de ufukları zorlayıp, ufuklar ötesini sanata taşımak var. İç dünyayı yakalama arzusu var”.#_ftn6">[6] Başlangıç noktası tartışmalı olan modern resim, çoğunlukla 19 yy. ortalarında beliren gerçekçilik, ilk modern akım sayılmakta ise de, modern sanatın başlangıcı, çok daha geriye, 1905’e kübizm’in ortaya çıkışına kadar uzatılabilir.#_ftn7">[7]

Her bir sanat eserinin kendine özgü bir dünya görüşü vardır. Rene Hygne; “Sanat estetik ile iç içedir” der. Çünkü çağların dünya görüşleri, aynı zamanda estetik görüşleri de yansıtır. Felsefeciler, sanat kuramcıları, psikologlar, sosyologlar, eğitimciler ve sanatçıların bizzat kendileri bile, her biri ayrı tanımla sanat ve estetiğe yaklaşmaktadırlar. Sanat tarihinin hiçbir döneminde sadece felsefeye dayalı sanat yapıldığı görülmemiştir. Sanatçılar, ancak kendi dünyalarına girerse bir dünya görüşüne ilgi gösterirler.

Modern oluşum etkilerini, sadece bir sosyal harekete ya da akıma bağlamak çok da gerçekçi değildir. Toplumsal niteliğinden ötürü, bazen rejimler karşısında da sorgulandığı zamanlar olmuştur. Modern sanat hareketinde, Constable’nin bilimsel naturalizmi kesin bir etkendir. Yine modern sanat hareketleri; Delocrix’in tarihsel idealizminin, Courbet’in realizminin, Monet’in empresyonizminin, Emile Bernard ve Gauguin’in sembolizminin, hemen sonrasında gelen fovizm gibi bazı akımların ön habercisidir. Tarihsel idealizmden realizme; Empresyonizmden sembolizme, fovizme özellikle kübizme kadar modernizmin oluşum etkenleri çok farklı yelpazededir. Modernitenin kapsamını genişlettiğimizde expresyonizm, sürrealizm, fütürizm ya da kübizm akımlarını; Picasso, Miro, Kandinsky veya Mondrian gibi ustaları iyi-kötü tanıdığımız dönemleri de sözkonusu etmememiz mümkündür.#_ftn8">[8] Sanatçılar içinde yaşadığımız dönemde üslupların bilincine vardılar ve yeni “izm’ler” doğuran yeni akımları denemeye ve yaymaya başladılar. Peki, bir ressam neyin üzerinde deney yapacaktı. Hem niçin doğanın karşısına geçip, yeteneğe elverdiğince onu resmetmekle yetinmiyor. Cevap şu olabilir; Sanatçılar gördüklerini boyamak gibi basit bir gerekliliğin çelişkili bir şey olduğunu anladıkları için, sanat yönsemesini (eğilimini) yitirmişlerdir.#_ftn9">[9] Modernizmin temel eğiliminin, genellikle soyutlamaya doğru olduğu fark edilebiliyor. Bu eğilimin az ötesi ise “soyut sanat” olarak karşımıza çıkıyor.

Modern sanat dönemlerinde sanatçılar, bazen kendilerini sembolik etkinliklerle ifade ederler. Semboller ve imgeler, sanatçının renk ve biçimleriyle birleşip, eseri ortaya çıkarır. Bu eserde duyguların yoğunlaşmasıyla gereksiz ayrıntılar atılır ve etki bu şekilde ortaya çıkar. Öğeler biçimleri oluşturmalı ama bu arada kendileri eriyip gitmemeli. Sanatçı, yapıtında resim, motif ya da grafikten oluşan bir geometrik mantık ile işe başlar. Bununla birlikte eser bitene dek bu mantık sanatçıyı sınırlar gibi bir zorunluluk taşımaz, sadece temel bir kaygı vardır. Geometrik imgelemin soyut yaratıkları olarak da tanımlanabilecek bitkisel ve hayvansal motifler, birer geometrik soyutlama olarak algılanabilir. Bu görüşten yola çıkılarak “önce heyecan, sonra anlayış” denilebilir. Plastik sanatlarda bazı belli geometrik orantıları önemsemek gerekmektedir. Ama sanatçı her zaman bu konumları izlemek zorunda değildir. O, kendi kurallarını da ortaya koyabilir. Biçimleri, nesneleri ya da ikinci derecede başka şeyleri oluşturabilmek için, çoğu kez birkaç öğenin birlikte bulunması gerekecektir. Biçim senfonisinin böylece zenginleşmesiyle çeşitleme olanakları, bu olanaklara bağlı olarak da düşünsel anlatım yolları sayısız ölçüde artar. Yüzyılımızın başında Malevich; “nesnelerin boyunduruğundan kurtulalım, gerçek resim üretimine girelim” diyerek sanatta bir devrim yarattı. Malevich’e göre nesneler dünyası insan iradesinin tasarısı olarak tanımlanır. Nesneler sanatçının kendi çıkarları için tasarlanmış bir dünyadır. Mondrian ve Malevich, evrenselliğe açılabilmek için, doğaya bağlı olan dünya görüşlerinin temelden yıkılması gerektiğine inanıyorlardı. Bu bakımdan her iki sanatçı da tasarladıkları dünyalara ulaşabilmek için, soyutlamayla işe başlarlar. 19. yy’daki son halkası olan empresyonizm üzerine temellenen modern sanat, fovizmden kavramsal sanata kadar birçok akımlarla da anlam bakımından örtüştüğü zamanlar olmuştur. Bu akımların ilk sırasında kabul edilebilen fovizmle başlayan nesnelerin deformasyonu Batıda sanatta soyutlamaya gidişin ilk işaretleri kabul edilebilir. Çağın başında Wilhelm Worringer’in, sanat tarihine getirmiş olduğu iki temel kavramsal mantık vardır. Bu iki temel içtepi, “özdeşleyim” ve “soyutlama” içtepisidir. Worringer, bu içtepilerin karşılıkları olarak iki üslubundan sözetmektedir: Özdeşleyime eş natüralist üslup, soyutlamaya eş ise, soyut üsluptur. Sanat fenomenini psikolojik bir temellendirmeye dayandıran Worringer, soyut sanatın sadece uygar insanların yaşadığı çağımıza özgü olmayıp aynı zamanda ilkel toplumlarda da görüldüğünü belirtir. Ona göre, ilkel toplumlar dış dünya olaylarının neden olduğu karışıklık ve belirsizlik karşısında duydukları korku nedeniyle güvenilecek bir huzur kaynağı ararken, bu huzuru mutlak biçimlerden oluşan soyut sanatta bulurlar. Bundan ötürü Worringer, insanoğlunun ilk yaptığı sanatın soyut sanat olduğunu iddia eder.#_ftn10">[10] Soyut resimlerde ne çizgi, ne kompozisyon, ne inandırıcı bir mekân, ne insanın hayran olmasını gerektiren bir özellik, ne de neyin düşünülebileceğini belirten bir ipucu vermemekle beraber, dikkatle incelemek gerekmekte, çoğu zaman resimlere verilen isimler yardımı ile içerik konusunda sonuca varılabilmektedir.

Soyut sanatın ortaya çıkışındaki nedenleri incelerken ilkel toplumlardan günümüz uygar toplumlarına kadar, o toplumların kültür ve coğrafyasında bile farklı etkenlerin varlığını görüyoruz. Soyut sanatı bir doğaçlama sanatı olarak nitelendirenler de vardır. Sanat etkinliği, empresyonistlerde göz duyarlığına, ekspresyonistlerde bilinçaltı güçlere, bilinçaltı duyarlığına ve coşkulara dayanıyordu. Worringer soyut sanatı, bir psikolojik etken, bir içtepi olarak açıklıyor. Ne var ki, bu soyutlama içtepisi ilkellerde bilinçsiz bir mekanizma ile soyut sanata götürdüğü halde, uygar insanda bu içtepi, bu kez bilinçli bir duyguya dönüşerek metafizik bir nitelik elde eder. Soyut sanatın doğuşundaki etkenler içinde objeden kaçışın önemli bir yeri vardır. Bu konuda Kandinsky şöyle diyor; “ Artık kesin olarak şunu biliyorum: obje resimlerime zararlı olmaktadır”.#_ftn11">[11] Yine Kandinsky birçok kez sanat objesinin duyularla kavranamayan tinsel varlık olduğu düşüncesini savunagelmiştir. Soyut sanatın ortaya çıktığı yıllardaki sanat metropollerinden Münih, Paris, Moskova, Zürih ve Amsterdam gibi kentlerdeki ustaların her biri ötekinden habersiz soyut çalışmalar yapıyorlardı.#_ftn12">[12] Bu yeni döneme damgasını vuran sanatçıların farklı mekânlarda ama özde aynı eserler verdiği gözlemlenmektedir. Örneğin, Kandinsky Münih’te 1910’da ilk soyut suluboyasını boyadığı zaman, hemen hemen aynı tarihlerde, Moskova’da Larinov ve Malevich 1913’te “Süprematist”, Delaunay 1912’de “Orphist” resimlerini yapmışlar. Fütüristler manifestolarını 1909’da yayımlamış, ilk sergilerini 1912’de açmışlardı. Aynı şekilde Arp ve Magnelli, biri Zürih’te diğeri Floransa’da birbirinden habersiz soyut resimler yapıyorlardı. Sanatçıları böyle ortak paydada buluşturan olayların başında kuşkusuz Avrupa’da meydana gelen endüstriyel gelişimin sosyal hayat üzerinde bıraktığı olağanüstü etkidir. Yani sanat, bu ortamda durup dururken “soyutlama içtepisinin” üsluplaşmış formları olan “soyut” kavramın değişik versiyonlarına ulaşmamıştır. Resimlerinde arı ve duru iç dünyasını yansıtan Kandinsky, yazdığı eserlerinde de bunun teorisini anlatıyordu. “Sanatta zihinsellik üzerine” adlı kitabında, soyut resimden ne anladığını ve ne anlamak gerektiğini açıklarken; “Geist” sözcüğünü maddesel, düşünsel ve ruhsal anlamlarıyla kullanıyor. Onun mistizme olan eğilimi içinde bu kavramlar iç içe giriyor, yer yer birbirine karışıyor. Somut nesnelerden soyut geometrik biçimlerine, sayılara, renk ve seslere kadar çevresinde gördüğü her şeyde kişiliği varmış gibi karakter niteliği görüyordu.

Soyut ekspresyonizmin oluşumunda tinsellik’i inceleyen Kandinsky: “her sanat eseri zamanın çocuğu ve daha çok duygularımızın aynasıdır” der. Her uygarlık çağı kendisine bir sanat oluşturur. Geçmiş zamanların sanat ilkelerini canlandırmaya çalışmak, ölü doğmuş eserlerin ortaya çıkmasına çabalamaktan öteye geçmez. Sanatçı görünen nesnelerde saklı olanı görünür biçime sokar. Kavisler, boşlukların ve dolulukların ritmi, müzikalitesi, heyecanlı ve tatmin edici bir hoşnutluk doğurur. Plastikiteyi hissettirmek, dış görünüşün objeler dünyasının plastik değer için anlamsız hayallerini yok etmekle mümkün olur. Nesnelerdeki gizli değerleri belirginleştirmek soyut kavrama ve algılama yeteneği ile olabilir.

Anadolu geleneksel süsleme sanatı ele alındığında sonsuzluk düşüncesi mesajı yüklü olduğu görülecektir. Çünkü gelinen seviyede, o günlerden beri oluşan birikimin katkısı vardır. Batılı anlamda Türk resminin oluşum süreci de doğal olarak modernizmle ilintilidir. Modern resim sanatımızın üzerinde temellendiği geleneksel sanatlarımız, Miro, Klee, Doesburg ve Hans Hartung gibi Avrupalı sanatçılarda etkili olması ilginçtir. Resim sanatımızın geçmişine bakıldığında objeden uzaklaştırılan ve non-figüratif resmin kaynağı olan, bitkisel ve hayvansal figürler, çağdaş resim sanatımızda bir altyapı özelliğinde olduğu görülecektir.

Soyut akımlar Batı’da bizden çok önce çözümlenmiştir. Biz ise bu olayları ancak 1950’lerden sonra bir sorun olarak ele almışız, Soyut sanat akımlarının bizdeki yansımaları, zaman itibariyle kesintili olmasından dolayı “Batının soyutu yaratış süreci” diye nitelendirilen sıralama bizde karşılığını geç bulmuştur. Günümüzde Geometrik soyutlamacılar, lirik non-figüratifçiler biçiminde bir sınıflandırma yapılmaktadır. Geometrik soyutlamadan anlaşılan, nesne ve figürlerin optik görüntülerine ya da akılcı tasarımlarına, katı geometrik biçim verilerek yapılan değişiklik ve biçim bozmadır. Resme özgü biçimlemede bazı detaylar ayıklanmakta ve dış dünya ile ilgili görüntü biçimleri geometrize edilmektedir. Picasso, Braque ve Leger gibi ressamlar bu anlayışı kübist resimlerinde biçimlendirmişlerdir.

Nesne renklerinin dikkate alınmadığı, ancak nesneyi çağrıştıran sembolik biçimler… Konuya dayanan görüntüden çok, geometrik motifler ön plana çıkmaktadır. Lirik Soyutlamadaki mantık ise, heyecanlı coşkulu sanatçının, serbest fırça darbeleri, boya kazımaları, karıştırmaları ve boya bıçağı ile yarattığı şiirsel doku üzerine oturtulur. Lirik soyutlamada çoğu zaman nesne ve figürlerin optik görüntüleri tümüyle ortadan kalkar. Böylece, lirik soyutlama biçimlemesini yansıtan resimler çoğu kez non-figüratif, görüntüsüne ulaşmakta ve lirik soyut ile non-figüratif resimler birbirlerine karıştırılmaktadır. Zaman zaman da, Lirik soyutlamaya ilişkin resimlerde, nesne, figür ya da manzara öğelerinden kimi kalıntılar vardır. Bu soyutlama nedeniyle, resimlerin adları da doğa ile ilgili olabilmektedir.#_ftn13">[13]

Batı’da 1910’lardan itibaren nesne figür ve doğa görüntüleri içerikli resim yapmak popüleritesini yitirince, sanatçı resimsel öğeler dediğimiz çizgi, fırça tuşlu lekeler ve geometrik biçimlemelerle resim yapmayı denemeye başladı. Resimlerde doğa biçimi artık hiç kullanılmaz olmuştu. Ressamların doğa biçimine karşı geliştirdikleri bu tavırlarını kesinlikle figürsüz resimler olarak kurumsallaştırınca, bu eylemlerine de non-figüratif veya informel resim nitelemesinde bulundular. Ayrıca sanatçı kendi bu non-figüratif anlayışını, salt soyut biçimlerinden oluşan geometrik bir konstrüktivizme dayalı gerçekleştirmişse, bu eser geometrik non-figüratif tanımlamasına girer.

Figürsüz ve lirik bir resimde hiçbir biçimde nesne ve figürle ilgili bir izlenime rastlanmaz. Sanatçı coşku ve heyecanını kendine özgü bir mizaç ile boyasal bir yansıtmada bulunur. Yani lirik non-figüratif resim, boya tuşlarının hiçbir mantıksal biçimleme kaygısı olmadan, sanatçının içten gelen dürtüleriyle doğal bir dokuda oluşturduğu özelliktedir. Bu nedenledir ki, lirik non-figüratif resimlerde nesne ile figüre bağıntılı olmayan ve yeni bir boya dokusu ve hacim görüntüsü de ortaya çıkmıştır. Lirik ekspresyonist soyutlamada ne doğrulanabilen, ne de çürütülebilen, yalnızca olasılık derecelerine göre değerlendirilebilen çok sayıda yoruma açıktır. Bununla beraber soyut eğilimlerin sınıflandırılmasında doğrusu flu bir görüntü vardır. Yani ortak bir gruplandırma üzerine birleşilebilmiş değildir. Bu değerlendirmede bazen akımların etkisi bazen de dernek ve sanat gruplarının etkinlikleri baz alınmıştır. Çok değişik eğilimlerin ve sanatçıların sınıflandırılmasında başvurulacak ölçülerin yetersizliği, üslup farklılıklarının net olarak belirlenmesini zorlaştırmaktadır. Werner Hofman’ın “Modern Sanatın Temelleri” Adlı kitabında Picasso’nun söylediği gibi” ilk ressamlardan, eserleri tabiattan açıkça ayrılan primitiflerden tutunuz da, tabiatın aynen resmedilmesi gerektiğine inanan Davit, İngres ve Bouguerau’ya kadar sanat daima sanat kalmış, hiçbir zaman tabiat olmamıştır.#_ftn14">[14]

Kandinsky, yüzyılımızın başlarında Avrupa’da açılan özellikle Doğu Sanatı Sergilerini gezmesinin hemen sonrasında Münih’ten, memleketi Rusya’ya bu sergiler ile ilgili olumlu yorumlar yollar. Zaten bu yıllarda daha çok halk sanatı ile ilgilenir ve bu eserlerdeki rengin özgür dağılımının sırrını çözmeye çalışmaktadır. Nokta, çizgi, leke gibi unsurları Kandinsky, eserlerinde çok belirgin biçimde kullanıyor. Soyut resimden “Geist” bir anlayışla anlamlar çıkarıyor, teosofi felsefe akımından çok etkileniyordu. Eserlerinde nokta, çizgi ve lekeler tablonun her tarafında egemen birer resimsel unsur olarak kullanılmaktadır. Marc da sanatın temelde doğadan korkusuzca kaçış ve ruh dünyasına uzanan bir köprü olduğuna inanmaya başlamıştı. Paul Klee, Doğu sanatını tanımış olan Avrupalı sanatçıların tümünden farklı bir yere sahiptir. Eserlerinde kullandığı simgeler varıncaya kadar hep Doğu tadı olduğu apaçıktır. Bir sanatçının birçok etkilenmelerle kişiliğini oluşturması gayet doğaldır.

Miro’nun Doğu sanatından ve halk sanatından etkilendiğini yaptığı figürlerden ve çocuksu çizgilerinden anlamaktayız. Eserlerinde lirizm hepten yok olmamış, soyut ve figüratif işaretler onun sanatının özgünlüğü olmuştur. Kısaca Miro çizgi gücünden faydalanarak yeni bir espas ve sonsuz boşlukta, çizgilerin devinimi ve koyuluk basamaklarının en aza indirgenmiş haliyle eserler vermiştir. Değişken bir özelliğe sahip olan Klee, biçimlerin kökenleri ile ilgileniyordu. Klee’ye göre; sanatçının önünde araştırılabilecek sonsuz olanaklar vardı. Klee ekspresyonist sanatçı sayılmıştır ancak Bauhaus’ta çalıştığı yıllarda ise ondan “Elemantarist” olarak sözedilir. Klee Bauhaus’ta verdiği derslerde: “önemli olan biçim değil, işlevdir” diyor. Sanatçı görünenle yetinmeyip, görünenin ardındaki sorunlar üzerinde düşünmeye başladı mı, işlev sorunlarını bir bütün içinde ele alarak çözümlemeye çalışacaktı. Sanat Klee’ye göre yasa değil, “yasaların üstündedir”. Sürrealistler, Klee’nin çalışmalarındaki içgüdüsel ve kendiliğinden ortaya çıkmış gibi görünen öğelere bakarak onu kendilerinden biri saymışlardı.

Mondrian, soyut sanatı, evrensel bir biçim dalı olarak görüyordu. De Stijl dergisinde çıkan “Resim sanatında yeni biçimlendirmeler” adlı yazısında: ”Günün uygar insanının yaşamı giderek doğadan uzaklaşıyor ve soyut yaşama dönüşüyor” diyor. Mondrian’a göre, soyut sanat bireysel değil evrensel olacaktı. Mondrian soyutlama sözünden, “bilincin eleme gücü” olarak anlar.

Soyut sanat, keşfetmeye yönelik duygu ve heyecan yüklü zekayı dışa vurma olayıdır. Düşünmek nesne ile ilişkiyle başlar. Nesnenin çevresiyle ve kendi içindeki ilişkilerin düşünsel planda organizasyonuna “soyutlama” diyebiliriz. Düşünmek isteniyorsa, bilincin tüm görsellikten arınması gerekir. Arnheim; “Algılama ve düşünme birbirisiz olamazlar. Soyutlama, herikisi arasındaki vazgeçilmez bağ ve önemli ortaklıktır” der. Maurice Denis “Unutmayın ki bir resim, üstü renklerle belli bir düzene göre boyanmış düz bir yüzeydir” derken, bu görüş üç boyutlu gövdelerin boşluğa yerleştirilmesi ilkesine dayanan Rönesans resim anlayışının sonunu haber verdiği gibi, soyut sanata çağrı olarak da yorumlanmaktadır. Soyut sanat yapıtları anlamlarını çoğu zaman içlerinde taşırlar. Soyut anlayışı; bir tablonun herhangi bir şeyin resmi olması ilkesine taraf olmaktan çok, iç yaşantıların dolaysız dışa dökülmesi anlamına geldiği şeklinde yorumlayanlar var. Bu bir anlamda doğadan ama doğa olamayan konstrüksiyonlar yapmaktır. Doğanın görüntü biçimini benimseyen mantık, soyut resimde geçerli olmayınca, salt resimsel öğeler ve onların birbirleriyle ilişkileri, tablo düzeninin bağlantılarına göre daha engelsiz olarak oluşturulabilmektedir. Soyut resimde, resimsel düzenlemeye ilişkin salt resimsel mantık ön plana çıkıyor ve ister istemez yeni bir resim yüzeyinin gerçekleştirilmesi gereği kristalize oluyor.

Geometrik kompozisyon anlayışı içerisinde; kimi zaman geometrik mekân örgüsünü aşarak daha serbest ve motif çeşitlenmesine elverişli bir uzay boşluğu oluşturmak soyut resmin genel endişeleri arasında yer almıştır. Çağdaş resim uygulamaları yönünden “uzay düzlemi” deyimi belki daha doğru olur. Motifler, objeler kompozisyonlarda özgün ve bireysel bir dil haline getirilerek, evrensel geometrik biçimler zedelenmeden yöresel bir yaklaşımla yine kalp, kuş, arı’yı çağrıştıran evrensel ve insani im’leri kullanarak yöresellik-evrensellik ağı oluşturuldu. Astrolojik düzlemde, im’ler zamansızlık ve mekânsızlık saydamlığı içerisinde estetik kuramlara uydurma çabasıyla yerleştirilmişlerdir. Yöreselliğin görsel verilerinden yapılan alıntılar, doğasal imgelerin plastik birer eleman olan simgelere dönüştürülmesi ile, önceden çok da hesaplı olmayan heyecan yüklü çıkışlarla uzaysal yüzey üzerinde lirik soyutlama gerçekleştirilmiş olmaktadır.

Uluslar arası Konstrüktivist sanat grubunun yayınladıkları bildiride, soyut sanat içerisinde “Elemantarizm” adında bir kavram kullanılmaya başlandı; Uzay içinde birbirinden ayrı biçimleri ve cisimleri biraraya getirme süreçleriyle ilgili bir sanat ve tasarım anlayışı Elemantarizmin karşılığı oldu. Kozmik bir düzenin, bir kurgunun arayışında kompozisyon endişesi geri planda kalır. Bu yüzeyler iç dünyanın tutunmaya çalıştığı anlam işaretlerinin gelip yerleştiği tabletlerdir. Çerçeveye aldırmadan tuvali dolduran, üst üste, iç içe, büyüklü küçüklü, açıklı koyulu, köşegen renk parçacıkları müzikli bir hareketlenme içindedir. Münih ve Paris’te sanat eğitimi görmüş Emile Nolde, orada edindiği her türlü geleneksel ustalığı bir yana bırakarak, ilkel bir resim tekniği oluşturmuştu. Bu bir anlamda “bilinçli naiflik” olarak değerlendirilebilirdi. İlkelcilik, hem eski hem yeni olan kaynaklara bir uzanma, kültürel dengeyi sağlamak için zamanla kayıtlı olmayan bir dünyayı arama anlamına gelir.

Gombrich; “Sanatçılardan, üstünden çok geçilmiş yollardan kaçınmayı ve birtakım riskleri üstlenmekten korkmamayı öğrenmemiz gerekmektedir” diyor. Ancak Picasso, çalışmalarında bir çıkmaza düştüğü zaman, başka sanatçıların görsel konu ve tekniklerini kendi amaçlarına uydurarak bir çıkar yol bulduğunu sık sık gösterir. Sanat her zaman sanatla beslenmiş, sanatçılar da başka sanatçıların buluşlarını olumlu ya da olumsuz yönde kullanmışlardır. Her halde asıl olan, sanatçının kapris ve kompleksten uzak olarak, eski veya eskimeyen objeyi, yeni veya yenilenen bir bakış ya da düşünce ile görme, tasarlama ve uygulamadır. Dali gibi “Transformasyon” işleminde benzerliği ortadan kaldırıp orijinali yakalamak, üstünden çok geçilmiş yollardan kaçınmanın gereğidir.

Araştırma ve inceleme sürecini yaşamayan sanatçının beyni ölü bir beyindir. Ölü bir beyin insani fonksiyonları yerine getiremediği gibi sanatsal görevlerini de yapamaz. “Benim beynim laboratuvarımdır” diyen Einstein, 20. yüzyılda bilimsel yaşamı yeniden düzenleyen ve belirleyen kuramlarını açıklamaktadır. Yalnız matematiğin ve fiziğin kapsamında kalmayan bu kuramlar günümüzde, felsefeyi, sanatı, hatta günlük yaşamı bile etkilemektedir. Tasarım düşünce ürünüdür. Düşünmeden tasarımda bulunulamaz. Hayal kurmak tasarımın ilk aşamasıdır. Einstein yine bu konuda: “Hayal kurmak bilimden önce gelir” diyor. Hayal kurmadan tasarım olamadığı gibi, tasarımda bulunulmadan da sanat eseri ortaya konulamaz. Tasarım; düşünsel bir uğraş sonucu ortaya çıkan somut ifade elemanlarıdır. Einstein kendisini düşünsel olarak uğraştıran bir tek sorun için bile yıllarını verebilen bir insandır. Sözgelimi “özel görelilik kuramı” nın yazıya dökülmesi onun beş altı haftasını almış olmasına karşılık, yaklaşık on yıllık bir düşünsel hazırlık dönemi geçirmiştir. “Genel görelilik” ve “kütle çekimi” probleminin tamamlanması ise yedi yıllık bir zamanı içermektedir.

Sezgi ya da öngörü, tasarım için önkoşullardan biridir. Einstein’ı sonuca götüren sezgi ya da içgözlem gücünün kullanılmasıdır. Einstein çok yoğun bir dikkat ve içgözlem ile, hiçbir yasak tanımadan yepyeni ilişkiler içinde bir indirgeme ve düzenleme ile çok soyut bir sonuca ulaşarak tüm dünyanın o güne kadarki evren tasarımını altüst etmiştir. Einstein imgesel düşünerek soyut mantıksal bir düşünme biçimine ulaşmaktadır. Aynı şekilde sanat dünyasının ustalarından Klee, Miro, Kandinsky de, tasarımın gücüne inanarak, dört köşeli bisiklet tekeri üzerine çekinmeden imgesel atılımlarda bulunarak, çağlar ve mekanlararası akımlara öncülük etmişlerdir.

Franz Marc; “Ben sanatla bilim arasında denge kuramadım ama, bu dengenin –bilimin hakkı yenmeksizin- bulunması gerekir. Çünkü Avrupa kültürünün temeli kesin sonuçlara ulaşmak isteyen bilime dayanır. Gerçekten kendimize özgü bir sanatımız olacaksa, bu sanat, bilime karşı olmayacaktır” der. Bilimsel ve endüstriyel gelişmeler, sanatı öncelikle etki altın alan olaylardır. Bilim ve sanatın buluşma noktasında , gerek sanata ilişkin olgular gerekse bilimsel bulgular, yeni ufuklarda sanatçıları yepyeni umutlara yönlendiriyor.

Akıl ve mantığı yer yer ihmal ederek, bilinçaltının sınırsız hayal deryasından toparladıkları imaji materyallerle, sonuca ulaşmaya çalışan sanatçı; görünen görüntünün değil de, düşünceyi düşsel bir yöntemle ifade ediyorlar. Hayal deryasının imaji materyallerini yöresel, ulusal ve evrensel estetik potasında harmanlayarak özgür ve özgün ekspresyonu gerçekleştiriyorlar. Özgürlük ve özgünlük, temelde sanatçıların; Deneme yaparken yanılma haklarını da kullanarak, kendi bireysel teknik ve yöntemlerini geliştirme disiplinidir. Dali; “sanatçı, gerçek bir düş dünyası yaratmalı, bunu yaparken de aklı denetim altında tutup iradeyi bilinçli olarak bir süre askıya alması gerektiğini unutmamalı” der. Düşüncenin herhangi bir mantık dayatması altında kalmadan dışavurumu, gerçeğin düşsel ifade biçimi olarak yorumlanabilir. Düş’ü gerçekselleştirirken, gerçeği de düşselleştirme eylemi özgür ve özgün sanat anlayışının bir yansıması olarak Dali ile farklı bir anlam kazandı.

Doğa felsefesinin bir alanı olarak değerlendirilebilecek doğa çıkışlı soyutlamalar, modern sanat anlayışına yeni katkılarda bulundu. Doğa çıkışlı soyutlamaya yönelik resim yapmak, doğayla etkin bir hesaplaşma yolunu açtı. Resmi; doğayı görme yerine, doğayı düşünme sanatı olarak benimseyen insan, gördüğünü resmedenden çok, resmettiğini gören sanatçı konumundadır. Düşünen sanatçı attığı tek fırça tuşunun değerini bilir, hesabını da verir. Rembrandt’ın yaşadığı dönemde resmi giyisileri süsleyen altın sırma şeritleri betimlemeyi en ufak ayrıntısına değin bilmeseydi, sonradan aynı betimlemelerde nelerden vazgeçebileceğini asla aramaya kalkışmazdı. Sanatsal kültürün kavranmasıyla ve onun oluşumu üzerindeki etkisiyle birlikte insanların yaşamında estetik etkinliğin önemi de artmaktadır.#_ftn15">[15]

Görüşlerini “sanatın öyküsü” adlı kitabında uzun uzun anlatan Gombrich : “ Son bölümü kısa bir cümleye sığdırmam gerekseydi eğer; Yaratmanın yansıtmaktan önce geldiğini söylerdim” diyor. İnsanoğlu gördüğünü kopya etmezden önce, nesneleri salt yaratmak için yaratma isteğini duymuştur. Sanatı, sanatçı ortaya koyar. Sanatçı olmadan sanat olmaz. Sanatçı özgür ve özgün olduğu zaman, sanata “özgürlük ve özgünlük” anlamı yüklenebilir. Zamanın akışı içerisinde, yaşamın hızlı gelişim ve değişim sürecinde sanatçı bu olguyu hem hızla algılar hem de kendisini bunların en önünde yer alma konumunda olduğunu hissederek, daha gelecekçi (fütürist) çıkışlar içinde yer alır. Zamanı, güncelliğin akışını izleyen sanatçı, yaşanan süreci en etkin paylaşabilen bir konumun gereğini, ilk yerine getirenlerden olmayı diler. Sanat; yaratı yöntemi, Estetik; sanatın kuramsal yorumu olduğu biçimde bir ifade yanlış olmaz .


[1] Ziss, Avner, Gerçekliği Sanatsal Özümsemenin Bilimi Estetik, Çev. Yakup Şahan, De Yayınevi, Mart 1984, İstanbul, s.7
[2] a.g.e., s. 11
[3] a.g.e., s.15
[4] Bigalı, Şeref, Resim Sanatı, 2. bs.,Şafak Matbaası, Ankara 1984,s.356-379.
[5] A.g.e.,s.181
[6] Erkul, Vedat, Sanat ve İnsan, İst., Timaş Yayınları 1996, s.141
[7] Sözen Metin, Tanyeli Uğur, Sanat kavramları ve sözlüğü, İst., Remzi Kitabevi, 1992, s.24.
[8] Sanat Dünyamız, Avan Gadre;1945-1995 son yüzyılın sanat akımları, kavramları, 3 aylık kültür Dergisi, Sayı:59, İst., Yapı Kredi Yayınları, 1995, s.6.
[9] E.H.Gombrich, Sanatın öyküsü, Çev. Bedrettin Cömert, 4.Bs., İst., Remzi Kitabevi, 1992, s.3.
[10] Wilhelm Worringer, Soyutlama ve Özdeşleyim, Çev. İsmail Tunalı, İst., Remzi Kitabevi yayınları, 1985, s. 20.
[11] Tunalı, İsmail, Felsefenin ışığında Modern Resim, 4. bs., İst., Remzi Kitabevi, 1992, s.127
[12] Turani, Adnan, Dünya Sanat Tarihi, s.554.
[13] Berk, Nurullah, Turani Adnan, Çağdaş Türk Resim Sanatı Tarihi, c:2, İst., Tiglat Yayınları, 1981, s. 225.
[14] Özer, Bülent, Yorumlar, Resim Heykel Mimarlık, İst., Mimar Sinan Üniversitesi Yayını, 1986, s.59
[15] Ziss, Avner, Gerçekliği Sanatsal Özümsemenin Bilimi Estetik, Çev. Yakup Şahan, De Yayınevi, Mart 1984, İstanbul, s.17

Makaleler

 VERİMLİ BİR SANAT EĞİTİMİ İÇİN

PLASTİK SANAT EĞİTİMİ BÖLÜMÜ

 

                                                                                                              Prof.Ahmet ATAN

 

1.GİRİŞ:

 

Sanat Eğitiminde “yeni yaklaşımlar” değişmeyen bir süreçtir. Eskiden beri yeni yaklaşımlar konusunda çok az yapılan bilimsel tartışmaların son derece sonuçsuz kaldığı sanat eğitimi alanı, çağın gereği olarak genel eğitim dizgesi içerisinde –yeterince algılanmasa da- önemli bir yer tutar. Bu nedenle Eğitim sistemi içerisinde “Plastik Sanat Eğitiminde yeni yaklaşımlar olgusu”nun önemle ele alınması gerekir. Yeni bir çağa geçiş süreci yaşanırken, sanayileşmesini tamamlamış ülkeler, “Bilgi toplumu”, ”öğrenen toplum” gibi ifadelerle tanımlanmaktadır. Bilgi çağında öğrenen toplumlar, sınır tanımayan hızlı bir bilgiye erişimin, bütün dengeleri alt-üst eden ivmesine tanık oluyor. Ancak günümüze damgasını vuran olgu, tarihin hiçbir zaman kaydetmediği kadar yüksek ivmeli bir değişim olgusudur. Toplumlar, ekonomik, kültürel, bilimsel ve teknolojik alanlarda değişme ve gelişme gösterirken sanat eğitimi de bu değişimlere koşut olarak çeşitli aşamalardan geçerek bugüne ulaşmıştır.

Eğitim sistemi, mevcut olanı koruyan değil, çağın gereklerine göre onu geliştiren ve değiştiren, yenileyen bir tasarım ve uygulayım biçimidir. Yöntembilimsel bir üst kurum işlevi ile sanat eğitimini yönlendirici niteliği ile; genel eğitim dizgesi içerisinde eriyen ya da eritilen konumundan çıkarmalıdır.

İnsanlar arası bilgiye erişim, bireysel istem ve beklentilerin sınır tanımazlığı, çok yönlü düşünebilmeyi, sanat eğitiminde de demokratlaşmayı gerektirmektedir. Kalıplaşmaların etkisini yitirmeye başladığı bilgi çağında sanat eğitimcileri, tüm dünya kültürlerine açık olmuş ve bu kültürlerin inceliklerinden yararlanmasını bilmiştir.

Sanat eğitimi, doğanın şifrelerini doğal bir biçimde deşifre etme eğitimidir. Doğanın dilini sanatın diline çevirmek etkinliği, bir anlamda simgesel oyun içine girmektir. Doğa laboratuarı, beyin laboratuarı, palet (renk) laboratuarı bileşkesi sonucunda yapılan tasarım ve uygulayımın, “doğadan ama doğa olmayan” bir yöntembilimsel sanat olgusudur.

Gerek teknik, gerekse sanat ve estetik bağlamda, bilgi çağında gelişen iletişim olanaklarının zenginliği ve çağdaş entelektüel düzeydeki yeni bilgilenme kaynaklarının çoğulluğu, bilgiye kolay erişimin doğal sonucu olarak, özgürlüğün ve özgünlüğün sanat eğitimindeki rolünü vazgeçilmez bir unsur olarak ortaya koymaktadır.

 

Bildiri beş amaç gütmektedir:

 

  1. Öğrenci, Sanat Eğitiminin hedef kitlesidir. Sanat Eğitiminin hedef kitlesi olan Öğrenci açısından özgürlüğün ve özgünlüğün ortaya çıkması için sonuç ve öneriler konusunda durum değerlendirilmesi.
  2. Program, Sanat Eğitiminin sistematize edilmiş biçimidir. Sanat Eğitiminin sistematize edilmiş biçimi olan program konusunda durum değerlendirilmesi.
  3. Yönetim, Sanat Eğitiminin Karar Organı ve ortam hazırlayıcısıdırlar. Sanat Eğitiminin Karar Organı ve ortam hazırlayıcısı konumunda olan Yönetim ve ilişkiler konusunda durum değerlendirilmesi.
  4. Personel, Sanat Eğitiminin uygulayıcısıdırlar. Sanat Eğitiminin uygulayıcısı ve sorumluları olan personel (Teorik ve uygulamalı ders veren öğretim elemanları) konusunda durum değerlendirilmesi.
  5. Dershane ve Atelye, Sanat Eğitiminin fiziki tesisleridir. Sanat Eğitiminin fiziki tesisleri konumunda olan Dershane ve atelyeler konusunda durum değerlendirilmesi.
  6. Mali Kaynak, Sanat Eğitiminin, tasarruf edilemeyeceği Finansman’dır. Sanat Eğitiminin, tasarruf edilemeyeceği Finansman olan Mali kaynak konusunda durum değerlendirilmesi.
  7. Teorik ve Uygulama, Sanat Eğitiminin bilgi deneyim kaynağıdır. Sanat Eğitiminin teorik ve uygulamada bilgi deneyim ve tecrübe kaynağı konusunda durum değerlendirilmesi..
  8. Kurumsal boyut, Sanat Eğitiminin ilgili kurumlar grubudur. Sanat Eğitiminin ilgili kurumlar grubu olan tabandan tavana Kurumsal boyut konusunda durum değerlendirilmesi..
  9. Başarı, Sanat Eğitiminin varmak zorunda olduğu sonuçtur. Başarı, Sanat Eğitiminin varmak zorunda olduğu kaçınılmaz olması gereken başarılı sonuç konusunda durum değerlendirilmesi.

 

1.     SANAT EĞİTİMİNİN HEDEF KİTLESİ OLAN ÖĞRENCİ:

                                                                                                                                                  

         Sanat Eğitiminin hedef kitlesi “öğrenci” grubudur. Sanat eğitimi siteminin işlevsel olarak yapılaştırılmasında bu temel hedef kitlesi olan öğrenci grubu, fizyolojik, psikolojik, bilimsel ve kültürel gelişim düzeyi, sahip oldukları nitelikler açısından eğitimciler tarafından çok iyi tanınması gerekir. Her çocuğun kendine özgü özellikleri olduğu bir gerçektir. Bireyleri benzemez yapan bu özellikleridir.  Beklentilerin gerçekleşmesi için öğrencinin neyi, nasıl, ne kadar alabileceğinin bilinmesi, hedef kitle olan bu öğrenci grubunun sosyo-ekonomik durumu, sanatının gerekliliğini kavrama düzeylerinin dikkate alınması gerekir. Sanat eğitiminin temel ilkelerinden biri de; ”Öğrenciyi bilimsel ve sanatsal merkezli, araştırma ve inceleme yolculuğuna çıkarmak gerekir”.

         Sanat öğrencisinin içinde, bir değil birçok yetenek, birçok güç vardır. Ancak kendisini geliştirmek durumunda olan sanat öğrencisi, aldığı sanat eğitimi yöntemi ile yalnız birini en iyi şekilde geliştirir. İşte sanat öğrencisinin eğitim sürecinde, sanat eğitimcisinin yaklaşımı çok önemlidir. Sanat öğrencisine zamanına ve yerine göre tanınacak kimlik, ona özgür olma hissini verecek: Bu özgür ortamda, sanat öğrencisi, cesaretle özgün eserlerini ortaya koyma sürecine girecektir.

         Eğitim, tanım olarak insana davranış kazandırma biçimidir (Dewey,J.,1958). Aslında doğada her canlının ana ve babasından almış olduğu bir eğitim tarzı vardır, ancak insanın eğitimi bilinçli ve sistematik bir eğitimdir. Diğer canlılarda olduğu gibi genetik yollarla bir eğitim tarzı kullanmaz. Aile çevresi, dış çevre olarak iki yerde birden eğitime tabi tutulur, aile eğitim ana babanın çocuğuna vermiş olduğu hayatta kalma eğitimi olabilir. Okul ise, bilim ve sanat bilgilerini sistemli olarak öğretmeyi amaçlar, İnsanın ihtiyaçlar sıralamasında, birinci amaç karnını doyurmak, barınmak ve üretmektir. Yani hayatta kalmaktır. İkinci kademede, çeşitli eğitim faaliyetleri ve sanat yer alır, bu bilgiler içerisinde sanat önemli bir yer tutar, çünkü çocuğun ileriye dönük ilgi alanı sanat eğitiminde ortaya çıkabilir. Özellikle 20. yüzyılın başından itibaren sanat eğitimi okullarda belirgin bir ağırlık kazanmaya başlamış ve gittikçe etkinliğini arttırmıştır. Artık günümüzde tüm eğitim kademelerinde sanat eğitimi düzenli bir biçimde öğrencilere verilmektedir.[2]

Platon’un günümüzde halen etkisini sürdürdüğü temel kuramı doğrultusunda; ”estetik eğitim, eğitimin temelidir”. Bu görüşten yola çıkılırsa; “sanat eğitimi, eğitimin temelidir” gibi bir yaklaşım çok iddialı tez olmasa gerek. Güzel’e ve estetik’e dayalı olması yanında tasarım ve uygulayım bağlamında bireyin kendi özgüvenini sağlaması açısından sanat eğitiminin tüm eğitim sisteminin başlangıcını oluşturması dikkate alınması gerekir. Dünyanın estetik özümsemesinin, sanatın sınırlarını aşacağını, sanatsal yaratıyı kapsamına aldığı gibi, gerçeklik karşısında insanın koyduğu estetik tavrın daha başka yönlerini içereceğini kabul eden görüşler de vardır. Her durumda; sanat, tarih boyunca estetiğin başta gelen konusu olmuştur. Bilimsel öğretide estetiğin temel ilkelerinin her şeyden önce, sanatsal pratiğin genelleştirilmesine dayanmasının nedeni de budur. Estetiğin asli görevi, modern sanatın kuramsal yorumuna girişmek, ama bunun yanı sıra da modern sanatın üzerinde belli bir etkide bulunmaktadır.

            Öğrenme ve öğretme süreçleri, bireysel davranışları geliştirmek, değiştirmek ve yönlendirmek gibi işlemlerle ilgili çok boyutlu dinamik bir olguyu ifade etmektedir.[3] İyi öğretim ve iyi öğrenme araştırmayı gerektirir. Araştırma ise soru sorma ve tartışma demektir. İyi sorular sorma kişiyi olası doğru yanıtlara götürür. Bilgi çağında, sanat eğitimi alan sanat öğrencisinin, sanatsal gelişim kaynaklarını ve onları oluşturan nedenleri iyi araştırmak ve bu güne kadar “gelinen aşamayı aşmak gerekmektedir”. Bu bağlamda yeni durumlara, yeni sorunlara, değişik olay ve olgulara yönelmek gereği ortaya çıkmaktadır. Bu fenomenin araştırma ve geliştirme merkezleri de sanat eğitimi veren yüksek öğretim ve eğitim kurumlarıdır. H. READ "estetik duyarlılığın eğitilmesi, eğitimin en önemli ve temel görevlerinden biridir" der. Bu görevde öğrenciye yaklaşım biçimi önemlidir. İnsandaki enerjiyi, yaratma isteğini bir yere kanalize etmek eğitimle olur. Burada önemli olan bu enerjinin doğru alana kanalize edilmesidir. İşte genelleme yapacak olursak Bilim Eğitiminin yanında Sanat Eğitimi de bu nedenle gereklidir. H. READ " iyi sanat eseri yaratılması değil, daha iyi insanlar ve toplumlar yaratılması amaç edilmelidir" der.[4]

            Eğitpolitik bağlamda Milli Eğitim politikasının gelişmeye açık, sağlam  ve kalıcı bir zemine oturtulması ile, uzun vadede öğrenci yetiştirmeye yönelik yapı daha fonksiyonel olacaktır. Öğrencilerin işlenmeyi bekleyen tasarım ve uygulayım güçleri sanat eğitimi politikasının yeniden ve daha ciddi olarak ele alınmasını gerektirmektedir.

 

2.         SANAT EĞİTİMİNİN SİSEMATİZE EDİLMİŞ BİÇİMİ OLAN PROGRAM:

 

Genel eğitim uygulamaları, kurallı ve sistematik bir yaklaşımla, örgün ve yaygın biçimde  yürütülmeye çalışılırken, sanat eğitiminin özgün yönleri kabul edilmekle beraber, genel eğitim dizgesi içerisindeki program hazırlarken önemli konumu göz ardı edilmiştir. Bu bağlamda, günümüze kadar  çözülmüş olması gereken sanat eğitimi problemi, uygulanan eğitim modeli kapsamında halen çözüm beklemektedir. Çağdaş  ve nitelikli sanat eğitimi verme konusunda- bilgi çağına uyarlanmış biçimiyle- bireysel açıdan özgürlüğün ve özgünlüğün ortaya çıkması için program aşamasında önemsenmesine gereksinim vardır.

1960’lı yıllardan başlayarak sanat eğitimi, kuramsal ve kılgısal boyutlarda kendi amaçlarını gerçekleştirmek, programlarda hak ettiği yeri almak yolunda bir değişim süreci içine girmiştir. Bu değişimin ilkeleri: 1. Sanat Eğitimi temeli sanat olan bir disiplin alanıdır..… 4. Sanat öteki disiplin alanlar gibi iyi hazırlanmış öğretim programları, sürekliliği ve ardıllığı olan bir öğretim süreci, etkili öğreticilik ve yeterli güdüleme ortamı ile her öğrenciye öğretilir…[5] Gelişimini büyük çoğunlukla tamamlamış Batılı olarak tanımlanan bir çok ülkede; Sanat Eğitimi ve Resim-İş eğitim programı, Öğrenme-öğretme etkinliklerini ve eğitime yönelik süreci içeren bir planı hazırlamada iyinin iyisi ve en iyisi için çaba gösterilirken, Türkiye’de de bu konuda iyimser gelişmeler olmaktadır.

Sanat Eğitimi Programı, Sanat Eğitimi amaçlarına uygun tüm etkinlikleri kapsamalıdır. Bu bağlamada program hazırlama aşamasında 1) Program yapamaya başlamadan amaca en uygun bir biçimde önceden iyi hazırlanma, 2) Programı hazırlayan ilgili yönetici öğretmen öğretim elemanı ile icra edici konumunda olan sanat eğitimcisi ya da Resim Öğretmeni ile eşgüdüm içinde detaylar konusunda uzlaşarak planlama yapma, 3) Teorik bilgi kaynakları olan, kitap, dergiye dayalı bilgi kaynaklarının arşivlenmesi, bilgi bankası oluşturulması konusunda programlar hazırlanması, 4) Bilgisayar destekli sanat eğitiminin gerçekleştirilmesini temel alan programlar üzerinde yoğunlaşılması, 5) Bu program doğrultusunda çalışacak yeterliğe sahip öğretim elemanı yetiştirilmesinin gündeme getirilmesi, bu fikir doğrultusunda sistematik çalışmaların başlatılması gerekir. Çünkü Sanat bilgiyi, bilgi teknolojiyi üretmekte, teknoloji de üretilen bilginin olgunlaşmasını ve bilginin yaygınlaşmasını sağlamaktadır. sanat alanında ”bilgi” sanatın kuramsallaşmasıdır. Sanat eğitiminin amacı sanatsal olana ulaşmak değildir. Sanatsal olana ulaşmak sanatın amacıdır. Sanat eğitiminin amacı bireye ulaşmaktır. Bu nedenden dolayı sanat eğitimi, bireyin ihtiyacına cevap verecek nitelikte oluşturulmalıdır ve uygulanmalıdır. Bireyin ihtiyacına cevap verecek bir sanat eğitimi programının oluşturulması bireyi iyi tanımakla ve isteklerini bilmekle ilintilidir. Bireyi tanımak ve isteklerini bilmek onu ve çevresini tanımak ve bunlar hakkında bilgi edinmekle mümkündür. Bu doğrultuda bireyin ihtiyaçları (eksiklikleri) ve beklentilerinin belirlenmesi ve bunları giderecek bir sanat eğitim programı ile kaynaştırılması bireyin mutluluğunu sağlayabilecektir. Mutluluğu sağlanan birey ise toplumda sağlıklı (bedensel, ruhsal vb. açıdan) bir birey olabilecek ve toplumun da sağlıklı olmasına neden olabilecektir.[6] 

         Programlar hazırlanırken; konuya göre, eyleme göre (isteklere göre), kapsama göre (proje), çerçeve programlar (amaç ve ilkeler)olarak gerçekleştirilir. Sanat Eğitimi programlarında kullanılacak genel sanat dilinin yanında ülke geçmişi, koşulları ve geleneği üzerine kurulurken, ulusal boyut uluslararası boyutla zenginleştirilmelidir. Bilgi ve becerinin birleştirimi olan eğitim, ulusal ve uluslararası tırmanışın en önemli basamağıdır. (M. ERBAY)[7]

         Her ulusun kendi ekonomik, politik, toplumsal ve kültürel koşulları sanat eğitiminin de bu ülkelerde farklı gelişimine neden olmuştur. Ancak kimi Batılı uluslarda gözlenen hızlı endüstrileşme, bilimsel araştırmalar, teknolojik devrimler ve en önemlisi iletişim alanındaki gelişme uluslararası kültür etkileşimini de hızlandırmıştır. Bu nedenle sanat eğitimi  okul programlarındaki yeri, amacı, içeriği ve yöntemiyle her ülkede ayrılıklar gösterse de genel yaklaşımlar açısından yine de bir uluslar arası beraberlik gözlenmektedir.[8]

 

3. SANAT EĞİTİMİNİN KARAR ORGANI VE ORTAM HAZIRLAYCILARI OLAN YÖNETİM :

 

Sanat eğitimi verme “arayışı”, bilgi çağının ve bilincin ürünüdür. Bilgi çağında, sanat eğitimi için, sanatın ve sanatçının dilini anlayan, sempati ile yaklaşımda bulunan, onlardan gelecek mesaj sinyallerini çözümleyebilecek, Yöneticiler ile sanat eğitimcilerinin yüksek düzeyde fikir birliği içerisinde olmalarının sağlanması gerekir. Öğrenci, doğal olarak en son gelişmeleri göz önünde bulundurarak yenilikleri tanımayı, tanıtmayı, ilk öğreneni ve öğreteni olmayı ister. Bu nedenle çağcıl gelişimlere açık bir sanat eğitimcisi için teknolojik araç-gereçlerle işbirliği kaçınılmaz bir durumdur.  Bunun sağlanması için Yöneticiler ile yönetilenler arasında aktif bir işbirliği gerekir. Sanat Eğitimini amacına uygun olarak gerçekleştirebilmek için: 1) Yönetim, 2) Eğitim Bireyleri (Öğretim Elemanları, 3) Öğrenci, 4) Hizmetli personel arasında ilişkilerin bilgi, problem ve çözüm önerileri konusunda sistematik bir diyalogu gerekir. Sanat eğitiminin getirdiği tasarım-uygulayım gücünün geliştirilmesi için; sanat eğitimcisi-sanat öğrencisi ile beraber, öncelikle özellikle sorumlu yönetimin sanata olan yakınlığı ile ilgilidir. Bir eğitim sistemini iyi tanıyabilmek için sistemde uygulanması gereken bu sürecin kavramsal, yapısal, örgütsel ve yönetimsel boyutlar açısından bilinmesi gerekir.[9]

Etki ve yetki kullanımına açık birimlerin, konuyu çatışma noktasına getirmemeleri  gerekir. İyi irdelenmiş ve sanat eğitiminin çağa uyarlanış özelliklerini yaşayarak uygulayan kurum yetkililerinin uyum içinde çalışmaları önemlidir.

İdarecilik motive etmedir, güdülemedir, teşvik etmektir. Nasıl iyi bir profesör iyi bir yönetici olacak demek değilse, iyi bir sanatçı da iyi bir sanat eğitimcisi olacak anlamına gelmez. Çünkü, bunlarda ayrı bir özellik ve birikim ister. Nitekim iyi, başarılı bir eğitimin ilk nüvesini öncelikle idareciler ve sonra da eğitimciler oluşturur.[10]

 

4. SANAT EĞİTİMİNİN UYGULAYICSI VE SORUMLULARI OLAN PERSONEL:

 

Bilgi, bilinç ve dürtülerin” dengede olmasından oluşan ruhsal özgürlük, sanat eğitiminde, tasarım-uygulayım gücünün geliştirilmesine ortam hazırlar. Günümüzde sanat eğitiminin  önem kazanması, tasarım gücünün, teknolojiye paralel olarak uygulama alanı bulması ile de ilgilidir. Çağa adını veren bilgi trendinin hızla yükselmesi, basılı olduğu kadar görsel yolla bilgiye erişimin etkinleşmesi, güzel sanatlar eğitimi alanında tasarım ve uygulayım yetisinin geliştirilmesi için yeterli çabanın gösterilmesine gereksinim vardır.

Çağdaş Sanat Eğitimi, bütün olumsuzlukları okul düzeyinde yaşayan Resim-İş öğretmenleri için gerçekten bir soluk almadır. Ülkemizin kültürel düzeyi düşünüldüğünde ise, büyük bir gereksinimdir. Batıda Sanat Eğitiminde, gelişimin bir halkası olarak ortaya çıkan “Sanatta Eğitim” görüşüne ülkemizde bir başlangıç, bir zorunluluk olarak yaklaşılması gerektiğine inanmaktayım.[11]

Öğretmenlik bir sanattır, bir maharettir. İyi bir sanatçı olmak veya iyi bir donanım ve tam bir materyal düzeneği, kaliteli bir sanat eğitimi ortamı oluşturmaya yetmez. Ne araç gereç bolluğu ne uzmanlarca hazırlanan en iyi müfredatlar, ne uygun çalışma ortamı ve nede yeterli süre, hiç biri iyi yetişmiş bir sanat eğitimcisinin yerini tutamaz. Bundan dolayı bireyin kişilik temellerinin oluşum evresi olan okul öncesi eğitim kurumlarında görev yapacak sanat eğitimcilerinin kendi alanlarında çok iyi bir donanıma sahip olmalıdırlar. [12]

VII. milli Eğitim Şurasında Resim-İş öğretimindeki durum çok açık bir biçimde şöyle dile getirilir:”Bugün çeşitli kademelerdeki bütün okullarımızda bir resim öğretiminin mevcudiyeti nasıl bir gerçekse, bu öğretimin ileri milletler seviyesinde olmadığı da o derece bir gerçektir. Bu hal, dünyanın her tarafına yayılmakta olan modern resim öğretiminin gerçek anlamda ele alınmamış ve öğretimindeki esaslı rolün yeteri kadar anlaşılamamış olmasının tabii bir sonucudur.[13]

 

5. SANAT EĞİTİMİNİN FİZİKİ TESİSLERİ OLAN DERSANE VE ATELYE:

 

         Fiziki tesisler olan dershane ve atelyelerin oluşumunu hazırlayan nedenler; Sanat Eğitiminin temel ve genel amaçlarıdır. Sanat Eğitimi sistemini yapılaştırmada göz önüne alınan temel esaslar ile amaçlar, ilkeler ve alan uygulama etkinlikleri, fiziki tesisler olan dershane ve atelyelerin oluşumunu etkilemek ve yönlendirmektedir. Bu ortamın yapılanmasında, sanat eğitimi sistemine özgü tesisler hazırlamak gereği vardır. Sanat Eğitiminden geçen öğrenciler uygulamalı derslerde, zaman ve mekan açısından genelde serbest çalışma yaptıklarından, fiziki ortamın da buna göre düzenlenmesi gerekmektedir. Aynı Atelye içinde hızlı beslenme, temizlik ve tuvalet üniteleri yer almalıdır. Bu uygulama insani ihtiyaçların kolay karşılanması yanında, zaman kaybını önlediği gibi öğrencinin tasarım ve uygulayımda bulunurken, konsantrasyonunu da bozmayacaktır.

Eğitim ve öğretimin amacına uygun işlenmesinde  yeni eğitim teknolojilerinin kullanılması ve geliştirilmesi gerekmektedir.[14] Sanat (resim) eğitimi derslerinin; klasik sınıf mekanlarından çok sanat dersliklerinde yapılması, öğrencilerin birerli oturtulması ve sıra-masaların “U” düzeninde yerleştirilmesiyle, başarının artacağı görülmüştür. Sanat (resim-iş) eğitimi dersinde öğretmen, uygulanan çok alanlı sanat eğitimi yöntemi gereği masasında oturmayı değil öğrencilerle birebir diyaloğu sağlayacak bir hareket güzergahını yeğlemesi ve öğrenme-öğretme sürecini hızlandırması öğretim teknolojileri ve uygun ortamın önemini vurgulamaktadır.[15]

Genel eğitim bütünlüğü içerisinde yer alan sanat (resim) eğitiminde de eğitim teknolojilerinin kullanımının bir gereksinim olduğu söylenebilir. Örneğin sanat (resim) eğitiminde eser eleştiri veya sanat tarihi dersleri, sanatın teorik boyutunu öğretmesi bakımından önemli bir alanı oluşturmaktadır. Günümüzde bu derslerin bir slayt makinesi ve kaseti olmadan veya multivizyon vb. gösterisi yapmadan anlatılmasının öğrenme açısından eksik bir uygulama olacağı ifade edilebilir. Çünkü sanat (resim) eğitimi çoğunlukla görmeye, hissetmeye ve uygulamaya dayalı bir eğitimi zorunlu kılmaktadır.[16]

         Ülkemizde ilk ve ortaöğretimde sanat (resim) dersleri yıllardır müfredat merkezci bir anlayışla yürütülür. Sanat (resim) öğretmenleri bu derslerin öğretim programlarında ön görülen konuları uygunsuz şartlarda gerçekleştirmek için çabalar dururlar. Sanat derslerinin ve bu dersleri veren sanat öğretmenlerinin önemi, velilerden diğer öğretmenlere ve yöneticilere kadar geniş bir kesim tarafından henüz tam anlamıyla kavranmamıştır. Bunun doğal bir sonucu olarak sanat derslerine gereken ilgi gösterilmemekte; buna bağlı olarak bu dersler için okullarda özel mekanlar ayrılmamakta ve gerekli fiziki altyapı oluşturulmamaktadır.[17]

 

6.      SANAT EĞİTİMİNDE FİNANSMAN:

 

         Okullarımızda araç ve gereç sağlanmasında, saklanmasında ve kullanılmasında başta parasal olmak üzere pek çok sorunla karşılaşılır. Bu sorunların başında yöneticilerin parasal kaynaklarını önemine inanmadıkları bir alan için kullanmamaları gelir.[18]

         Sanat Eğitiminde finansman devlet üniversitelerinde, devlet bütçesinden karşılanmaktadır. Bu sınırlı finansman kaynağının yeterli düzeye getirilmesi için yeni uygulamalara geçit verecek yasal düzenlemeler yapılmasının önemli yararı olacaktır. Döner sermaye ve vakıf birimlerinin çalışmalarını kolaylaştıracak yasa düzenlemeleri, yöneticilerin işini kolaylaştıracağı gibi, aktif çalışmalarından caydırıcı olmayacağı gibi motive edecektir.

                                                                                                                                                  

7.      SANAT EĞİTİMİNDE BİLGİ VE DENEYİM KAYNAĞI, TEORİ VE UYGULAMA:

 

         Sanat Eğitiminde teori ve uygulama, öğrenci için bilgi ve deneyim kaynağıdır. Bunun için evrensel ve ulusal normlara uygun bilgi arşivi (databank) oluşturulması, geniş kapsamlı kütüphane düzenlenmesi sanat eğitiminin amacına ulaşmasına önemli katkıda bulunacaktır. Özel sektörün de sanat yayınları konusunda teşvik edilmesi, onlarla işbirliği yapılması öğrenci işveren diyalogunu geliştirecek, gelecekte öğrenciye yeni iş alanları hazırlayacaktır. Bu bağlamda yayın evleri ile yönetim anlaşmaları ile ucuz kitap elde etmenin yollarının araştırılması bilgiye erişimi, hem öğretim elemanı hem de öğrenci açısından kolaylaştıracaktır.

         Plâstik sanatlarda, kompozisyon, birtakım elemanların birbirleriyle ilişkisinden doğar. Bu ilişkilere sanat ya da tasarım ilkeleri adı verilir, bu ilkeler her sanatçıya göre az-çok değişiklik gösterse bile bunlar bütün sanatlarda aynı ya da benzer ilkelerdir. [19] L. ERNST, "yaratıcılığın daha önce hiçbir araya gelmemiş iki kavram ya da nesneyi orijinal bir bileşim oluşturan üçüncü bir kavram ya da nesneye dönüştürme becerisi olduğunu" belirtmiştir. Yaratıcı bireyler özgürlüğüne düşkündür, yetilerini alışılmadık biçimde deneyimleyerek farklı şekilde aktarırlar. Yaratıcı birey bilgiyle donatılmalıdır. Oregon Üniversitesinden J. D. EWAN en fazla kaynaktan yararlananın en yaratıcı olduğunu iddia eder. Sentezleme ve analizi çok iyi kotaranlar daha yaratıcı bireylerdir. Yaratıcılar, olanakları zorlar. Özünde farklılık yatar. Önceden birbiriyle ilişkisi olmayan kavram ve görsel unsurlar arasında bağlantılar kurma yeteneğidir yaratıcılık. Tabii hayal gücü olmadan da düşünce üretilemez. Yaratıcı insan okuyan, gözlemleyen, dinleyen ve araştıran bireydir. Yaratıcı yöntemler; 1- Kapsamlı düşünme; birden fazla yöntem 2- Beyin fırtınası, ( A. OSBORN) grup çalışması 3- Kuluçka yöntemi; bir konu üzerinde uzunca çalıştıktan sonra dikkat başka bir konuya çevrilir. Kuluçkaya yatırılan esas konuya dönünce yaratıcılıkta sıçrama söz konusu olabilir 4- Not alma yöntemi; eskiz, karalama bir çok yaratıcı düşünce ya da buluş kağıt üzerine çabucak aktarılır. Bulunan çözümler, sürekli evrime uğrayarak gelişir ve zenginleşir. Her tür malzeme kullanılır, eskiz kağıdı, pelür, bilgisayar vs. 5- Sentez yöntemi; buluşlar çoğu kez birbiriyle çelişen, aykırı unsurların bir araya gelmesiyle ortaya çıkmıştır. ( Örn. PİCASSO'nun Kübizmin doğuşunu Afrika maskelerinden esinlendiğini söylemesi gibi ) Ayrıca bir not defterine sürekli not almak ya da yazmak ta yöntemlerden biridir, yaratıcılık adına. Daha sonra bu notlar değerlendirilir, ilişkilendirmeler yapılır. 6- Görsel incelemeler; bakma, gözden geçirme, denetleme. Müzeler, sanat galerileri, kütüphaneler beyni zenginleştirecek kaynaklardır. Tasarım süreci ise; Problemin tanımı Bilgi toplama Yaratıcılık ve buluş süreci; problemin tanımı ve olasılıkların araştırılmasına yönelik çalışmaları içerir. Çözümler, olasılıklara noktadır. Çözüm bulma Uygulama Tasarımda görsel unsurlar bir bütünlüğe sahip olmalıdırlar. Ayrıca tasarımda sezgi, önsezi de önemlidir. Ancak bir tasarım salt içgüdülerle oluşmaz. Tasarım ilkelerini bilmek ( zıtlık, ritm, denge vb.) ve bunları gerektiği yerde kullanmak lazımdır. İşte Sanat eğitimi bu anlamda da gereklidir…. Sanat eğitiminde kafaları bloke etmeden  tasarım olgusunu geliştirmek gerekir. Öğrencilerime tasarım gücünün önemi konusunu vurgularken imkansızı başarmak adına ne gerekiyorsa onun yapılması gerekliliğini vurgularım. "Sürücüyü dört köşeli bisiklet tekeri üzerinde ilerlerken nasıl dengede durdurabileceğimizin" sorusuna yanıt ararım... Bu, öğrenciyi salt gördüğünü yineleyen, öğretmen kimliğine büründüren tarzdan kurtulması beyinsel faaliyetlerini, sezgilerini, duygularını, kendi kişiliğini kullanması demektir. Hayal eğitimi de gereklidir. Hocanın tahtada gösterdiğini yineleme değil. G. VASSAF "yaratıcılığın duvarları yoktur" diyor ve devam ediyor; "yaratıcılık yaşamın doğrulanmasıdır. İnsanın özgürlüğünün doruk noktasında yeni ufuklara doğru uzanmasıdır. Yıkıcılık yaratıcılıkla yok edilir". Yaratıcılık, yoğunluğu beraberinde getirir. İnsanın ve yaşamın anlamıdır. Bir gereksinmedir çünkü. Var olmanın bir yolu, hayatın göstergesidir. "Ölümsüzlük adına yaratıcılık eylemi vardır. Resim yapmak gibi" (LİFTON) Yaratılanın paylaşılması bir başka doyum noktasıdır. Anlam göstergesidir. "Yaşam sevgisinin içinde yaratıcılık vardır." (E. FROMM) Tüm bunlar fark etmekten geçiyor. Algının önemi burada başlıyor işte. Yeşili görmek, kuş sesini duymak, yanımızdan geçip giden güzelliği ya da kötülüğü fark etmek ve sevgiyle örüntülenen yaratıcılık gibi... İletişim yaşantımızı etkileyen en önemli özelliktir. Sanat da bir şekilde iletişim serüvenin içinde yer alır. Eğitimin bu bağlamda payı çok büyüktür ve sanatla eğitim arasında bir ilişki vardır. Sanatı kavramak, sanat eserinde iletilmek, duygu ve düşünceyi anlatmak ta bir sanat kültürünü gerektirir. Sanat insanın özsel güçlerinin dışa vurumudur ve gelişmeyi sağlar. İnsanın en önemli özelliği öğrenmek ve bunu deneyimlerinde kullanarak gelişmektir…. Sanat eğitimi kişiye görsel okur-yazarlık kazandırır.[20] Sanat eğitimi kişiye, niteliksel ayrımsamaya yönelik eleştirel düşünme kazandırır.[21]

         "Tasarım eğitiminde bilinçaltı ve bilinç üstü düşünme olgusu ve duyusunu kendine özgü bir bütün haline getirme amaçlanmalıdır. Bu bağlamda algı eğitimi de yapılmalıdır." (B. DENEL) Yetenek kalıtımsal olabilir ancak yaratıcılık öğretilir ve geliştirilebilir. Yaratıcı yetiler entelektüel birikim ve becerilerden kaynaklanır. Bu da eğitimle gelişebileceğinin bir göstergesidir. Tabii bunda araştırmanın önemi çok büyüktür. Çünkü daha çok araştırma yapanlar, daha az araştırma yapanlara göre yaratıcılıkları daha çok gelişir. Burada öğretmene düşen görevlerden biri de öğrenciye kendini eğitme olanağı tanımak, oto kontrolünü sağlamasına fırsat vermektir. [22]

 

8.      SANAT EĞİTİMİ İLE  İLGİLİ KURUMSAL  BOYUT:

 

         Sanat Eğitimi; eğitimci, öğrenci, zaman, mekan, işleyiş, yönetim, finansman, üretim, vs. olguları ile kurumsal boyutta verilir. Bunlardan birinin eksikliği ya da yokluğu, birleşik kaplar misali diğer uygulamaları da etkiler. Sanat eğitimi sistemi, hedefleri doğrultusunda gerekli etkinlikleri sağlayabilmek için, ilgili hizmet birimlerinin işbirliği ile destek almak ve vermek durumundadırlar. Daha baştan bu ve benzer hizmet birimleriyle gerekli iş birliği yaparak destek verilmediği ya da alınmadığı takdirde, sistemin alt yapısında tahribe dayalı hasar meydana geleceğinden, kurumsal boyutu ile sanat eğitimine yönelik hizmetlerin zamanında ve yeterli düzeyde sağlanması imkansız hale gelmiş olur.

         Bilgi çağının getirisi olarak Sanat Eğitimi yeni bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle başlangıçta teorik alanı çağrıştırması, yeni getirilmeye çalışılan tanımlamalardan kaynaklanmaktadır. Bu ise bir kavram karışıklığına neden olmaktadır. Bunun nedeni ise yeni bir alan olması yanında kurum içi ve kurumlar arası yeterli düzeyde iletişimin olmamasına dayanmaktadır. Tanım ve terimler, tıkanma noktasına gelen eğitim sürecinin yeni çözüm yolları arama ve bulma çalışmalarının sonrasında yoğun inceleme ve araştırma sonucunda ortaya çıkar. Kurumsal bazda; Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümleri, isim değişikliğine uğrayarak, Resim-İş bölümlerinin yerini almıştır. Tanım ve terim olarak verilen bu isim Sanat Eğitiminin işleyiş amaçları ile örtüşmekle beraber, Müzik Öğretmenliği Anabilim Dalı ile birleştirilmesiyle bu organizasyon sorun çözme yerine “sorun” olmuştur. Kurumlar arası iletişimin eksikliği, zıtlaşmalar, Müzik ve Resim Öğretmenlikleri Ana Bilim Dallarının ayrılarak birer “Bölüm” statüsünde Dekanlıklara bağlanmasını zorunlu kılmaktadır. Resim-İş Öğretmenliği Ana Bilim Dalı isminin değiştirilerek “Plastik Sanat Eğitimi Bölümü” adını alması çağın gereği olarak karşımıza çıkmaktadır. Plastik kavramı, tanım ve terim olarak, Estetiğin ve Görselliğin adı durumundadır. Tıp Fakültelerindeki Plastik Cerrahi Ana Bilim Dalları İnsan vücudu üzerindeki estetik operasyonun doğal bir adı olarak kullanılmaktadır. Bu isim Tıp alanında kullanılabiliyorsa; kaynağını aldığı alan olan Plastik Sanat’ın Eğitiminde de kullanılabilir. Böyle bir uygulama, eğitpolitik bağlamda sanat eğitimine, evrenselliğe açılan bir pencere niteliği kazandırabilir.

Sanat Eğitimi, resim, müzik, tiyatro gibi tüm sanat etkinliklerini içine alan bir anlam taşımaktadır. ….. Herbert Read “Sanatın Anlamı” adlı kitabında “sanat” sözcüğünün daha çok plastik ya da görsel sanatlara bağlandığını, ancak tüm sanatları kapsayan geniş bir tanım olarak ele alınması gerektiğini söyler (Read,1974) [23] . Bu nedenle Resim-İş Öğretmeliği Ana Bilim Dalı’nın adı aynı alanı çağrıştıran “Plastik Sanat Eğitimi Bölümü” ismi ile değiştirilmelidir. Daha geniş açılımda ise; Tüm sanat alanlarını içine alacak, özel sektör elemanı yanında, İlk,orta ve yüksek öğrenime öğretim ve eğitim elemanı yetiştirecek “Güzel Sanatlar Eğitim Fakülteleri” kurulmalıdır.

Güzel sanatlar, diğer sanat alanlarından farklı olarak somut değerler sunabilen bir alandır. Eğitim alanında, öğretimin yaşantıya dökülmesi, tüm duyu organlarına hitap etmesi ve tekrarın yapılması gibi ögelerin kalıcılığı artırabildiği bilinmektedir. Plâstik sanatlar eğitimi de belirtilen bu ögelere hizmet etmekte, diğer alanlarla bağdaşabilmekte ve diğer sanat alanlarıyla birlikte de kullanılabilmektedir.[24]

 

9.      SANAT EĞİTİMİNİN VARMAK ZORUNDA OLDUĞU BAŞARI:

 

         Başarı, sistemli ve yoğun çalışmanın sonucudur. Sanat eğitiminde başarı sağlamanın yolu, ilgili hizmet birimlerinin eşgüdüm içerisinde çalışabilmesi için gerekli olan alt yapının oluşturulmasıdır. Açıkçası sisteme çalışılırlık kazandırılması ve sürekli hale getirilmesi gerekir. Başarı grafiğinin yükselmesini sağlamanın bir yolu da denetim mekanizmasını çalıştıracak takip ve denetim biriminin oluşturulmasıdır. Bilgisayar destekli başarı takip biriminin kurulması, sonuca göre ceza ödül fonksiyonun işletilmesi, başarıyı kolaylaştırıcı etkinlikler olacaktır. Bu sistemin yapılaştırılmasında  sanat Eğitimin kendine göre özgün yönlerinin olduğunu da dikkate almak gerekir. Sanat Eğitimi veren ilk ve orta öğretim kurumlarında öğrenciler “ ön ve orta yetişkin” konumlarında iken bu Yüksek Öğretim Kurumlarında bu öğrenciler “son yetişkin” konumlarındadırlar. Başarı Grafiği izleme merkezinin, rehberlik, psikolojik danışmanlık, rehabilitasyon birimleri ile eşgüdüm içerisinde çalışarak, başarıyı engelleyici etkenlerin ortadan kaldırılması için çalışmalıdırlar.

            Genel kanının aksine çocuk, yetişkin bir insanın küçültülmüş bir örneği değildir. Çocukların çevreyi algılayışları, tepkileri farklıdır. Eğitim verilirken de bu farklı özellikleri unutulmamalıdır.[25] Klee çocuk resimleriyle kendi resimleri arasında kurulmak istenen ilişkide biraz ileri gidildiğini fark ederek şu açıklama gereğini duyar:”Benim resimlerimi çocuk resimlerine benzetmeyiniz. Bunlar iki ayrı dünyanın ürünleridir. Unutmayınız ki çocuklar sanat hakkında bir şey bilmezler. Sanatçı ise aksine resimlerin biçimsel düzeni ile bilinçli olarak ilgilidir. Sanatçının resimlerindeki anlam amaçlanan ile bilinç altının ortak sonucudur”(Werkmeister,1977)[26] İki- yedi yaş grubundaki küçük çocuklar, alışık oldukları konulara ya da sevdikleri ya da denedikleri temalara karşılık verdikleri zaman kendine özgü; idiosyncratic evrededirler. Bu çocukların sanat yapıtının etkileyici özelliklerine yanıt verişleri kendi kişisel duygularına dayandırılır. Bu çocuklar sanat yapıtının yapılmasında kullanılan gereçle ilgilenmez  ve yargıları temel olarak kendilerine özgürüdür. Yedi-dokuz yaş gruplarındaki öğrenciler gerçek konulara, gerçekçi temalara yanıt verdiğinde Estetik Gerçekçilik evresindedirler. Sanat yapıtında resmedilen kişinin duygularıyla özdeşleşirler (Anlatım). Sanat yapıtının yapılmasında kullanılan gereç ya da tekniği görmezden gelirler. Bu çocukların yargıları ideal gerçekçiliğe dayandırılır. Ergenlik dönemindekiler; dokuz-oniki yaşlar Estetik Karmaşa evresindedirler. Bu yaştakiler hoşlarına giden düzenlemelere yanıt verirler, hayvan temaları, ilginç konular, hayat ve ölüm ilgilerini çeker. Bunların sanat yapıtlarının anlatımsal özelliklerine yanıtları, sanatçının anlatım özgürlüğüne dayandırılır. Bir gerecin anlatımsal niteliklerine örneğin, kilin doğal duyumsanmasına yanıt verirler. Yargıları karmakarışık olmuştur. Gerekçeleri sanatçının farklı olma hakkına dayandırılır. Gençler; ergenlik dönemi ve daha ileri yaşlardakiler; sanat eğitimi almış olanlar, ana konunun simgesel özelliğine yanıt verdikleri zaman Estetik Bakış Açısı evresindedirler. Sanat yapıtının anlatım özelliklerine verdikleri yanıtlar biçimlerin uyandırdığı duygulara dayandırılır. Bir gerecin yarattığı çizgi niteliğine ve kompozisyon  elemanlarına yani yapıtın biçemine yanıt verirler. Yargıları, uslupsal ölçüte,  çizgi,şekil, renk, uzam gibi biçimsel kararlara dayandırılır ve belli bir sanat dünyasıyla bağlantı kurarlar. Örnek olarak bir müze ya da galeri standartları gösterilebilir. Estetik eleştiri evresine öğrenciler zor ulaşır; ancak, eğitimli sanatçılar ulaşabilirler ki bu oldukça zor başarılır. Konuya ilişkin bilgiyle ilişki kurduklarında Estetik eleştiri evresine ulaşırlar. Bu standardın  nasıl değerlendirilmesi gerektiği bilgisini içerir, ve bu da ancak uzmanlık işidir. Örneğin kimi zaman anlatımsal nitelikler sanatın ustalıkla ilgili standardını değiştirebilir. İşte bu son aşama estetik eleştiri evresi olarak adlandırılır.[27]

 

 

SONUÇ VE ÖNERİ:

 

n    Sanat Eğitiminde “yeni yaklaşımlar” değişmeyen bir süreçtir. Bilgi çağında, bilgiye erişim daha kolaylaşmıştır. Bu açıdan sanat eğitimcileri ve sanat öğrencilerinin, teknolojik donanım ile tanıştırılması ve buluşturulması önemlidir.

n    Bireysel istem ve beklentilerin sınır tanımazlığı, çok yönlü düşünebilmeyi, sanat eğitiminde de demokratlaşmayı gerektirmektedir. Bilgi çağında sanat eğitimi ön plana çıkan alanlardan biridir. Bu nedenle bu alanı ön plana çıkaran nedenler dikkate alınarak bu eğitimi veren kurumlar yüksek düzeyde desteklenmelidir.

n    Sanat Eğitiminde  gelinen nokta ne olursa olsun, -fütürist önerilerle- gelinen noktayı aşmak için, yeni proje çalışmaları üzerinde yoğunlaşmalı, pilot bölge ve eğitim kurumları oluşturulmalıdır.

n    Evrensel ve Ulusal normlar dikkate alınarak, çağın önünde gidebilmek için, kurum içi ve kurumlar arası diyalogu kurmalıyız. Bu da yönetici ve uygulayıcılar arasında planlı bir işbirliği ile gerçekleşecektir.

n    Bilgisayar destekli başarı takip biriminin kurulmalıdır.

n    Verimli bir Sanat Eğitimi için, “Plastik Sanat Eğitimi Bölümü” kurulmalıdır.

n    Tüm sanat alanlarını içine alacak, özel sektör elemanı yanında, İlk,orta ve yüksek öğrenime öğretim ve eğitim elemanı yetiştirecek “Güzel Sanatlar Eğitim Fakülteleri” kurulmalıdır.

 

KAYNAKÇA

 

Alakuş, A., Osman, Sanat Eğitiminde Öğretim Teknolojileri Ve Ortamın Öğrenme-Öğretme Sürecine Etkisi Bağlamında Nitel Bir  Gözlem, ”, III. Uluslararası Eğitim Teknolojileri Sempozyumu ve Fuarı 28-29-30 Mayıs 2003 (III. International Educational Technologies Symposium and Fair 28-29-30 May 2003), Doğu Akdeniz Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü (Eastern Mediterranean University, Faculty of Education, Department of Educational Sciences), Mağusa Kıbrıs, 2003 

Alkan, C. Uzaktan Eğitimin Yapı ve İşleyiş Boyutu, Uzaktan Eğitim Dergisi, Kış1998, Ankara, s. 5-9

Atan,Uğur, Televizyon Teknolojisinde Çizgi Film İle Eğitim, III. Uluslararası Eğitim Teknolojileri Sempozyumu ve Fuarı 28-29-30 Mayıs 2003 (III. International Educational Technologies Symposium and Fair 28-29-30 May 2003), Doğu Akdeniz Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü (Eastern Mediterranean University, Faculty of Education, Department of Educational Sciences), Mağusa Kıbrıs, 2003 

Boydaş, Nihat, Osmanlı Tuğralarına Eleştiri Açısından Bir Bakış, yayim.meb.gov.tr/yayimlar/143/2.htm

Çellek, Tülay ,http://www.kameraarkasi.org/kompozisyon/temelsanat/yaraticilik.html, tcellek@yildiz.edu.tr

Kırışoğlu, O. Tekin, Sanatta Eğitim, Pegem A Yayıncılık, Ankara,2002, s.2

Mercin, Levent, Müzeye Dayalı Sanat (Resim) Eğitiminde Teknolojik Materyallerin  İşlevi, , III. Uluslararası Eğitim Teknolojileri Sempozyumu ve Fuarı 28-29-30 Mayıs 2003 (III. International Educational Technologies Symposium and Fair 28-29-30 May 2003), Doğu Akdeniz Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü (Eastern Mediterranean University, Faculty of Education, Department of Educational Sciences), Mağusa Kıbrıs, 2003

Özsoy, Vedat, www.yayim.meb.gov.tr/yayimlar/153-154/ozsoy.htm

Tepecik, Adnan, Grafik Sanatlar, tarih-Tasarım-Teknoloji, Detay Yayınları:41,1.Baskı, ekim 2002, Ankara, s.11-12

www.yok.gov.tr/egitim/ogretmen/kitaplar/ilksanat/unite3134.doc

www.yayim.meb.gov.tr/yayimlar/mart/sanat.htm

www.yayim.meb.gov.tr/yayimlar/sayi39/ataman.htm


[1] Dicle Üniversitesi, Ziya Göklap Eğitim Fakültesi, Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü, Resim Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi, DİYARBAKIR / TÜRKİYE
[2] Tepecik, Adnan, Grafik Sanatlar, tarih-Tasarım-Teknoloji, Detay Yayınları:41,1.Baskı, ekim 2002, Ankara, s.11-12
[3] Alkan, C. Uzaktan Eğitimin Yapı ve İşleyiş Boyutu, Uzaktan Eğitim Dergisi, Kış1998, Ankara, s. 8

 

[5] Kırışoğlu, O. Tekin, Sanatta Eğitim, Pegem A Yayıncılık, Ankara,2002, s. vııı-ıx
[6] www.yayim.meb.gov.tr/yayimlar/sayi39/salderay.htm
[8] Kırışoğlu, O. Tekin, Sanatta Eğitim, Pegem A Yayıncılık, Ankara,2002, s. 13-14
[9] Alkan, C. Uzaktan Eğitimin Yapı ve İşleyiş Boyutu, Uzaktan Eğitim Dergisi, Kış1998, Ankara, s. 8
[11] Kırışoğlu, O. Tekin, Sanatta Eğitim, Pegem A Yayıncılık, Ankara,2002, s.ıx

[12] Alakuş,A.,Osman, Okul Öncesi Sanat Eğitiminde Sezgi Ve Yaratıcılık,Uluslar Arası Katılımlı 2000’li Yıllarda 1. Öğrenme ve Öğretme Sempozyumu 29-31 Mayıs 2002 (The First Symposium on Learning and Teaching in 2000s with International Participation) Bildiri Özetler (Book of Abstarcts), İstanbul Türkiye, Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi, Sayfa: 162-163.

 

[13] T.C. M.E.B. Yedinci Milli Eğitim Şurası 5-15 Şubat 1962, Kırışoğlu, O. Tekin, Sanatta Eğitim, Pegem A Yayıncılık, Ankara,2002, s.42
[14] Atan,Uğur, Televizyon Teknolojisinde Çizgi Film İle Eğitim, III. Uluslar arası Eğitim Teknolojileri Sempozyumu, (III.İnternational Tchnology educational symposium), Doğu Akdeniz Üniversitesi, Kıbrıs
[15] Alakuş, A., Osman, Sanat Eğitiminde Öğretim Teknolojileri Ve Ortamın Öğrenme-Öğretme Sürecine Etkisi Bağlamında Nitel Bir  Gözlem, ”, III. Uluslararası Eğitim Teknolojileri Sempozyumu ve Fuarı 28-29-30 Mayıs 2003 (III. International Educational Technologies Symposium and Fair 28-29-30 May 2003), Doğu Akdeniz Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü (Eastern Mediterranean University, Faculty of Education, Department of Educational Sciences), Mağusa Kıbrıs, 2003 

 

 

[16] Mercin, Levent, Müzeye Dayalı Sanat (Resim) Eğitiminde Teknolojik Materyallerin  İşlevi, III. Uluslar arası Eğitim Teknolojileri Sempozyumu, (III.İnternational Tchnology educational symposium), Doğu Akdeniz Üniversitesi, Kıbrıs 

 

[17] www.yayim.meb.gov.tr/yayimlar/153-154/ozsoy.htm

 

[18] Kırışoğlu, O. Tekin, Sanatta Eğitim, Pegem A Yayıncılık, Ankara,2002, s.33
[19] Boydaş, Nihat, Osmanlı Tuğralarına Eleştiri Açısından Bir Bakış,www. yayim.meb.gov.tr/yayimlar/143/2.htm
[20] Kırışoğlu, O. Tekin, Sanatta Eğitim, Pegem A Yayıncılık, Ankara,2002, s.49
[21] Kırışoğlu, O. Tekin, Sanatta Eğitim, Pegem A Yayıncılık, Ankara,2002, s.49

 

 

[23] Kırışoğlu, O. Tekin, Sanatta Eğitim, Pegem A Yayıncılık, Ankara,2002, s.2
[24] www.yayim.meb.gov.tr/yayimlar/sayi39/salderay.htm

 

[25] www.yayim.meb.gov.tr/yayimlar/mart/sanat.htm
[26] Kırışoğlu, O. Tekin, Sanatta Eğitim, Pegem A Yayıncılık, Ankara,2002, s.58

[27] www.yok.gov.tr/egitim/ogretmen/kitaplar/ilksanat/unite3134.doc

Makaleler

GÜZEL SANAT VE TOPLUM

 

         

 

                                                                                                          Prof. Ahmet ATAN

 

            Toplumları “Güzel’e ve Güzel Sanatlara “ zorlayan pek çok nedenler vardır. Yalnız bu tek başına ekonomik faktörle açıklanamaz. Ekonomi, bilim, felsefe, politika gibi disiplinler önemli birer faktördürler ama yaşamın sadece birer bölümleridir. Sağlıktan sanata, ekonomiden eğitime hemen her alan Güzel’den payını almalıdır.

            Sanatın, kendinden kaynaklanan özel niteliğinden dolayı, toplumun sosyal değişim ve gelişim sürecinde sanat, diğer tüm atılımlardan daha önce etkileşime uğradığı gözlenmektedir. Tarih boyunca Güzel ve Güzel Sanatlar’ın toplum içerisinde özel bir yeri olmuş, bir anlamda sosyal gelişimin ya da değişimin aynası olmuştur. Toplumsal gelişimin boyutu ile Güzel’e olan gereksinim arasında doğal bir uyum vardır.                                                            

Yaklaşık 5000 yıllık tarihimiz, Güzel Sanatlarda uzun bir geçmişe sahip olduğumuzun göstergesi olarak kabul edilebilir. Türk Milleti olarak bilinen savaşçılığımız ve barışçılığımız yanında diğer bir karakter özelliğimiz de “Sanatçı bir Millet” olmamızdır. Atalarımızın, giyim-kuşamlarından barınaklarına, av ve ev aletlerinden silah kabzalarına varıncaya kadar gösterdikleri sanatkarane yaratıcılık 20. yüzyıl sanatlarına dahi kaynak olmaktadır. Muharebe meydanlarındaki cengaverliğimiz, Lale-gül bahçelerinde hissiyatlı bir bahçıvanlığa dönüşürken bu durum Türk Milleti olarak sanatçı karakter yapımızı ortaya koymaktadır.

            Batılı Türkoloji uzmanı Lord Kinros diyor ki; “ 17. yüzyılda Türklerin bir süre savaşı bırakıp bahçeleri ile uğraştığı günlerde Avrupa ilk defa Lale’yi tanıdı”. Aynı şekilde Lord Kinros başka bir tespitinde görüşünü şöyle ifade ediyor:” Zevk sahibi olduğu kadar savaşçı bir insan da olan Türk erkeği süslü silahlar kullanmış ve gümüş işlemeciliğini bir büyük sanat haline getirmiştir. Lord Kinros’un bu görüşüne göre demek ki Türk Milleti çelik yumağa sarılı kadife gibidir.

            Sanatçı ruh, Türk Milleti’nin karakter yapısında var olan belirgin özelliklerindendir. Tarihi gelişim sürecinde Türk Milleti’nin içinde bir potansiyel güç olarak duran sanat faaliyetlerinin baba’nın oğul’u, dede’nin torunu yetiştirmesiyle, yaygın sanat eğitimi olarak ortaya çıkmaktadır. Bu usta çırak sanat eğitimi yıllar sonra yapılacak olan üniversitelerdeki Güzel Sanatlar Fakülteleri ve Bölümlerinin kuruluşuna öncülük ediyordu.

Toplumların siyasal, sosyal ve kültürel varlıklarının deposu tarihtir. Ancak, kültür varlıklarının iki deposu veya iki şahidi vardır. Bu iki şahidin birisi gelenek, ötekisi ise sanat eserleridir. Bu topraklar üzerinde Türk uygarlığının şahitleri yok olursa, Türk Milleti’nin var oluşunun ve büyük bir medeniyete sahip olduğunun ispatlanması güç olur. Türkiye Cumhuriyeti’nin çocukları; şanlı bir imparatorluğun torunları ise, bu şanlı bir kültür varlığının sahipleri olduğunun göstergesidir. Ancak 1919 yılından başlayarak Anadolu büyük bir değişim hamlesi içine girmiştir. Bunu gören Türk ressam, mimar ve heykeltıraşları, Milli Mücadeleyi destekleyen bir birlik anlayışıyla, toplumsal değişim ve gelişim sürecine olumlu katkılarda bulunmuşlardır.

Anadolu Türkiye Cumhuriyeti’nin öz topraklarıdır. Bunun en kesin kanıtları Türk Kültür ve sanat eserleridir. Yüzyıllardır kan ve gözyaşı ile kurulan, korunan ve kollanan bu vatan toprakları, analarımızın, bacılarımızın el emeği göz nuru halı, kilim, yazma ve daha nice el işi işlemeleri ile, en güzel şekilde süslenmiştir. Bu özelliği ile Anadolu’nun kendine has bir kültürü, bir sanatı olduğunu biliyoruz. Ancak Türk toplumunun yüksek bir kültür ve sanat seviyesinde bulunduğunu, yeterince hem kendi toplumumuza hem de dünyaya tanıtmak gibi bir görev üzerimize düşmektedir.

Özellikle Türkiye’de cumhuriyetin ilanından sonra, Türk Toplumu arasında Güzel Sanatların yeri ve öneminin vurgulanması için, Devlet yönetimi özel bir gayret göstermiştir. O zamanlar ki; devletin başında Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk bulunuyordu.

Dünya tarihini gözümüzün önüne getirirsek, gelmiş geçmiş büyük insanların her biri yalnız büyük asker, büyük devlet adamı, büyük ilim adamı ve büyük sanatçı olmuştur. Toplumlarına, bilim kültür ve sanat dünyasına böylece hizmet ederek göçüp gitmişlerdir. Her biri bugün saygı ve sevgi ile anılmaktadır. Ancak, bu güne kadar hiç biri Atatürk gibi, mensubu olduğu milleti esir olmaktan ve onun vatanını düşman istilasından kurtarıp, onu çağdaş bir millet düzeyine yükseltmek, onu diline, tarihine, sanatına kadar düzene koymak hareketlerine girişerek başarılı olmamıştır. Bunu ancak Türk Milleti’nin içinden çıkan dehalar zincirinin son halkalarından biri olan Atatürk yapabilirdi. Atatürk engin kültürlü bir devlet adamı, Özgür düşünceli bir eğitimci, halkını aydınlatmayı görev edinmiş bir hatip ve gerçek anlamda bir halk öğretmeni aşamasına erişmiş, bütün olanaklarını halkına, gençliğe, vatanına adamış saygın ve seçkin bir öncü Türk vatandaşı idi.

Atatürk’ün toplumu aydınlatma faaliyetleri doğrultusunda, Türk toplumu ve aydınları  arasında “Türk Sanatı” görüşü hakim olmaya başlamıştı. Hatta bu isim altında Sanatçı-yazar Celal Esat Arseven tarafından 305 sahifelik bir kitap yazılmış ve yayınlanmıştır. Bu eserin hazırlanış tarihine bakılırsa;1934 ile 1935 yılları arasında olmalıdır ki, Atatürk’ün Türk Kültür tarih ve sanatını araştırma faaliyetlerinin yoğun olduğu bir döneme rastlar. Zaten Türk toplumunu bilinçlendirme adına yürütülen faaliyetlere bakılırsa, Atatürk’ün bu faaliyetleri belli bir sistem içinde tasarlayıp uyguladıkları görülür. Atatürk’ün bu politik uygulamasını üç aşamada incelemek mümkündür. Bu hareketlerin birincisi, tanıtıcı, ikincisi teşvik edici ve güven verici, üçüncüsü de Türk Plastik Sanat Eğitimi Kurumlarını oluşturmak olmuştur.

Toplum olarak, güzel sanatlar olmadan da yaşayabiliriz. Fakat, o zaman; ruhumuz, iç dünyamız boş kalır; bir çöle benzemiş olur; bizler, barbarlaşırız ve o zaman da, belli bir uygarlığımız olduğu için, “uygar barbarlar düzeyine düşeriz !.” Güzel sanatlardan yoksun olan insanların hayatları da bir çok nimetlerden yoksun kalır; o kadar fakirleşir ve bir anlamda bitkisel hayata girerler.

Güzel sanatlar; Toplum bireyleri olan insanlarda güzelliğe, güzele ve mükemmele karşı şiddetli bir istek, bir susamışlık duygusu uyandırır. Güzel sanatlar; hayatı anlamlandırır ve sevdirir. Güzel sanatlar insanların ruhlarını yükselterek onları erdemli hale getirir; yüksek ve derin düşüncelerle olgunlaştırır, Güzel sanatlar insanların duygularını inceltir davranışlarını nazikleştirir ve güzel yaşamanın yollarını gösterir. Denilebilir ki; Güzel sanatlardan yoksun insanlar veya toplumlar aynı zamanda temiz ve asil duygulardan da yoksundurlar. Ancak Güzel sanatlar, toplumları; yüksek bir kültür düzeyine eriştirir.

            İnsanların en büyük görevlerinden biri dünyayı güzelleştirmektir. Çünkü Dünya’yı ve daha geniş anlamda evreni kurtaracak ve kollayacak güzelliktir. İyiliğin, doğruluğun, yararın, erdemin güzellikten ayrılmaz bir nitelik olduğu kabul edilirse; Güzellik bir güneş gibi yeryüzündeki her şeyi aydınlatmalıdır. Bilimin, felsefenin, politikanın daha geniş anlamda toplumsal hayatı ilgilendiren tüm alanların iyi, güzel ve mükemmel olmasını istemektedir. Güzellik yalnız, Leonardo’nun fırçasından değil; Hattat Hamit’in Kaleminden, Suna Kan’ın veya  İdil Biret’in parmaklarından da dökülüp akmalıdır.  Güzellik; demircinin çekicinden akmalı, ayakkabı boyacısının fırçasında, simitçinin tablasında da görünmelidir. Dünyada her şey ve herkes güzel olmalıdır. Şehir merkezlerinde yol kavşaklarına dikilmiş heykellerden tutunuz da, kaldırım taşlarından caddedeki gece lambalarına kadar her şey güzel olmalıdır. Ya toplum, ya insanlar!... Evet insanlar da, aileler de, ailelerin yaşayışları ve toplumun yaşayışı da; Milletlerin ve devletlerin, sosyal düzeni sağlayan polislerin de işleri güzel olmalıdır. Türkiye’mizin çiftçilerinin çalışmaları da, yaşantıları da güzel olmalıdır. Millet vekili mecliste güzel kanun hazırlamalı, Öğretmen okulda güzel öğretmeli, subay kışlada güzel eğitim vermeli, İşçi fabrikada güzel iş yapmalı, harcadıkları emekler de güzel; ruhları doyurucu ve kandırıcı olmalıdır.

            Güneş; kocaman bir elmas küre parıltısı ile dünyanın her yerinde bataklığa da, saraylara da ışığını, ziyasını gönderir. Demez ki; ben bu bataklığa ışığımı göndermem. Ama işin güzel tarafı; Güneş küre ışığını bataklığa gönderirken onun büyüklüğünden ve onurundan bir şey kaybolmadığı gibi, sarayın penceresinden de girmesi ile fazladan bir onur kazanmaz. Zaten aydınlığın merkezi kendisidir. İşte Güneş, demet demet, salkım salkım ışınlarını yeryüzünün her tarafına yayarak doğayı ve insanları aydınlatıyor, ısıtıyor ve yaşatıyorsa; güzellik de onun gibi; insanların ruhlarına dolmalı, insanların ruhlarını ısıtmalı, zihinlerini aydınlatıp parlatmalı; her yerde her işde insanların temiz, kusursuz olmalarına, dürüst, neşeli ve sağlıklı yaşamalarına yardım etmelidir. Ve böylece; her insanın bakışlarından, söylediği sözlerden, yaptığı her hareketten ve yüzünde beliren çizgilerle kıvrımların her birinden… insanların düşüncelerinden, elleriyle parmaklarıyla dokundukları her şeyden; zerre zerre, demet demet, salkım salkım güzellik fışkırmalıdır.Ve ancak toplum güzelin önemini kavrama ve benimseme olayının gerçekleştiği gün; hayatta güzellik denilen insanlara ya da toplumlara dirlik, dirilik, birlik ve esenlik verici bir yüce kaynağın var olduğu söylenebilir. Şu bilinmeli ve kabul edilmelidir ki; Güzelin kendisi topluma muhtaç değil, toplum güzel sanatlara muhtaçtır.

            Ortaya çıkan bu sonuçlar güzel sanatların sosyolojik yönünü ortaya koymaktadır. Bu bağlamda güzel sanatların kendine özgü bir etkisiyle sosyal topluma kazandırdığı bir estetik yaşantı vardır. Güzel sanatlar, bu yönü ile uygarlığa ve sosyal topluma önemli katkılarda bulunur. Bundan dolayı tarihçiler bir toplumu inceleyip değerlendirirken, artık savaş ve zaferlerden çok; sanat eserlerini inceliyorlar. Çünkü bir toplumu ve onun zeka, tasarım düzeyini en iyi yansıtan ayna, toplumsal eserlerdir. İşte güzel sanatlar şüphesiz; insana, insanlığa yeniden asli fonksiyonlarını kazandıracak bir araçtır. Güzel sanat eserleri, toplumların onurlarını yüceltmekte, ruhlarını temizleyip ıslah etmekte, insanlara bedensel ve ruhsal bir tazelik ve canlılık vermektedir. Toplumun günlük yaşantılarındaki uygunsuzluklarından, hatalarından, kusurlarından ve kötülüklerinden uzaklaşmalarına güzel sanatlar vesile olur.

            Güzel sanatlar, insanda; doğuştan gelen ve ayrı ayrı zamanlarda beliren nitelikleri geliştirmek, insanda en iyi, en güzel ve en yüce olan insanlık duygularını eğitmek ve geliştirmek suretiyle insanın en mükemmel şekli almasını sağlayacak bir araçtır.

            Her ne kadar, toplumun büyük bir kesimi güzellik ile güzel sanatların ve sanatçının yaratıcılık gücü’nün, hayatta bir süs unsuru olduğunu benimsemişler ve her zaman, bu görüşlerini itiraf etmişlerse de güzelliğin; gene de asil ve değerli bir duygu olduğuna inanır gibi görünmüşlerdir.[2] Ayrıca, güzelliğin; insanlara özgü bütün etkinliklerin temelinde bulunması ve bu etkinlikleri tamamlamada birinci derecede rolü olması gereken özlü ve özel bir nitelik olduğu konusunda yeterince ikna olamayanlar da yok değil.

            Bilinmektedir ki; bu gün; yeryüzü insanlarının büyük bir çoğunluğu bedence çok ağır ve bazı yerlerde son derece acıklı ve katlanılamaz acılarla dolu şartlar içinde yaşamaktadırlar. İnsanlık yoksulluk ve ıstıraplar içinde bunalmaktadır. Dünyanın pek çok bölgesinde bu durumda bulunan zavallı insanların karşısına çıkıp da onlara, güzel sanatlar alanlarındaki güzelliklerden ve yaratıcılıklardan sözetmek, çok acaip olmaz mı?... Ve bu tutum; yeteri kadar doyunamamış, günlerce aç dolaşmış, üstleri başları yırtık ve yamalı olan, yatacak yerleri bulunmayan kimselere güzel renkli elmalardan, portakallardan, ince el ve iğne işi dantellerden söz etmek kadar yersiz, lüzumsuz ve hatta gülünçtür; diyenler bulunmaz mı?... Fakat hemen belirteyim ki; böyle bir soruya cevap vermek bu soruyu sormak kadar saçma olur. Ve biz insanlar; çok kez böyle çürük düşünceler taşıdığımız için; bizlerin kişisel hayatımız olduğu gibi; aile hayatımız, toplum hayatımız, toplumsal ve politik hayat ve etkinliklerimiz pek çok yönleriyle şeklini değiştirmiş, deformasyona uğramış, kötüleşmiş ve sakatlanmıştır. Bunun önemli nedenlerinden biri, hiç şüphesiz; güzele ve güzel sanatlara pek az yer ve önem verilmiş olmasıdır.

            Bir bilim yarışmasında Jean-Jacque Rousseau (1712-1778) Güzel sanatlar aleyhindeki şu görüşlerini ortaya koymuştur;”İyi bir asker için bilim, felsefe ve güzel sanatlar faydalı değil; tamamıyla zararlıdır. Çünkü: İyi bir asker için önemli olan şey, zihninin bilimlerle işletilmesi ve zevklerinin güzel sanatlarla inceltilmesi değil; kollarının, vücut kaslarının ve organlarının sağlam ve kuvvetli olmasıdır.” Jean-Jacque Rousseau’nun ileri sürdüğü bu düşünceler ve yaptığı yargılamalar; ünlü filozoflardan Volteire’in dikkatini çekmiş ve Jean-Jacque Rousseau’ya bir mektup yazarak onu “İnsanları dört ayak üzerine yürümeğe zorlamakla” suçlamıştır.[3]

            İçinde yaşadığımız çağda, bir insanın hem kendisi hem başkaları için, temelinde sağlam akıl, sağduyu ve neşe içinde bulunan bir hayat yaratması ve bu hayatı yaşaması, hiç şüphesiz kolay değildir. Bu; temelli bir bilgi ve özellikle “sanat” işidir. Bu işi başarılı bir tarzda yapabilmek için, ayrı ayrı her birimizden ve hep birlikte hepimizden istenilen tek şey; güzelliğin ne olduğunu bilen, güzelliği seven sanatçılar gibi davranarak bütün hayat alanlarına hesaplı ve ölçülü adımlar atarak girmektir. Halbuki bizler, ne yapıyoruz?. Bizler kaba saba kimsecikler, üstleri başları yağ, kir, kireç ve boya içinde dolaşan badanacılar ve hatta, daha çirkini ve kötüsü; önüne geleni devirip kıran, yakıp yıkan barbarlar gibi; hayata, hayattakilere, bütün hayat alanlarına, İnsanlararası ilişkilerde birbirlerimize kaba güçlerimizle saldırıyoruz. Bundan dolayı; hayatımız çekilmez olduğu gibi, başkalarının hayatını da çekilmez hale getiriyoruz. Böylece toplum olarak hayatımız, çirkin ve düzensiz bocalamalarla akıp gitmektedir.

            Öyle sanıyorum ki; sözlerim sizlere; hepimizin ve her insanın hayatında, güzel sanatlara değer veren duygu, davranış ve yaratış belirtileri ne kadar az ve eksik ise; ve hayatımız güzellik yönünden ne kadar fakir ise; güzellik, güzel sanatlar ve sanatkarane yaratış etrafında çok çok konuşmanın yeni yeni iddialar ortaya atmanın, hatta bağıra bağıra tartışmanın; hiçbir yararı olmayacaktır. Çünkü “Karga’dan Kanarya gibi ötmesini beklemek Karga oğlu Kargalıktır”.

            Rus yazarı Dostoyevski “ Evreni kurtaracak güzelliktir” demek suretiyle, güzelliğin insan ve toplum hayatında, insanlığın kurtuluşunda oynayacağı önemli rolü belirtmeye gerek görmüştür. Dostoyevski, evreni kurtaracak bilimdir, felsefedir, politikadır dememiş, “güzellik”tir demiştir. Çünkü; bilim de, felsefe de, politika da türlü temelsiz inançlara bürünerek, yararsız ve sağlıksız biçimler alabilir; bozgunluklara, fesada uğrayabilir; her biri ağır suç sayılan türlü biçimlere bürünebilir ve o zaman; bilim de, felsefe de, politika da insanları karanlığa sürükleyen bir kara güç haline gelebilir. Bunun için; bilimin de art düşüncelerden ve her türlü kusurlardan sıyrılarak insanlığın hizmetinde bulunmasına şiddetle ihtiyaç vardır. Felsefenin  de, politikanın da dürüst, olgun, kusursuz ve mükemmel olması; kasıtlı sapmalar ve duraklamalar yapmadan işlemesi; insanların ruhlarını ve vicdanlarını huzura kavuşturan sevimli, kandırıcı bir inanç kaynağı nitelikleri içinde varlığını sürdürmesi lazımdır. Çünkü yalnız güzellik bilime de, felsefeye de, politikaya da; amaçlarına uygun alanlarda kalmayı; bu amaçlara uygun etkinliklerde bulunmayı sağlayacaktır.

            Güzellik’e dayalı incelik, naziklik ve zarafet; insanlara, muhtaç oldukları düzeni de sağlayacak; dünyayı kötülüklerden ve çirkinliklerden kurtaracak; hayatı hayat ile hayatlandıracak, insana rahatlık ve mutluluk getirecek en güçlü şarj kaynaklarından biridir.

            Şimdiye kullandığımız güzellik kavramı ile biz; pek çok insanın sık sık , her yerde, hemen her konuda ve gelişigüzel bir umursamazlıkla kullanarak gerçek anlamını bozdukları ve sakatladıkları güzellik sözlerini, aynı umursamazlık ve belirsizlik içinde tekrarlamıyoruz.  Biz bu kavramı; hem çok geniş anlam ve kapsamları içinde ve hem de; her şeyi, her hal ve işlemi sarıp kuşatan, her iş ve davranışın yalnız dışında kalmayıp içine ve özüne kadar süzülen; insanların ruhlarına, düşüncelerine, duygularına varıncaya kadar, çok yaygın alanlar içinde değerlendiriyoruz; insanların tensel ve tinsel bütün işlerine düzen verecek çok kudretli ve sınırları dikkatle ölçülmüş “yapıcı ve yaratıcı bir güç” karşılığı olarak kullanıyoruz. Böyle olduğu ve böyle düşünülmesi gerektiği halde, toplumun büyük bir kesimi güzellik kavramını, adeta Nasrettin Hoca’nın kuşuna çevirmişlerdir. Kuyrukları kesilmiş, kanatları yolunmuş, her tarafı kana bulanmış bir acayip kuşa benzetmişler; bu güzel sözlerin doğal ve normal anlamlarını yağma etmişlerdir.

            Biz insanlar; evlerimizin kapılarını, çalışma odalarımızın, okullarımızın, sosyal kurumlarımızın ve Devlet kuruluşlarının kapılarını; güzelliklere karşı- hiçbir aralık bırakmamacasına, sıkı sıkıya kapamışız. Ve hala da kapamağa devam ediyoruz. Hatta bizler; güzelliği ve güzel sanatlar alanlarındaki yaratıcılığı bir cennet kuşu gibi önce bir altın kafese kapatmış ve kapalı mekanlara hapsetmişiz. Ve toplum olarak bizler; güzel sanatları da, güzelliğe ve güzel sanatlara hizmet edenlerin eserlerini de göz önünden kaldırıp onları yalnız Sanat Müzelerine, yalnız Güzel Sanatlar Fakültelerinin salonlarına, tiyatro binaları salonlarının duvarlarına; şairlerin, yazarların çalışma odalarına; heykellerin tunçlarına ve mermerlerine, tabloların tuvallerine, sarayların ve yüzlerce sanatkarane yapılmış binaların duvarlarına aktarmakla yetinmiş ve oralara hapsetmişiz!

            Güzellik ve Güzel sanat eserleri; kaderin çok seyrek ellerinden tuttuğu paralı, bol şanslı ve imtiyazlı kimselerin kendi odalarına kapattıkları, yalnız kendilerine özgü, göz kamaştırıcı ve büyüleyici güzellikleri olan kristal avizeler değildir. Güzellik ve Güzel Sanat eserleri herkesi her yerde : Dağların tepelerinde, yürüdüğümüz sokaklarda, demirci dükkanlarının kapıları üzerinde, han’ların saçaklarında da görünmeli ve ışınları her yöne saçılan güneş gibi, her yeri ve her şeyi aydınlatmalıdır. Güzel Sanatlar ve güzellik; bayram günleri ve törenlerde giyilen “bayramlık kıyafetler” değildir. Güzellik ve güzel sanat eserleri; günlük kıyafetler gibi, her gün giyilen iş elbiseleri olmalıdır. Güzellik ve güzel sanat eserleri, birer konfor, birer süs ve güzel birer süsleme aracı veya  parlak taşlarla mücevherlerden yapılarak “hayatın boynuna” takılmış birer kolye de değildir. Güzellik ve güzel sanatlar, hayatta her gün kullanılacak hava, su ve ekmek gibi; en gerekli, hayati önem taşıyan birer “ihtiyaç”tır. Bunlar; hayat binamızı yapmada kullanılacak çimento, kum, çakıl, kireç.. gibi, en önemli harç malzemesi olmalıdırlar. Hatta, bunlar; Güzel sanat eserlerindeki güzellik, daha önemli iş görmeli; hayat binamızın yapıcıları, baş mimarları ve bütün etkinliklerimizin düzenleyici güçleri ve elemanları olmalıdırlar.[4]

            İnsan sanatçıdır, Resim çizdiği, roman yazdığı için değil… Kalbi olduğu için, ruhunda sabır, şefkat ve fedakarlık olduğu için.. Konuşmak bir sanattır.. Dinlemek bir sanattır… Öğretmenlik bir sanattır… sözün özü zoru başarmak bir sanattır… Sadece eli ile çalışana amele derler. El’i ve aklı ile çalışana usta derler.. El’i, aklı ve kalbi ile çalışana da sanatçı derler. Kısacası dünyanın güzelleşmesine, evrenin kurtarılmasına katkıda bulunan herkes sanatçıdır.

[1] Gazi üniversitesi, Sanat ve Tasarım Fakültesi Ankara-TÜRKİYE

[2] Petrov, Grigory, Olaylar İçinde Büyük Sanatçılar ve Üstün Yapıtları, Çev. Hasip A. Aytuna, İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul, 1979, s.1
[3] Şişmanov, Prof. Dr. İv. D., Sofya Üniversitesi, Petrov, Grigory, Olaylar İçinde Büyük Sanatçılar ve Üstün Yapıtları, Çev. Hasip A. Aytuna, İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul, 1979, s. XX

[4] a.g.e.,s.4

Makaleler

Çocukta Sanat Eğitiminin Önemi  

 

                            Prof. Ahmet ATAN

 

Resim yapmak çocuk için bir oyundur.

Gerçekte birçok şey çocuk için oyundur.

Oyunlar da çocuklar içindir. Çocuk sanat yapmak için resim yapmaz.

Çocuğun bu oyunda ortaya koyduğu şey onun duygu ve düşünce hayatıyla ilgili resimlerdir. Çocuğun aklı yürütme, heyecanlanma, sevinç ve tedirginlikleriyle bir iç dünyası vardır. Ortak anlatım aracı olan dil ile kendini anlatamayan çocuk sanat dili ile kendini anlatabilir Çocuk konuşarak ifade edemediklerini resim yoluyla ifade edebilir.. Çocuk resimleri sanatsal bir etkinlik olsa da kesinlikle “çocuk sanatı” ya da “sanat” olarak isimlendirilemez. Ancak çocuk resimlerine bakan sanat eğitimcileri sanatsal mantıkla değerlendirebilir. O da yetişkin mantığı ile değil, çocuğun yapmak istedikleri ile çocuk spontanizmini inceler. Sanat eğitiminin önemi, eğitimbilimi boyutlarında değerlendirildiğinde, çocuğa kendini anlatacağı bir dil, bir anlatım yolu kazandırmasında temellenir.

Çocuk resimleri, çocuğun ruh ve beden gelişiminde dikkat çeken bir uygulama alanıdır. Çocuk resimleri, çocuğun gerçek dünya ile çocukça bakışın kurduğu iletişim göstergesidir. Çocuk resim yaparak duygusal, algısal, gelişmeye yol bulur. Soyut düşünmeden gelen yolu çizgi renk ve leke ile somutlaştırır. Bu yolla çocuk kendine ait bilinmezlerin ipuçlarını yakalamaya başlar. Kendini, yapmış olduğu resimlerle keşfe başlar. Çünkü çocuk resimlerinin temelinde baskısız ruh açılımı vardır.

         Çocukta sanat eğitimi, önemli ve önemsenmesi gereken bir alan olarak kaşımıza çıkar. Sanatın çıkış noktası insan ruhu olduğu için bu alan; çocuk bilinmezlerinin bilinmesine ortam hazırlar. Sanat, Özellikle çocukların hayal gücünü yansıtır. Onların özgüven kazanmasına neden olur. Özgürlük ve özgünlük bağlamında isabetli kararlar almalarına yardımcı olur. Sadece bu nedenlerden dolayı çocukta sanat eğitiminin önemi büyüktür.

         Çocuk sanat eğitimi, eğitimle ilgili işlevleriyle örgün ve yaygın eğitimin uygulama alanına girer. Öğretimin ilki, anaokulu ve ilköğretimde başlar. Bu nedenle bu süreçlerde sanat eğitimi önemlidir. Anaokulu ve İlköğretim sürecinde sanat eğitiminden geçen çocuk bireyler için, kişilik gelişimi önemli olgulardır. Çocuk bireylerde özgüvenin sağlanması, hayatın hangi alanı olursa olsun tasarım gücünün geliştirilmesi sanat eğitiminin başlıca amaçlarındandır.

         Sanat eğitimi, genel eğitim tarihinin her döneminde var olan bir olgudur. Sanat eğitiminin geçirdiği evreler, genel eğitim sürecinde oldukça hızlı gelişime ve değişime uğramaktadır. Sanat eğitimi yoluyla çocuk, uygulamalı olarak bilgi ile yüzleşir. Sanat eğitimi alan çocuk ile almayan çocuk bir olmaz. Sanat eğitimi alan çocukların, yaşam biçimleri, hayata ve olaylara bakışları değişir. Karşılaşılan zorluklar karşısında panik atak olumsuzluğuna düşmeden pratik çözümler geliştirir.

         Evrensel eğitimin temel amaçları arasında gerçekte “gelecekçi insan modeli hazırlamak” da vardır. Sanat eğitimi amacına uygun olarak alındığında ya da verildiğinde, çocuklar gelecekçi insan tipinin özelliklerini kazanır.

         Sanat eğitimi hem akıl, hem de duygu eksenlidir. Bundan dolayı kendiliğinden bu alan daha etkili ve belirleyici konuma gelmektedir. Bilgiye hızlı erişimin yaşandığı çağımızda genel eğitim sürecine damgasını vuran olgu, “bilimsel sanat” olgusudur.

Bilgi çağında özgür düşünen çocuk özgün, özgün çocuk da özgürdür. Bunun da en uygun ortamı sanat etkinlikleridir. Sanatsal güzelliklerden zevk alabilen, kendi kültürünü tanıyan, çevresine ve sanat eserlerine eleştirel bir gözle bakabilen çocuklar yetiştirmek günümüz eğitim sistemi içinde sanat eğitiminden beklenen genel istemlerdir.

Eğitimin bir amacı da bireysel (duygusal) zekânın işlenerek en yararlı hale getirilmesidir. Sanat eğitimi ile bireysel (duygusal) zekânın, bilimsel tutarlılık ve sezgisel yaratıcı bütünlük içerisinde somutlaştığı bir alandır. Çocuk, zekâsı ve sezgileriyle yaşadığı için zaten spontane bir yapıdadır. Onları anlamak için çaba gerekir. Bu nedenle çocuğun bireysel istek ve beklentilerin sınır tanımazlığı, çok yönlü düşünebilmeyi, sanat eğitiminde de demokratlaşmayı gerektirdiği kadar özgürlüğü ve özgünlüğü de gerektirir.

Gerek teknik, gerekse sanat ve estetik bağlamda, bilgi çağında yetişen çocuklar, iletişim araçlarının çeşitliliği, çokluğu ve çağdaş entelektüel düzeydeki yeni bilgilenme kaynaklarının çoğulluğu, bilgiye kolay erişimin doğal sonucu olarak, özgürlüğün ve özgünlüğün sanat eğitimindeki rolünü vazgeçilmez bir unsur olarak ortaya koymaktadır.

Sanat eğitimi alanındaki yeni yönelimler bu alanın kapsamını genişletmiştir. Eğitimin temel bir alanı olarak sanat eğitimi, çocuk gereksinimlerine dayanır. Sanat eğitimi kendini amaçlarına dayalı bir öğretim alanı olduğu gibi, çocuğun yaratıcılığını geliştiren, çocuğa kendini ifade etme ve çevresini tanıma olanağı veren etkili bir eğitim aracıdır. Sanat eğitimbiliminin ışığında, çağın gereksinimlerine göre her aşamada yeniden güncellenmesi gerekir.

   Sanat eğitimi vermede; uygulanabilir eğitim modeli üzerinde çağdaş yaklaşımlar, çocuğun bireysel özgürlüğün ve özgünlüğün ortaya çıkması yanı sıra, sorun çözme gücünü geliştirmeyi, iletişim, iş birliği, öğrenme, araştırma, sağlıklı yaşam ve üretim yeterliliklerini pekiştirmeyi amaçlamaktadır. Tüm bu olgular karşımıza bir öğretim alanı olarak sanat eğitimini çıkarmaktadır. Çünkü sanat eğitimi, bireysel beceri ve yetenekleri temel öğretim yöntemi olarak kabul eden anaokulu ve ilköğretimin amaçlarını kendi amaçlarıyla uygulamada somutlaştırabilen bir öğretim alanıdır. Eğitim kurumlarımızda her düzeyde verilen eğitim dikkate alındığında ders öğretim programlarının, türleri artarak sanat eğitimi derslerinden yararlanmaya yönelik bölümleri çok az içerdiği görülür. Kaldı ki, eğitimi verilen birçok alanda sanat eğitiminden yararlanmak mümkündür. Bireysel özgürlüğün ve özgünlüğün ortaya çıkması için, özellikle sanat eğitimine özel bir önem verilmelidir. Çocukta bir değil birçok yetenek, birçok güç vardır. Ancak kendisini geliştirmek durumunda olan çocuk, aldığı sanat eğitimi yöntemi ile yalnız birini en iyi şekilde geliştirir. İşte çocuğun eğitim sürecinde, sanat eğitimcisinin yaklaşımı çok önemlidir. Çocuğa zamanına ve yerine göre tanınacak kimlik, ona özgür olma hissini verecek: Bu özgür ortamda, çocuk cesaretle özgün çalışmalarını ortaya koyma sürecine girecektir.

Genel eğitim uygulamaları, kurallı ve sistematik bir yaklaşımla, örgün ve yaygın biçimde yürütülmeye çalışılırken, güzel sanatlar eğitiminin özgün yönleri kabul edilmekle beraber, genel eğitim dizgesi içerisindeki yeri göz ardı edilmiştir. Güzel sanatlar alanındaki sanat eğitimi problemi, uygulanan eğitim modeli kapsamında halen çözüm beklemektedir. Her şeyden önce güzel sanatlar alanında, çocuğun bireysel açıdan özgürlüğün ve özgünlüğün ortaya çıkması için durum değerlendirilmesine gerek vardır. Bilgi çağında, sanat eğitimi alan çocuğun, sanatsal gelişim kaynaklarını ve onları oluşturan nedenleri iyi araştırmak ve bu güne kadar “gelinen aşamayı aşmak gerekmektedir”. Bu bağlamda yeni durumlara, yeni sorunlara, değişik olay ve olgulara yönelmek gereği ortaya çıkmaktadır.

Sorumluluk alma, yaratıcı düşünme, değişime uyum sağlama, problem çözme, etkili iletişim kurma, grupla çalışma, iş birliğine yatkınlık, karmaşık sistemleri anlama gibi özellikler ayrımsız olarak bütün çocukların ortak problemidir.

         Çocukta sanat eğitimi verme “arayışı”, bilgi çağının ve bilincin gereğidir.. Bilgi çağında, çağdaş sanat eğitimi için, çocuğun ve sanatın dilini anlayan, onlardan gelecek mesaj sinyallerini çözümleyebilecek, teknoloji donanımlı “hocaların hocası” konumunda olan sanat eğitimcilerini yüksek düzeyde araştırma ve geliştirmeye geçişin sağlanması gerekir. Bilgi çağını takip etme alışkanlığını kazanmış insan, doğal olarak en son gelişmeleri göz önünde bulundurarak yeni araç gereçleri tanımayı, tanıtmayı, ilk öğreneni ve öğreteni olmayı ister. Bu nedenle çağcıl gelişimlere açık bir sanat eğitimcisi için teknolojik araç-gereçlerle işbirliği kaçınılmaz bir durumdur. 

         Çocuk eğitimi noktasında, kullanılan ve kullanılacak yöntemlerle, verimi arttırmak amacıyla sanat eğitimi, bilinenden ve umulandan daha çok kullanabilecek özelliktedir. Sanat bilgiyi, bilgi özgüveni sağlamaktadır.

  Çizgi ve karalama çalışmalarından sonra çocuklar serbest biçimler oluşturmaya yönlendirilebilirler. Biçimleri renklendirmek, çeşitli dokularla kaplamak, ayrıca biçimler ve yüzey arasındaki espas ilişkilerini ayarlamak, çocuklarda bir kompozisyon çözümlemesine doğru bir yönelime götürecektir.

Çocukta duygunun dengede olmasından kaynaklanan ruhsal özgürlük, sanat eğitiminde, tasarım-uygulayım gücünün geliştirilmesine ortam hazırlar. Günümüzde çocuk sanat eğitiminin önem kazanması, sanat biliminin uygulama alanı bulması ile ilgilidir. Çağa adını veren bilgi trendinin hızla yükselmesi, basılı olduğu kadar görsel yolla bilgiye erişimin etkinleşmesi, sanat eğitimi alanında tasarım ve uygulayım yetisinin geliştirilmesi için yeterli çabanın gösterilmesine gereksinim vardır.

         Çocuklar; sanat eğitimi yoluyla kazandıkları bilgi ve becerileri uygulayabilme, karar verebilme, sorumluluk alabilme, iletişim kurabilme, ekip halinde çalışabilme gibi yeterlikler elde ederler. Çocukların bu amaçlara uygun yetiştirilmesinde; sahip olduğu serbestlik avantajı ile sanat eğitimi, önemle dikkate alınması gereken bir alan olarak karşımıza çıkar. Çocuğu öğrenme sürecinde etkili kılan, “yaparak ve yaşayarak” öğrenmesine imkân sağlayan, kendi kişiliğini bulmasına ve yaratıcı, üretken bir birey olmasına, başkalarıyla olumlu sosyal etkileşim kurmasına, kısaca tüm yönleriyle gelişmesine sanat eğitimi önemli oranda katkıda bulunur.

         Çocukta sanat eğitimi, onların aynı zamanda psikolojik gereksinmelerinin gereğidir. Çocuğun kendisini tanıması, tanıtması ve dönüt alarak kendini değerlendirmesinde, bu sanat eğitimi süreçleri önemli rol oynar.

         Çocuk ile anne ve baba, arkadaş iletişimi her şeyden önce sanat eğitimi ile bilgilendirmeyi temel alan çok amaçlı bir eğitimdir. Çocuk her eğitim ve öğretim düzeyinde, her zaman istekli olmayabilir. Ancak, bir oyun havasında geçen sanat eğitiminde isteksizlik diye bir sorun yaşanmaz.

         Sanat eğitimi sürecini gönüllü, dolayısıyla verimli kılacak olan kendine özel ve ancak kendi dili ile tanımlanabilecek durumu vardır. Sanat eğitiminin amacına ulaşmasında öğretim yöntemleri kadar önemli bir diğer araç olan bazı temel sanatsal becerilerinin bilinmesini ve uygulanmasını gerektirir.

       Atölye ortamında çok yönlü ve spontane bir eğitim söz konusudur. Bazen bir çocuğa gönderilen mesaj bir başka öğrenci üzerinde daha etkili olabilir. Ayrıca çocuğun taşıdığı çocuksu durum da oyun isteği çok yoğundur. Çocuktaki bu özellik aynı anda birçok duygu ve düşünceyi harekete geçirdiği için sanat eğitiminin akışını etkiler. Dolayısı ile sanat eğitiminin süreç içerisindeki rotasını belirler. Çizme boyama inşa etme gibi etkinliklerin yer aldığı karmaşık süreçte çocuk, çevresinde gördüğü birçok ayrı elemanı, anlamlı bir bütünlüğe dönüştürür. Bu seçme yorumlama yeniden biçimleme sürecinin sonunda ortaya çıkan ürün bir yapıt olmaktan çok çocuktan bir parçadır. Onun düşünüşü, onun duyuşu, onun görüşüdür. Çocuk için bu devinimsel ve birleştirici etkinlik, kendini anlatmaktan başka bir şey değildir.

         Çocuk izleyerek, işiterek, dokunarak dış dünyayı duyuları ile algılar. Bütün bu algı sürecini içine sindirerek duyumsar, yine bu malzemeyi zihninde birleştirip, ayrıştırarak bir sonuca varır. Sonuçta duygu düşünce ve imgelemini bir anlatım formuyla görselleştirir. Bütün bunları göz önüne aldığımızda “Boyama kitapları”nın çocuğun özgürlüğüne, özgünlüğüne, yaratıcılığına, kendilindenliğine, içtenliğine nasıl bir zarar vereceği anlaşılabilir. Boyama kitaplarının, kalıp-şablon çizimleri, önceden saptanmış renkleri, rotalara yazgılı oluşları ile çocuğu eyleminde belirleyen değil, belirlenen konuma zorlamaları, çocuğu ister istemez silmekle eş anlamlıdır diyebiliriz.

         Çocuk psikolojisinin ve insan ilişkilerinin genel kuramı, sanat eğitimi sürecindeki izleme ve yorumlama ile daha isabetli sonuçlara ulaştırabilir. Her çocuk her şeyden önce insandır. Her birinin benzer duyguları ve tepkileri vardır. Beğenilme, anlaşılma, dinlenilme, güvenilme, başarılı olma, takdir edilme gibi birçok duygu ve değerler paydasında buluşurlar. Gökyüzünü kırmızıya Ağacı maviye boyayabilen, güneşe kaş göz burun çizebilen, Aydedeyi güldüren çocuğun dünyası, kalıplara sığmayacak kadar özgür ve özgündür.

         Çocuktaki bu duygu ve değerlerin en verimli hale getirilmesi, korunması görsel iletişim bağlamında ağırlıklı olarak, sanat etkinliğini ciddiye alma ve öz güven kazanma anlayışına odaklanmaktadır. Çocukların sanat dışı derslere karşı geliştirdikleri tutumlarının, ders öğretmeni ile geliştirdikleri ilişkiyle doğru orantılıdır. Öğretmen-öğrenci ilişkisinin niteliği, öğrenmeyi etkileyen temel etkendir. Bu olgu öğretmene önemli bir sorumluluk yüklemektedir. Öğrenme kolaylığı, “öğrenmeyi eğlenceli hâle getirme” ve azami verimi sağlama öğreticinin etkili iletişim becerilerine sahip olmasını gerektirmektedir. Bu da en çok sanat eğitimi yolu ile olabilir.

         Genel eğitimciler, Anne ve babalar,  çocukları katı eğitim mantığı ile; nasıl incitebileceklerinin, onların kişiliklerine, özsaygılarına ve özgüvenlerine nasıl zarar verebileceklerinin, yaratıcılıklarını nasıl yok edebileceklerinin farkında olmak zorundadırlar. Ancak bunun farkına yeterince ve gereğince varmaları da beklenemez. Çünkü mevcut eğitim sistemi içerisinde birçok genel eğitimci öğrencilerine; kendini tanıma, sorumluluk alma, kendini yönetme ve yönlendirme; gerçekleştirme, denetleme ve değerlendirme yetilerini kazandıracak bilgi birikimi ve özel yetenekten, beceriden yoksun oldukları gözlemlenmektedir. Belki genel eğitimcilerin de ek olarak; “özel yetenek sınavlarından geçmesi gerekebilir”. Çünkü bilmek ile bildiğini öğretebilmek, eğitmek farklı alanlardır. Genel eğitimci bilgili olabilir ama, katı öğretim sistemi formatını uyguladığı takdirde tüm ülkenin geleceğini güdümlü hale getirebilir. O zaman sanatsal becerilerden yoksun çocuklar, bu eksikliklerinden dolayı kendileri de olumsuz etkilenecek; tutum ve davranışlarına biçim vermek, onların yeni ufuklara yönelik gelişimine katkıda bulunmak gibi yüce ve zevkli bir etkinliği engelleyecektir.

         Bilgi çağı ile tanışmanın gereği, sanat eğitimini veren öğretim kurumlarında, özgür ve özgün çalışma ortamını oluşturmak olmalıdır.

         İyi bir sanat eğitimcisi olmak, iyi bir sanat öğrencisi olmaktan geçer. Bu görüşten yola çıkıldığı takdirde, sanat öğrencilerini, hedeflenen düzeye eriştirebilmek için, özgür ve özgün çağrışımlara düşünsel yönden açık eser vermeye yönlendirmek gereği vardır. Çünkü bu tür bir eğitim sürecinde, araştırma, bulma, uygulama, sınama, yargılama, hüküm çıkarma, eleştirme ve sonuçlandırma gibi etkenler, özgürlük ve özgünlük bağlamında nitelik belirleyici unsurlardır.

      

SONUÇ VE ÖNERİ:

 

*    Çocuk sanat eğitimi, eğitimin diğer süreçleri kadar önemlidir.

*    Sanat eğitiminde ders dışı etkinliklerin olumlu sonuçları vardır.

*    Sanat eğitiminin gerekliliği kabul edilerek, bu doğrultuda programlar planlanmalıdır.

*    Sanat eğitimcileri ve çocukların, sıcak diyalogları, sanat eğitiminin amacına ulaşmasına olumlu katkıda bulunmaktadır.

*    Sanatın zarafeti ve incelikleriyle buluşturmadan; çocuğun hoşgörülü, sabırlı ve zarif kılabilmenin mümkün olmadığını kabul etmek gerekir

*    Resim eğitimi diğer bütün sanat dallarının eğitimi gibi duyarlıkların eğitimidir.

*    Duyarlıkları eğitilen çocuk, dünyaya da bu duyarlıklardan bakar ve onu, insana yakışır oluşumlarla gerçeklere taşır.

*    Sanat eğitimi ile çocuk kısa zaman içerisinde hızlı bir biçimde, “gözle düşünme” yetisi kazanır.

 

_______________________________________________________________________________

_______________________________________________________________________________

 

Listeleniyor (65—70) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18
 
Bu sitedeki eserler Prof. Ahmet Atan'a ait olup, izinsiz kullanılamaz © 2010 | Design By Web Tasarım | Seo