Akıl Güncem

Listeleniyor (65—68) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17

Makaleler

GÜZEL SANAT VE TOPLUM

 

         

 

                                                                                                          Prof. Ahmet ATAN

 

            Toplumları “Güzel’e ve Güzel Sanatlara “ zorlayan pek çok nedenler vardır. Yalnız bu tek başına ekonomik faktörle açıklanamaz. Ekonomi, bilim, felsefe, politika gibi disiplinler önemli birer faktördürler ama yaşamın sadece birer bölümleridir. Sağlıktan sanata, ekonomiden eğitime hemen her alan Güzel’den payını almalıdır.

            Sanatın, kendinden kaynaklanan özel niteliğinden dolayı, toplumun sosyal değişim ve gelişim sürecinde sanat, diğer tüm atılımlardan daha önce etkileşime uğradığı gözlenmektedir. Tarih boyunca Güzel ve Güzel Sanatlar’ın toplum içerisinde özel bir yeri olmuş, bir anlamda sosyal gelişimin ya da değişimin aynası olmuştur. Toplumsal gelişimin boyutu ile Güzel’e olan gereksinim arasında doğal bir uyum vardır.                                                            

Yaklaşık 5000 yıllık tarihimiz, Güzel Sanatlarda uzun bir geçmişe sahip olduğumuzun göstergesi olarak kabul edilebilir. Türk Milleti olarak bilinen savaşçılığımız ve barışçılığımız yanında diğer bir karakter özelliğimiz de “Sanatçı bir Millet” olmamızdır. Atalarımızın, giyim-kuşamlarından barınaklarına, av ve ev aletlerinden silah kabzalarına varıncaya kadar gösterdikleri sanatkarane yaratıcılık 20. yüzyıl sanatlarına dahi kaynak olmaktadır. Muharebe meydanlarındaki cengaverliğimiz, Lale-gül bahçelerinde hissiyatlı bir bahçıvanlığa dönüşürken bu durum Türk Milleti olarak sanatçı karakter yapımızı ortaya koymaktadır.

            Batılı Türkoloji uzmanı Lord Kinros diyor ki; “ 17. yüzyılda Türklerin bir süre savaşı bırakıp bahçeleri ile uğraştığı günlerde Avrupa ilk defa Lale’yi tanıdı”. Aynı şekilde Lord Kinros başka bir tespitinde görüşünü şöyle ifade ediyor:” Zevk sahibi olduğu kadar savaşçı bir insan da olan Türk erkeği süslü silahlar kullanmış ve gümüş işlemeciliğini bir büyük sanat haline getirmiştir. Lord Kinros’un bu görüşüne göre demek ki Türk Milleti çelik yumağa sarılı kadife gibidir.

            Sanatçı ruh, Türk Milleti’nin karakter yapısında var olan belirgin özelliklerindendir. Tarihi gelişim sürecinde Türk Milleti’nin içinde bir potansiyel güç olarak duran sanat faaliyetlerinin baba’nın oğul’u, dede’nin torunu yetiştirmesiyle, yaygın sanat eğitimi olarak ortaya çıkmaktadır. Bu usta çırak sanat eğitimi yıllar sonra yapılacak olan üniversitelerdeki Güzel Sanatlar Fakülteleri ve Bölümlerinin kuruluşuna öncülük ediyordu.

Toplumların siyasal, sosyal ve kültürel varlıklarının deposu tarihtir. Ancak, kültür varlıklarının iki deposu veya iki şahidi vardır. Bu iki şahidin birisi gelenek, ötekisi ise sanat eserleridir. Bu topraklar üzerinde Türk uygarlığının şahitleri yok olursa, Türk Milleti’nin var oluşunun ve büyük bir medeniyete sahip olduğunun ispatlanması güç olur. Türkiye Cumhuriyeti’nin çocukları; şanlı bir imparatorluğun torunları ise, bu şanlı bir kültür varlığının sahipleri olduğunun göstergesidir. Ancak 1919 yılından başlayarak Anadolu büyük bir değişim hamlesi içine girmiştir. Bunu gören Türk ressam, mimar ve heykeltıraşları, Milli Mücadeleyi destekleyen bir birlik anlayışıyla, toplumsal değişim ve gelişim sürecine olumlu katkılarda bulunmuşlardır.

Anadolu Türkiye Cumhuriyeti’nin öz topraklarıdır. Bunun en kesin kanıtları Türk Kültür ve sanat eserleridir. Yüzyıllardır kan ve gözyaşı ile kurulan, korunan ve kollanan bu vatan toprakları, analarımızın, bacılarımızın el emeği göz nuru halı, kilim, yazma ve daha nice el işi işlemeleri ile, en güzel şekilde süslenmiştir. Bu özelliği ile Anadolu’nun kendine has bir kültürü, bir sanatı olduğunu biliyoruz. Ancak Türk toplumunun yüksek bir kültür ve sanat seviyesinde bulunduğunu, yeterince hem kendi toplumumuza hem de dünyaya tanıtmak gibi bir görev üzerimize düşmektedir.

Özellikle Türkiye’de cumhuriyetin ilanından sonra, Türk Toplumu arasında Güzel Sanatların yeri ve öneminin vurgulanması için, Devlet yönetimi özel bir gayret göstermiştir. O zamanlar ki; devletin başında Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk bulunuyordu.

Dünya tarihini gözümüzün önüne getirirsek, gelmiş geçmiş büyük insanların her biri yalnız büyük asker, büyük devlet adamı, büyük ilim adamı ve büyük sanatçı olmuştur. Toplumlarına, bilim kültür ve sanat dünyasına böylece hizmet ederek göçüp gitmişlerdir. Her biri bugün saygı ve sevgi ile anılmaktadır. Ancak, bu güne kadar hiç biri Atatürk gibi, mensubu olduğu milleti esir olmaktan ve onun vatanını düşman istilasından kurtarıp, onu çağdaş bir millet düzeyine yükseltmek, onu diline, tarihine, sanatına kadar düzene koymak hareketlerine girişerek başarılı olmamıştır. Bunu ancak Türk Milleti’nin içinden çıkan dehalar zincirinin son halkalarından biri olan Atatürk yapabilirdi. Atatürk engin kültürlü bir devlet adamı, Özgür düşünceli bir eğitimci, halkını aydınlatmayı görev edinmiş bir hatip ve gerçek anlamda bir halk öğretmeni aşamasına erişmiş, bütün olanaklarını halkına, gençliğe, vatanına adamış saygın ve seçkin bir öncü Türk vatandaşı idi.

Atatürk’ün toplumu aydınlatma faaliyetleri doğrultusunda, Türk toplumu ve aydınları  arasında “Türk Sanatı” görüşü hakim olmaya başlamıştı. Hatta bu isim altında Sanatçı-yazar Celal Esat Arseven tarafından 305 sahifelik bir kitap yazılmış ve yayınlanmıştır. Bu eserin hazırlanış tarihine bakılırsa;1934 ile 1935 yılları arasında olmalıdır ki, Atatürk’ün Türk Kültür tarih ve sanatını araştırma faaliyetlerinin yoğun olduğu bir döneme rastlar. Zaten Türk toplumunu bilinçlendirme adına yürütülen faaliyetlere bakılırsa, Atatürk’ün bu faaliyetleri belli bir sistem içinde tasarlayıp uyguladıkları görülür. Atatürk’ün bu politik uygulamasını üç aşamada incelemek mümkündür. Bu hareketlerin birincisi, tanıtıcı, ikincisi teşvik edici ve güven verici, üçüncüsü de Türk Plastik Sanat Eğitimi Kurumlarını oluşturmak olmuştur.

Toplum olarak, güzel sanatlar olmadan da yaşayabiliriz. Fakat, o zaman; ruhumuz, iç dünyamız boş kalır; bir çöle benzemiş olur; bizler, barbarlaşırız ve o zaman da, belli bir uygarlığımız olduğu için, “uygar barbarlar düzeyine düşeriz !.” Güzel sanatlardan yoksun olan insanların hayatları da bir çok nimetlerden yoksun kalır; o kadar fakirleşir ve bir anlamda bitkisel hayata girerler.

Güzel sanatlar; Toplum bireyleri olan insanlarda güzelliğe, güzele ve mükemmele karşı şiddetli bir istek, bir susamışlık duygusu uyandırır. Güzel sanatlar; hayatı anlamlandırır ve sevdirir. Güzel sanatlar insanların ruhlarını yükselterek onları erdemli hale getirir; yüksek ve derin düşüncelerle olgunlaştırır, Güzel sanatlar insanların duygularını inceltir davranışlarını nazikleştirir ve güzel yaşamanın yollarını gösterir. Denilebilir ki; Güzel sanatlardan yoksun insanlar veya toplumlar aynı zamanda temiz ve asil duygulardan da yoksundurlar. Ancak Güzel sanatlar, toplumları; yüksek bir kültür düzeyine eriştirir.

            İnsanların en büyük görevlerinden biri dünyayı güzelleştirmektir. Çünkü Dünya’yı ve daha geniş anlamda evreni kurtaracak ve kollayacak güzelliktir. İyiliğin, doğruluğun, yararın, erdemin güzellikten ayrılmaz bir nitelik olduğu kabul edilirse; Güzellik bir güneş gibi yeryüzündeki her şeyi aydınlatmalıdır. Bilimin, felsefenin, politikanın daha geniş anlamda toplumsal hayatı ilgilendiren tüm alanların iyi, güzel ve mükemmel olmasını istemektedir. Güzellik yalnız, Leonardo’nun fırçasından değil; Hattat Hamit’in Kaleminden, Suna Kan’ın veya  İdil Biret’in parmaklarından da dökülüp akmalıdır.  Güzellik; demircinin çekicinden akmalı, ayakkabı boyacısının fırçasında, simitçinin tablasında da görünmelidir. Dünyada her şey ve herkes güzel olmalıdır. Şehir merkezlerinde yol kavşaklarına dikilmiş heykellerden tutunuz da, kaldırım taşlarından caddedeki gece lambalarına kadar her şey güzel olmalıdır. Ya toplum, ya insanlar!... Evet insanlar da, aileler de, ailelerin yaşayışları ve toplumun yaşayışı da; Milletlerin ve devletlerin, sosyal düzeni sağlayan polislerin de işleri güzel olmalıdır. Türkiye’mizin çiftçilerinin çalışmaları da, yaşantıları da güzel olmalıdır. Millet vekili mecliste güzel kanun hazırlamalı, Öğretmen okulda güzel öğretmeli, subay kışlada güzel eğitim vermeli, İşçi fabrikada güzel iş yapmalı, harcadıkları emekler de güzel; ruhları doyurucu ve kandırıcı olmalıdır.

            Güneş; kocaman bir elmas küre parıltısı ile dünyanın her yerinde bataklığa da, saraylara da ışığını, ziyasını gönderir. Demez ki; ben bu bataklığa ışığımı göndermem. Ama işin güzel tarafı; Güneş küre ışığını bataklığa gönderirken onun büyüklüğünden ve onurundan bir şey kaybolmadığı gibi, sarayın penceresinden de girmesi ile fazladan bir onur kazanmaz. Zaten aydınlığın merkezi kendisidir. İşte Güneş, demet demet, salkım salkım ışınlarını yeryüzünün her tarafına yayarak doğayı ve insanları aydınlatıyor, ısıtıyor ve yaşatıyorsa; güzellik de onun gibi; insanların ruhlarına dolmalı, insanların ruhlarını ısıtmalı, zihinlerini aydınlatıp parlatmalı; her yerde her işde insanların temiz, kusursuz olmalarına, dürüst, neşeli ve sağlıklı yaşamalarına yardım etmelidir. Ve böylece; her insanın bakışlarından, söylediği sözlerden, yaptığı her hareketten ve yüzünde beliren çizgilerle kıvrımların her birinden… insanların düşüncelerinden, elleriyle parmaklarıyla dokundukları her şeyden; zerre zerre, demet demet, salkım salkım güzellik fışkırmalıdır.Ve ancak toplum güzelin önemini kavrama ve benimseme olayının gerçekleştiği gün; hayatta güzellik denilen insanlara ya da toplumlara dirlik, dirilik, birlik ve esenlik verici bir yüce kaynağın var olduğu söylenebilir. Şu bilinmeli ve kabul edilmelidir ki; Güzelin kendisi topluma muhtaç değil, toplum güzel sanatlara muhtaçtır.

            Ortaya çıkan bu sonuçlar güzel sanatların sosyolojik yönünü ortaya koymaktadır. Bu bağlamda güzel sanatların kendine özgü bir etkisiyle sosyal topluma kazandırdığı bir estetik yaşantı vardır. Güzel sanatlar, bu yönü ile uygarlığa ve sosyal topluma önemli katkılarda bulunur. Bundan dolayı tarihçiler bir toplumu inceleyip değerlendirirken, artık savaş ve zaferlerden çok; sanat eserlerini inceliyorlar. Çünkü bir toplumu ve onun zeka, tasarım düzeyini en iyi yansıtan ayna, toplumsal eserlerdir. İşte güzel sanatlar şüphesiz; insana, insanlığa yeniden asli fonksiyonlarını kazandıracak bir araçtır. Güzel sanat eserleri, toplumların onurlarını yüceltmekte, ruhlarını temizleyip ıslah etmekte, insanlara bedensel ve ruhsal bir tazelik ve canlılık vermektedir. Toplumun günlük yaşantılarındaki uygunsuzluklarından, hatalarından, kusurlarından ve kötülüklerinden uzaklaşmalarına güzel sanatlar vesile olur.

            Güzel sanatlar, insanda; doğuştan gelen ve ayrı ayrı zamanlarda beliren nitelikleri geliştirmek, insanda en iyi, en güzel ve en yüce olan insanlık duygularını eğitmek ve geliştirmek suretiyle insanın en mükemmel şekli almasını sağlayacak bir araçtır.

            Her ne kadar, toplumun büyük bir kesimi güzellik ile güzel sanatların ve sanatçının yaratıcılık gücü’nün, hayatta bir süs unsuru olduğunu benimsemişler ve her zaman, bu görüşlerini itiraf etmişlerse de güzelliğin; gene de asil ve değerli bir duygu olduğuna inanır gibi görünmüşlerdir.[2] Ayrıca, güzelliğin; insanlara özgü bütün etkinliklerin temelinde bulunması ve bu etkinlikleri tamamlamada birinci derecede rolü olması gereken özlü ve özel bir nitelik olduğu konusunda yeterince ikna olamayanlar da yok değil.

            Bilinmektedir ki; bu gün; yeryüzü insanlarının büyük bir çoğunluğu bedence çok ağır ve bazı yerlerde son derece acıklı ve katlanılamaz acılarla dolu şartlar içinde yaşamaktadırlar. İnsanlık yoksulluk ve ıstıraplar içinde bunalmaktadır. Dünyanın pek çok bölgesinde bu durumda bulunan zavallı insanların karşısına çıkıp da onlara, güzel sanatlar alanlarındaki güzelliklerden ve yaratıcılıklardan sözetmek, çok acaip olmaz mı?... Ve bu tutum; yeteri kadar doyunamamış, günlerce aç dolaşmış, üstleri başları yırtık ve yamalı olan, yatacak yerleri bulunmayan kimselere güzel renkli elmalardan, portakallardan, ince el ve iğne işi dantellerden söz etmek kadar yersiz, lüzumsuz ve hatta gülünçtür; diyenler bulunmaz mı?... Fakat hemen belirteyim ki; böyle bir soruya cevap vermek bu soruyu sormak kadar saçma olur. Ve biz insanlar; çok kez böyle çürük düşünceler taşıdığımız için; bizlerin kişisel hayatımız olduğu gibi; aile hayatımız, toplum hayatımız, toplumsal ve politik hayat ve etkinliklerimiz pek çok yönleriyle şeklini değiştirmiş, deformasyona uğramış, kötüleşmiş ve sakatlanmıştır. Bunun önemli nedenlerinden biri, hiç şüphesiz; güzele ve güzel sanatlara pek az yer ve önem verilmiş olmasıdır.

            Bir bilim yarışmasında Jean-Jacque Rousseau (1712-1778) Güzel sanatlar aleyhindeki şu görüşlerini ortaya koymuştur;”İyi bir asker için bilim, felsefe ve güzel sanatlar faydalı değil; tamamıyla zararlıdır. Çünkü: İyi bir asker için önemli olan şey, zihninin bilimlerle işletilmesi ve zevklerinin güzel sanatlarla inceltilmesi değil; kollarının, vücut kaslarının ve organlarının sağlam ve kuvvetli olmasıdır.” Jean-Jacque Rousseau’nun ileri sürdüğü bu düşünceler ve yaptığı yargılamalar; ünlü filozoflardan Volteire’in dikkatini çekmiş ve Jean-Jacque Rousseau’ya bir mektup yazarak onu “İnsanları dört ayak üzerine yürümeğe zorlamakla” suçlamıştır.[3]

            İçinde yaşadığımız çağda, bir insanın hem kendisi hem başkaları için, temelinde sağlam akıl, sağduyu ve neşe içinde bulunan bir hayat yaratması ve bu hayatı yaşaması, hiç şüphesiz kolay değildir. Bu; temelli bir bilgi ve özellikle “sanat” işidir. Bu işi başarılı bir tarzda yapabilmek için, ayrı ayrı her birimizden ve hep birlikte hepimizden istenilen tek şey; güzelliğin ne olduğunu bilen, güzelliği seven sanatçılar gibi davranarak bütün hayat alanlarına hesaplı ve ölçülü adımlar atarak girmektir. Halbuki bizler, ne yapıyoruz?. Bizler kaba saba kimsecikler, üstleri başları yağ, kir, kireç ve boya içinde dolaşan badanacılar ve hatta, daha çirkini ve kötüsü; önüne geleni devirip kıran, yakıp yıkan barbarlar gibi; hayata, hayattakilere, bütün hayat alanlarına, İnsanlararası ilişkilerde birbirlerimize kaba güçlerimizle saldırıyoruz. Bundan dolayı; hayatımız çekilmez olduğu gibi, başkalarının hayatını da çekilmez hale getiriyoruz. Böylece toplum olarak hayatımız, çirkin ve düzensiz bocalamalarla akıp gitmektedir.

            Öyle sanıyorum ki; sözlerim sizlere; hepimizin ve her insanın hayatında, güzel sanatlara değer veren duygu, davranış ve yaratış belirtileri ne kadar az ve eksik ise; ve hayatımız güzellik yönünden ne kadar fakir ise; güzellik, güzel sanatlar ve sanatkarane yaratış etrafında çok çok konuşmanın yeni yeni iddialar ortaya atmanın, hatta bağıra bağıra tartışmanın; hiçbir yararı olmayacaktır. Çünkü “Karga’dan Kanarya gibi ötmesini beklemek Karga oğlu Kargalıktır”.

            Rus yazarı Dostoyevski “ Evreni kurtaracak güzelliktir” demek suretiyle, güzelliğin insan ve toplum hayatında, insanlığın kurtuluşunda oynayacağı önemli rolü belirtmeye gerek görmüştür. Dostoyevski, evreni kurtaracak bilimdir, felsefedir, politikadır dememiş, “güzellik”tir demiştir. Çünkü; bilim de, felsefe de, politika da türlü temelsiz inançlara bürünerek, yararsız ve sağlıksız biçimler alabilir; bozgunluklara, fesada uğrayabilir; her biri ağır suç sayılan türlü biçimlere bürünebilir ve o zaman; bilim de, felsefe de, politika da insanları karanlığa sürükleyen bir kara güç haline gelebilir. Bunun için; bilimin de art düşüncelerden ve her türlü kusurlardan sıyrılarak insanlığın hizmetinde bulunmasına şiddetle ihtiyaç vardır. Felsefenin  de, politikanın da dürüst, olgun, kusursuz ve mükemmel olması; kasıtlı sapmalar ve duraklamalar yapmadan işlemesi; insanların ruhlarını ve vicdanlarını huzura kavuşturan sevimli, kandırıcı bir inanç kaynağı nitelikleri içinde varlığını sürdürmesi lazımdır. Çünkü yalnız güzellik bilime de, felsefeye de, politikaya da; amaçlarına uygun alanlarda kalmayı; bu amaçlara uygun etkinliklerde bulunmayı sağlayacaktır.

            Güzellik’e dayalı incelik, naziklik ve zarafet; insanlara, muhtaç oldukları düzeni de sağlayacak; dünyayı kötülüklerden ve çirkinliklerden kurtaracak; hayatı hayat ile hayatlandıracak, insana rahatlık ve mutluluk getirecek en güçlü şarj kaynaklarından biridir.

            Şimdiye kullandığımız güzellik kavramı ile biz; pek çok insanın sık sık , her yerde, hemen her konuda ve gelişigüzel bir umursamazlıkla kullanarak gerçek anlamını bozdukları ve sakatladıkları güzellik sözlerini, aynı umursamazlık ve belirsizlik içinde tekrarlamıyoruz.  Biz bu kavramı; hem çok geniş anlam ve kapsamları içinde ve hem de; her şeyi, her hal ve işlemi sarıp kuşatan, her iş ve davranışın yalnız dışında kalmayıp içine ve özüne kadar süzülen; insanların ruhlarına, düşüncelerine, duygularına varıncaya kadar, çok yaygın alanlar içinde değerlendiriyoruz; insanların tensel ve tinsel bütün işlerine düzen verecek çok kudretli ve sınırları dikkatle ölçülmüş “yapıcı ve yaratıcı bir güç” karşılığı olarak kullanıyoruz. Böyle olduğu ve böyle düşünülmesi gerektiği halde, toplumun büyük bir kesimi güzellik kavramını, adeta Nasrettin Hoca’nın kuşuna çevirmişlerdir. Kuyrukları kesilmiş, kanatları yolunmuş, her tarafı kana bulanmış bir acayip kuşa benzetmişler; bu güzel sözlerin doğal ve normal anlamlarını yağma etmişlerdir.

            Biz insanlar; evlerimizin kapılarını, çalışma odalarımızın, okullarımızın, sosyal kurumlarımızın ve Devlet kuruluşlarının kapılarını; güzelliklere karşı- hiçbir aralık bırakmamacasına, sıkı sıkıya kapamışız. Ve hala da kapamağa devam ediyoruz. Hatta bizler; güzelliği ve güzel sanatlar alanlarındaki yaratıcılığı bir cennet kuşu gibi önce bir altın kafese kapatmış ve kapalı mekanlara hapsetmişiz. Ve toplum olarak bizler; güzel sanatları da, güzelliğe ve güzel sanatlara hizmet edenlerin eserlerini de göz önünden kaldırıp onları yalnız Sanat Müzelerine, yalnız Güzel Sanatlar Fakültelerinin salonlarına, tiyatro binaları salonlarının duvarlarına; şairlerin, yazarların çalışma odalarına; heykellerin tunçlarına ve mermerlerine, tabloların tuvallerine, sarayların ve yüzlerce sanatkarane yapılmış binaların duvarlarına aktarmakla yetinmiş ve oralara hapsetmişiz!

            Güzellik ve Güzel sanat eserleri; kaderin çok seyrek ellerinden tuttuğu paralı, bol şanslı ve imtiyazlı kimselerin kendi odalarına kapattıkları, yalnız kendilerine özgü, göz kamaştırıcı ve büyüleyici güzellikleri olan kristal avizeler değildir. Güzellik ve Güzel Sanat eserleri herkesi her yerde : Dağların tepelerinde, yürüdüğümüz sokaklarda, demirci dükkanlarının kapıları üzerinde, han’ların saçaklarında da görünmeli ve ışınları her yöne saçılan güneş gibi, her yeri ve her şeyi aydınlatmalıdır. Güzel Sanatlar ve güzellik; bayram günleri ve törenlerde giyilen “bayramlık kıyafetler” değildir. Güzellik ve güzel sanat eserleri; günlük kıyafetler gibi, her gün giyilen iş elbiseleri olmalıdır. Güzellik ve güzel sanat eserleri, birer konfor, birer süs ve güzel birer süsleme aracı veya  parlak taşlarla mücevherlerden yapılarak “hayatın boynuna” takılmış birer kolye de değildir. Güzellik ve güzel sanatlar, hayatta her gün kullanılacak hava, su ve ekmek gibi; en gerekli, hayati önem taşıyan birer “ihtiyaç”tır. Bunlar; hayat binamızı yapmada kullanılacak çimento, kum, çakıl, kireç.. gibi, en önemli harç malzemesi olmalıdırlar. Hatta, bunlar; Güzel sanat eserlerindeki güzellik, daha önemli iş görmeli; hayat binamızın yapıcıları, baş mimarları ve bütün etkinliklerimizin düzenleyici güçleri ve elemanları olmalıdırlar.[4]

            İnsan sanatçıdır, Resim çizdiği, roman yazdığı için değil… Kalbi olduğu için, ruhunda sabır, şefkat ve fedakarlık olduğu için.. Konuşmak bir sanattır.. Dinlemek bir sanattır… Öğretmenlik bir sanattır… sözün özü zoru başarmak bir sanattır… Sadece eli ile çalışana amele derler. El’i ve aklı ile çalışana usta derler.. El’i, aklı ve kalbi ile çalışana da sanatçı derler. Kısacası dünyanın güzelleşmesine, evrenin kurtarılmasına katkıda bulunan herkes sanatçıdır.

[1] Gazi üniversitesi, Sanat ve Tasarım Fakültesi Ankara-TÜRKİYE

[2] Petrov, Grigory, Olaylar İçinde Büyük Sanatçılar ve Üstün Yapıtları, Çev. Hasip A. Aytuna, İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul, 1979, s.1
[3] Şişmanov, Prof. Dr. İv. D., Sofya Üniversitesi, Petrov, Grigory, Olaylar İçinde Büyük Sanatçılar ve Üstün Yapıtları, Çev. Hasip A. Aytuna, İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul, 1979, s. XX

[4] a.g.e.,s.4

Makaleler

Çocukta Sanat Eğitiminin Önemi  

 

                            Prof. Ahmet ATAN

 

Resim yapmak çocuk için bir oyundur.

Gerçekte birçok şey çocuk için oyundur.

Oyunlar da çocuklar içindir. Çocuk sanat yapmak için resim yapmaz.

Çocuğun bu oyunda ortaya koyduğu şey onun duygu ve düşünce hayatıyla ilgili resimlerdir. Çocuğun aklı yürütme, heyecanlanma, sevinç ve tedirginlikleriyle bir iç dünyası vardır. Ortak anlatım aracı olan dil ile kendini anlatamayan çocuk sanat dili ile kendini anlatabilir Çocuk konuşarak ifade edemediklerini resim yoluyla ifade edebilir.. Çocuk resimleri sanatsal bir etkinlik olsa da kesinlikle “çocuk sanatı” ya da “sanat” olarak isimlendirilemez. Ancak çocuk resimlerine bakan sanat eğitimcileri sanatsal mantıkla değerlendirebilir. O da yetişkin mantığı ile değil, çocuğun yapmak istedikleri ile çocuk spontanizmini inceler. Sanat eğitiminin önemi, eğitimbilimi boyutlarında değerlendirildiğinde, çocuğa kendini anlatacağı bir dil, bir anlatım yolu kazandırmasında temellenir.

Çocuk resimleri, çocuğun ruh ve beden gelişiminde dikkat çeken bir uygulama alanıdır. Çocuk resimleri, çocuğun gerçek dünya ile çocukça bakışın kurduğu iletişim göstergesidir. Çocuk resim yaparak duygusal, algısal, gelişmeye yol bulur. Soyut düşünmeden gelen yolu çizgi renk ve leke ile somutlaştırır. Bu yolla çocuk kendine ait bilinmezlerin ipuçlarını yakalamaya başlar. Kendini, yapmış olduğu resimlerle keşfe başlar. Çünkü çocuk resimlerinin temelinde baskısız ruh açılımı vardır.

         Çocukta sanat eğitimi, önemli ve önemsenmesi gereken bir alan olarak kaşımıza çıkar. Sanatın çıkış noktası insan ruhu olduğu için bu alan; çocuk bilinmezlerinin bilinmesine ortam hazırlar. Sanat, Özellikle çocukların hayal gücünü yansıtır. Onların özgüven kazanmasına neden olur. Özgürlük ve özgünlük bağlamında isabetli kararlar almalarına yardımcı olur. Sadece bu nedenlerden dolayı çocukta sanat eğitiminin önemi büyüktür.

         Çocuk sanat eğitimi, eğitimle ilgili işlevleriyle örgün ve yaygın eğitimin uygulama alanına girer. Öğretimin ilki, anaokulu ve ilköğretimde başlar. Bu nedenle bu süreçlerde sanat eğitimi önemlidir. Anaokulu ve İlköğretim sürecinde sanat eğitiminden geçen çocuk bireyler için, kişilik gelişimi önemli olgulardır. Çocuk bireylerde özgüvenin sağlanması, hayatın hangi alanı olursa olsun tasarım gücünün geliştirilmesi sanat eğitiminin başlıca amaçlarındandır.

         Sanat eğitimi, genel eğitim tarihinin her döneminde var olan bir olgudur. Sanat eğitiminin geçirdiği evreler, genel eğitim sürecinde oldukça hızlı gelişime ve değişime uğramaktadır. Sanat eğitimi yoluyla çocuk, uygulamalı olarak bilgi ile yüzleşir. Sanat eğitimi alan çocuk ile almayan çocuk bir olmaz. Sanat eğitimi alan çocukların, yaşam biçimleri, hayata ve olaylara bakışları değişir. Karşılaşılan zorluklar karşısında panik atak olumsuzluğuna düşmeden pratik çözümler geliştirir.

         Evrensel eğitimin temel amaçları arasında gerçekte “gelecekçi insan modeli hazırlamak” da vardır. Sanat eğitimi amacına uygun olarak alındığında ya da verildiğinde, çocuklar gelecekçi insan tipinin özelliklerini kazanır.

         Sanat eğitimi hem akıl, hem de duygu eksenlidir. Bundan dolayı kendiliğinden bu alan daha etkili ve belirleyici konuma gelmektedir. Bilgiye hızlı erişimin yaşandığı çağımızda genel eğitim sürecine damgasını vuran olgu, “bilimsel sanat” olgusudur.

Bilgi çağında özgür düşünen çocuk özgün, özgün çocuk da özgürdür. Bunun da en uygun ortamı sanat etkinlikleridir. Sanatsal güzelliklerden zevk alabilen, kendi kültürünü tanıyan, çevresine ve sanat eserlerine eleştirel bir gözle bakabilen çocuklar yetiştirmek günümüz eğitim sistemi içinde sanat eğitiminden beklenen genel istemlerdir.

Eğitimin bir amacı da bireysel (duygusal) zekânın işlenerek en yararlı hale getirilmesidir. Sanat eğitimi ile bireysel (duygusal) zekânın, bilimsel tutarlılık ve sezgisel yaratıcı bütünlük içerisinde somutlaştığı bir alandır. Çocuk, zekâsı ve sezgileriyle yaşadığı için zaten spontane bir yapıdadır. Onları anlamak için çaba gerekir. Bu nedenle çocuğun bireysel istek ve beklentilerin sınır tanımazlığı, çok yönlü düşünebilmeyi, sanat eğitiminde de demokratlaşmayı gerektirdiği kadar özgürlüğü ve özgünlüğü de gerektirir.

Gerek teknik, gerekse sanat ve estetik bağlamda, bilgi çağında yetişen çocuklar, iletişim araçlarının çeşitliliği, çokluğu ve çağdaş entelektüel düzeydeki yeni bilgilenme kaynaklarının çoğulluğu, bilgiye kolay erişimin doğal sonucu olarak, özgürlüğün ve özgünlüğün sanat eğitimindeki rolünü vazgeçilmez bir unsur olarak ortaya koymaktadır.

Sanat eğitimi alanındaki yeni yönelimler bu alanın kapsamını genişletmiştir. Eğitimin temel bir alanı olarak sanat eğitimi, çocuk gereksinimlerine dayanır. Sanat eğitimi kendini amaçlarına dayalı bir öğretim alanı olduğu gibi, çocuğun yaratıcılığını geliştiren, çocuğa kendini ifade etme ve çevresini tanıma olanağı veren etkili bir eğitim aracıdır. Sanat eğitimbiliminin ışığında, çağın gereksinimlerine göre her aşamada yeniden güncellenmesi gerekir.

   Sanat eğitimi vermede; uygulanabilir eğitim modeli üzerinde çağdaş yaklaşımlar, çocuğun bireysel özgürlüğün ve özgünlüğün ortaya çıkması yanı sıra, sorun çözme gücünü geliştirmeyi, iletişim, iş birliği, öğrenme, araştırma, sağlıklı yaşam ve üretim yeterliliklerini pekiştirmeyi amaçlamaktadır. Tüm bu olgular karşımıza bir öğretim alanı olarak sanat eğitimini çıkarmaktadır. Çünkü sanat eğitimi, bireysel beceri ve yetenekleri temel öğretim yöntemi olarak kabul eden anaokulu ve ilköğretimin amaçlarını kendi amaçlarıyla uygulamada somutlaştırabilen bir öğretim alanıdır. Eğitim kurumlarımızda her düzeyde verilen eğitim dikkate alındığında ders öğretim programlarının, türleri artarak sanat eğitimi derslerinden yararlanmaya yönelik bölümleri çok az içerdiği görülür. Kaldı ki, eğitimi verilen birçok alanda sanat eğitiminden yararlanmak mümkündür. Bireysel özgürlüğün ve özgünlüğün ortaya çıkması için, özellikle sanat eğitimine özel bir önem verilmelidir. Çocukta bir değil birçok yetenek, birçok güç vardır. Ancak kendisini geliştirmek durumunda olan çocuk, aldığı sanat eğitimi yöntemi ile yalnız birini en iyi şekilde geliştirir. İşte çocuğun eğitim sürecinde, sanat eğitimcisinin yaklaşımı çok önemlidir. Çocuğa zamanına ve yerine göre tanınacak kimlik, ona özgür olma hissini verecek: Bu özgür ortamda, çocuk cesaretle özgün çalışmalarını ortaya koyma sürecine girecektir.

Genel eğitim uygulamaları, kurallı ve sistematik bir yaklaşımla, örgün ve yaygın biçimde yürütülmeye çalışılırken, güzel sanatlar eğitiminin özgün yönleri kabul edilmekle beraber, genel eğitim dizgesi içerisindeki yeri göz ardı edilmiştir. Güzel sanatlar alanındaki sanat eğitimi problemi, uygulanan eğitim modeli kapsamında halen çözüm beklemektedir. Her şeyden önce güzel sanatlar alanında, çocuğun bireysel açıdan özgürlüğün ve özgünlüğün ortaya çıkması için durum değerlendirilmesine gerek vardır. Bilgi çağında, sanat eğitimi alan çocuğun, sanatsal gelişim kaynaklarını ve onları oluşturan nedenleri iyi araştırmak ve bu güne kadar “gelinen aşamayı aşmak gerekmektedir”. Bu bağlamda yeni durumlara, yeni sorunlara, değişik olay ve olgulara yönelmek gereği ortaya çıkmaktadır.

Sorumluluk alma, yaratıcı düşünme, değişime uyum sağlama, problem çözme, etkili iletişim kurma, grupla çalışma, iş birliğine yatkınlık, karmaşık sistemleri anlama gibi özellikler ayrımsız olarak bütün çocukların ortak problemidir.

         Çocukta sanat eğitimi verme “arayışı”, bilgi çağının ve bilincin gereğidir.. Bilgi çağında, çağdaş sanat eğitimi için, çocuğun ve sanatın dilini anlayan, onlardan gelecek mesaj sinyallerini çözümleyebilecek, teknoloji donanımlı “hocaların hocası” konumunda olan sanat eğitimcilerini yüksek düzeyde araştırma ve geliştirmeye geçişin sağlanması gerekir. Bilgi çağını takip etme alışkanlığını kazanmış insan, doğal olarak en son gelişmeleri göz önünde bulundurarak yeni araç gereçleri tanımayı, tanıtmayı, ilk öğreneni ve öğreteni olmayı ister. Bu nedenle çağcıl gelişimlere açık bir sanat eğitimcisi için teknolojik araç-gereçlerle işbirliği kaçınılmaz bir durumdur. 

         Çocuk eğitimi noktasında, kullanılan ve kullanılacak yöntemlerle, verimi arttırmak amacıyla sanat eğitimi, bilinenden ve umulandan daha çok kullanabilecek özelliktedir. Sanat bilgiyi, bilgi özgüveni sağlamaktadır.

  Çizgi ve karalama çalışmalarından sonra çocuklar serbest biçimler oluşturmaya yönlendirilebilirler. Biçimleri renklendirmek, çeşitli dokularla kaplamak, ayrıca biçimler ve yüzey arasındaki espas ilişkilerini ayarlamak, çocuklarda bir kompozisyon çözümlemesine doğru bir yönelime götürecektir.

Çocukta duygunun dengede olmasından kaynaklanan ruhsal özgürlük, sanat eğitiminde, tasarım-uygulayım gücünün geliştirilmesine ortam hazırlar. Günümüzde çocuk sanat eğitiminin önem kazanması, sanat biliminin uygulama alanı bulması ile ilgilidir. Çağa adını veren bilgi trendinin hızla yükselmesi, basılı olduğu kadar görsel yolla bilgiye erişimin etkinleşmesi, sanat eğitimi alanında tasarım ve uygulayım yetisinin geliştirilmesi için yeterli çabanın gösterilmesine gereksinim vardır.

         Çocuklar; sanat eğitimi yoluyla kazandıkları bilgi ve becerileri uygulayabilme, karar verebilme, sorumluluk alabilme, iletişim kurabilme, ekip halinde çalışabilme gibi yeterlikler elde ederler. Çocukların bu amaçlara uygun yetiştirilmesinde; sahip olduğu serbestlik avantajı ile sanat eğitimi, önemle dikkate alınması gereken bir alan olarak karşımıza çıkar. Çocuğu öğrenme sürecinde etkili kılan, “yaparak ve yaşayarak” öğrenmesine imkân sağlayan, kendi kişiliğini bulmasına ve yaratıcı, üretken bir birey olmasına, başkalarıyla olumlu sosyal etkileşim kurmasına, kısaca tüm yönleriyle gelişmesine sanat eğitimi önemli oranda katkıda bulunur.

         Çocukta sanat eğitimi, onların aynı zamanda psikolojik gereksinmelerinin gereğidir. Çocuğun kendisini tanıması, tanıtması ve dönüt alarak kendini değerlendirmesinde, bu sanat eğitimi süreçleri önemli rol oynar.

         Çocuk ile anne ve baba, arkadaş iletişimi her şeyden önce sanat eğitimi ile bilgilendirmeyi temel alan çok amaçlı bir eğitimdir. Çocuk her eğitim ve öğretim düzeyinde, her zaman istekli olmayabilir. Ancak, bir oyun havasında geçen sanat eğitiminde isteksizlik diye bir sorun yaşanmaz.

         Sanat eğitimi sürecini gönüllü, dolayısıyla verimli kılacak olan kendine özel ve ancak kendi dili ile tanımlanabilecek durumu vardır. Sanat eğitiminin amacına ulaşmasında öğretim yöntemleri kadar önemli bir diğer araç olan bazı temel sanatsal becerilerinin bilinmesini ve uygulanmasını gerektirir.

       Atölye ortamında çok yönlü ve spontane bir eğitim söz konusudur. Bazen bir çocuğa gönderilen mesaj bir başka öğrenci üzerinde daha etkili olabilir. Ayrıca çocuğun taşıdığı çocuksu durum da oyun isteği çok yoğundur. Çocuktaki bu özellik aynı anda birçok duygu ve düşünceyi harekete geçirdiği için sanat eğitiminin akışını etkiler. Dolayısı ile sanat eğitiminin süreç içerisindeki rotasını belirler. Çizme boyama inşa etme gibi etkinliklerin yer aldığı karmaşık süreçte çocuk, çevresinde gördüğü birçok ayrı elemanı, anlamlı bir bütünlüğe dönüştürür. Bu seçme yorumlama yeniden biçimleme sürecinin sonunda ortaya çıkan ürün bir yapıt olmaktan çok çocuktan bir parçadır. Onun düşünüşü, onun duyuşu, onun görüşüdür. Çocuk için bu devinimsel ve birleştirici etkinlik, kendini anlatmaktan başka bir şey değildir.

         Çocuk izleyerek, işiterek, dokunarak dış dünyayı duyuları ile algılar. Bütün bu algı sürecini içine sindirerek duyumsar, yine bu malzemeyi zihninde birleştirip, ayrıştırarak bir sonuca varır. Sonuçta duygu düşünce ve imgelemini bir anlatım formuyla görselleştirir. Bütün bunları göz önüne aldığımızda “Boyama kitapları”nın çocuğun özgürlüğüne, özgünlüğüne, yaratıcılığına, kendilindenliğine, içtenliğine nasıl bir zarar vereceği anlaşılabilir. Boyama kitaplarının, kalıp-şablon çizimleri, önceden saptanmış renkleri, rotalara yazgılı oluşları ile çocuğu eyleminde belirleyen değil, belirlenen konuma zorlamaları, çocuğu ister istemez silmekle eş anlamlıdır diyebiliriz.

         Çocuk psikolojisinin ve insan ilişkilerinin genel kuramı, sanat eğitimi sürecindeki izleme ve yorumlama ile daha isabetli sonuçlara ulaştırabilir. Her çocuk her şeyden önce insandır. Her birinin benzer duyguları ve tepkileri vardır. Beğenilme, anlaşılma, dinlenilme, güvenilme, başarılı olma, takdir edilme gibi birçok duygu ve değerler paydasında buluşurlar. Gökyüzünü kırmızıya Ağacı maviye boyayabilen, güneşe kaş göz burun çizebilen, Aydedeyi güldüren çocuğun dünyası, kalıplara sığmayacak kadar özgür ve özgündür.

         Çocuktaki bu duygu ve değerlerin en verimli hale getirilmesi, korunması görsel iletişim bağlamında ağırlıklı olarak, sanat etkinliğini ciddiye alma ve öz güven kazanma anlayışına odaklanmaktadır. Çocukların sanat dışı derslere karşı geliştirdikleri tutumlarının, ders öğretmeni ile geliştirdikleri ilişkiyle doğru orantılıdır. Öğretmen-öğrenci ilişkisinin niteliği, öğrenmeyi etkileyen temel etkendir. Bu olgu öğretmene önemli bir sorumluluk yüklemektedir. Öğrenme kolaylığı, “öğrenmeyi eğlenceli hâle getirme” ve azami verimi sağlama öğreticinin etkili iletişim becerilerine sahip olmasını gerektirmektedir. Bu da en çok sanat eğitimi yolu ile olabilir.

         Genel eğitimciler, Anne ve babalar,  çocukları katı eğitim mantığı ile; nasıl incitebileceklerinin, onların kişiliklerine, özsaygılarına ve özgüvenlerine nasıl zarar verebileceklerinin, yaratıcılıklarını nasıl yok edebileceklerinin farkında olmak zorundadırlar. Ancak bunun farkına yeterince ve gereğince varmaları da beklenemez. Çünkü mevcut eğitim sistemi içerisinde birçok genel eğitimci öğrencilerine; kendini tanıma, sorumluluk alma, kendini yönetme ve yönlendirme; gerçekleştirme, denetleme ve değerlendirme yetilerini kazandıracak bilgi birikimi ve özel yetenekten, beceriden yoksun oldukları gözlemlenmektedir. Belki genel eğitimcilerin de ek olarak; “özel yetenek sınavlarından geçmesi gerekebilir”. Çünkü bilmek ile bildiğini öğretebilmek, eğitmek farklı alanlardır. Genel eğitimci bilgili olabilir ama, katı öğretim sistemi formatını uyguladığı takdirde tüm ülkenin geleceğini güdümlü hale getirebilir. O zaman sanatsal becerilerden yoksun çocuklar, bu eksikliklerinden dolayı kendileri de olumsuz etkilenecek; tutum ve davranışlarına biçim vermek, onların yeni ufuklara yönelik gelişimine katkıda bulunmak gibi yüce ve zevkli bir etkinliği engelleyecektir.

         Bilgi çağı ile tanışmanın gereği, sanat eğitimini veren öğretim kurumlarında, özgür ve özgün çalışma ortamını oluşturmak olmalıdır.

         İyi bir sanat eğitimcisi olmak, iyi bir sanat öğrencisi olmaktan geçer. Bu görüşten yola çıkıldığı takdirde, sanat öğrencilerini, hedeflenen düzeye eriştirebilmek için, özgür ve özgün çağrışımlara düşünsel yönden açık eser vermeye yönlendirmek gereği vardır. Çünkü bu tür bir eğitim sürecinde, araştırma, bulma, uygulama, sınama, yargılama, hüküm çıkarma, eleştirme ve sonuçlandırma gibi etkenler, özgürlük ve özgünlük bağlamında nitelik belirleyici unsurlardır.

      

SONUÇ VE ÖNERİ:

 

*    Çocuk sanat eğitimi, eğitimin diğer süreçleri kadar önemlidir.

*    Sanat eğitiminde ders dışı etkinliklerin olumlu sonuçları vardır.

*    Sanat eğitiminin gerekliliği kabul edilerek, bu doğrultuda programlar planlanmalıdır.

*    Sanat eğitimcileri ve çocukların, sıcak diyalogları, sanat eğitiminin amacına ulaşmasına olumlu katkıda bulunmaktadır.

*    Sanatın zarafeti ve incelikleriyle buluşturmadan; çocuğun hoşgörülü, sabırlı ve zarif kılabilmenin mümkün olmadığını kabul etmek gerekir

*    Resim eğitimi diğer bütün sanat dallarının eğitimi gibi duyarlıkların eğitimidir.

*    Duyarlıkları eğitilen çocuk, dünyaya da bu duyarlıklardan bakar ve onu, insana yakışır oluşumlarla gerçeklere taşır.

*    Sanat eğitimi ile çocuk kısa zaman içerisinde hızlı bir biçimde, “gözle düşünme” yetisi kazanır.

 

_______________________________________________________________________________

_______________________________________________________________________________

 

Makaleler

HAYAL GERÇEĞİN GEÇMİŞİDİR
 
 
                                                             Prof. Ahmet ATAN
 
Hayal kalemini kullanmak gerçeğin önüne geçmektir. Göze düşen hayal damlası gerçeğin habercisi. Hayale yönelik her şey ancak kendi dili ile kendini açıklayabilecek bir olgu. Hayal, algısal bir cevher ve derinlikle varoluşun hissedilmesi. Hayal görünmeyen bir yapı gibi görünse de geçmişi oldukça karmaşık ve insan ile aynı geçmişe sahip. Hayal ile içselliğe doğru yönelen insan, kendi iç dünyasını kurgulamış ve birbirinden harika imgeler yaratmıştır. Hayal kurmak, hayalleri gerçeğe dönüştürmektir. Hayal kuran ve bunları gerçeğe dönüştürmek için gerekli gayreti gösteren gönüllü insanlar; "gerçeğe açılan kapının Anahtarı"nı elde etmişlerdir. Her gün "yaratıcı düşünme zamanı" için 30 dakikalık bir süre belirleyin ve hedefinize odaklanın. Bu önemli süreç sırasında, zihninizi istediğiniz şeyler üzerinde tutun, istemediğiniz gerçekleri hayal dünyanızın dışında bırakın. Hayal kurma sırasında. Hayale dalarken. Kendinizi her türlü gerçeğin baskısından uzak tutmaya çalışın… "Bir insan bir şeyi, bütün geleceğini dört köşeli bisiklet tekeri icat etmeye hazır olacak kadar istiyorsa onu elde edeceği kesindir." Thomas A. EDISON bu konuda; "İnsanların zihninden, yeryüzünden kazanılandan daha fazla değerli taş ve altın çıkarılması mümkündür" diyor. Hayal kurma süreci, sezgi ve duyarlığa sahip olan insan için yeni ufuklara pencereler açar. Görsel sanat, sanatçının hayal dünyasında soyut biçimlerle yerini bulur. Ya da hayal sürecinde kurgulanan objeler; henüz biçimini bulamamış yaratıklardır. Buda heykelini hiç gördünüz mü?... Gördünüz ise bir an için gözlerinizi kapatın ve yeniden hayal dünyanıza başvurarak, onu hayalen gözlerinizin önüne getirmeye çalışın ?... Buda figürünün gözleri kapalı !!!... Buda figürünün gözleri neden kapalı???... Buda diyor ki; “… gözleri kapalı iken göremeyen açsa da bir işe yaramaz…” Hayal düzeyi yüksek olanlar gerçeğin gerçek öncüleridir. Görsel gerçeğin tasarım aşaması, sanatçının sınır tanımaz hayal dünyasıdır. Hayal bir bilimdir. Hayal kuran bir insanın gerçek hayata girmeden önce; insanın geçici yenilgiler ve belki de başarısızlıklarla karşılaşacağı olasıdır. Hayalin gerçekleştirilememe gibi getirilen bir başarısızlık bir insanı ele geçirdiğinde, en kolay ve mantıklı olanı “vazgeçmek” gibi görünür. Çoğu sanatçının yaptığı hata da budur. En başarılı sanatçılar; en büyük başarılarının yenilgiyle karşılaştıkları noktadan bir adım ötede ortaya çıktığını söylemişlerdir. Başarısızlık; kesin bir alaycılık ve kurnazlık gösteren bir hiledir. Başarı neredeyse elle tutulacakken insana çelme takmaktan büyük zevk alır. Hayal bir güç’tür. Hayal gücü güçlü bir sanatçı, yalnız mantığı ile hareket eden güçlü bir sanatçıdan daha güçlü eserler ortaya koyabilir. Mevlâna:« Gönül güneşinin yanında, kuru aklın kibrit alevi kadar değeri yoktur.» demektedir. John Miro gibi çocuksuluğun hayallerini anlayabilir veya algılayabilir "imkansız" ın iyi bir şekilde yapılmasını sağlayabiliriz. İnsan zihni hayal kurabildiği ve kurduğu hayale inanabildiği her şeyi gerçekleştirebilir. Pratik hayalciler, hayalden asla vazgeçmez.!" "Wright kardeşler havada uçan bir makine hayal ettiler. Hayallerinin gerçek olduğunu dünyadaki biliyor." "Marconi havadaki elle tutulmayan güçleri idare etmek için bir sistem hayal etti." Hayalinin boş olmadığı dünyadaki radyo ve televizyon sistemlerinde görülmektedir. Dünya geçmişin hayalcilerinin hiç bilmediği fırsat bolluğuyla doludur. Hayaller ilgisizlikten, tembellikten veya yetersiz hırstan doğmaz. Başarılı olanların hayatlarındaki dönüm noktası genellikle "diğer benlikleriyle" tanıştıkları bir kriz anıdır. "Yenilgi bir gerçek olarak kabul edilmediği sürece kimse yenilemez." "Beethoven sağırdı, Milton kördü, ancak onların isimleri dünya döndükçe akıllarda kalacak, çünkü; onlar hayal ettiler ve hayallerini belirli bir düzen içinde düşüncelere dönüştürdüler. "Hiç kimse bir şeyi kazanacağına inanıncaya kadar hazır değildir. Açık fikirlilik inanç için esastır. Dar görüşlülük; güven, cesaret ya da inanç esinleyemez." Arzu büyük bir güçle odaklandığında geri çekilmek için bir yola ihtiyaç yoktur; zafer kesindir. Arzu; geçici yenilgiden zaferi üretir, doğal "zihinsel kimya" ile insana yardım eden bir güçtür. Zihnin bizim ona koyduklarımız dışında hiçbir sınırlaması yoktur. "Duygu ve inançla birleşen bütün düşünceler kendilerini derhal fiziksel eşdeğerlerine çevirmeye başlar." "Milyonlarca insan, bilinçaltı tarafından alınıp fiziksel eşdeğerine dönüştürülen olumsuz inançları yüzünden "kötü talihlerini" kendileri yaratmaktadır." "İnsanın inançla bilinçaltına gönderilen herhangi bir emri karıştırma yeteneğini kazanması deneyim ve pratiğe bağlıdır." Hayal Kurun, Kendinize inanın... İnanç, başarısızlığın bilinen tek panzehiridir ! Gerçek hayalin içindedir. Gerçek basittir ve kolayca gösterilebilir. Gerçek hayalin realize edilmesidir. Hayal, gerçeği gerçekleştirmek için sanatçının; Kendi kendini proje-tasarım bazında telkin ederek gerçeğin içinde bulmasıdır. Kişinin kendi kendine tekrar ettiği şeye; doğru olsun ya da olmasın, en sonunda inandığı bilinen bir gerçektir. Şaşırtıcı sonuçlar elde etmek için zihninizin en derin köşelerinin sizin için çalışmasını sağlayın. Bunu duygu gücüyle destekleyin, birleşim muhteşem olacaktır. Eğer bir insan bir yalanı durmadan tekrar ederse sonunda yalanın gerçek olduğunu kabul edecektir, üstelik doğru olduğuna inanacaktır. Her insan zihnini işgal etmesine izin verdiği egemen düşünce yüzünden şu anda olduğu insandır. İnsan bilerek zihnine yerleştirdiği ve teşvik ettiği, düşünceler, kişinin her hareketini, davranışını ve işini yöneten ve kontrol eden güdüleyici gücü oluşturmaktadır! Kendi kendine telkin, beş duyu yoluyla insanın zihnine ulaşan tüm ikna edici öneriler ve kişinin kendinden kaynaklanan uyaranlar için kullanılan bir terimdir. Zihnin bilinçli düşüncelerin yer aldığı bölümüyle bilinçaltının hareket merkezi olarak iş gören bölümü arasındaki iletişim aracıdır. İnsanın zihnini isteyerek yaratıcı düşüncelerle beslediği ya da ihmalkarlık ederek, yıkıcı türde düşüncelerin zengin zihin bahçesine girmesine izin verdiği kontrol mekanizmasıdır. Altıncı his vardır ama bilinçaltına ulaşan düşünceleri kontrol etmek için beş duyu yeterli olacaktır. Bilinçaltı verilen emirler doğrultusunda plan sunduğunda uygulamak için hemen harekete geçmek gerekir. Hayal kur, ilk fırsatta gerçekleştir. Doğru zamanı beklemek yenilgi getirebilir. Her zorluk büyük bir kazancın tohumlarını da birlikte getirir. "Herhangi bir fikir, plan ya da amaç düşüncenin tekrarı yoluyla zihne yerleştirilebilir." Gerçek hayalin uzantısıdır. "İnanç, başarı için zorunludur, zihne verilen talimatlarla oluşur ve gelişir. Lincoln ve Gandi gibi adamlar, düşüncelerinin benzerini çeken, milyonların zihninin tek bir zihin gibi çalışmasını sağlayan bir "mıknatıslanmaya" sahip olduğunu göstermektedir. "Hayal gücü birçok başarısızlıkta eksik olan bileşkendir, birçok başarının katalizörüdür. Basit bir fikirle elde edilmek üzere bekleyen pek çok servet bulunmaktadır." Théodore Rousseau, «Tablo evvelâ beynimizde yapılmış olmalıdır» demektedir. Bunun için beynimizde önceden imgeler toplamalıyız. Çünkü sanat, gerçek âlemin yanında, hayallerden ve karşılıksız duygulardan birleşik ideal bir âlem ortaya koymak isteyen çabadır. Felsefeye göre de iki âlem vardır. Görünen âlem ve gizli âlem. Duyularımızla kavradığımız, gözlerimizle gördüğümüz her şey görünen âlemin içindedir. Görebildiklerimizin altında saklı âlem de gizli âlemdir. Ona ancak akıl yolu ile varabiliriz. Eflâtun'a göre: « akıl ve hikmet, insanları heryerde bahtiyar eder.» Akıl yolu ile araştırma ve öğrenmeye geçmeyen hayat, ona göre yaşamaya değmez. Monet’ye göre: « Doktrinsiz tablo yapılmaz. Sanatçı tablosunu yapmadan önce, onu kafasında bitirmelidir». Henri Matisse ise aklın sanat ile olan ilişkisini önemle vurgulamaya çalışırken şöyle der: « Resim yapmak muhakeme ve kafa işidir.» Günde yarım saat olmak üzere düşüncelerinizi gerçekleştirmek istediğiniz amaç üzerine yoğunlaştırarak şöyle bir hayal kurabilirsiniz. "Hayattaki hayalim, amacımı gerçekleştirme yeteneğine sahip olduğumu biliyorum; bu yüzden , kendimden bu hedefin elde edilmesine yönelik ısrarlı, sürekli eylemler talep ediyorum. Şimdi ve burada böyle eylemlere gireceğime söz veriyorum. Zihnimdeki egemen düşüncelerin sonunda; eyleme ve yavaş yavaş da fiziksel gerçekliğe dönüşeceklerini biliyorum. Bu yüzden günde yarım saat olmak üzere düşüncelerimi olmak istediğim kişi üzerine yoğunlaştıracağım. Böylece açık bir zihinsel resim oluşturacağım. Kendi kendine telkin prensibiyle ısrarla zihnimde tuttuğum her arzunun sonunda altta yatan objeyi elde etmeye yönelik pratik araçlar yoluyla ifadesini bulacağını biliyorum; bu yüzden "kendine güven"i geliştirmek için günde on dakika ayıracağım. Hayattaki başlıca hedefimle ilgili açık bir tanımı yazdım ve onun elde edilmesi için yeterli özgüveni geliştirene dek denemekten vazgeçmeyeceğim. Hiçbir zenginlik veya mevkiin gerçek ve adalet üzerine inşa edilmediği taktirde dayanmayacağını biliyorum; bu nedenle, etkilediği herkese yararı dokunmayacak bir işe girişmeyeceğim. Kullanmayı istediğim güçleri ve diğer insanların işbirliğini kendime çekerek başarılı olacağım. Diğerlerine hizmet etmeye olan isteğimden dolayı bana yardım da yardım etmeye ikna edeceğim. Bütün insanlığa karşı sevgi geliştirerek nefret, kıskançlık, bencillik ve alaycılık gibi duyguları ortadan kaldıracağım, çünkü diğerlerine karşı sergileyeceğim olumsuz bir tutumun bana bir başarı sağlamayacağını biliyorum. Onların bana inanmalarını sağlayacağım ve ben de onlara ve kendime inanacağım. Bu formüle imzamı atacağım, belleğime kazıyacağım ve büyük bir inançla günde bir kez sesli olarak tekrar edeceğim; böylece yavaş yavaş düşüncelerimi ve düşüncelerimi ve hareketlerimi etkileyecek, ben de kendine güvenen ve başarılı bir insan olacağım. " Hayal gücü beyin gücüdür. Bunu böyle bilmek, beyin gücü’nün heyecan verici sırrıyla tanışmaktır. Hayal gücü ile en iyi çalışma alanımızı bulabilir ve çok kısa süre içinde gerçekleştirilen büyük projelere imza atabiliriz." "Gerçek hayallerden daha büyük olamaz." Bunun için ANİSTEİN “hayal gücü bilimden önce gelir” demektedir. “Natülus” bunun en çarpıcı örneğidir. Natilüs ABD’nin realize ettiği ilk deniz altı gemisinin adıdır. Aslında ilk deniz altı gemisini keşfeden; Denizin Dibinde Yirmibin Fersah isimli romanın yazar Jules Verne’dir. Çünkü o bir sanatçı olarak hayalindeki deniz altı gemisini romanının sahifeleri arasında çok önceden yüzdürüyordu… Bir metal yığını.. içinde nefes alıp-verebilen insanlarla doludur. Ve günlerce bu oksijenin olmadığı bir okyanusun dibinde rahatça hava alıp verebilen insanlar, dev bir su altı metal yığınını sevk ve idare edebiliyordu… Teknokratlar bu hayali realize ettiler.. hayali gerçekleştirdiler… ve bir sanatçıya saygı ve minnet borcu olarak ilk gerçekleştirilen denizaltı gemisinin adını, Jules Vernes’ne ithafen “NATİLUS” verdiler… Dünyada iki tip insan vardır. Biri izletenler, diğeri de izleyenler olarak bilinir. Gerçekte izletenler, hayalde izleyenlerdir. Hayali zekice izlemeyen biri, etkin bir sanatçı olamaz. Hayali etkin bir şekilde izleyen sanatçı genellikle gerçeğe en hızlı geçen kişidir. Zeki bir hayal takipçisi birçok öncü özelliklere sahiptir. Geleceğin sanatçıları hayal takipçileridir; Onlar, gerçek gibi gösterilen görüntülere, ölü geçmişe ve henüz doğmamış geleceğe daha çok aşinadır. Hayal ile buluşturulmuş sanatkarane güzellik; Hukuk, tıp ve eğitim alanları ile örtüştürüldüğünde, insanları aydınlığa sevkeden öncü bir güç olarak ortaya çıkacaktır. Hayal, insanın gerçeğe açılan penceresidir. Ama öyle bir pencere ki; dışarıdan gelen ışık huzmesine karşılık, içeriden dışarıya bir ekspresyon etkinliği olarak bir güneş gibi göndermelerde bulunur. Gerçek olmadan önce nebuloz halde hayal vardı. Sonra gerçek oldu. Ama ne olursa olsun hayal gerçeğin geçmişi oldu.
___________________________________________________________________________
___________________________________________________________________________
 
 

Öz'ümden Söz'ler

Sayfa İçerisine Ekle

YILMAdan,

 

YIKILMAdan,
YORULMAdan,
TAKILMAdan,
ÇAKILMAdan,
SIKILMAdan,
DURMAdan,
SÜRÜNMEden,
YÜRÜ...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

*   GÜCÜM İNANCIMDANDIR.

*   DÜNYANIN AVUCUNUN İÇİNE GİRMEKTENSE

DÜNYAYI AVUCUNUN İÇİNE ALMAK DAHA İYİDİR...

*   DÜNYAYI TAMİR ETMEK, DÜŞMANI TAHRİP ETMEKTEN GEÇER...

*   GÜCÜNÜ YANLIŞ KULLANANLARIN GÜCÜ KIRILDIĞINDA,
GÜCÜNÜ DOĞRU KULLANACAKLARA YOL AÇILMIŞ OLUR.
AMA GÜÇSÜZKEN DOĞRU OLANLARIN,
GÜÇLENDİĞİNDE YANLIŞA YÖNELME İHTİMALLERİ DE ÇOK GÜÇLÜDÜR.

 

*   Güzeli kasten beğenmemekle yok edemezsiniz...

*   Güzele karşı susarak sesini kısamazsınız...

Yok saymakla yok edemezsiniz...

En güzeli, En Güzele yönelmek ve en Güzelde yok olmaktır...

 

 

*   Hz. Ali Buyuruyor ki; Bana Bir Harf Öğretenin Kırk Yıl Kölesi Olurum...

Öğle bir zaman da yaşıyor ki öğretmenler,

Bir harf öğretmek için KIRK YIL KÖLELİK YAPIYOR...

 

 

*   Bilmek Ya da Bilmemek

"Bilimin yarısı bilmediklerine, "bilmiyorum" diyebilmektir.

 

*En kötüsü bilmemektir.

Ondan daha kötüsü, Bilmediğini bilmemektir.

Ondan daha kötüsü, Bilmediğini kabul etmemektir,

Ondan daha kötüsü, Bilmedikleri ile, biliyorum diye uygulamaya koymaktır.

Bunu yaparken de biliyorum diye öğünmektir...

Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu???...

 

BANA 'RESMİMİ ÇİZ' DİYORLAR;

ONLARA BAKARKEN DÜŞÜNÜYORUM!!!...

GÖRDÜKLERİMİ Mİ?,

GÖSTERDİKLERİNİ Mİ?,

YOKSA,

GÖRÜNTÜNÜN ARDINDAKİ GERÇEĞİ Mİ ?

* İFTİRA TEMELİNE BİNA İNŞA EDENLER, ENKAZI ALTINDA SONSUZA KADAR ACI ÇEKMEYE MAHKUMDURLAR.

* ÖYLE ÇALIŞMALISIN Kİ; ÇIKAR PEŞİNDEKİLER İÇİN DAHİ "VAZGEÇİLMEZ" OLMALISIN.

 

 

* SEVMEYİ, NEFRETLE YAŞAYANLARA BAKARAK ÖĞRENİYORUM.
* SİSTEMLİ ÇALIŞAN, İŞİNİ CİDDİYE ALAN, DÜŞMANIM DA OLSA KAZANIR...
* TÜRKİYE HAYAL ETTİĞİM DÜNYAMIN BİR EYALETİDİR...

* "Hayal ve Deney" elinizden tutarak başarıya götüren iki kardeştir... a.a.

* KONJONKTÜRÜ YARATANLAR, KONJONKTÜRÜN YARATTIKLARI VAR !!!
* GÜZELLİK BAKANIN GÖZÜNDEDİR

* Sanat her şey, sanatsız her şey hiçbir şey… A.A.

* Bilinmesi Gerekenler biliniyorsa, Bağırıp çağrmaya gerek yoktur...

* Güzeli Farkeden Güzel Farkedilir.A.A.

*  GÖZLERİMİZİ KAPATARAK ÇİRKİNLİĞİ YOKEDEMEYİZ... A.A.

*  TEKNOPAYLAŞIMDAN MUTLU OLANLARDAN, UMUTLU OLMAYANLAR SİNSİ SİNSİ KUTLU OLUYORLARSA, VARSIN SESSİZ SESSİZ  BİZİ GÖZETLESİN... DÜNYA NASIL OLSA KENDİ EKSENİNDE MEVLANA GİBİ DÖNMEYE DEVAM EDİYOR... GİTTİĞİ YERDEN ASLINA GERİ GELİYOR...

Sayfa İçerisine Ekle
YERin KULAĞI VAR Her söylediğin doğru olsun, her doğruyu heryerde söyleme benim gibi....
* * En kötü ilkelilik, en iyi ilkesizlikten daha iyidir. Ancak İlkesizliği ilke haline getirmek, dalalettir, ihanettir... Bu tanıma kim uyarsa; O, bu tanım içerisinde yer almış olur..
*istemediğne sabreden, istediğini seyreder... a.a.
* Sen tarafını belli et, taraftarın seni bilir, bulur... a.a.

 

* Türkiyenin birinci gündemi nedir?..

Seçim...

Doğru mu?..Doğru...

Değil. Ya nedir?...  Geçim...

Doğru mu?...

Doğru.. değil...

Terör mü? Doğru.. değil...

Peki doğru olan nedir?..

Yanlış Gündemler ...

AHMETATAN- 06 mayıs 2011

 

1 Mayıs'ta İstanbul Taksimde Kutlamalar yapılıyor...

Gazeteler Manşet Atmış, "Efsane Poster Geri döndü...

Proletarya sınıfının hakimiyeti, İşçinin Emekçinin Yönetimi...

Maksist, Leninist söylemler... eylemler...

Merak ediyorum ? Marksizmi isteyenlerin acaba kaç kişisi Moskova'yı gördü...

Ben Gördüm...

Koministler Moskova'ya derken...

Ben gittim...

Ben düşünüyorum ki; Herkes hem Moskova'ya hem de New York'a gitmelidir...

Ve görmelidir ki; Bu işlerin slogandan başka bir anlam taşımadığı...

Ve görmeliyiz İstanbul'da "Panorama 1453" ü...

Gurur duymalıyız sahip olduklarımızla...

Dünya atımın nalları altında ezildi...

Kaç haçlı seferi Göğsüme çarpınca kesildi...

İstanbul... İstanbul...

Napolyon boşuna demiyor... Dünya tek devlet olsaydı, Başkenti İstanbul Olurdu...

İstanbul'u ezmeyelim, büzmeyelim... Kirletmeyelim..

Başka İstanbul yok...

 

AHMETATAN- 1 mayıs 2011

Türkiyenin birinci gündemi nedir?..

Seçim...

Doğru mu?..Doğru...

Değil. Ya nedir?...  Geçim...

Doğru mu?...

Doğru.. değil...

Terör mü? Doğru.. değil...

Peki doğru olan nedir?..

Yanlış Gündemler ...

AHMETATAN- 06 mayıs 2011

 

 

GÜZEL BİR ŞEY YAPACAKSAN HİÇ DURMA YAP. ÇİRKİN BİR ŞEY

YAPACAKSAN, ÖYLE HAREKETSİZ DUR. DAHA GÜZEL OLUR...

03.07.2011

İz bırakanlar,

geri dönönerek nasıl "derin bir iz " bıraktıklarına bakabilirler mi?

Gerçi bizim "Fiko" da karacadağ eteklerinde

"derin iz" bırakmıştı...

31.07.2011

Yunus Der ki; "Bu kapıdan Odunun bile eğrisi giremez..."

Biz dahi deriz ki; "Lütuf ile aldılar, haddimize mi girmek..."

 

 

 

AHMETATAN 20.08.2011
DOĞRU İLE YANLIŞI BİRBİRİNE KARIŞTIRMAK, YANLIŞI DOĞRU YAPMADIĞI GİBİ, DOĞRUYU YANLIŞ YAPAR. TIPKI TEMİZ SU İLE LAĞIM SUYUNU KARIŞTIRMAK, PİS SUYU TEMİZLEMEDİĞİ GİBİ, TEMİZ SUYU KİRLETİR.
"İnsan Olarak Kalmak, İnsan Olarak Doğmaktan Daha Zor, Daha Önemlidir."
İNSAN, KENDİSİ HAKKINDA BAŞKALARININ NE DÜŞÜNDÜĞÜNÜ DÜŞÜNMEKTEN, KENDİSİNİN BAŞKALARI HAKKINDA NE DÜŞÜNDÜĞÜNÜ DÜŞÜNMEYE VAKİT BULAMIYOR. SONRA FACEBOOK DA DAHİL HER YERDE İLGİSİZLİKTEN ŞİKAYET EDİYOR... HER İNSAN İLGİ GÖRMEK İSTİYOR...
"Aklın Sönmüş, Kalbin Kör olmuşsa; Gözüne güvenme..."
"KENDİSİNİ ÇUKUR HİSSEDENLER,
EN KÜÇÜK TÜMSEĞİ, KOC DAĞ ZANNEDERLER....
03.03 2012
Ahmet Atan
"Herkesten biri olduğun an,
Artık olmasan da olursun. İnan... " 04.03.2012
Her sofraya diz kırılıp da çökülmez,
Kara katrandan berrak damla dökülmez...
08.03.2012
GERÇEK BÜYÜKLER,BÜYÜKLERİNİN BÜYÜKLÜĞÜNÜ BİLEREK,

 

EDEP ÜZERİNE YAŞAYANLARDIR..."

.....................................................18.03. 2012 A. A.

 

"VAHDET İPİNE TUTUNAMAYANLAR,

VAHŞET BATAĞINDA BOĞULMAYA MAHKUMDURLAR."

20.03.2012

 

"YAZMADAN ÖNCE DÜŞÜNENLER, DÜŞÜNMEDEN YAZANLARADAN HER ZAMAN

BİN ADIM ÖNDEDİRLER...

O HALDE YAZMADAN ÖNCE DÜŞÜN, YAZDIKTAN SONRA KARA KARA DÜŞÜNME!"

..................................................................................29.04. 2012 A. A.
"ÖNEM VERDİĞİMİZ O KADAR ÖNEMSİZ İŞLERLE MEŞGUL OLUYORUZ Kİ;

 

ASIL ÖNEMLİLERİ ÖNEMSİZ BİLEREK İHMAL EDİYORUZ...!"

..................................................................................01.05. 2012 A. A.

"Susukunluğun Kibirinden ise Hakkını vermelisin. Yok Cehaletinden ise Yenmelisin. A.A.

........................................................................09.07. 2012 A. A.

Listeleniyor (65—68) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17
 
Bu sitedeki eserler Prof. Ahmet Atan'a ait olup, izinsiz kullanılamaz © 2010