Akıl Güncem

Listeleniyor (61—70) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18

Makaleler

BİLGİ ÇAĞINDA TÜRK DÜNYASI VE TÜRK SANATI

TURKISH WORLD AND TURKISH ART IN SCİENCE AGE

 

                                                                                               Prof. Ahmet ATAN

 

ÖZET

 

Yeni bin yılımızda gelişimini tamamlayan ülkelerin bilgi toplumunu oluşturarak yeni bir çağa  geçiş sürecini yaşadıkları görülmektedir. Uluslararası arena, her alanda çok hareketli, birbirini çelen ya da tamamlayan türlü  aktivitelerin kaynaştığı olaylara sahne olmaktadır. Bilgi çağının gereği olarak, çağı yakalama çabası gösteren Türk Dünyası; günümüzde ulaşmış olduğu boyutlar ve yapısal farklılaşma itibarıyla ciddi bir güç olarak ortaya çıkmaktadır.

Bağımsızlıklarına kavuşan Türk toplulukları, sahip oldukları zengin kültür ve geniş coğrafya ile, çağdaş dünyada, saygın ve yeni bir Türk Dünyası oluşturdular. Batı dünyası, hızlı değişimi yaşarken, Türk Dünyasının da varlığını kabul etme sürecine girmiş bulunmaktadır. Bu durum karşısında Türk Dünyasının uluslararası saygınlık aşamasında, daha etkin bir yer alabilmesi için, sanat kültürünün tanınması ve tanıtılmasına daha fazla önem vermesi gerekmektedir. Güzel sanatlara yönelmenin gerekliliği, Türk Dünyasını çağdaş dünyaya tanıtmanın ve tanıştırmanın inşaasına önemli katkıda bulunacaktır.

Güzel sanat eserleri, Türk Dünyasının vatan topraklarının, onurlu abideleridir. Bu bakımdan sanat tarihçileri bir ulusun tarihini yazarken, artık savaş ve zaferlerden çok, o ülke insanlarının ortaya koydukları sanat eserlerini incelemektedirler. Çünkü sanat eserleri, Türk Dünyasının düşün hayatının görülür anıtları olduğu gibi, bir ülkede yaşayan Türk varlığının da inkâr edilemez delilleridir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra doğan birçok yeni devletin sanat eserlerini bulup ortaya çıkarma gayretleri, ulus olduklarını ispatlama durumunda kalmalarındandır. Toplumların, kendi varlıklarını kanıtlayan sanat eserlerini, çağımızda birbirlerine tanıtma yarışına girmelerinin nedeni, egemen devlet olma ve bunu sürekli kılma politikasının basit bir yansımasıdır.

Bulunan ilk Türk sanat eserlerini, yaklaşık beş bin yıllık bir geçmişe dayandıranlar vardır. Bu eserleri ortaya koyan Türk Dünyası, kendi tarihsel geçmişini bu arkeolojik kalıntılarla, bir anlamda kanıt göstererek, somut olarak ortaya koymaktadır. Giyim-kuşamlardan barınaklara, av ve ev aletlerinden silâh kabzalarına varıncaya kadar gösterilen sanatkârane tasarım, yüzyılımızın sanatlarına kaynak olmaktadır.

Tarihlerinin bin yıldan fazla bir dönemini, yakın doğu kültürü dairesi içinde geçiren Türklerin, ortaya koydukları Türk kültür, sanat ve uygarlığını her kurumu ile incelemek, bu gün bizim için bilimsel zorunluluktur. O uygarlık ki; en büyük hasleti yapıcılığa, yaratıcılığa ve teşkilatçı bir kudrete sahip olmasıdır. Türk devlet örgütü ve yönetiminin, bilim kültür ve sanat eserlerinin meydana getirilmesinde, “Yurt’ta barış, dünya’da barış” siyaseti ile hareket ettiği,  her dönemde izlenmiştir.

Türk Dünyasının refah ve mutluluğunu arttırmak, milli birlik ve bütünlük içinde iktisadi, sosyal, kültürel ve sanatsal kalkınmayı desteklemek ve hızlandırmak; Ve nihayet Türk dünyasını çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı, seçkin bir ortağı yapmak için, ilki Türkiye’de, Isparta Süleyman Demirel Üniversitesinde düzenlenen “Türk Dünyası Kültür ve Sanat Sempozyumu” büyük önem taşımaktadır.

Sonuç ve öneriler;

*Dün ütopya olarak nitelendirilen pek çok olay, bu gün gerçek olmuştur. Bu gün ütopya olarak nitelendirilen pek çok olayın da yarın gerçek olacağından hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır. O halde vakit kaybetmeden ciddi, planlı ve programlı çalışmalar uygulamaya konulmalıdır.

*Türk Dünyası, çeşitli kültürlere ve değişik tarihsel dönemlere ait örnek sanat ürünleri ile bilgilendirilerek tanıştırılmalıdırlar.

*Türk Dünyasının yapısal, tarihsel, kültürel ve sanatsal perspektiflerden çıkarak ve bu perspektifler arasındaki bağlantıları kavrayarak, çeşitli sanat disiplinlerine ait ürünlerin temel çözümlemelerini yapacak duruma gelmeleri sağlanmalıdır.

*Türk sanatını ve sanatçısını ortaya çıkaracak, tanıtacak, meslek birlikleri, federasyon ve konfederasyonları oluşturacak; Türk Dünyası Kültür ve sanat konseyi kurulmalıdır. [A1] 

 

Anahtar Kelimeler: Türk Dünyası, Bilgi çağı, kültür, Güzel sanatlar.

 

 

 

SUMMARY

Forming a science community, the countires completed their development  in our new  thousand year, are observed to prepare for a new century. The international arena has been a stage to various very fast events diverted or connected with each other in this field. Trying hard to catch the age the Turkish world with its dimensions and structural differenciation is appearing as a grave power in our age.

With their rich culture and large geographical lands the Turkish communities who won their independence formed an esteemed and a new Turkish world in the contemporary  world while  the west world living a fast process the Turkish world started to get into the process of accepting its existence. In this situation to take a more esteemed part in the world the Turkish world should spend more efforts with its culture and art to be known. The necessary of turning towards  to fine art will help to introduce the Turkish world to the contemporary world a lot.

Fine arts works are the esteemed monuments of motherland of Turkish world. Therefore, while writing the history of a country the art historians are rather dealing with the history of their art works than their wars and victories. Because the work of art are undeniable proofs of Turkish world’s thought monuments and Turkish existence in any country. Many new nations appeared after the second world war are trying to find out their art works so they can approve that they were nations before. The reason why the goverments are in a race of introducing their art works to each other is a simple reflection of the policy that they used to be the dominion state in the history or soever.

Some say the first Turkish work of art found goes back to 5000 years. The Turkish world proving itself by presenting those archeological remnants is trying to prove its historial background in this manner. The imagination of clothes, shelters, hunting and house tools and weapon handles are a good source for the art of our century.

It is now a scientific compulsory for us to research the culture and civilization of Turks who lived a phase more than a thousand years within the frame of near-east culture. This is a civilization that has had the power of creativity and organizativity. It has been observed in every phase of the history that the Turkish state and organization acted in the manner of “ Peace in the world peace at motherland.” While bringing up their science, cultural and art works.

To increase the Turkish world’s circumstances and prosperity, to support and accelerate economical, cultual and art development in national unity and wholeness and at last to carry the Turkish world as one of specific, esteemed and selected partner to the others the first “ The Turkish world cultural and art Semposium” hold in Turkey in Isparta Süleyman Demirel University plays an important role.

RESULT AND SUGGESTİON:

Event known as utopia yesterday are fact today . Nobady should worry the things known as   utopia will tomorrow turn to reality. So we should start implementing grave, planned and programed works as soon as possible.

The Turkish world should be introduced with sample cultural works belonging to various culture and different historical phases.

We should ensure that Turkish world go far beyond structural, historical and cultural scopes and comprehends the connections between those perspectives and do the basic analysis of arts belonging to miscellaneous art disciplines.

We should set up profession unities, Federations and Confederations that will help to multiple the numbers of Turkish art and art dealers, which will form Turkish world cultural and art concil.               

 

Key Words: Turkish world, Science age, culture, Fine arts.

 

Giriş:

Yeni bin yılımızda gelişimini tamamlayan ülkelerin bilgi toplumunu oluşturarak yeni bir çağa geçiş sürecini yaşadıkları ve dünyanın bir bütün olarak bilimsel-teknolojik devrimden geçmekte olduğu görülmektedir. Uluslararası arena, her alanda çok hareketli, birbirini çelen ya da tamamlayan türlü aktivitelerin kaynaştığı olaylara sahne olmaktadır. Bilgi çağının gereği olarak, çağı yakalama çabası gösteren  Türk Dünyası; günümüzde ulaşmış olduğu boyutlar ve yapısal farklılaşma itibarıyle ciddi  bir güç olarak ortaya çıkmaktadır.

Bağımsızlıklarına kavuşan Türk toplulukları, sahip oldukları zengin kültür ve geniş coğrafya ile, çağdaş dünyada, saygın ve yeni bir Türk Dünyası oluşturdular. “Ulusal sınırların ötesine geçen, onları aşan bir kavram son derece güç, gerçekte köklü bir süreçtir ve bunu yapmak, toplumun entelektüel profilini de şekillendirmektir.”2 Zaman, ülkemizin kayıtlarını toparlamanın zamanıdır.3 Zaman, Türk Dünyasının bilgi ve belge birikimini toparlama zamanıdır.

 Batı dünyası hızlı değişimi yaşarken, Türk Dünyasının da varlığını kabul etme sürecine girmiş bulunmaktadır. Bu durum karşısında Türk Dünyasının uluslararası saygınlık aşamasında, daha etkin bir yer alması için, sanat kültürünün tanınması ve tanıtılmasına daha fazla önem vermesi gerekmektedir. Güzel sanatlara yönelmenin gerekliliği, Türk Dünyasını, çağdaş dünyaya tanıtmanın ve tanıştırmanın inşasına  önemli katkıda bulunacaktır.

Güzel sanat eserleri , ırk ve din farkı olmaksızın, bütün insanlığın malı olmakla beraber, Türk dünyasının vatan topraklarının, onurlu abideleridir. Bu bakımdan sanat tarihçileri bir ulusun tarihini yazarken, artık savaş ve zaferlerden çok, o ülke insanlarının ortaya koydukları sanat eserlerini incelemektedirler. Çünkü sanat eserleri, Türk Dünyasının düşün hayatının görülür anıtları olduğu gibi, bir ülkede yaşayan Türk varlığının da inkâr edilmez delilleridir. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra doğan birçok yeni devletin, sanat eserlerini bulup ortaya çıkarma gayretleri, ulus oluklarını ispatlama durumunda kalmalarındandır. Toplumların, kendi varlıklarını kanıtlayan sanat eserlerini çağımızda birbirlerine tanıtma  yarışına girmelerinin  nedeni, egemen devlet olma ve bunu sürekli kılma politikasının basit bir yansımasıdır.

Değişen  dünya’da, yeni dünya düzeni içinde güçlü bir topluluk olma mücadelesi veren Türk Dünyası, hızlı  değişim süreci içinde önemli reformlar gerçekleştirmektedir. «Sağlıktan sanata, ekonomiden eğitime» hemen hemen Türk Dünyası’ndaki tüm kurumlar yeni oluşum hareketlerinden payını almaktadır. Yalnız bunu gerçekleştirirken «yeniden bilinçli örgütlenme» durumu ortaya çıkmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, Türk Dünyası, yeni koşullara  ve gereksinimlere göre, devlet yapısını  yeniden düzenlemek, sosyal, siyasal, ekonomik, kültür ve sanat politikalarına, yeniden çeki düzen vermek zorundadır. Değişen dünyada, etkin konuma gelen Türk Dünyası, hızlı bir değişim olgusu içindedir. Bu değişim olgusuna uyum sağlamada Türk Dünyası güçlük çekmemektedir. Bu olgu üniversitelerde, fabrikalarda, hastanelerde, müzelerde, sanat galerilerinde, çarşı-pazarda belirgin bir biçimde gözlemlenmektedir. Gerçekten de « değişen dünya’da yeni bir Türk Dünyası doğmak üzeredir».

Türk Dünyası, değişen dünya’da, büyük bir dönemecin eşiğindedir. İçinde yaşamakta olduğumuz bilgi çağında, sosyal, kültürel ve sanatsal gelişim kaynaklarını ve onları oluşturan nedenleri iyi araştırmak ve " gelinen noktayı aşmak gerekmektedir”. Durağan, statik, “esir” bir eski Türk coğrafyası üzerinde dinamik, hareketli, gelişmelere açık özgür bir Türk Dünyası yükselmektedir. Bu bir dilek değil, gerçek bir olgudur. Avrasya’da güçlü, sanayileşmiş, yüzyılların kültür ve sanat birikimine sahip Bir Türk Dünyası doğmaktadır. Türk Dünyası  bu özelliğinden dolayı, yeni dünya düzeni içinde sürekli öneme sahip birçok özellikler taşımaktadır. Ve bu yüzden çağdaş dünyada hiç  bir zaman -istense de- gerilere itilemeyecektir.

Kendini yüceltme iradesini elinde tutan Türk Dünyası, öz dinamiklerine ters düşmeden, değişen dünyada hak ettiği yeri almak üzeredir. Türk Dünyası ulusal özlemlerine kavuşmanın eşiğindedir. Çağdaş Türk kültürünün temsilcileri olan sanatçılar, Türk Dünyasının değişen dünyadaki yerini bilerek kendini ona göre hazırlamakta, geçmişi büyüteç altına alarak, geleceğe yönelik rotasını çizmektedir. Çağın getirisi olarak değişen dünyada, bir kıtalar buluşması yaşanmaktadır. Sanat da, hızlı değişim sürecinde bir  “sosyal değişim”dir. Türk Dünyasının çağdaş toplum olma yönündeki çabaları içinde, karşı karşıya bulunduğu hızlı değişim süreci içinde sanatın, diğer tüm atılımlardan daha önce etkileşime uğradığı gözlenmektedir. Tarih  boyunca   devam  eden  değişim süreci  içerisinde, sanatçıların ve sanat eğitimi kurumlarının özel bir yeri olmuş, bir anlamda bu kişi ve kurumlar toplumun sosyal değişmesinin aynası olmuşlardır. Sanatçıyı ve sanat eğitimi kurumlarını, toplum sisteminden  bağımsız olarak düşünmek mümkün değildir. Günümüzde ekonomik, bilim  ve teknolojik alanlardaki hızlı değişim süreci sanat faaliyetlerini etkilemektedir. Toplumdaki  hızlı sosyal değişimle beraber, değişen beğenilere göre sanatçılar çalışma programlarını yeniden düzenleme gereğini hissetmektedirler. 

Uzun ceht ve gayretlerden sonra alnında ilk ışığı hisseden Türk sanatçısı, hızlı değişim  sürecinde Türk Dünyasının hak ettiği yere gelmesi için elinden geleni yapmaktadır. Türk sanatçılarının; özgün konstrüktif anlayışa yaklaşan cesur çıkışları bir bakıma çağdaş Batı soyutlamaları ile yarış edebilecek niteliğe erişmiştir

Türk sanatçısının evrensel değerlere ulaşabilmek için kat ettiği uzun ve yorucu yolculuk, Türk Dünyasına binlerce eser kazandırmıştır. Türk Dünyası, kendi kültür ve sanat eserlerine sahip çıktığı takdirde,insanlığın ortak malı olan uygarlığa önemli katkıda bulunmuş olur. Uluslar, önce kendi kültür ve sanat değerlerini aksettirecek eserleri meydana getirmeden medeniyete katkıda bulunamazlar. Türk Dünyasının kendi kültür ve sanatını, detaylı bir biçimde ortaya koyabilmesi için aşılması gereken bazı engeller vardır. Bu engellerden biri; Alfabe değişikliği, ikincisi; Türk Dünyasının yer aldığı geniş coğrafyadır. Bu iki engel, inanılmaz zenginlikteki tarihi birikimimize ulaşmayı güçleştirmektedir. Onun için özellikle ve öncelikle bu iki engelin aşılması gerekir. 

Çağdaş Dünya ile entegrasyon olgusu, Türk Dünyasında her alanda yansımaktadır. Sosyal değişime paralel olarak, Türk Sanatındaki yenilenme olguları Batılılaşma süreci olarak tanımlanmaktadır. “ Batı’yı merkez alan kitaplarda, Doğu, insanlık tarihinde talî bir unsurmuş gibi ele alınmakta...”4 ancak, Türk Dünyası sanatları, diğer Orta Asya, Orta Doğu ve Doğu sanatlarıyla aynı kategoride değerlendirilirse, daha sağlıklı sonuçlara ulaşılabilir. Türk sanatçısının, insana, eşyaya ve tabiata bakışı ile, Batı’lı sanatçının bu değerlere bakışı örtüşür. Bu bağlamda, bilgi çağının gereği olarak, sanatın oluşum sürecine, geniş bir perspektifle bakıldığı takdirde, sanatsal açıdan, dünya haritasında, ilginç kesişme noktaları ortaya çıkabilecektir.

Yüzlerce ulus, milliyet etnik topluluğu enternasyonalizm temelinde bir araya getiren Sovyetler Birliği çok sayıda kültürün oluşturduğu bir dokuya sahip.5 Rus kültürünün özünü tanıyan ve kendi kültürü ile sentezini kuran Türkî cumhuriyetlerindeki Türk sanatçılarının sanat eserlerini tanımak ve tanıtmak yapılması gereken önemli görevler arasında yer almalıdır. Çünkü bu Türk çocukları, dünya klasikleri arasında yer alabilecek kültür ve sanat birikimine sahiptir.

Modernleşme takvimini içeren hızlı değişim süreci; sanatçıların toplumsal duyarlığı paylaştıkları oranda, toplumun nabzını tablolarda yansıtmalarına sahne olmuştur. Türk Dünyası, hızlı değişim sürecinde her alanda olduğu gibi güzel sanatlar alanında da kayda değer gelişmeler göstermektedir. Türk sanatçısı mensubu olduğu toplumun  engin ve zengin bir kültür  birikimine sahip olduğunun bilincindedir. Ve bunu sırtında bir yük olarak taşımanın sorumluğu içerisinde öz dinamiklerine sahip çıkmaktadır. Teknik kaynaklar dünyanın neresinde olursa olsun onlardan yararlanmasını bilmektedir. Türk sanatçısı yoğun çalışma programlarını alışkanlık haline getirerek  aydınlık ufuklara doğru yol almaya başlamıştır. Bilgi çağına kendini hazırlayan Türk sanatçısı sistematik bir çalışma programının gerekliliğine inanarak ciddi organizelere girme çabasındadırlar. Türk Dünyası sosyal değişimin  yeni ufuklarına doğru hızla yol alırken Türk sanat dünyası da kendine düşen görevi  yararlı bir rekabet  ortamında yüceltmeye çalışmaktadır.

İçinde yaşamakta olduğumuz bin yılımızın, sosyal, kültürel ve sanatsal gelişimini anlamak için onları meydana getiren nedenleri iyi incelemek ve gereklerini yerine getirmek gerekmektedir. Çok kısa zamanda oluşan bir sosyal değişim, batı toplumunu temelinden etkilediği gibi, Türk Dünyasını da etkilemiştir. Aynı zamanda toplumun bir parçası olan sanatçıyı dolayısı ile sanatı da etkilemiştir. Endüstriyel çağın seri  halde buluşları toplumları bilgi toplumu haline getirmiş, sanatı da düşünsel amaçlı aktivitelere zorlamıştır. Hızlı değişim sürecinde, “Türk Dünyası yeniden doğuşun sancılarını çekerken”, öz dinamiklerimize yönelmek en akılcı bir yaklaşım olacaktır. Toplumsal ve kültürel koşullar altında, sanatta yeni bir anlayışa geçmenin bir gerileme  değil, kaçınılmaz bir değişim olduğunu göstermekte ve yeni bireşimlerin bu açıdan değerlendirilmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır.

Toplumların  siyasal, sosyal  ve  kültürel    varlıklarının deposu tarihtir. Ancak, kültür varlıklarının iki deposu veya  iki şahidi vardır. Bu iki şahidin birisi gelenek, ötekisi ise sanat eserleridir. Bu topraklar üzerinde Türk uygarlığının şahitleri var olursa, Türk Milleti'nin var oluşunun ve büyük bir medeniyete sahip olduğunun ispatlanması daha kolay olur.

Türkiye’de Cumhuriyet dönemi Türk sanatı:

Osmanlı  İmparatorluğundan  Türkiye  Cumhuriyeti  devletine  geçiş köprüsünün mimarı olarak tanımlanabilecek Atatürk; homojen bir toplum yapısını inşa etme mücadelesini verirken daha dinamik bir toplumu hedefliyordu. Atatürk “ Ey yükselen nesil senin için yükselmenin sınırı yoktur. “  sözü ile  hedef belirleyerek önderliğini yaptığı toplumu dinamizme sevk etmeye çalışıyordu. Çünkü ileri görüşlü bir lider olma özelliği ile sosyal dinamizmin, sosyal değişimi getireceğini biliyordu. Tarihçilerimiz Atatürk’ün Millî Mücadeleden önce, Millî Mücadele devamıca ve ondan sonraki devrede askerî ve siyasî faaliyetlerini ortaya koymuşlar, inkılâplarını incelemişlerdir. Bununla beraber, Türkiye Cumhuriyetinin binlerce yıllık Türk tarihi çerçevesinde taşıdığı ehemmiyeti, önceki Türk devletleri hususiyle de Osmanlı İmparatorluğundan aldığı kültür mirasını ve bu mirasa kattığı yeni değerleri araştırmayı hemen hiç denememişlerdir.6

Türkiye Cumhuriyeti'nin çocukları; şanlı bir imparatorluğun torunları ve Türk Dünyasının bir uzantısı ise, bu;  şanlı bir   kültür  ve sanat varlığının sahipleri    olduğunun göstergesidir. Bunu böyle bilen Atatürk, Anadolu'nun  Türkiye  Cumhuriyeti'nin  öz toprakları olduğuna inanıyor ve Türk Kültürü ve Sanatı   üzerindeki tüm çalışmaları hep  bu   temele   dayanıyordu. Atatürk, Anadolu'nun kendisine has bir harsı, bir sanatı olduğunu biliyor, ancak bunu hem Türk Dünyasına hem de genel dünyaya anlatmak ve tanıtmak istiyordu. Bunun için yönetim düzeyindeki tüm imkânları seferber etti, yol gösterdi, Halk'a aydınlatma faaliyetlerinde bulundu. Türk Tarih ve Türk Dil Kurumları'nı kurdu. Her fırsatta  sanatçıları övdü, onları yükseltici, teşvik edici sözlerle onlar gayrete getirmek istedi. Düşünce ve görüşlerine çok önem verilen Atatürk; Mimarları, Ressamları, Müzisyenleri, Tiyatro Sanatçılarını onurlandırıcı demeçlerle, onların toplum içindeki statülerini  yükseltmeye çalıştı. 1937 yılında yapılan ikinci  Tarih Kongresi nedeni ile Dolma Bahçe Sarayı'nın  fuayede’sinde arkeolojik bir sergi açıldı. Bu sergide; Anadolu Hitit kalıntıları, Batı Anadolu'daki Roma ve Helenistik devir kalıntıları, Anadolu Selçuklularına ait anıtlar, Osmanlı mimari anıtları ve sanat eserleri teşhir edildi. Atatürk bunlardan başka, Dolma Bahçe Veliaht dairesinde Türk Resim ve Heykel Müzesi'nin kurularak açılmasını da emretti. Batı anlayışlı 'pentürel' resim sanatı Türk toplumunda çok genç, ancak 1870'lerde başlamıştır. 1937 yılına kadar Anadolu'nun hemen hiçbir kentinde Resim ve Heykel Müzesi yoktu. Sadece Arkeolog-Ressam Osman Hamdi Bey'in öncülüğünde 1881 yılında kurulan Asâr-ı Âtika Müzesi mevcuttu. Evlerden, kişilerden, kurumlardan, resimler ve heykeller toplanarak veya satın alınarak, Resim ve Heykel  Müzesi Atatürk tarafından bizzat sergi ile beraber açıldı . Atatürk'ün  halkı aydınlatma faaliyetleri doğrultusunda Türk aydınlar arasında «Türk Sanatı» görüşü hakim olmaya başlamıştı. Hattâ bu isim altında Sanatçı-yazar Celâl Esat Arseven tarafından 305 sahifelik bir kitap yazılmış ve yayınlanmıştır. Bu eserin hazırlanış tarihine bakılırsa 1934 ile 1935 yıllar arasında olmalıdır ki, Atatürk'ün tarih araştırma faaliyetlerinin yoğun olduğu bir döneme rastlar. Atatürk'ün tarih, kültür ve sanat alanlarındaki davranışlar incelenirse, bunların belli bir sistem içinde tasarlandıkları görülür. Atatürk'ün bu davranışlarını üç aşamada  incelemek mümkündür. Bu hareketlerin birincisi, tanıtıcıdır: Türk Kültür ve Sanatını, Türk Dünyasının malı olarak ortaya çıkarmak, Türk Dünyasının yüksek bir kültür ve sanat seviyesinde bulunduğunu Türk Dünyasına ve “gelişimde önemli bir aşamaya gelen dünya'ya” ispatlamak; Türk tarihi araştırmaları, sergiler, müzeler, kongreler, yayınlar işte bu amaçla ele alınmışlardır İkincisi, teşvik edici ve güven verici hareketlerdir.

Atatürk her vesile ile sanatçıyı ve sanat eserlerini takdir ve teşvik etmiştir. Atatürk'ün bu davranışları nutuklarında ve her fırsatta Güzel sanatlar ve sanatçılar hakkında söylediği teşvik edici, uyarıcı, destekleyici güzel sözlerdir. Atatürk'ün Güzel Sanatlara dair  veciz sözlerinden bir bölümünü burada belirtmek, O'nun bu konudaki görüşleri. Türk Dünyasında Güzel Sanatlar alanında ne yapmak isteği konusunda bir fikir verecektir.

Atatürk Diyor ki;

***   "Yüksek bir insan toplumu olan Türk milleti'nin tarihi bir özelliği de Güzel Sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, doğuştan gelen zekâsını, îlme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini ve millî birlik duygusunu devamlı olarak ve her türlü vasıta ve tedbir ile besleyerek geliştirmek millî ülkümüzdür." (1933)

***  "Güzel  Sanatların her dalı için, Türkiye Büyük Millet Meclisi (T.M.M.M)'nin göstereceği ilgi ve emek, milletin insanî ve medenî hayatı ve çalışkanlık veriminin artması için çok etkilidir." (1936)

*** "Güzel Sanatlarda başarı; bütün inkılâpların başarılı olduğunun en kesin delilidir. Bunda başarılı olmayan milletlere ne yazıktır. Onlar, bütün başarılarına rağmen medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla tanınmaktan daima yoksun kalacaklardır."(1936)

*** "Hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz; hattâ  Cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat bir sanatkâr olamazsınız."(1930)

*** "İnsanlar olgunlaşmak için bazı şeylere muhtaçtır. Bir millet ki, resim yapamaz, bir millet ki heykel yapamaz, bir millet ki tekniğin gerektirdiği şeyleri yapamaz; itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur. halbuki bizim milletimiz, gerçek nitelikleri ile medeni ve ileri olmaya lâyıktır ve olacaktır."(1923)

*** "Aydın ve dindar olan milletimiz, ilerlemenin sebeplerinden biri olan heykeltıraşlığı en üst seviyede ilerletecek ve memleketimizin her köşesinde atalarımızın ve bundan sonra yetişecek evlâtlarımızın hatıralarını güzel heykellerle dünyaya ilân edecektir."(1923)

*** "Sanat güzelliğin ifadesidir... Bu ifade söz ile olursa şiir, nağme ile olursa müzik. Resim ile olursa ressamlık, yontma oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur."

*** "Sanatkâr, cemiyette uzun ceht ve gayretlerden sonra alnında ilk ışığı hisseden insandır."

*** "Bir millet sanat ve sanatkârdan mahrum ise tam bir hayata mâlik olamaz."

*** "Hayatlarını   büyük  bir  sanata  vakfeden  bu  çocukları  sevelim."

Türk kültür ve medeniyetinin hakikî değeri; onun yaratıcılığında, ilim ve sanata kattığı zenginliklerde, ahlâkî, hukukî ve iktisadî hayatın âhenktar bütünlüğündedir.7 Atatürk'ün; Mimar Sinan'ın, Barbaros Hayreddin Paşanın, Fatih Sultan Mehmedin heykellerinin yapılmasını istemesi de çok anlamlıdır. Bu arzularıyla Atatürk, Türk büyüklerine karşı, hem takdirlerini ifade etmiş, hem güzel sanatları bu yolla teşvik etmiş, hem de Türk büyüklerinin ancak sanat eserleri ile tarihi bir belge niteliğinde vatan evlâtlarına ulaştırılabileceğine inanmıştır. Atatürk'ün üçüncü hareketi ise Türk Plastik Sanat Eğitimi Kurumları'nı oluşturmak olmuştur. Daha cumhuriyetin  ilk yıllarında, henüz yerleşik bir konumda olmayan Sanayi-i Nefise Mektebi, Atatürk'ün Güzel Sanatlar Eğitimine verdiği önemin nişânesi olarak bu ilk plastik sanat eğitimi veren kurumu göçebelikten kurtarmış, 1926 yılında İstanbul'un en güzel binalarından birine yerleştirmiştir. Bu bina Fındıklı semtindeki Osmanlı Mebusan Meclisi olarak kullanılmış olan, Cemile Sultan çifte kasırlarından  biriydi. Bu bina 1948 yılında geçirdiği  bir yangından sonra onarılmış ve binaya eklenen, yanındaki ikinci kasır (Ayân Meclisi) da onarılıp yenilenerek bir bütün halinde hizmete sokulmuştur. 1937 yılında, Atatürk'ün emirleriyle Dolma bahçe Sarayı veliaht dairesinde  Resim ve Heykel Müzesi Türkiye'de ilk defa açıldı. Batı anlayışına uygun 'pentürel' anlamlı, çok genç olan Türk Resim sanatının ilk örnekleri, 1937 yılına kadar toplumun sadece az bir kesimin evlerinin duvarlarında asılı durmakta idi. Bu kapalı mekanlarda saklı duran, Türk Resim sanatının güzel örnekleri yine Atatürk'ün emri ile gün ışığına çıkarıldı. Türk Güzel Sanat Eserleri o tarihten itibaren, Türk Resim ve Heykel Müzesi ile arşivlere geçmiş olmakta ve böylece Türk Milletinin Modernleşme süreci içinde Millî kültür hazinesine yeni değerler ilâve edilmektedir. Proğramlarında sanat eğitiminin yer aldığı Halk Eğitim Merkezlerinin görevi, halkı eğitmekti. Türkiye'nin her tarafına bir ağ halinde yayılmış bu kurum halen işlevini yerine getirmeye devam etmektedir. 1932 yılında  kapanan Türk Ocaklarının yerine Halkevleri kurulmuştu. Türk Ocakları'nın ve Halk evlerinin amacı;sadece sanat etkinliklerinin yaygınlaştırılması  değil,  aynı   zamanda   inkılâbın ilkelerini halk'a benimsetmeye çalışmaktı. Halkevlerinin çalışma proğramları içinde bulunan sanat kolunun günün şartlarına göre toplum hayatındaki  görevi;Güzel Sanatlar alanındaki eksikliği gidermek, sanat dallarına ilgiyi arttırmak,bireysel tasarım gücünü hayata geçirmek, Millî Kültür değerlerini tanıtmak ve yaşatmaktır. Halkevlerinin; Toplumun kültürel yaşantısına  önemli etkileri olmuştur. Halkevlerinin işlerlik kazandığı yapılarında, ressamlara çalışma imkânları sağlanmış, Güzel Sanatlar atölyeleri açmış, sergiler düzenlemiş, ödüller vermiş, her yıl resim kursları düzenlemiş, amatör sanatçılar desteklenmiş, sergi açmak isteyen çeşitli kuruluşlara ve sanatçılara salonlarını tahsis etmiş ve yayınlarıyla da plastik sanatları önemli ölçüde desteklemiştir. Halkevleri bu özelliği ile plastik sanatlar alanlarında önemli sayılabilecek, yaygın eğitim hareketlerinde öncülük etmiş kurumlardan biri olmuştur. Halkevlerinin yerine kurulan Halk Eğitim Merkezleri; kendi proğramları doğrultusunda, güzel sanatlar dalında, genellikle dekoratif  amaçlı resimler, aktarmacı veya öykünme niteliğinde çiçekçilik ve halıcılık gibi el sanatları eğitimi vermektedir. Güzel sanat eserlerimiz, gerek estetik bakımından, gerekse taşıdığı tarihsel belge niteliği bakımından Türk dünyasının üzerinde önemle durması gereken konudur. Türk sanat eserleri, insanımızın güzel düşüncelerinden doğmuş olup, tarihin derinliklerinden gelen birbirinden olgun sanatlardır. Güzel sanat eserlerimizden eski tarihi devirlerden beri, Türk dünyasının her yerinde ve her döneminde millî duygularının yansıması olarak birer iyilik, güzellik ve şefkat âbidesi halinde yükselmiş bir sosyal aktivitelerdir. Kültür ve medeniyet bakımından tarihte çağdaş uluslara örnek olan Türkler, bilim ve sanat zeminin yanında zengin bir ekonomik düzenin bulunduğu yüksek kültürün sahibiydiler. Toplumun sosyal hayatı üzerinde uzun yıllar, etkin rol oynamış sanat aktiviteleri çeşitli yönleri ile geniş ölçüde ele alınıp incelendiğinde, bu aktivitelerin kendi sınırları içinde kalmadığı, başka kültürleri de etkisi altına aldığı görülmüştür.

Dünya tarihi göz önüne getirildiğinde, gelmiş geçmiş büyük insanların her biri yalnız büyük asker. büyük devlet adamı, büyük bilim adamı ve büyük sanatçı olmuşlar, toplumlarına, bilim ve sanat dünyasına böylece hizmet ederek göçüp gitmişlerdir. Her biri bugün eserleri ile  anılmaktadır. Ancak, hiçbiri   Atatürk gibi hem asker, hem devlet adamı sıfatıyla;  mensubu olduğu Türk milletini esir olmaktan ve  vatanı düşman istilasından kurtarıp, onu çağdaş  düzeye yükseltmek, onu diline, tarihine, sanatına kadar düzene koymak hareketlerine girişerek başarılı olamamıştır.

Bir devri en iyi anlatan, o devrin sanat eserleridir. Bulunan ilk Türk sanat eserleri yaklaşık beş bin yıl öncesine kadar dayanmaktadır. Bu eserleri ortaya koyan Türk dünyası kendi tarihsel geçmişini bu beş bin yıllık kalıntılarla bir anlamda kanıt göstererek somut olarak ortaya koymaktadır. Giyim-kuşamlardan barınaklara, av ve ev aletlerinden silâh kabzalarına varıncaya kadar gösterilen sanatkârane tasarım  yüzyılımız sanatlarına   kaynak olmaktadır.

Yetenekleri diğer milletlerden daha az olan bir millet değiliz. Sanat ve sanatçılık hususunda bizim gerçekten övgüye değer bir geçmişimiz var. Bir ülke kültürü, sanat eserinde kendi somut ifade biçimini bulur. İnsanların yaşadıkları coğrafya ve sahip oldukları kültürler, güzelliği farklı  biçimlerde ortaya koyabilir .Tarihlerinin bin yıldan fazla bir dönemini, yakın doğu  kültürü dairesi içinde geçiren Türklerin, ortaya koydukları Türk kültür, sanat ve uygarlığını her kurumu ile incelemek, bu gün bizim için bilimsel zorunluluktur. O uygarlık ki; en büyük hasleti yapıcılığa, yaratıcılığa ve teşkilatçı bir kudrete sahip olmasıdır. Türk devlet örgütü ve yönetiminin, bilim kültür ve sanat eserlerinin meydana getirilmesinde, “Yurt’ta barış, dünya’da barış” siyaseti ile hareket ettiği,  her dönemde izlenmiştir.

Türk Dünyasının refah ve mutluluğunu arttırmak, milli birlik ve bütünlük içinde iktisadi, sosyal, kültürel ve sanatsal kalkınmayı desteklemek ve hızlandırmak;ve nihayet Türk Dünyasını çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı, seçkin bir ortağı yapmak için, ilki Türkiye'de, Isparta Süleyman Demirel Üniversitesinde düzenlenen "Türk Dünyası Kültür ve Sanat Sempozyumu" büyük önem taşımaktadır.

Sonuç ve öneriler;

*Dün ütopya olarak nitelendirilen pek çok olay, bu gün gerçek olmuştur. Bu gün ütopya olarak nitelendirilen pek çok olayın da yarın gerçek olacağından hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır. O halde vakit kaybetmeden ciddi, planlı ve programlı çalışmalar uygulamaya konulmalıdır.

*Türk dünyası, çeşitli kültürlere ve değişik tarihsel dönemlere ait örnek sanat ürünleri ile bilgilendirilerek tanıştırılmalıdırlar.

*Türk dünyasının yapısal, tarihsel, kültürel ve sanatsal perspektiflerden çıkarak ve bu perspektifler arasındaki bağlantıları kavrayarak, çeşitli sanat disiplinlerine ait ürünlerin temel çözümlemelerini yapacak duruma gelmeleri sağlanmalıdır.

*Türk sanatını ve sanatçısını ortaya çıkaracak, tanıtacak, meslek birlikleri, federasyon ve konfederasyonları oluşturacak; Türk Dünyası Kültür ve sanat konseyi kurulmalıdır.

    * Avurpa’da ve Asyada Araştırma ve Etkinliklerde bulunacak “AVRASYA KÜLTÜR VE SANAT BİRLİĞİ DERNEĞİ” kurulmalıdır.

 

Faydalanılan kaynaklar :

1.                  Alkan, Türker, Sosyo Politik Yaklaşım Akademik Politika ve Sosyal Tahlil Dergisi, Ankara, Nisan-Mayıs 1993, sayı:2, İlke yayıncılık,

2.                  Altınok, İsmail, Sanatta Kimlik Arayışları, SANAT Aylık Güzel Sanatlar Dergisi, Ankara, Temmuz 1995, sayı 21. Sf. 3.

3.                  Aslanapa, Oktay, Türk Sanatı, Ankara, Remzi Kitabevi Yayınları, 3. Baskı,

4.                  Atan, Ahmet. “Türkiye’de Hızlı Değişim Süreci ve Resim Sanatında Rönesans Hareketleri” Makale, Sanat çevresi Dergisi, İstanbul, Eylül 1999, sayı 251, Sf.58-66.

5.                  Atan, Ahmet, “Atatürk ve Güzel Sanatlar” Makale, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı yayınları,İstanbul,Şubat,1996, sayı.100, Sf.219-225.

6.                  Atatürkçülük ( Birinci Kitap), M.E.B. yayınları, Bilim ve Kültür Eserleri dizisi, İstanbul, 1984.

7.                  Atatürkçülük ( İkinci Kitap), M.E.B. yayınları, Bilim ve Kültür Eserleri dizisi, İstanbul, 1984.

8.                  Ayvazoğlu, Beşir, İslâm Estetiği ve İnsan, Çağ yayınları, No:4, Zafer Matbaası, İstanbul, 1989.

9.                  Berk, Nurullah- Kaya Özsezgin, Cumhuriyet Dönemi Türk Resmi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1983.

10.               Binark, İsmet, “Tezhip Sanatı ve Kitapçılık Tarihimizde Fatih Devri Tezhipleri” Makale, Türk Kültürü Dergisi, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü yayınları, Ayyıldız Matbaası, Ankara, Ocak 1969, sayı.75. Sf.220.

11.               Doğanay, Şenol, Sosyo Politik Yaklaşım Akademik Politika ve Sosyal Tahlil Dergisi, Ankara, Nisan-Mayıs 1993, sayı:2, İlke yayıncılık, Sf.3.

12.               Kongar, Emre, Kültür Üzerine, İstanbul, Remzi Kitabevi, 4. Basım, Şubat 1994.Sf.34

13.               Kuran, Prof. Dr. Ercüment, “Atatürk İlkeleri” Makale, Türk Kültürü Dergisi, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü yayınları, Ayyıldız Matbaası, Ankara, Temmuz 1971, Sf.7

14.               Turani, Adnan, Dünya Sanat Tarihi, İş Bankası Kültür Yayınları, üçüncü baskı, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara,1983

15.               I. Plastik Sanatlar Sempozyumu bildiri kataloğu, T.C. Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara, Ağustos, 1986.

16.        Süleymanov, Olzhas, “Yurtseverlik Ulusal Ayrıcalık Değil...” makale, Hürriyet Gösteri Dergisi, Mayıs,1983, sayı:30, Sf.39.

DİP NOTLAR

Gazi Üniversitesi, Sanat ve Tasarım  Fakültesi, Uygulamalı Sanatlar Eğitimi Bölüm Başkanı- ANKARA
2Süleymanov, Olzhas, “ Yurtseverlik Ulusal Ayrıcalık Değil...” makale, Hürriyet Gösteri Dergisi, Mayıs, 1983, sayı: 30,Sf.39
3Süleymanov, Sf.39
4 Beşir, Ayvazoğlu, İslam Estetiği ve İnsan, Çağ Yayınları umumi neşriyat, No: 4, Zafer Matbaası, İstanbul, 1989, s.12
5 Süleymanov, Sf.39
6 Kuran, Prof. Dr. Ercüment “Atatürk İlkeleri” Makale, Türk Kültürü Dergisi, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ayylıdız Matbaası, Ankara, Temmuz 1971, Sf.713.
7Binark, İsmet, “Tezhip Sanatı ve Kitapçılık Tarihimizde Fatih Devri Tezhipleri” Makale, Türk Kültürü Dergisi, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ayylıdız Matbaası, Ankara, Temmuz 1971, Sf.220.

8 Binark, İsmet, Sf. 220

Makaleler

NAMUS VE TÖRE CİNAYETLERİ SEMPOZYUMU AFİŞİNİN

 SANATÇISININ BAKIŞ AÇISINDAN ANALİZİ

 

“Lirik bir afiş yapmak, konuyu lirik bir beyin ile düşünmekle mümkündür.”

 

                                                                                        Prof.Ahmet ATAN

 

1.         Giriş:

 

            Genel olarak Türkiye’mizde, özelde ise Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde öteden beri sıkça gözlemlediğimiz cinsiyet ayrımcılığının farklı bir türü olan namus ve töre cinayetleri, Türkiye gündemini meşgul ettiği gibi Dünya kamuoyunun da dikkatini çekmektedir. Bu olgu, içinde yaşadığımız toplumun bir gerçeği olarak karşımıza çıkmaktadır. 1982 yılından beri Güneydoğu Anadolu Bölgesinin çok nüfuslu kentlerinden biri olan Diyarbakır ilinde yaşayan bir sanatçı olarak gözlemlerim doğal olarak sanatımı etkilemiştir. İşte bu bildiride; Bir töre cinayetleri sempozyumunun afişini hazırlarken; tasarım aşamasından uygulama aşamasına kadar geçirdiğim sosyolojik, psikolojik ve sanatsal bağlamda görsel gözlem ve düşünceye yönelik kişisel yorumlarımı yazmaya çalıştım.

Sanat eseri biçiminde formatlanan doğa elemanlarının izleyiciye gösterme arzusu ve takdir edilme beklentisi kadar doğal bir şey olamaz. Sanatçı eserini ortaya koyarken izleyicinin de yaklaşımlarını kimi zaman dikkate almak zorunda kalır, çünkü izleyici, kendine özgü bu oyunda sanatçının oyun arkadaşı sayılır. Eserin karşısına geçip seyreden ile seyredilen arasında kurulan iletişim, sanatçının önem verdiği bir durumdur. Düşünceleri ile beraber sezgileri ile resim yapan ressamlar, resimlere sezgi ile bakan izleyicilerle doğrudan doğruya iletişim kurabilirler.

           

2.         Afiş:

 

Türk dil Kurumu afiş; (Fransıca affiche) Bir şeyi duyurmak, tanıtmak için hazırlanan, çoğu resimli duvar ilanı. [2]  Afiş, kültürü tanıtmak, ticari ve haber iletmek üzere üç ana gruba ayırabileceğimiz önemli bir kitle iletişim aracıdır. Bu görüşümüz paralelinde kültürün yaşama biçimi, göreceli olarak insanlara bilgi ve haber vermeleri yanında bir olguyu tanıtır ve paylaşırlar. Afiş, en güçlü mesajı en kısa yoldan hedef kitleye ulaştıran bir iletişim aracıdır. Bilgiye erişim çağının en çok başvurulan etkili, uyarıcı ve ilgi çekici bu iletişim aracı, yüklendiği görsel mesaj ile daha fazla bir önem taşır. İşte; Bu “Namus ve Töre  Cinayetleri Sempozyumu Afişi” görsel mesaj açısından analiz edilmeye çalışıldı. Afişin tasarımcısın Güneydoğu Anadolu Bölgesinde 1982 yılından beri kesintisiz yaşamasının verdiği bir sanatçı gözlemi dikkate alındığı takdirde; Toplumsal geleneklerin görsel çözümlenmesi bazında, bu afiş daha fazla önem taşımaktadır. Bu sempozyum afişinin yüklendiği misyondan yola çıkarak Güneydoğu Anadolu Bölgesinin Namus ve töre Cinayetleri gibi hassas durumu, ilgili-ilgisiz herkese hissettirilmek ve bir duyarlılık kazandırmak başlıca çıkış noktasını oluşturmaktadır. Her ne kadar genelde Türkiye’de özelde Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki bu tür bir olgu ulusal ve dünya basınında güncelleşmeye başlamışsa da; bu tür namus ve töre cinayetlerinin basına tamamen yansıdığını düşünmek eksik bir yaklaşım olur. Kitle iletişim araçlarının bu konuda haber verme, problemi belirleme görevini, çözüm getirecek odakların ilgilerini çekmek, duyarlılıklarını arttırmak için vazgeçilmez görev üstlendikleri inkar edilmez bir gerçektir. Ancak Afiş’in bir duvar yüzeyinde sürekli ve sabit olarak toplumun göreceği yerde asılı kalması,  topluma verilecek mesajın daha net ve etkili bir şekilde ulaşmasını sağlayacaktır. İşte Namus ve Töre Cinayetleri Sempozyumu afişi bu açıdan bakıldığında farklı bir özellik ve önem kazanmaktadır.

 

2.1.      Sempozyum Konusunun Afiş Tasarım Öncesinde Düşünceye etkisi:

 

Sempozyum afişinde düşünce bazında, temel çıkış noktası; Genelde Türkiye, Özelde Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki Namus ve Töre cinayetlerinin sanatçı olarak, afişi tasarım sürecinde, düşüncelerime olan  etkisi olmuştur. Namus ve Töre kavramlarının, geleneksel anlamda ne olduğunu bilmeme rağmen, Türk Dil Kurumu sözlüğüne İnternetteki sitesine bakarak alıntı yaptım.1. Namus: Bir toplum içinde ahlâk kurallarına karşı beslenen bağlılık. Dürüstlük, doğruluk, iffet. 2. Töre: Bir toplulukta benimsenmiş, yerleşmiş davranış ve yaşama biçimlerinin, kuralların, görenek ve geleneklerin, ortaklaşa alışkanlıkların, tutulan yolların bütünü: Töre Dışı: Töreyle hiçbir ilgisi bulunmayan, töre ile ilgili yanı olmayan, ahlâk dışı. Töre Tanımaz:  Töre kurallarına aykırı olan; daha üstün saydığı bir töre adına geçerli töreyi tanımayan, immoral.[3] Bu tanıma göre Toplum içinde insan Anne, Baba, kardeş, akraba ve hemşehirleri  ile beraber yaşarken ataerkil kurallara uygun olarak yaşamak zorundadır. Örf, adet ve geleneklerin etkin olarak uygulandığı toplumumuzda karı-koca, çocuk-genç, tüm toplum bireyleri daha önce gösterilen yolda yürümek zorundadırlar. Yaşam, hayat boyu yürünen bir yol, bir kurallar manzumesidir. Tıpkı tek yönde gitmek zorunda olduğunuz bir otoban gibidir. Eğer Ters yola girmişseniz, karşıdan gelen ve daha önce konulmuş kurallar doğrultusunda doğru istikamette seyreden bir çok otomobil ve kamyonun altında ezilmekten kurtulamazsınız. Örf, adet ve geleneklerin etkin olarak uygulandığı bizim toplumumuzda özellikle baş rolü oynayan genç kızlarımız namus ve töre cinayetlerinin birinci derecede muhatabı olmaktadır. Töreye uymayan genç kızlarımız, namus bazında maddi ve manevi ceza usulleri ile cezalandırıldıkları gözlemlenir.

 

2.1. a   Sempozyum Konusunun Afiş Tasarım Aşamasında Düşünceye etkisi:

 

            Töre, algı bazında yöresel olmakla beraber; her kültürde var olduğu bilinmektedir. Kişiler arası ilişkileri etkileyen önemli etmenlerden birisi de, başkalarının bulunduğu yerde yaşanan, tedirginlik, kısıtlanma, sorumluluk, kural koyma, konulmuş kurallara uyma, örf, adet ve gelenek olarak tanımlanacak olan “Töre” ve “Namus”tur. Töre, bireyin kendinden önce ataerkil bağlamda konuşan kuralları tanıması ve bir yaşam tarzı olarak hayatına uygulamasıdır denilebilir. Toplum içinde yaşama sürecinde örf, adet ve geleneklere aykırı hareket ederek reddedilme korkusu ile kurala uygun yaşama tarzı olarak ortaya çıkan “töre” toplumsal performansı önemli oranda etkileyen bir olgudur. Anne-baba, erkek kardeş veya ağabey ile genç kız arasındaki bağın töre bağlamında bir ilişkisinin olduğu bilinmektedir. Ailesi tarafından sürekli töre sınırları çerisinde yönlendirilen genç kızın, bireysel inisiyatif kullanmasını sınırlandıran genç kızlar, sosyal ilişkiler kurmakta zorluk çeker, bunun bir sonucu olarak; kimi ya da çoğu zaman hayal dünyası ile töre sınırlarını zorlayan çıkışları ile kendine ve ailesine telafisi imkansız sorunlara yol açabilmektedir. Aşırı “önyargılı sınırlandırmalar” karşısında bunalan genç kız, töre’ye aykırı duruma düşmeme mücadelesi verirken, gönlünü kaptırdığı genç erkek uğruna, kimi zaman bir namus cinayetine kurban gitmekten kendini kurtaramaz.

            1982 yılından beri, ekmeğini yediğim, suyunu içtiğim, havasını teneffüs ettiğim Diyarbakır’da, Türkiye’nin diğer pek çok ilinde olduğu gibi örf, adet ve gelenekler manzumesi olan töre, toplum yaşamında kendisini önemli ölçüde hissettirir. Bunu, bir eğitimci, bir sanatçı olarak yaşayarak gözlemledim. Genç kızlarımız kimi zaman töre olgusunun mağduru olurken, kimi zamanda karşı cinslere karşı töre olgusunun istismarına da kalkıştığı gözlemlenmiştir. Çünkü İnsanlar genel olarak, genellikle vicdanen zayıf’tan yana yer alır. Bu durumu bilen, Töre önyargısının baskısı altında kalan genç kız kimi zaman kendi namusunu “harakiri” yapma pahasına, şok çıkışlar yaparak toplumun “ayıp” olarak nitelendirdiği durumlardan “intikam” alma adına, ilgi çekme  yolunu seçebilir.

            Töre olgusunun içinde, örf, adet ve geleneklere uygun yaşamak titizliği içindeki genç kız korku, endişe, utangaçlık, gerginlik, insanlar arası diyaloglardan “tecrit” gibi davranış biçimleri ve karmaşık bir duygu karışımı hissedebilir. Huzursuzluk, engellenme ve kaygı tepkileri, yine töre olgusunun iç üniteleridir. Töre olgusunun sınırlarını zorlayan genç kız, romantik duygu bazında sorunlarla karşılaşan, sosyal ortama uyumsuz, toplumsal ve ruhsal sebeplerin etkisi ile kendi hayatına son vermesi ile karşı karşıya kalabilir. Bunun adı ise; intihardır.

            Töre olgusuna aykırı biçimde davranış düşüncesini uygulama koyma sürecine giren genç kız, depresyon, kaygı ve yalnızlık gibi olumsuz duygulara eşlik eder. Davranışlarında kendisiyle, olaylarla ve başkalarıyla ilgili olumsuz düşünceler geliştirme, başkalarına namussuz görünme korkusu, kendi kendini suçlama, kendisinin zayıf, başkalarının güçlü olduğuna dair olumsuz inançlar geliştirerek düşmanlık beslemesi ve bunlardan bir şekilde “öç” alma hali gibi davranış biçimleri gösterebilir. Başkaları ile kendi arasına aşılması güç mesafeler koyarak ya da onlara hiç görünmeyerek önemsiz olma ve onların içlerinde bulunarak değersiz olma gibi ikilem içerisinde sıkışıp kalabilirler. Her iki durumda da genç kızın olumsuz sonuçlarla karşılaşması kaçınılmazdır. Bir grup içersinde bulunduklarında diğer insanlarla değil, sürekli olarak kendi davranışları ile ilgilendikleri, kendilerine yönelik olumsuz inançları aklına gelince iyice gerildikleri gözlemlenir. Bunlar daha çok çevresinden gelen dedikodularla ilgilenerek, olumsuz olanlarını şiddetle algılayarak sert tepki gösterdikleri gözlemlenir.

            Töre olgusunun genç kızları utangaç birey olarak ortaya çıkardığı biçiminde bir yaklaşımın gerçeğe aykırı düşmeyeceği kanaatindeyiz.  Nasıl başkalarıyla arkadaş olacaklarını, bunu nasıl sürdüreceklerini, bir gruba ya da toplantıya katılıp katılamayacakları konusunda özgüvensizliğe dayalı tereddüt ve endişeleri olabilir. Töre olgusunun dayatması ile ergenlik dönemi utangaçlığının kesiştiği noktada genç kız, kendisini yalnızlığa mahkum edebilir. İçinde bulunduğu durum kendisinin de hoşuna gitmemekle, bunu yenmek için bir şeyler yapma çabasına girmektedirler. Ancak yalnız başına verdikleri bu karar töre olgusuna aykırı olarak uygulanmaya koymuşsa acı sonuçlarla karşı karşıya kalmaktadırlar.[4]

            İşte Namus ve Töre Cinayetleri Sempozyumunun afişi bu gözlem ve düşünlerle hazırlanmıştır.

 

3.         Sempozyum afişinin analizi;

     

            Tasarım düşünce ürünüdür. Düşünmeden tasarımda bulunulamaz. Hayal kurmak tasarımın ilk aşamasıdır. Einstein yine bu konuda: “Hayal kurmak bilimden önce gelir” diyor. Hayal kurmadan tasarım olamadığı gibi, tasarımda bulunulmadan da sanat eseri ortaya konulamaz. Tasarım; düşünsel bir uğraş sonucu ortaya çıkan somut ifade elemanlarıdır.

            Dali; “sanatçı, gerçek bir düş dünyası yaratmalı, bunu yaparken de aklı denetim altında tutup iradeyi bilinçli olarak bir süre askıya alması gerektiğini unutmamalı” der. Düşüncenin herhangi bir mantık dayatması altında kalmadan dışavurumu, gerçeğin düşsel ifade biçimi olarak yorumlanabilir. Düş’ü gerçekselleştirirken, gerçeği de düşselleştirme eylemi özgür ve özgün sanat anlayışının bir yansıması olarak Dali ile farklı bir anlam kazandı.

Namus ve Töre Cinayetleri Sempozyumu Afişinin Sanatçısının Bakış açısından Analizi, görsel ve psikolojik açıdan ele alınmıştır. Leonardo da Vinci’nin ifadesi ile: ” Göz ruhun penceresidir. Resim de göze hitap eder.”  Dolayısı ile bu afiş, sanatçısının  ruhunun derinliklerinden gelerek, izleyicisinin ruhunun derinliklerine, görsel estetik mesaj bağlamında göndermeler yapar.

 

3.a.      Sempozyum afişinin plastik açıdan analizi;

 

            Yüzeysel kompozisyon anlayışı içerisinde; kimi zaman mekân örgüsünü aşarak daha serbest ve motif çeşitlenmesine elverişli bir uzay boşluğu oluşturmak afişin genel endişeleri arasında yer almıştır. Çağdaş resim uygulamaları yönünden “uzay düzlemi” deyimi belki daha doğru olur. Afiş üzerindeki motifler, objeler kompozisyonlarda özgün ve bireysel bir dil haline getirilerek, evrensel geometrik biçimler zedelenmeden yöresel bir yaklaşımla yine kalp, kuş, çiçeği çağrıştıran evrensel ve insani im’leri kullanarak yöresellik-evrensellik ağı oluşturuldu. Astrolojik düzlemde, im’ler zamansızlık ve mekânsızlık saydamlığı içerisinde estetik kuramlara uydurma çabasıyla yerleştirilmişlerdir. Yöreselliğin görsel verilerinden yapılan alıntılar, doğasal imgelerin plastik birer eleman olan simgelere dönüştürülmesi ile, önceden çok da hesaplı olmayan heyecan yüklü çıkışlarla uzaysal yüzey üzerinde lirik soyutlama gerçekleştirilmiş olmaktadır.

Afişin tasarım ve uygulanmasında, öncelikle yüzeysel estetik endişesi taşınmıştır. Estetik, afişin tasarım sürecinde önemli etkenlerden biridir. Sanat alanında “temel” olarak alınan estetik, felsefi ve kuramsal çözümleme ilkelerini özümsemek isteyen sanatçı için, bilimsel öğreti niteliğindedir. Afiş’te yüzeyin aşılması, uzamın derinleştirilmesi yolunda tutkuyla çaba harcanmıştır. Bu bağlamda Henri Goetz: “Resim bir yüzeyin organizasyonudur” der. Afiş sempozyum konusuna ilişkin sorunları ele alırken, sanatçının bireysel yanını ve sanatsal etkinliğinin özel çizgilerini, bilimsel öğreti bazında, estetik ele alır. sempozyum konusuna ilişkin mesaj en güçlü şekilde izleyiciye ulaştırılmaya çalışılırken, hoşa giden değerlerin de yansıtılması için çaba gösterilmiştir. Doğada bulunan koyu gri açık ton gibi üçlü değer sistemi afişte de uygulanmıştır. Afişin alt alanından başlayan en koyu renk yukarı alanda gri tonlarla bitirilmiş, açık ton ise orta alana dağıtılmıştır.

Ön planda yer alan  ve koyu slüet halinde görünen genç kız figürü ile aile bireylerinden birini simgeleyen kan damlayan hançerli el tamamen siyah leke halinde uygulanırken, orta alandaki genç kız figürleri ile gökyüzündeki taramalar gri renk olarak uygulanmıştır. Koyu ve griden oluşan bu iki leke tonu vurgulamak için orta alanda açık renk ile desteklenmiştir.

 

3.b.      Sempozyum afişinin psikolojik açıdan analizi;

 

            Felsefeciler, sanat kuramcıları, psikologlar, sosyologlar, eğitimciler ve sanatçıların bizzat kendileri bile, her biri kimi zaman ayrı, kimi zaman da aynı tanımla sanat ve estetiğe yaklaşmaktadırlar. Modern sanat dönemlerinde sanatçılar, bazen kendilerini sembolik etkinliklerle ifade ederler. Semboller ve imgeler, sanatçının renk ve biçimleriyle birleşip, eseri ortaya çıkarır. Bu eserde duyguların yoğunlaşmasıyla gereksiz ayrıntılar atılır ve etki bu şekilde ortaya çıkar. Öğeler biçimleri oluşturmalı ama bu arada kendileri eriyip gitmemeli. Sanatçı, yapıtında resim, motif ya da grafikten oluşan bir geometrik mantık ile işe başlar. Bununla birlikte eser bitene dek bu mantık sanatçıyı sınırlar gibi bir zorunluluk taşımaz, sadece temel bir kaygı vardır. Geometrik imgelemin soyut yaratıkları olarak da tanımlanabilecek bitkisel ve hayvansal motifler, birer geometrik soyutlama olarak algılanabilir. Bu görüşten yola çıkılarak “önce heyecan, sonra anlayış” denilebilir. Biçimleri, nesneleri ya da ikinci derecede başka şeyleri oluşturabilmek için, çoğu kez  birkaç öğenin birlikte bulunması gerekebilir. Biçim senfonisinin böylece zenginleşmesiyle çeşitleme olanakları, bu olanaklara bağlı olarak da düşünsel anlatım yolları sayısız ölçüde artar.

            Afişin orta alanında aynı yöne yürüyen bir dizi genç kız figürü görülmektedir. Ancak bunlardan bir tanesi (diğerlerine göre daha koyu renkle taranmış olan) ters yöne yürümektedir. Burada bütün genç kızların aynı yöne gitmesi töreye uygun yaşamayı simgelemektedir. Oradaki bir genç kızın ise genel gidiş yönüne aykırı yürümesi de törelere karşı geldiği anlamında kullanılmıştır. Bu afişte namus ve töre cinayetlerinin baş aktörleri genç kızlardır. Çünkü toplum içinde genç erkeklerin ortağı olan genç kızlar her durumda, kalbi ile töre olgusu arasında sıkışmış bir halde yaşar. Her iki durumda da genç kızın olumsuz sonuçlarla karşılaşması kaçınılmazdır. İşte burada genel gidiş yönüne aykırı yürüyen genç kızın iz düşümü olan ön plandaki kızın acı sonu aile bireylerinden birinin kanlı bıçak ile simgelenmiştir.

            Afişin üst alanında ter alan gökyüzü düşünce, hayal, özlem, özgürlük gibi ruhsal değerlerin çizgisel ifade biçimi olmuştur. Yarım görünen dolunay, kaostan bir çıkış noktası olarak simgelenmiştir. Dolunayın içine yer alan kuş figürleri ünlü ressam Van Gogh’un can alıcı kuşlarını simgelemiştir. Ya da İnsan ruhunun gökyüzüne doğru yükselişini simgelemektedir.

            Gökyüzünde yer alan ve genel taramanın içinde dikkatlice izlendiği takdirde görülebilen kuşlar, kalpler gibi imgeler, Elemantarist[5] endişe ile hikaye edilmiştir. Modern sanat kavramında, soyutlama biçimindeki semboller veya simgeler önemli bir yer tutar. İnsanlar arası diyaloglarda kullanılan sembolik im’lerle birbirlerinin içsel dünyalarına ulaşmaya çalışırlar. Bu bağlamda im’lerin çağdaş bir resimsel eleman olarak kullanılması doğaldır. Birer temsil ve imge fonksiyonu olan şematik motifler, doğanın taklitlerine ve onların çağrıştırma ve anımsatma güçlerine dayanır. En ilkel toplumlardan, günümüz en uygar topluluklarına kadar insanoğlu, im’ler ve simgelerle diyalog kurmaya, kendilerini ifade etmeye, bilgi alışverişinde bulunmaya ve anılarını saptama ve saklamaya çalışmışlardır. Bu bağlamda resim bireysel ve toplumsal bazı gereksinimleri karşılamaktadır.

 

4.         Sonuç ve Öneri:

 

            Namus ve Töre Cinayetleri Sempozyumu ile ilgili olarak hazırlanmış bu afiş kendi şartları içerisinde, üzerine düşen misyonu yerine getirmiştir. Plastik, psikolojik endişe ile hazırlanmış bu tür bir afiş yaygın eğitim kapsamında daha fonksiyonel hale getirilerek değerlendirilmelidir.

 

 

 

 

 

 

            ÖZET

Genel olarak Türkiye’mizde, özelde ise Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde öteden beri sıkça gözlemlediğimiz namus ve töre cinayetleri, Türkiye gündemini meşgul ettiği gibi Dünya kamuoyunun da dikkatini çekmektedir. Bu olgu, içinde yaşadığımız toplumun bir gerçeği olarak karşımıza çıkmaktadır. 1982 yılından beri Güneydoğu Anadolu Bölgesinin çok nüfuslu kentlerinden biri olan Diyarbakır ilinde yaşayan bir sanatçı olarak gözlemlerim doğal olarak sanatımı etkilemiştir. İşte bu bildiride; Bir töre cinayetleri sempozyumunun afişini hazırlarken; tasarımdan uygulama aşamasına kadar geçirdiğim sosyolojik, psikolojik ve sanatsal bağlamda görsel gözlem ve düşünceye yönelik kişisel yorumlarımı yazmaya çalıştım.

Bilgiye erişim çağının en çok başvurulan etkili, uyarıcı ve ilgi çekici bu iletişim aracı, yüklendiği görsel mesaj ile daha fazla bir önem taşır. Bu sempozyum afişinin yüklendiği misyondan yola çıkarak Güneydoğu Anadolu Bölgesinin Namus ve töre Cinayetleri gibi hassas durumu, ilgili-ilgisiz herkese hissettirilmek ve bir duyarlılık kazandırmak başlıca çıkış noktasını oluşturmaktadır.

 Örf, adet ve geleneklerin etkin olarak uygulandığı toplumumuzda karı-koca, çocuk-genç, tüm toplum bireyleri daha önce gösterilen yolda yürümek zorundadırlar. Yaşam, hayat boyu yürünen bir yol, bir kurallar manzumesidir. Tıpkı tek yönde gitmek zorunda olduğunuz bir otoban gibidir. Eğer Ters yola girmişseniz, karşıdan gelen ve daha önce konulmuş kurallar doğrultusunda doğru istikamette   seyreden bir çok otomobil ve kamyonun altında ezilmekten kurtulamazsınız. Örf, adet ve geleneklerin etkin olarak uygulandığı bizim toplumumuzda özellikle baş rolü oynayan genç kızlarımız namus ve töre cinayetlerinin birinci derecede muhatabı olmaktadır. Töreye uymayan genç kızlarımız, namus bazında maddi ve manevi ceza usulleri ile cezalandırıldıkları gözlemlenir.

            Töre, algı bazında yöresel olmakla beraber; her kültürde var olduğu bilinmektedir. Aşırı “önyargılı sınırlandırmalar” karşısında bunalan genç kız, töre’ye aykırı duruma düşmeme mücadelesi verirken, gönlünü kaptırdığı genç erkek uğruna, kimi zaman bir namus cinayetine kurban gitmekten kendini kurtaramaz. 1982 yılından beri, ekmeğini yediğim, suyunu içtiğim, havasını teneffüs ettiğim Diyarbakır’da, Türkiye’nin diğer pek çok ilinde olduğu gibi örf, adet ve gelenekler manzumesi olan töre, toplum yaşamında kendisini önemli ölçüde hissettirir. Bunu, bir eğitimci, bir sanatçı olarak yaşayarak gözlemledim. Genç kızlarımız kimi zaman töre olgusunun mağduru olurken, kimi zamanda karşı cinslere karşı töre olgusunun istismarına da kalkıştığı gözlemlenmiştir. Çünkü İnsanlar genel olarak, genellikle vicdanen zayıf’tan yana yer alır. Bu durumu bilen, Töre önyargısının baskısı altında kalan genç kız kimi zaman kendi namusunu “harakiri” yapma pahasına, şok çıkışlar yaparak toplumun “ayıp” olarak nitelendirdiği durumlardan “intikam” alma adına, ilgi çekme  yolunu seçebilir. Töre olgusunun sınırlarını zorlayan genç kız, romantik duygu bazında sorunlarla karşılaşan, sosyal ortama uyumsuz, toplumsal ve ruhsal sebeplerin etkisi ile kendi hayatına son vermesi ile karşı karşıya kalabilir. Bunun adı ise; “ intihardır.” Davranışlarında kendisiyle, olaylarla ve başkalarıyla ilgili olumsuz düşünceler geliştirme, başkalarına namussuz görünme korkusu, kendi kendini suçlama, kendisinin zayıf, başkalarının güçlü olduğuna dair olumsuz inançlar geliştirerek düşmanlık beslemesi ve bunlardan bir şekilde “öç” alma hali gibi davranış biçimleri gösterebilir. İşte Namus ve Töre Cinayetleri Sempozyumunun afişi bu gözlem ve düşünlerle hazırlanmıştır. Bu afiş, sanatçısının  ruhunun derinliklerinden gelerek, izleyicisinin ruhunun derinliklerine, görsel estetik mesaj bağlamında göndermeler yapar. Afiş üzerindeki motifler, objeler kompozisyonlarda özgün ve bireysel bir dil haline getirilerek, evrensel biçimler zedelenmeden yöresel bir yaklaşımla yine kalp, kuş, çiçeği çağrıştıran evrensel ve insani im’leri kullanarak yöresellik-evrensellik ağı oluşturuldu. Astrolojik düzlemde, im’ler zamansızlık ve mekânsızlık saydamlığı içerisinde estetik kuramlara uydurma çabasıyla yerleştirilmişlerdir. Afişin tasarım ve uygulanmasında, öncelikle yüzeysel estetik endişesi taşınmıştır. Afiş’te yüzeyin aşılması, uzamın derinleştirilmesi yolunda tutkuyla çaba harcanmıştır. Sempozyum konusuna ilişkin mesaj en güçlü şekilde izleyiciye ulaştırılmaya çalışılırken, hoşa giden değerlerin de yansıtılması için çaba gösterilmiştir. Doğada bulunan koyu gri açık ton gibi üçlü değer sistemi afişte de uygulanmıştır. Afişin alt alanından başlayan en koyu renk yukarı alanda gri tonlarla bitirilmiş, açık ton ise orta alana dağıtılmıştır. Ön planda yer alan  ve koyu slüet halinde görünen genç kız figürü ile aile bireylerinden birini simgeleyen kan damlayan hançerli el tamamen siyah leke halinde uygulanırken, orta alandaki genç kız figürleri ile gökyüzündeki taramalar gri renk olarak uygulanmıştır. Koyu ve griden oluşan bu iki leke tonu vurgulamak için orta alanda açık renk ile desteklenmiştir. Afişin orta alanında aynı yöne yürüyen bir dizi genç kız figürü görülmektedir. Ancak bunlardan bir tanesi (diğerlerine göre daha koyu renkle taranmış olan) ters yöne yürümektedir. Burada bütün genç kızların aynı yöne gitmesi töreye uygun yaşamayı simgelemektedir. Oradaki bir genç kızın ise genel gidiş yönüne aykırı yürümesi de törelere karşı geldiği anlamında kullanılmıştır. Bu afişte namus ve töre cinayetlerinin baş aktörleri genç kızlardır. Çünkü toplum içinde genç erkeklerin ortağı olan genç kızlar her durumda, kalbi ile töre olgusu arasında sıkışmış bir halde yaşar. Her iki durumda da genç kızın olumsuz sonuçlarla karşılaşması kaçınılmazdır. İşte burada genel gidiş yönüne aykırı yürüyen genç kızın iz düşümü olan ön plandaki kızın acı sonu, aile bireylerinden biri kanlı bıçak ile simgelenmiştir. Afişin üst alanında ter alan gökyüzü düşünce, hayal, özlem, özgürlük gibi ruhsal değerlerin çizgisel ifade biçimi olmuştur. Yarım görünen dolunay, kaostan bir çıkış noktası olarak simgelenmiştir. Dolunayın içine yer alan kuş figürleri ünlü ressam Van Gogh’un can alıcı kuşlarını simgelemiştir. Ya da İnsan ruhunun gökyüzüne doğru yükselişini simgelemektedir. Gökyüzünde yer alan ve genel taramanın içinde dikkatlice izlendiği takdirde görülebilen kuşlar, kalpler gibi imgeler, Elemantarist endişe ile hikaye edilmiştir. Modern sanat kavramında, soyutlama biçimindeki semboller veya simgeler önemli bir yer tutar. İnsanlar arası diyaloglarda kullanılan sembolik im’lerle birbirlerinin içsel dünyalarına ulaşmaya çalışırlar. Birer temsil ve imge fonksiyonu olan şematik motifler, doğanın taklitlerine ve onların çağrıştırma ve anımsatma güçlerine dayanır. En ilkel toplumlardan, günümüz en uygar topluluklarına kadar insanoğlu, im’ler ve simgelerle diyalog kurmaya, kendilerini ifade etmeye, bilgi alışverişinde bulunmaya ve anılarını saptama ve saklamaya çalışmışlardır. Bu bağlamda resim bireysel ve toplumsal bazı gereksinimleri karşılamaktadır.

Sonuç ve Öneri:

Namus ve Töre Cinayetleri Sempozyumu ile ilgili olarak hazırlanmış bu afiş kendi şartları içerisinde, üzerine düşen misyonu yerine getirmiştir. Plastik, psikolojik endişe ile hazırlanmış bu tür bir afiş yaygın eğitim kapsamında daha fonksiyonel hale getirilerek değerlendirilmelidir.

 

 

DİP NOTLAR

 
[2] www.tdk.org.tr
[3] www.tdk.org.tr
[4] G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 22, sayı 3, (2002)37-57. Adı geçen makale, konuya adapte edilerek yararlanılmıştır.
[5] Uluslar arası Konstrüktivist sanat grubunun yayınladıkları bildiride, soyut sanat içerisinde “Elemantarizm” adında bir kavram kullanılmaya başlandı; Uzay içinde birbirinden ayrı biçimleri ve cisimleri biraraya getirme süreçleriyle ilgili bir sanat ve tasarım anlayışı Elemantarizmin karşılığı oldu.

 

Günce

Sanat ve Evren

                                                                                                             Ahmet Atan

 

Evren, sanat için vazgeçilmez bir esin kaynağıdır. Uzayın o sonsuz, sessiz boşluğu ve dünya, sanat ve bilimin inceleme araştırma alanıdır.

Madde, evrenin sonsuz boşluğunda kendine en uygun yeri tutar. Kütlesi enerjiden oluşur, zaman boyutuna bağlıdır ve kütlesel ağırlığı vardır.

Sanatçı, görünen ve görünmeyen alemlerin derinliklerinde evrenin bilinmezlerini keşfe çalışır. Sanat sanatçının kendisiyle hesaplaşması sonucu ortaya çıkmıştır ve yeni bir düşüncenin ürünüdür. Sanatçı, kendini evrenin sonsuzluğunda arayış çabası içerisindedir. Bunun yanında sanatçı, doğanın kimi zaman maddi âleminden bağlarını koparma gereğini duymuş, kâinatın sonsuzluğuna açılmıştır.

Galaksilerden güneş sistemine, ta canlıların hayat ve ölümüne kadar kâinatın genelinde görülen kusursuz denge sanatçıya eserini ortaya koymak isterken ona derki; "dengeyi bende ara..."

Modern fiziğin, üzerinde durduğu konulardan biri de "zaman"dır. Zaman'ın rölatif (izafi) oluşumunun ispatlanmasından sonra, sanatta kullanılan üç boyutlu mekâna, bir de dördüncü boyut olarak zaman eklenmiştir. Uzayın zamana veya zamanın uzaya bağımlı oluşu nedeniyle, küçük ölçekte maddenin, büyük ölçekte ise evrenin, "zamansız" düşünülemeyeceği kesinlik kazanmıştır.

Uzay, mekân ve kâinatın bir "sıfır" anından sonra yaratıldığının kesin ve tartışılmaz ispatından sonra, zamanın "hiç olmadığı" bir an'ın var olduğu da zihinlere yerleşmiş ve böylece sanatta yeni yaklaşımlar, yeni yorumlar ve yeni fikirler gelişmeye başlamıştır. Sanatçı bir insandır. İnsan, geçmişi hatırlayarak, an'ı yaşayarak; geleceği ise planlayarak yaşar. Büyük küçük isteklerimiz, hiç bitmeyen arzularımız, hep "geleceğe" yöneliktir. Ama ömür zaman konisi içerisinde sınırlıdır. Evet, sanatçı fizik dünyasında "sınırlı" bir kâinat içinde "yaşamak" zorundadır. Onun için Aristo; "Sınırlı olan şey güzeldir demektedir".

İslam düşünürleri varlık âlemini üç bölümde incelemişlerdir. 1. Alem-i halk 2. Alem-i emr 3. Alem-i zat

1. Alem-i Halk; yaratılmış üç boyutlu (en'i, boy'u ve derinliği olan) maddi âlem, yani kemiyyet âlemi baş gözü ile görülebilir. Dağlar, ağaçlar, hayvanlar, insanlar, bu alemin elemanlarıdır. Buna "şehadet âlemi" de denilmektedir. Maddî ve fizikî varlıklar bütünüdür. Biçimleri, kokuları, sesleri, hacimleri, ağırlıkları ve benzer özellikleriyle kendini bize gösteren bu varlık dünyası, sağlıklı duygulara sahip herkesçe bilinir. Sanat ve bilim adamlarının incelediği ve tanıdıkça hayran kaldıkları eser, âlem-i halk veya şehadet âlemidir. Görüntü, ses ve söz sanatçılarına ilham kaynağı olur ve hayranlıkla taklit edilir. İşte, insanın şu görünen yüzü, bedeni, bu şehadet âleminin küçük bir örnek ve modelidir.

2. Alem-i Emr; Tamamen keyfiyet halinde bulunan, heyecan, duygu his bu âlemin elemanlarıdır. Baş gözü ile görülmez, iç gözü ile görülür. Şu görünen varlıklar dünyasının perdesi arkasında nice gizli dünyalar vardır. Onların görünmemeleri, onların olmamalarına hiç bir zaman delil olamaz. Varlıkları sadece dış duyularla hissedilenlerden ibaret sanmak, bir kitabı sadece kuru harflerden, bir tuvali sadece basit çizgi ve lekelerden ibaret sanmak kadar yanlış olur.

Mademki bir "şey" matematik olarak vardır, o şeyin fizik dünyada da mevcut olması kaçınılmaz bir sonuçtur. O şeyin "görünmemesi" varolmaması için bir gerekçe olamaz.

İnsan, evrenin küçük bir modelidir. Bütün âlemlerin örnek ve modelleri insanda vardır. Başka bir ifade ile evrenin haritası insana takılmış ve anahtarı insana verilmiştir. İnsanın ruhu âlem-i ervahın, hafızası levh-i mahfuzun, kuvve-i hayaliyesi âlem-i misalin ve bunun gibi her bir özelliği bir âlemin küçük bir modelidir.

Bu âlemler, "insan-ı ekber" yani büyük insan olan evrende birbiri içinde, hep bir arada bulunurlar, fakat aralarında yer darlığı gibi bir problem yoktur. Nitekim insanda da, kanunları birbirinden farklı olan küçük âlemler, yani hafıza, hayal, ruh, akıl ve kalp gibi çeşitli duygular aynı vücutta oldukları halde birbirlerine engel değildirler.

Duygularımızı incelemekle, kendimizi tanımaya çalışmakla bu psikolojik âleme pencere açabiliriz.1

3. Alem-i Zat; Ezeli ve ebedi olan yücelerden yücesi, güzellerden güzeli Allah'ın zat ve'sıfatlarını ifade eden mutlak varlık âlemidir. Hz. Muhammed'in buyruğuyla bize düşen; Allah'ın yarattıklarına bakarak Allah'ı, düşünce gözü ile görmeye çalışmaktır. İzleyici, bir resme bakarak ressamı hakkında nasıl bir fikir ediniyorsa, insan da tabiat manzarasına bakarak âlem-i zat hakkında öylece bir fikir edinebilir.

Cezanne, Japon estamplarını kullanırken, Kandinsky, Kur'an-ı Kerim harflerini değerlendirdi. Belki bir anlamda Salvador Dali'nin deyimi ile Cezanne kabuk ile uğraştı ama, Kandinsky kaligrafik biçimlerin kendine göre yorumları ile ruhun derinliklerine fısıldayan bir mistik ilahi kombinezonlar demeti hazırladı.

Sadelik ve vahdetten uzaklaşan bir sanat, sanat olmaktan çıkmıştır. Resim sanatı dış âlemden uzaklaşarak bir ruh halinden haber vermeye temel prensip edinir. Görünen zaten sonuçtur ve görüntünün yeniden bir keşfe ihtiyacı yoktur.

Sanata hakim olan soyut sanat iradesi, maddeyi ikinci plana atmış, görünmeyeni deneyüstü bir yere yücelterek ona olağanüstü değerler vermiştir. Böyle bir ilkeyi ortaya koyan resim sanatına yön göstermiştir. Objenin görünen özelliklerini resmetmek, sanatçının temel endişelerinden bir olduğu kadar ruhun da sezgiye dayalı güzelliklerini göstermek, önemli bir sanat problemi olarak ele alınabilir. Mana uzayının keşif çabası, maddenin inkârı anlamına gelmemelidir.

Ressam, dünya ile ahiret arasında bir denge kurmayı temel prensip olarak kabul ettiği taktirde ortaya koyacağı çalışmaların yönü konusunda kararsız bir konumdan çıkmış olacaktır. Ressamı ilgilendiren asıl konu, maddeden çok maddenin arkasındaki mana sırrını keşfetmektir. O, kargaşanın hakim olduğu çokluk fikrinden, birlik fikrine kanatlanan bir anka kuşu gibidir. Resim sanatının hareket noktalarından biri, taklidî güzellikten tahkikî güzelliğe ulaşmaktır. Mecazî aşktan gerçek aşka ulaşmak gibi... "Güzel varsa, güzelden de güzeli vardır."

Resim sanatının tek amacı güzeldir. İki güzel vardır. Biri sanattaki güzel, ikincisi tabiattaki güzel. Tabiattaki güzelin güzelliğini fark edebilmek için, sanattaki güzelliğin güzelliğini bilmek gerekir. Sanattaki güzelin güzelliğini bilmeden, tabiattaki güzelliğin güzelliği fark edilemez. Kalp merceğinin kapasitesi oranında sanatçı, yeryüzünün her tarafında tecelli eden güzelin güzelliğini görür.

Sanatçı; bildikleri ile yetinmeyen, hızla değişen şartlarda özünü yitirmeden kendini yenileyebilen, gerçeğe esir olmuş gayrisinden özgür, kendi kendisiyle kavgacı, insanlarla barışçı, sadece insancıl değil varlıkların kütüne hoşgörülü, kendi kişiliğini geliştirirken kardeşlerinin de gelişmesine lokomotif bir varlık olmak zorundadır...

Sanatçı; çağın gereklerine uygun, ama kendi benliğinden, geçmişinden, kendi öz kaynaklarından kopmamış bir insandır. Çünkü sanatçı, ancak insanî özelliklerini koruduğu oranda, çağdaş uygarlığa, öz kültürünün evrenselleşmesine ve zenginleşmesine katkıda bulunabilir. Sanatçının çağdaşlaşma çabası Hz. Muhammed'in "Dünü ile bu günü aynı olan zarardadır" sözlerine uygun düşer. Aynı zamanda "İlim Çin'de de olsa gidip, alınız" veya "Bedeviliği bırakın medeni olun" ya da "İlim mü'min'in yitiğidir onu nerede bulursa alsın" buyruğu ile her alanda olduğu gibi sanatçının da rotasını belirlemiştir.

Sanatçı, içinde yetiştiği kültürün bir yansımasıdır. Benzer özellikleri paylaşanlar, benzer biçimde düşünürler. Kültür, sanatçının duyuş, düşünüş ve davranış birliğidir.

Toplumsal değerlere sadık bir sanatçı, yaratıcılık gücünü ancak bu değerleri işleme yolunda kullanmalıdır. Böylece insanlık ruhunun en zarif tecellilerinden biri, marifetin ta kendisidir. İlahî mesajı günümüz toplumlarına en kestirme yoldan ve en süratli bir biçimde ulaştıracak en güçlü araç sanattır.

Bazı sanat eserlerinin samimi olup olmaması onların içeriğine bağlıdır. Konu ve kompozisyon eğer çıkar düşüncesi taşımayan ölçülere ve değerlere sadık kalarak yapılmış ise bu resme samimi resim diyebiliriz. Özel manada idealist meseleleri işlemiyor olabilir; mesela siyasi, sosyal, peyzaj, natürmort, portre, figür, vs. konuları ele almış olması da pekala mümkündür. Ancak bu tür eserlerin de en azından insanî ya da toplumsal prensiplere aykırı olmaması gerekir. İşte bu çerçeve dahilinde hareket edilecek olursa hazırlanan esere insanî ve samimi denilebilir. Zaten bir çalışmanın sanat eseri olabilmesi için birinci şart olarak samimi olması gerekir. Samimi olmayan çalışmanın insanî olup olmadığı tartışma konusu bile olamaz.

Resim sanatı, doğaya olan sıradan bir yaklaşımdan farklı olması gerekir. Ressam, tabiattan esinlenen bir resim yapmışsa bu elbette ki bir sanat ürünüdür; bu sanat ürünü onun aynı zamanda sıra dışı olacağı anlamına da gelir... Resim sanatı, bünyesinde yapıcı insanî düşünce ve unsurlar taşıyan sanattır. Yani sadece öz'ünde değil, aynı zamanda biçim'inde de insan veya insanî ilkelerden bir şeyler taşımalıdır... İşte o zaman ortaya konan o esere, bizden bize Resim sanatı denilebilir... Bunun için insana saygı duyan resim sanatının ipucunu aramak zorundayız...

Dünya görüşümüze göre her şeyin bir tek yörünge etrafında hareket ettiğini ve bu yörüngenin "Hak"tan başkası olmadığı dile getirilmektedir. Nitekim insan, Mimar Sinan'ın Selimiye'sinde, kubbenin altında oturduğunda kendisini evrenin merkezinde hissetmekte ve bütün âlemle irtibat halindeymişçesine bir psikolojiye bürünmektedir.

Bizler, tek bir uzay-zaman konisi içinde sıkışıp kalmış, belirli ve sınırlı evrende ömür tamamlayan canlılarız. Öte yandan, akıl ve düşüncenin, zihin ve tahayyülün dışında, alıştığımız mantık ve muhakemenin haricindeki sonsuz soyut âlem "yanı başımızda" durmaktadır. Soyut âlem ile bizim aramızda sınır vardır. Bununla ilgili olarak Aristo diyor ki: Soyut âlem sonsuzdur, sonsuzluğun dahi sınırı vardır. Sonsuzluk sınırının bittiği yerde, O'nun varlığı başlar. Bu ise ancak inanç çizgisinde kalır.

Dipnotlar

1. Sevinçgül, Ömer, Gizli Dünyalar, Zafer İlmi Araştırmalar Dergisi, Adapazarı, Ekim 1993, s. 22-23.

Günce

SANAT VE GÖÇ

 

                                                                                                                       Ahmet ATAN

 

 

 Sanat, saygı görmediği yerden göç eder…

Sanatın ve sanatçının özünde göçebelik vardır. Sanatta sürekli olarak eskiden yeniye, başlangıçtan bitişe, hamlıktan olgunluğa, siyah-beyazdan renklere, negatiften pozitife, darlıktan genişliğe, teklikten çokluğa, soyuttan somuta, cehaletten bilime, yanlıştan doğruya, statizmden dinamizme, geçmişten geleceğe, gelmekten gitmeye, esaretten özgürlüğe, yavaştan hızlıya, köyden kente, yöreselden evrensele, A’dan Z’ye, sıfırdan sonsuza, sanaldan gerçeğe, çirkinden güzele göç vardır. Bu göç hem sanatçıya hem de sanata güç verir. Beğeni ve uygulama temelinde uzun zamandır Anadolu’da yaşayan sanatçılar için batı bir göç merkezi olarak kabul edilmiştir. Kimi zaman bu göç anlayışı içerisinde batının katı akademizmini bal zannedip meğer zamka tutunan sineklerin çırpınışlarını andıran bir tutum içine girilmiştir.

Sanatın, kendinden kaynaklanan özel niteliğinden dolayı, değişim ve gelişim sürecinde sanat, diğer tüm atılımlardan daha önce göç kavramı ile kardeşliğini ilan eder. Güzel ve Güzel Sanatların göç kavramı içerisinde özel bir yeri olmuş, bir anlamda göç ile var olmuştur. Göç ile Güzel’e olan gereksinim arasında her zaman doğal bir uyum vardır. Göç konusu kimi zaman sanata konu oldu. Sanat, uluslar arası bir konumdan fırsat bulsa gezegenler arası bir göçe her zaman talip olarak öne çıkar. Çünkü her göç büyük vaatlerde bulunan gizem dolu bir serüvendir.

            Her durumda göç kavramının arkasında zorunlu mekân değişikliği yatar. Yer tutmuş bir olgunun istenmeyen nedenlerden dolayı, yurdu terk etmek doğasında vardır. Göç etmeyi sağlayan nedenler aslında göç ettirmeyi zorlayan nedenlerdir. Yani bir göç eden varsa, bir göç ettiren vardır. Göç genellikle iradeyi baskı altına alarak, istek dışı uzaklara gitmeyi gerektirir. Ya da uzaklarda erişmek istediği şeyler için göç konusu gündeme gelebilir. Hadis’lerde belirtildiği üzere; “kim ne için hicret ediyorsa o hicret onun içindir” denilmektedir. Buna göre göçün nedeni her durumda net ve açık olmalıdır. Anlayışıma göre Göç ve Hicret kardeştir..

            İnsan geçekte her aşamada göç için vardır. Ama Zorunlu göç konumunda olan hicret, nedenlerine bağlı kalarak maksuda yaklaşma ya da yakınlaşma vesilesidir.

            Çok felsefi bir yaklaşımla denilebilir ki; Sanat Göç’tür. Sanat ve Göç… Bu iki kavaramın taşıdığı anlam sıradan bir mantıkla anlaşılamaz.  O zaman beklide bu kavramların yalan yanlış tarafı algılanmış olur. Sanat Allah’ın 99 sıfatından biridir. Yani Allah diğerleri ile birlikte aynı zamanda sanatçıdır da… Sani sıfatı bunun en güzel delilidir. Evrendeki o harika sanata bakarak sanatçısını tefekkür etmek, düşünce uzayında uçmak, Allaha ibadet olarak nitelendirilmiştir.

            Sanatta hayal, tasarım, düşünce ve uygulamada sürekli bir göç söz konusudur. Düşünceler beyinde sürekli göç halindedir ve yer değiştirirler. Çoğu zaman bedenler de yer değiştirir, sanatta başarılı olabilmek için… Sanatçı inandığı değerleri nerede yaşayacaksa oraya göç eder. Van Gogh da bunu yapmıştır. Hollanda’lı olmasına rağmen Fransa’da yaşamış ve ölmüştür. Miraçname isimli tablonun sahibi Erol Akyavaş da iyi bir Türk ressamıdır. Ama 1932 yılında İstanbul’da doğmasına rağmen ömrünün çoğunu göç halinde geçirdi. Amerika New York, İstanbul ve Kuzey Kıbrıs’ta yaşadı 1999 yılında dönmemek üzere göç etti.

            Göç sanatçının bireysel iradesi ile bir şeyi yapmaya muktedir olamadığı zamanlarda başvurduğu bir çıkış yoludur. Göç, kuvvetin yetmediği yerde ortaya çıkan bir kurtuluş yoludur. Sanatsal olan göç, güçlü bir anlam taşırken; kuşların balıkların belli mevsimlerde yer değiştirmelerinden çok farklı göç anlam taşır.

            Göç üç aşamada gerçekleşir: Göç Öncesi, Göç süreci, göç sonrası. Göç öncesi sürecin en önemli varlık nedeni, göçü gerektiren nedenlerin varlığı, analizi ve mekân değişikliği planlamasıdır. Bu göç istekle yapılan göçten farklıdır. İnsan bir anlamada bulunduğu konumdan kaçış anlayışı içerisinde plan kurar. Belki de; fizikisel veya ruhsal travmaya ya uğrama riski vardır, ya da uğramıştır. Bu incinmeye ya da sarsıntıya maruz kalan insanın tek çıkış yolu göç ya da hicret olabilir. Göç öncesinde kaybedilecek ya da geride bırakılacak olanların boyutunun büyüklüğüne rağmen geriye dönüş imkânsız hale gelebilir. Göç güç almak için yapılabilir. Ya da daha güçlü olmak için mevcut destekler terk edilmek zorunda kalınabilir.

            Göç, içinde yaşamayı artık bir alışkanlık haline getirmiş olduğu semtini, kentini, köyünü, terk etmektir. Daha da önemlisi, sevdiklerini, dilini, kültürünü terk etmektir. Göç bütün bunların hayata uygulanmasıdır. Bunların hepsi göç öncesi yaşanan ya da yaşanacak olanlardır. Göç, göç eden için de göç edilen yerde daha önce yaşayanlar için de yeni bir durum yaratır. Eski, alışıldık düzen bozulmuştur, ortaya yeni bir durum çıkmıştır. Daha önce birbirini sahiden tanımayan insanlar, hayat tarzları, adetler, diller, kültürler temas haline geçmiştir.

            Göç süreci, bu zorunlu seyahatin hangi badireleri atlatarak geçme sürecidir. Bu süreçte can ve mal güvenlik sorunu yaşanabilir. Fiziksel ve ruhsal çile çekilebilir. Yorgunluk ve yılgınlığa düşülebilir. Umut yitirilebilir. Eski dostlar ve dostluklar terk edilirken, yeni dostlar ve dostluklar bulunamayabilir.

            Göç sonrası, Göç etmeyi gerektiren nedenler ortadan kalkmayabilir. Geri dönüş düşünülebilir. Ama geri dönüşü sağlayacak gemilerin yakılması deyimi uygulamaya konulmuş olabilir. Artık geri dönüş yoksa göç edilen yerin yurt edilmesi yoluna bakılır. Göç sonrası göç edilen yerdir. Göç sonrasında göç edilen yer ne kadar sıcak bir biçimde kuşatıcı ve kucaklayıcı olursa olsun bu yeni yurta ısınmak o kadar kolay olmayacaktır. Yine de göç öncesi mutsuzluğa veya huzursuzluğa neden olan geçmişi telafi etme konusunda yardımcı olacaktır.

            Her göç olgusunda kaybedilen kadar kazanım da olacaktır. Kimi zaman biri diğerinden daha fazla olabilir. Başka bir ifade ile her göçte kaybetme kadar kazanma da vardır. Geride birçok ya da en azından bir şeyler bırakılmıştır. Göç edilen yerde her şeye yeniden başlamak gerekebilir. Bunlar göçün belirgin riskleridir. Dayanıklı olmak gerekir.

            Çok zarif olarak varlığını sürdüren insan hiçbir durumda göçe karşı bağışıklık sistemini geliştirmiş değildir. Ama ne kadar hassas ve duygusal bir yaratık olsa da, karşılaşılan göç zorluklarına karşı insanlarda bir direnme gücü vardır. Her ne kadar bu tüm insanlar için genel geçer bir durum olsa bile doğruluğu, dürüstlüğü, adaleti, eşitliği bir hayat tarzı haline getirmiş insan için daha da etkileyicidir.

            Her şey göç nedeni olamaz. Göç yalnız ekonomik faktörle açıklanamaz. Güzel gerekçelere dayanmayan göç, insanı felakete sürükleyen kara bir güç haline gelebilir. Ve potansiyel olarak geniş bir sorun yelpazesi olarak hem göç edeni hem de göç edilen yeri etkiler.

Göç konusu edebiyattan, sinemaya, müzikten resim sanatına varıncaya kadar sanata ilişkin her alanda kullanılmıştır. Göçe ilişkin çalışmalar çeşitli etkinliklerde kullanılmaktadır. Bu bakımdan sanatçı göçebedir. Göçü değerli kılan göçün taşıdığı anlamdır.

Listeleniyor (61—70) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18
 
Bu sitedeki eserler Prof. Ahmet Atan'a ait olup, izinsiz kullanılamaz © 2010 | Design By Web Tasarım | Seo