Akıl Güncem

Listeleniyor (57—68) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17

akaleler

ESTETİK DEĞERLERİN BİREYLER ARASI İLİŞKİLER KATKISI

 

                                                                                                          Prof. Ahmet ATAN

 

            En ilkelinden en gelişmiş olanına kadar bütün insan topluluklarının hayat binası dört sütun üzerinde yükselmiştir; bunlar dil, din, gelenek ve sanat’tır. Dil’siz, din’siz, töresiz toplum olmadığı gibi, kendine özgü bir sanatı olmayan toplum da gösterilemez.

            Türk Milleti, yüzyılların kasırga gibi, fırtına gibi yok edici saldırılarına karşı sadece direnmekle kalmamış, hayatı boyunca “büyük devlet” olmasını da bilmiştir. Yetmişiki düvelin baskı ve entrikalarına rağmen Türkiye’de, Türk varlığı devam edecektir. Türk tarihi incelendiğinde böyle bir ifadenin gerçeğe aykırı olmadığı görülecektir. Gerçekten de yaklaşık 5000 yıllık tarihimiz; sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel ve sanatsal geçmişimizin ne kadar eskilere gittiğini göstermektedir.

            Bilinmektedir ki; millet,  meydana getirdiği kültür ve uygarlıktan soyutlanarak açıklanamaz. Bu görüşten yola çıkılarak denilebilir ki; Millet, yapay bir sosyal yapı değildir. Her millet tarihin ve coğrafyanın imbiğinden geçerek günümüze gelmektedir. Milletler, inkar edilmeleri imkansız birer “sosyolojik gerçek”tirler.[2]

            Türkiye yeryüzünün doğudan batıya uzanan tek yarımadası, Asya, Avrupa ve Afrika’nın merkezi. Bu topraklarda Dünya’nın en uzun ömürlü ve geniş devleti kurulmuş, devam etmekte ve duamız o ki; kıyamete kadar da devam etsin. Bu jeostratejik coğrafya ve tarih, millet olarak geleceğe daha dikkatli, daha disiplinle yönelmemizi gerektiren sebeplerdir. Hiç şüphesiz, bir millet, milli birliğini sağlama, koruma ve kollama politikasını tayin ve tespit ederken, içinde yaşadığı dünyaya gözlerini kapayamaz. Her millet, başka milletlerin ekonomilerini, ekonomik faaliyetlerini, sistemlerini, planlarını, deneyimlerini ve kültürel gelişim ve yozlaşmalarını dikkatle takip etmek ve buna göre teşkilatlanmak zorundadır. Çünkü bireyler arasında olduğu gibi, milletler arasında da etkileşimlerin olması kaçınılmazdır.

            Estetik değerlerden payını almayan bilgi, tek başına ve sadece bir hafıza yükü olarak kaldıkça büyük bir önem taşımaz. Ancak bilinçaltı ve refleks biçiminde birey ve toplum hayatına yansıtılabildiği zaman bir değer kazanır. Yığın halindeki estetikten yoksun bir bilgi cansız, ruhsuz ve kadavradan ibarettir. Bütün estetik değerleri, gönüllerde hissedilen bir idrak olgunluğuna ulaştırılmayan mesleki bilgiden - polislik bilgisinden- yarar beklemek boşunadır denilebilir. Demek ki, her şey estetik değerler ile yoğrularak daha duygusal hale getirilime meselesidir. Bilinçli bilgiden amaç, bilginin estetiğe dayalı duygusal unsurlarla birleşmesidir. Yalnız bilgi kendi başına bu işe yetmiyor. Bilgili birçok meslek adamı sadece bilgi sahibi olmakla mutlu olamıyor. İnsan o ki; bilgiyi güzel bir biçimde hayata geçirendir.

Sanat ve estetik bilince sahip bir kimse, kendini yüksek duygusal doyum içine bulur. İnsan bir toplumun üyesi olarak yaşamak durumundadır. Ünlü sosyolog E.Durkheim’in dediği gibi, keder ve sevinçleri ile haşır-neşir olduğu, kendi gibi düşünen, aynı inanca bağlı, kendisi gibi davranan insanlarla bir arada bulunmaktan büyük mutluluk duymaktadır. Bu doğal eğilim bireyleri dünya kültür ve sanatından çok, kendi kültür ve sanatına yöneltmektedir. Bu durum ise bireyde milli kültür ve sanat şuurunu oluşturur.[3] Karanlıktan kurtuluş bilgiye estetik nitelik kazandırmakla mümkündür.

Toplum olarak, güzel sanatlar olmadan da yaşayabiliriz. Fakat, o zaman; ruhumuz, iç dünyamız boş kalır; bir çöle benzemiş olur; bizler, barbarlaşırız ve o zaman da, belli bir uygarlığımız olduğu için, “uygar barbarlar düzeyine düşeriz !.” Güzel sanatlardan yoksun olan insanların hayatları da bir çok nimetlerden yoksun kalır; o kadar fakirleşir ve bir anlamda bitkisel hayata girerler. Güzel sanatlar; Toplum bireyleri olan insanlarda güzelliğe, güzele ve mükemmele karşı şiddetli bir istek, bir susamışlık duygusu uyandırır. Güzel sanatlar; hayatı anlamlandırır ve sevdirir. Güzel sanatlar insanların ruhlarını yükselterek onları erdemli hale getirir; yüksek ve derin düşüncelerle olgunlaştırır, Güzel sanatlar insanların duygularını inceltir davranışlarını nazikleştirir ve güzel yaşamanın yollarını gösterir. Denilebilir ki; Güzel sanatlardan yoksun insanlar veya toplumlar aynı zamanda temiz ve asil duygulardan da yoksundurlar. Ancak Güzel sanatlar, toplumları; yüksek bir kültür düzeyine eriştirir. Şu bilinmeli ve kabul edilmelidir ki; Güzelin kendisi topluma muhtaç değil, toplum güzel sanatlara muhtaçtır.

            Bireylerin estetik birikimi ile, hayata karşı hareketli, yenilikçi bir davranış sergilenir. Hangi meslek grubunda yer alırsa alsın insan yaratıcı yeteneklerini sergilemekle dikkat çeker. 1986 yılında Diyarbakır 7. Kolordu Komutanlığında Yüzbaşı rütbesi ile görev yapan şimdi Genel Kurmay Başkanlığında Tuğ General Şahap Tuncer Sanatçı askerlerimizden biridir. 18 Mart Çanakkale Şehitlerini Anma Günü nedeni ile benden istenen tabloları yapım sürecinde tanıştığımız ve dost olduğumuz bu kişinin bir Graphos (Güzel Yazı Yazma Seti) vardı. Bu yazı takımı ile çok güzel yazılar yazıyordu, bir de bana hediye ettiği “O’nun Ülkesi” adında yazmış olduğu Tiyatro kitabı vardı. Bunlar Tuğ General Şahap Tuncer’in Sanatçı kişiliğinin dışa vurumu olan eserleri idi. Böyle sanatçı ruhun teknik bilgi ile donatılması, yeteneklerin spontane bir şekilde dışa vurumu onu Askerlik mesleğinde de yükselmesine vesile olmuştur. Neden Polis Mehmet aynı sanatçı duyarlılıkta sanat eserleri ortaya koymasın?... Eğer Polis Mehmet Sanatçı yeteneklerini ortaya koyabilme cesaretini, becerisini ortaya koyabilmeyi başarabilmişse ben inanıyorum ki; mesleki kariyeri de buna göre yükselecektir. Belki bu görüşümüze karşı çıkacaklar olabilir. İşte örnek; Bir bilim yarışmasında Jean-Jacque Rousseau (1712-1778) Güzel sanatlar aleyhindeki şu görüşlerini ortaya koymuştur;”İyi bir asker için bilim, felsefe ve güzel sanatlar faydalı değil; tamamıyla zararlıdır. Çünkü: İyi bir asker için önemli olan şey, zihninin bilimlerle işletilmesi ve zevklerinin güzel sanatlarla inceltilmesi değil; kollarının, vücut kaslarının ve organlarının sağlam ve kuvvetli olmasıdır.” Jean-Jacque Rousseau’nun ileri sürdüğü bu düşünceler ve yaptığı yargılamalar; ünlü filozoflardan Volteire’in dikkatini çekmiş ve Jean-Jacque Rousseau’ya bir mektup yazarak onu “İnsanları dört ayak üzerine yürümeğe zorlamakla” suçlamıştır.[4]

Batılı Türkoloji uzmanı Lord Kinros diyor ki; “ 17. yüzyılda Türklerin bir süre savaşı bırakıp bahçeleri ile uğraştığı günlerde Avrupa ilk defa Lale’yi tanıdı”. Aynı şekilde Lord Kinros başka bir tespitinde görüşünü şöyle ifade ediyor:” Zevk sahibi olduğu kadar savaşçı bir insan da olan Türk erkeği süslü silahlar kullanmış ve gümüş işlemeciliğini bir büyük sanat haline getirmiştir. Lord Kinros’un bu görüşüne göre demek ki Türk Milleti çelik yumağa sarılı kadife gibidir. Bu nedenle Polis olmamız, sanatçı olmamıza engel değildir. Sanatçı olmamız da, vatanın bölünmez bütünlüğünün korunmasında hassas olmamıza engel değildir. Polis’lik mesleği çelik yumruk, Sanatçı ruh da kadife eldivendir. Anadolu Türkiye Cumhuriyeti’nin öz topraklarıdır. Bunun en kesin kanıtları Türk Kültür ve sanat eserleridir. Yüzyıllardır kan ve gözyaşı ile kurulan, korunan ve kollanan bu vatan toprakları, analarımızın, bacılarımızın el emeği göz nuru halı, kilim, yazma ve daha nice el işi işlemeleri ile, en güzel şekilde süslenmiştir. Sizler bu anaların evlatları olarak göreve başlayacaksınız. Onları anlamak gerekir. Analarımızın bacılarımızın o sanatkarane ortaya koydukları vatan süslemelerine aynı duyarlılıkla sahip çıkmak bir vatanseverlik gereğidir. Ancak bunu yaparken son aşamaya kadar kırıp dökmeden sanatçı ruh ile yaklaşmak gerekir. Bizde bir söz var “Nus ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir”. Biz sanatçı olarak köteğe varmadan sorunun çözümünden yanayız. Ve sanat eğitimcisi olarak; insanları sanat yolu ile kazanma yöntemi uygularsak sanırım önemli oranda daha olumlu sonuçlar elde edebiliriz.

            Sanat ile meşgul olmak, o sanat eserini ortaya koyan, izleyen, gözleyen, yorumlayan bir şeyler almaya çalışan insanlarla meşgul olmak demektir. Bu da aynı zamanda, belki de hobi bağlamında insan psikolojisini tanıma olgusudur. İnsan psikolojisini tanımak, o’na daha bilinçle yaklaşmak demektir. Her halde böyle bir yaklaşım insan ilişkilerine pek çok olumlu katkılarda bulunacaktır.

            Rus yazarı Dostoyevski “ Evreni kurtaracak güzelliktir” demek suretiyle, güzelliğin insan ve toplum hayatında, insanlığın kurtuluşunda oynayacağı önemli rolü belirtmeye gerek görmüştür. Dostoyevski, evreni kurtaracak bilimdir, felsefedir, politikadır dememiş, “güzellik”tir demiştir. Çünkü; bilim de, felsefe de, politika da türlü temelsiz inançlara bürünerek, yararsız ve sağlıksız biçimler alabilir; bozgunluklara, fesada uğrayabilir; her biri ağır suç sayılan türlü biçimlere bürünebilir ve o zaman; bilim de, felsefe de, politika da insanları karanlığa sürükleyen bir kara güç haline gelebilir. Bunun için; bilimin de art düşüncelerden ve her türlü kusurlardan sıyrılarak insanlığın hizmetinde bulunmasına şiddetle ihtiyaç vardır. Felsefenin  de, politikanın da dürüst, olgun, kusursuz ve mükemmel olması; kasıtlı sapmalar ve duraklamalar yapmadan işlemesi; insanların ruhlarını ve vicdanlarını huzura kavuşturan sevimli, kandırıcı bir inanç kaynağı nitelikleri içinde varlığını sürdürmesi lazımdır. Çünkü yalnız güzellik bilime de, felsefeye de, politikaya da; amaçlarına uygun alanlarda kalmayı; bu amaçlara uygun etkinliklerde bulunmayı sağlayacaktır.

            Sanat yoktur sanatçı vardır. Bir sanat eserinin meydana gelmesi için, sanatsal sentezi yapabilecek potansiyel ve yetenekte bir sanatçının olması gerekir. Sanatçı, duygusal zekayı kullanabilen insandır. İnsan sanatçıdır. Sanat bir toplumun olduğu kadar bir insanın da duygu, düşünce ve zevkinin yansımasıdır. Estetik değerlerle donatılmış insan, görgülü, yetenekli ve seviyelidir. Hangi şartlarda nasıl davranılması gerektiğini bilir. Nüansları fark ederek herkesten biri olmadığını görür ve gösterir. Sanatsal etkinliklerde bulunmak, insanın kendi estetik sayfalarını yeniden okumasıdır. Ya da insanın yeniden kendini keşfidir. Okunmamış, fark edilmemiş sayfalarını yeniden okuması ile kendini yenilemesidir. (…) Bu kitabı olgun bir yaşta yeniden okuduğumuzda, kaynağını unuttuğumuz ve bizim iç mekanizmamızın bir parçası olmuş bir değerler sistemini yeniden buluruz. Klasikler, kendilerini unutulmaz olarak kabul ettiren hafızanın kıvrımlarına gizlenerek çok özel bir etki yapan kitaplardır. [5] Bu kitap Yüksekokul ve Üniversite’nin söyleyebileceği ya da öğretebileceği şeylerden daha fazlasını insana öğretir.

            Her değişim gelişim olmamakla beraber, toplum hızlı bir değişim ve gelişim sürecini yaşamaktadır. İnsanlar eskiye nazaran daha kolay bilgiye ve habere erişebilmektedir. Her gün yeniden güncellenen hayatımız, sağlam kafa sağlama vücut sahibi olmayan insanları bir çığ gibi ezmektedir. Özgür beyni terk etmeden klasiklerimizi de unutmamalıyız. İşte o zaman toplumsal ve bireysel özgünlüğümüzü bulmuş oluruz.

            Estetik değerlere sahip olmak için hiçbir yaş erken ya da geç değildir. Bebeklikten yaşlılığa varıncaya kadar estetik değerler öğrenilerek hayata uygulanabilir. Ve hayatımız estetik ile hayatlanır, yaşantımız estetik ile süslenir renk bulur. Kıyamet koparken bile ağaç dikmemizi isteyen İslam, güzel şeylerin yapılması için zaman ve mekan kavramının geçersizliğini vurgulamıştır. (…) “Zehir hazırlanırken, Sokrates bir flüt parçası öğrenmeye çalışıyormuş. ‘Bu ne işine yarayacak?’diye sormuşlar. ‘Ölmeden önce bu parçayı öğrenmeme,’ diye yanıtlamış.”[6]

            Sanatsal etkinliklerde bulunurken insan, rastlantıların kaçamak zevklerini yaşar. Estetik keşiflerle obje üzerindeki geçici olanlardan ebedi olanı çıkarır. Bu yüzden resim yapın. Göze dayalı belleği geliştirin. Sanatın dilini öğrendikçe, estetik hazza varırken hayatınız da güzelleşecektir. Alkol ve uyuşturucu nasıl kötülüklerin anası ise; sanat ve estetikle uğraşmak da öylece güzelliklerin anasıdır. İnsanın içinde, bir değil birçok yetenek, birçok güç vardır. Ancak kendisini geliştirmek durumunda olan insan, ilgilendiği sanat alanı ile yalnız birini en iyi şekilde geliştirir. İşte burada insanın sanat ve estetiğe olan yaklaşımı çok önemlidir. İnsanın sanat ile olan meşguliyeti ona özgür olma hissini verecek: Bu özgür ortamda, insan cesaretle özgün eserlerini ortaya koyma sürecine girecektir. Bilgi çağında, sanat  uğraşısı olan bireyin, sanatsal gelişim kaynaklarını ve onları oluşturan nedenleri iyi araştırması ve bu güne kadar “gelinen aşamayı aşması gerekmektedir”. Bu bağlamda yeni durumlara, yeni sorunlara, değişik olay ve olgulara yönelmek gereği ortaya çıkmaktadır. Bu fenomenin araştırma ve geliştirme ortamı sanat atölyeleridir. Bu yüzden en kısa zamanda kendiniz için kendinize göre kendiniz tarafından bir atölye kurun ve başlayın resim yapmaya. İnanıyorum ki; kendiniz bile kendinize şaşıracaksınız. Bunun bir masa tenisini öğrenmek gibi bir şey olduğunu göreceksiniz. Hani derler ya “Zurna’da peşrev aranmaz, çala çala girer havaya”. Siz de bunu göreceksiniz. Uğraşı sonucu bir takım somut sonuçlara vardınızı yaşayarak göreceksiniz. Ve şaşıracaksınız. İngilizce’de bir deyim var; “It is happiness to wonder”, “Şaşırmak mutluluktur”. Yine aynı şekilde “It is a happiness to dream”.”düş kurmak mutluluktur”. Şu halde size güzel sanatlar ve estetik meraklısı ünvanını vermemi istiyorsanız, bütün sorun ne tür yöntemlerle hayreti yaratmak veya şaşırma hissini yaşamak istediğinizin bilinmesidir.” İstemek başarmak, başarmak şaşırmaktır.” Güzel her zaman hayret vericidir. Güzel daima şaşırtıcıdır. Ama hayret verici olanın her zaman “güzel” olduğunu sanmak yanlıştır. O halde estetikten yoksun hayret verici şey mutluluk vermeyebilir. Şimdi Estetiğe dayalı şaşırmanın ve düş kurmanın mutluluğunu yaşamak için kendinizi hazırlayın. Bunu ancak sıradan insanlar yapamaz. Beceriksiz insanlar yapamaz. Aslında bu bir anlamda küçük ruhların göstergesidir. Belki de o zaman insan bilişim teknolojisinin yan etkileri sarmalına düşmüştür. Dünya mahşeri materyaller deryasına dönüşürken, ruhlar da büyük sahra çölüne susuzluktan çatlamak üzeredir. Belki de asıl afet, asıl felaket budur insan için, insanlık için.

            Yaşamakta olduğumuz şu acınası dönemde, insanlar; yüce değerler adına ne kalabildiyse onu da batırmaktan geri durmuyor. Neredeyse bu eylem kayık batırmaktan basit oldu artık. Ve bir “sektör”. İşte böyle bir dönemde insanlığın imdadına “güzel” yetişecektir. Güzel sanatlar yetişecektir, estetik yetişecektir. Bu can simidine tutunan kurtulur, tutunmamakta ısrar eden boğulur. Dünya bu acınası dönemde Rio karnavalına döndü. Eğlence adına çılgınlıklar yeryüzüne yayıldı. Estetikten yoksun çılgınlıklar eğlence adına birçok ocak söndürmeye başladı. Güzel adına “çirkinlikler” toplumu çepeçevre sardı. Sık sık isim değiştiren tehlikeli bir terör örgütü kadar, “fuhuş” memlekete zarar vermeye başladı. Toplum saygınlığını yitirme sürecine girdi. İşte böyle bir “yapay afet”e karşı en güzel önlem, “güzel” dir. Buradaki güzeli, gelişi güzel kullanılan bir kelime değil, insanların tensel ve tinsel bütün işlerine düzen verecek çok kudretli ve sınırları dikkatle ölçülmüş “yapıcı ve yaratıcı bir güç” karşılığı olarak kullanıyoruz. Makyajının arkasında dişiliğini öne çıkaran vampirin kucağına düşmek kadar ölümcül olan bir dış kandırmaca değildir bizim kastettiğimiz güzel. Veya dış görüntüsüne aldanarak burnumuza yaklaştırıp, kokusunu içimize çektiğimizde, zehirleyici etkisinin beynimizi sardığı kötülük çiçeği de değildir. Buradaki güzel, bazı resimlerin ya da heykellerin, görsel açıdan “özel başarısından ya da güzelliğinden” daha çok önemli bir güzel’dir. Buradaki güzel, doğrular dairesinde yer alan, bireysel ve toplumsal mutluluğu sağlayacak insani ve ilahi bir güzellik kavramdır.  

Resmi ve müziği ölü sanatlar olarak görenlere, bu alanlara ilgi duymak için zekaları ya çok hafif ya da çok kaba olanlara, bunlardan yarar umanlara, hemen zevk almayı bekleyenlere yolları açmak ve etkileri çok ani, açık ve şiddetli olduğu için varlığını yadsıyamadıkları bazı ürünlerle sanat arasında bağlantı kurmak bir derece olumludur. Ama sanat sadece bu değildir. Sanat sadece bir “ürün” değildir. O sır dolu, sihirli bir mesaj kutusudur. Belki de sanat, dünyanın helal dairesinde yer alması gereken “Yapay Cenneti”dir. İnsan bunu böyle bilerek “güzele” yaklaştığında, kendi iç dünyasında saklı olan kalıcı zevkleri keşfedecek ve huzur bulacaktır.

 

Sonuç ve Öneri;

 

  1. Polis Meslek Yüksek Okulunda Seçmeli Güzel Sanat Eğitimi dersleri konulmalıdır.

  2. Polis Meslek Yüksek Okulu Resim Kulübü kurulmalıdır. (Bu diğer alanlar içinde geçerlidir)

  3. Polis Meslek Yüksek Okuluna ders dışı etkinlikler bağlamında Güzel Sanatlara yönelik atölyeler kurulmalıdır.

  4. Her öğretim yılı sonunda Polis Meslek Yüksek Okulu ilgili öğrencileri tarafından Devlet Güzel Sanatlar Galerisinde ve Kültür Sarayı Sergi salonunda, resim, heykel ve Türk el sanatlarından oluşan geleneksel sergiler açılmalıdır.

  5. Polis Meslek Yüksek Okulu Öğrencileri Müzelerde gerekli araştırma ve inceleme yapmak üzere yönlendirilmelidir.

 

İnsanlar “Estetik meraklar” ile, güzel sanatların eşiğine çekildiği takdirde mutlu olacaklardır. Sonsuz mutluluğa kavuşma talebinin ne kadar “yüce bir istek” olduğunun ciddiyetini o zaman kavrayacaktır. Dünya sarayının sütunları arasında saklambaç oynayan biz ana-babalarımızın çocukları; her şeyin en güzeline layıkız. Ve buna sahip olmak için çaba göstermek zorundayız. Evreni  ve kendi dünyamızı güzelleştirmek için el ele verenlere selam olsun. Yaptıkları güzel şeylerle, şu gök kubbede hoş bir seda olarak kalabilenlere selam olsun. Yapacakları güzel şeylerle gelecek nesillere, güzel şeyler bırakabilenlere selam olsun. Hepinize selam olsun.

                                                                                                                                            

 

DİP NOTLAR  


[1] G.Ü. Sanat ve Tasarım Fakültesi, Uygulamalı Sanatlar Eğitimi Bölümü Öğretim Üyesi. ANKARA

[2] Arvasi, s. Ahmet, Milletler Arası Temaslar ve Ekonomi, Türk-İslam Ülküsü 2, Burak Yayınevi, İstanbul, Dördüncü Baskı, s. 55

[3] Kafesoğlu, İbrahim, Milli Tarih şuuru, Kültür ve Sanat, Boğaziçi Yayınları,1980 İstanbul, s.12                                 

[4] Şişmanov, Prof. Dr. İv. D., Sofya Üniversitesi, Petrov, Grigory, Olaylar İçinde Büyük Sanatçılar ve Üstün Yapıtları, Çev. Hasip A. Aytuna, İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul, 1979, s. XX

[5] Batur, Enis (Hazırlayan), Modernizmin Serüvenleri (Bir “Temel Metinler” Seçkisi), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul,s. 16

[6] Batur, Enis (Hazırlayan), Modernizmin Serüvenleri (Bir “Temel Metinler” Seçkisi), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul,s. 19

Makaleler

RESİM-İŞ EĞİTİMİNDE YENİ YAKLAŞIMLAR

 

                                                                             Prof.. Ahmet ATAN

 

            1.Giriş

 

Resim-İş Eğitiminde “yeni yaklaşımlar” değişmeyen bir süreçtir. Eskiden beri yeni yaklaşımlar konusunda bilimsel tartışmaların son derece sonuçsuz kaldığı sanat eğitimi ortamımızda resim-iş eğitimi, çağın gereği olarak genel eğitim dizgesi içerisinde önemli bir yer tutar. Bu nedenle Eğitim sistemi içerisinde “Resim-İş eğitiminde yeni yaklaşımlar olgusu”nun önemle ele alınması gerekir. Yeni bir çağa geçiş süreci yaşanırken, sanayileşmesini tamamlamış ülkeler, “Bilgi toplumu”, ”öğrenen toplum” gibi ifadelerle tanımlanmaktadır. Bilgi çağında öğrenen toplumlar, sınır tanımayan hızlı bir bilgiye erişimin, bütün dengeleri alt-üst eden ivmesine tanık oluyor. Ancak günümüze damgasını vuran olgu, tarihin hiçbir zaman kaydetmediği kadar yüksek ivmeli bir değişim olgusudur.

İnsanlar arası bilgiye erişim, bireysel istem ve beklentilerin sınır tanımazlığı, çok yönlü düşünebilmeyi, sanat eğitiminde de demokratlaşmayı gerektirmektedir. Kalıplaşmaların etkisini yitirmeye başladığı bilgi çağında sanat eğitimcileri, tüm dünya kültürlerine açık olmuş ve bu kültürlerin inceliklerinden yararlanmasını bilmiştir.

Gerek teknik, gerekse sanat ve estetik bağlamda, bilgi çağında gelişen iletişim olanaklarının zenginliği ve çağdaş entelektüel düzeydeki yeni bilgilenme kaynaklarının çoğulluğu, bilgiye kolay erişimin doğal sonucu olarak, özgürlüğün ve özgünlüğün sanat eğitimindeki rolünü vazgeçilmez bir unsur olarak ortaya koymaktadır.

Bildiri beş amaç gütmektedir:

1.   Bilgi çağında, çağdaş Resim-İş eğitimi vermede; uygulanabilir eğitim modeli üzerinde, bireysel açıdan özgürlüğün ve özgünlüğün ortaya çıkması için durum değerlendirmesi.

2.   Bilgi çağında, çağdaş sanat eğitiminin, artan eğitim gereksinimi karşısında, bilgiye erişimin “teknoloji ile olabilecek işbirliği ve sonuçlarının” değerlendirilmesi.

3.   Bilgi çağında Resi-İş eğitiminin getirdiği tasarım-uygulayım gücünün geliştirilmesi.

4.   Sanat eğitiminde akademik ünvanlarının kullanımı ile ilgili kısa bir durum değerlendirilmesi.

 

1.a.      Bilgi çağında, çağdaş sanat eğitimi vermede; uygulanabilir eğitim modeli üzerinde, bireysel açıdan özgürlüğün ve özgünlüğün ortaya çıkması için durum değerlendirmesi:

 

            Genel eğitim uygulamaları, kurallı ve sistematik bir yaklaşımla, örgün ve yaygın biçimde  yürütülmeye çalışılırken, güzel sanatlar eğitiminin özgün yönleri kabul edilmekle beraber, genel eğitim dizgesi içerisindeki yeri göz ardı edilmiştir. Bu bağlamda, günümüze kadar  çözülmüş olması gereken güzel sanatlar alanındaki sanat eğitimi problemi, uygulanan eğitim modeli kapsamında halen çözüm beklemektedir. Her şeyden önce güzel sanatlar alanında, çağdaş  ve nitelikli sanat eğitimi verme konusunda- bilgi çağına uyarlanmış biçimiyle- bireysel açıdan özgürlüğün ve özgünlüğün ortaya çıkması için iyi durum değerlendirilmesine gereksinim vardır.

            Sanat öğrencisinin içinde, bir değil birçok yetenek, birçok güç vardır. Ancak kendisini geliştirmek durumunda olan sanat öğrencisi, aldığı sanat eğitimi yöntemi ile yalnız birini en iyi şekilde geliştirir. İşte sanat öğrencisinin eğitim sürecinde, sanat eğitimcisinin yaklaşımı çok önemlidir. Sanat öğrencisine zamanına ve yerine göre tanınacak kimlik, ona özgür olma hissini verecek: Bu özgür ortamda, sanat öğrencisi, cesaretle özgün eserlerini ortaya koyma sürecine girecektir.

            Bilgi çağında, sanat eğitimi alan sanat öğrencisinin, sanatsal gelişim kaynaklarını ve onları oluşturan nedenleri iyi araştırmak ve bu güne kadar “gelinen aşamayı aşmak gerekmektedir”. Bu bağlamda yeni durumlara, yeni sorunlara, değişik olay ve olgulara yönelmek gereği ortaya çıkmaktadır. Bu fenomenin araştırma ve geliştirme merkezleri de sanat eğitimi veren yüksek öğretim ve eğitim kurumlarıdır.

 

1.b.      Bilgi çağında, çağdaş sanat eğitiminin, artan eğitim gereksinimi karşısında, bilgiye erişimin “teknoloji ile olabilecek işbirliği ve sonuçlarının” değerlendirilmesi.

 

            Bilgiye erişim noktasında, kullanılan ve kullanılacak yöntemlerle, verimi arttırmak amacıyla sanat eğitimi, teknolojiyi umulandan daha çok kullanabilecek özelliktedir. Sanat bilgiyi, bilgi teknolojiyi üretmekte, teknoloji de üretilen bilginin olgunlaşmasını ve bilginin yaygınlaşmasını sağlamaktadır. Güzel sanatlar alanında” bilgi” sanatın kuramsallaşmasıdır.

            Bilgi çağının olduğu kadar, çağdaş sanatın da yorumunu yapabilecek, çağdaş sanat eğitimi sürecinde, konu ile ilk derecede ilgili tüm birim ve bireylerin teknoloji ile buluşturulması temel ilke olmalıdır. Güzel sanatlar alanında; sanat eğitimi verme “arayışı”, bilgi çağının ve bilincin ürünüdür. Bilgi çağında, çağdaş sanat eğitimi için, sanatın ve sanatçının dilini anlayan, teknolojiye sempati ile yaklaşımda bulunan, onlardan gelecek mesaj sinyallerini çözümleyebilecek, teknoloji donanımlı “hocaların hocası” konumunda olan sanat eğitimcilerini yüksek düzeyde araştırma ve geliştirmeye geçişin sağlanması gerekir. Bilgi çağını takip etme alışkanlığını kazanmış insan, doğal olarak en son gelişmeleri göz önünde bulundurarak yeni araç gereçleri tanımayı, tanıtmayı, ilk öğreneni ve öğreteni olmayı ister. Bu nedenle çağcıl gelişimlere açık bir sanat eğitimcisi için teknolojik araç-gereçlerle işbirliği kaçınılmaz bir durumdur. 

 

1.c.      Bilgi çağında sanat eğitiminin getirdiği tasarım-uygulayım gücünün geliştirilmesi.

 

            “Bilgi, bilinç ve dürtülerin” dengede olmasından oluşan ruhsal özgürlük, sanat eğitiminde, tasarım-uygulayım gücünün geliştirilmesine ortam hazırlar. Günümüzde sanat eğitiminin  önem kazanması, tasarım gücünün, teknolojiye paralel olarak uygulama alanı bulması ile de ilgilidir. Çağa adını veren bilgi trendinin hızla yükselmesi, basılı olduğu kadar görsel yolla bilgiye erişimin etkinleşmesi, güzel sanatlar eğitimi alanında tasarım ve uygulayım yetisinin geliştirilmesi için yeterli çabanın gösterilmesine gereksinim vardır. Bilgi çağında sanat eğitiminin getirdiği tasarım-uygulayım gücünün geliştirilmesi için; sanat eğitimcisi-sanat öğrencisi ile beraber, öncelikle özellikle kurumsal finansman kulanımından sorumlu yönetim ile ilgilidir.

 

1.d.      Sanat eğitiminde, Eğitim Fakültelerinde yeniden yapılanma adına uygulamaya konulan ders türleri ve kredi saatleri ile ilgili kısa durum değerlendirmesi.

 

            Bilgi çağında, sanat eğitiminde, çağın gereği olarak, gelinen aşamayı aşmak için yeniden yapılanma girişimlerine gerek vardır. Ancak bu “yeniden yapılanma” girişimlerinde bulunurken; etki ve yetki kullanımına açık birimlerin, konuyu aceleye getirmemesi gerekir. İyi irdelenmiş ve sanat eğitiminin çağa uyarlanış özelliklerini yaşayarak öğrenen kurum yetkililerinin görüşlerinin dikkate alınması önemlidir. Türkiye; ekonomik, coğrafik, kültürel farklılıkların olduğu bir yerdir. Gelişimini tamamlamış ülkelerin, bilgi çağının gereği olarak sanat eğitiminde uyguladığı-uygulayacağı modeller, mutlak olarak gelişim ve değişim sürecinde yeniden yapılanmayı gerektirecektir. Ancak gelişim sürecini devam ettirmekte olan ülkelerde, kendi iç gözlemlerinde bulunarak sanat eğitimi ilkelerinin belirlenmesi gerekliliği vardır.  

           

1.e.      Sanat eğitiminde akademik ünvanlarının kullanımı ile ilgili kısa bir durum değerlendirilmesi:

 

           

            Türkiye’de, sanat eğitimini ve eğitimcilerini, gerektiği düzeye eriştirmek başlıca ilkelerden bir olmalıdır. Çünkü sanat eğitimini uygulamaya koyan, birinci derecedeki bireyler, sanat eğitimcileridir. Sanat eğitimcisi olmayan yerde sanat eğitiminden söz edilemez. Bununla beraber, sanat eğitimini, çağdaş kılacak ilk yönlendiriciler de sanat eğitimcileridir. Ancak sanat eğitiminin gerekliliğine içtenlikle inanmayanlarca düzenlenen eğitim politikaları ve buna koşut olarak eskimiş veya gerçek anlamda -irdelenerek- yenileştirilemeyen eğitim politikaları bağlamında; sanat eğitimi hak ettiği yere bir türlü oturtulamadığı gibi, sanat eğitimcileri de pek çok yönden dikkate alınmamışlardır. Bilgi çağının gereği olarak, sanat eğitimi, özel öğretim yöntemleri kapsamında değerlendirilmesi gerekir. Yaratıcı tasarım-uygulayım yanında, diğer bilimsel alanlarda da gereken araştırma-geliştirme çalışmalarında bulunan sanatçı öğretim elemanları, ünvan kullanımında olumsuzluklarla karşı karşıya bırakılmışlardır. “Dr.” Ünvanını kullanmamak sanatçı öğretim elemanına bir şey kaybettirmediği gibi, kullanması da özlük hakları anlamında fazla bir şey kazandırmayacaktır. Ancak sanat eğitimi veren yüksek öğretim kurumlarında, bu durum kargaşaya neden olmakta, sanatçı öğretim üyelerinin değil ama, prosüdürü bilmeyen yöneticiler için bir prestij kaybına yol açmaktadır. Bu nedenle, böyle bir olumsuzluğun ortadan kalkması için, çalışma yamaya gerek vardır.

 

2.         Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu bölgesinde yer alan Diyarbakır ilimizde Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi  Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü’nde çağdaş sanat eğitimi verilmesi ile ilgili, değişik deney ve sonuçlar :

 

            Bilgi çağı ile tanışmanın gereği, sanat eğitimini veren yüksek öğretim kurumlarında, özgür ve özgün çalışma ortamını oluşturmak olmalıdır. İyi bir sanat eğitimcisi olmak, iyi bir sanat öğrencisi olmaktan geçer. Bu görüşten yola çıkıldığı takdirde, sanat öğrencilerini, hedeflenen düzeye eriştirebilmek için, özgür ve özgün çağrışımlara düşünsel yönden açık eser vermeye yönlendirmek gereği vardır. Çünkü bu tür bir eğitim sürecinde, araştırma, bulma, uygulama, sınama, yargılama, hüküm çıkarma, eleştirme ve sonuçlandırma gibi etkenler, özgürlük ve özgünlük bağlamında nitelik belirleyici unsurlardır. 

            Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu bölgesinde yer alan Diyarbakır ilimizde Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi  Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü’nde özgür ve özgünlük bağlamında çağdaş sanat eğitimi verilmesi ile ilgili, değişik deney ve sonuçlar saptanmaya çalışıldı. Karşılaşılan durumlara dayanılarak kişisel yorumlar yapıldı. Yapılan çalışmada sonuca nasıl varıldığının sebep- sonuç ilişkisi içerisinde açıklaması yapılmaya çalışıldı.

 

2.a. Deney 1.

 

            D.Ü. Eğitim Fakültesi, Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümünde, son sınıfa devam eden üç öğrenciye sözlü olarak soruldu. Soru şu; “Diyarbakır Eğitim Fakültesinde, güzel sanatlar alanında, bilgi çağında olduğumuzun bilinci içerisinde çağdaş sanat eğitimi nasıl olmalıdır” :

            Birinci öğrenci ( Bedran TEKİN ) : Belli bir düzeye kadar sanat eğitimini almış sanat öğrencisi, kendi kurallarını da ortaya koyabilmelidir. Katı kurallar kıskacından kurtulduğumuz takdirde, bilgi çağının gereği Diyarbakır’da yerine gelmiş olacaktır.

            İkinci öğrenci ( Sabahattin ZENGİN) : Bilgi çağında, çağın baş döndürücü gelişim ve değişimi karşısında, sanatta da akımlararası bir yakınlaşma olduğu kanısındayım. Plastik sanatlarda cesur avangart çıkışlar gözlemleniyor.

            Üçüncü öğrenci ( Rojda OK) : Bilgi çağının getirisi olarak, kuralı bilen ama kimi zaman kuralı ihmal etmeyen bir kuraldışı anlayışla resim yapmak istiyorum.

 

2.b. Bulgu 1.

 

            Sanat öğrencisinin, eserini ortaya koyma sürecinde; her türlü dış ve iç baskıların güdümünde olmama istekleri doğrultusunda; özgün eser ortaya koyabilmek için, özgür olma talepleri saptandı. Ayrıca Diyarbakır İl’inde yaşamanın bilgi çağının gereklerini yerine getirmeye engel olmadığı vurgulandı. Kuralı ihmal etmeyen ama kuraldışı bir anlayışla özgür ve özgün eser verilebileceği üzerinde duruldu. Bilgi çağında akımların gelişim ve değişim evresi geçirdiği iddia edildi.

 

2.c Deney 2.

           

            Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel sanatlar Bölümü üçüncü ve son sınıf öğrencilerinin her birinden dört adet olmak üzere ; “21. Yüzyılın eşiğinde Türkiye” konulu yağlıboya tekniği ile tablo tasarım ve uygulayımı yapmaları istendi. Tabloların kısa kenarı 100 cm.‘den kısa olmaması belirtildi. Çalışmaların tamamlanması için, yaklaşık 45 gün süre verildi. Süre bitiminde tablolar ile beraber 420 adet diapozitif alındı ve arşivlendi.

 

 2.d. Bulgu.

 

            Sosyal boyutu: Tasarım ve uygulayım süresince sanat öğrencileri, büyük bir zevk ve heyecanla çalışmaya başladılar. Kendi aralarında yoğun bir görüş alış verişi gözlendi. Kaynak taramaları dikkat çekti.

Toplumsal boyutu: Yerel Televizyonlar gelerek çalışmaların akışı içerisinde çekimler yaparak güneydoğu Anadolu bölgesi için yayın yapıldı. “21. Yüzyılın eşiğinde Türkiye” adı ile karma sergi düzenlendi. Halk tarafından merak ve ilgi ile izlendi.

Teknik boyutu: Tablolarda hakim konu; soyutlamaya dayalı uzay boşluğu, çatışmalar, çelişkiler, özlemler, uzlaşı umutları, teknoloji, barış, trafik, çevre, makine, metal, ideolojik mesajlar.

            Hakim renkler: Düz, yüzeysel lekeler, mavi renk çoklukla kullanılmış, kırmızı, sarı.

            Hakim biçimler: Kare, dikdörtgen, daire, helezonik kıvrımlar, dikey ve yatay düz çiz ve(veya) çubuklar, boşlukta yer alan perspektife dayalı geometrik biçimler.

 

2.e. Deney 3.

 

            Diyarbakır Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel sanatlar eğitimi Bölümündeki üç sanat eğitimcisine sözlü olarak soruldu. Soru şu: “ Güzel sanatlar alanında, bilgi çağında olduğumuzun bilinci içerisinde sanat eğitimi nasıl olmalıdır? ”. Alınan görüşler şöyle:

            Öğr.Gör. Evren DAŞDAĞ ( Seramik A.B.D. ) : Öğrenci teknoloji ile buluşturulmalıdır. Bilgi çağının gereği budur. Sanat öğrencisi özeldir, özel öğretim yöntemi uygulayarak, özgür ortamda, özgün eserler vermeleri sağlanmalıdır.

            Öğr.Gör. Mustafa Diğler ( Resim A.B.D.): Bilgisayar, internet gibi araç- gereçlere dayalı teknolojik bir gelişimle, sanat eğitimi veren kurumlarda demokratik bir model geliştirilmeli.

Yrd. Doç. Sinan ŞENÇİÇEK ( Heykel A.B.D. ) : İlgili yönetim birimlerince sanat eğitimine ve sanat eğitimcisine hak ettiği değer ve önem verilmeli. Toplum bu konuda daha olumlu bir yaklaşım sergilemekte.

 

 

2.f. Bulgu 3.

 

            Bilgi çağının: teknoloji, özgürlük, özgünlük gibi kavramlarını çağrıştırdığı gözlendi. Teknoloji kavramı: Sanat eğitimini dolaylı ve direkt olarak ilgilendiren ders araç-gereçler olarak algılandığı gözlendi. Sanat eğitimcilerinin genel-geçer akademik kuralları sanat öğrencisine öğrettikten sonra büyük oranda serbest bırakılması ve değerledirmelerin daha demokrat olması gereği vurgulandı. Eğitim Fakülteleri, güzel sanatlar Eğitimi Bölümlerine gereği kadar ilgi gösterilmesi gerektiği vurgulandı.

 

SONUÇ VE ÖNERİ:

 

n    Bilgi çağında, bilgiye erişim daha kolaylaşmıştır. Bunun aracı unsurları, görüntülü ve basılı yayın organları ile beraber, bilgisayar ve internet’tir. Bu açıdan sanat eğitimcileri ve sanat öğrencilerinin, bu ve benzer teknolojik donanım ile tanıştırılması ve buluşturulması önemlidir.

n    Bilgi çağında sanat eğitimi ön plana çıkan alanlardan biridir. Bu nedenle bu alanı ön plana çıkaran nedenler dikkate alınarak bu eğitimi veren kurumlar yüksek düzeyde desteklenmelidir.

n    Orta ve yükseköğretimde  sanat eğitimi veren kurumların bilgi ağını kurmaları gerekmektedir.

n    Sanat eğitimcilerinin akademik ünvanlarında bir kargaşa yaşanmaktadır. Sanat eğitimi veren akademik personelin “Dr.” Ünvanını kullanması için gerekli çalışmalar yapılmalıdır.

Makaleler

BİLGİ ÇAĞINDA TÜRK DÜNYASI VE TÜRK SANATI

TURKISH WORLD AND TURKISH ART IN SCİENCE AGE

 

                                                                                               Prof. Ahmet ATAN

 

ÖZET

 

Yeni bin yılımızda gelişimini tamamlayan ülkelerin bilgi toplumunu oluşturarak yeni bir çağa  geçiş sürecini yaşadıkları görülmektedir. Uluslararası arena, her alanda çok hareketli, birbirini çelen ya da tamamlayan türlü  aktivitelerin kaynaştığı olaylara sahne olmaktadır. Bilgi çağının gereği olarak, çağı yakalama çabası gösteren Türk Dünyası; günümüzde ulaşmış olduğu boyutlar ve yapısal farklılaşma itibarıyla ciddi bir güç olarak ortaya çıkmaktadır.

Bağımsızlıklarına kavuşan Türk toplulukları, sahip oldukları zengin kültür ve geniş coğrafya ile, çağdaş dünyada, saygın ve yeni bir Türk Dünyası oluşturdular. Batı dünyası, hızlı değişimi yaşarken, Türk Dünyasının da varlığını kabul etme sürecine girmiş bulunmaktadır. Bu durum karşısında Türk Dünyasının uluslararası saygınlık aşamasında, daha etkin bir yer alabilmesi için, sanat kültürünün tanınması ve tanıtılmasına daha fazla önem vermesi gerekmektedir. Güzel sanatlara yönelmenin gerekliliği, Türk Dünyasını çağdaş dünyaya tanıtmanın ve tanıştırmanın inşaasına önemli katkıda bulunacaktır.

Güzel sanat eserleri, Türk Dünyasının vatan topraklarının, onurlu abideleridir. Bu bakımdan sanat tarihçileri bir ulusun tarihini yazarken, artık savaş ve zaferlerden çok, o ülke insanlarının ortaya koydukları sanat eserlerini incelemektedirler. Çünkü sanat eserleri, Türk Dünyasının düşün hayatının görülür anıtları olduğu gibi, bir ülkede yaşayan Türk varlığının da inkâr edilemez delilleridir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra doğan birçok yeni devletin sanat eserlerini bulup ortaya çıkarma gayretleri, ulus olduklarını ispatlama durumunda kalmalarındandır. Toplumların, kendi varlıklarını kanıtlayan sanat eserlerini, çağımızda birbirlerine tanıtma yarışına girmelerinin nedeni, egemen devlet olma ve bunu sürekli kılma politikasının basit bir yansımasıdır.

Bulunan ilk Türk sanat eserlerini, yaklaşık beş bin yıllık bir geçmişe dayandıranlar vardır. Bu eserleri ortaya koyan Türk Dünyası, kendi tarihsel geçmişini bu arkeolojik kalıntılarla, bir anlamda kanıt göstererek, somut olarak ortaya koymaktadır. Giyim-kuşamlardan barınaklara, av ve ev aletlerinden silâh kabzalarına varıncaya kadar gösterilen sanatkârane tasarım, yüzyılımızın sanatlarına kaynak olmaktadır.

Tarihlerinin bin yıldan fazla bir dönemini, yakın doğu kültürü dairesi içinde geçiren Türklerin, ortaya koydukları Türk kültür, sanat ve uygarlığını her kurumu ile incelemek, bu gün bizim için bilimsel zorunluluktur. O uygarlık ki; en büyük hasleti yapıcılığa, yaratıcılığa ve teşkilatçı bir kudrete sahip olmasıdır. Türk devlet örgütü ve yönetiminin, bilim kültür ve sanat eserlerinin meydana getirilmesinde, “Yurt’ta barış, dünya’da barış” siyaseti ile hareket ettiği,  her dönemde izlenmiştir.

Türk Dünyasının refah ve mutluluğunu arttırmak, milli birlik ve bütünlük içinde iktisadi, sosyal, kültürel ve sanatsal kalkınmayı desteklemek ve hızlandırmak; Ve nihayet Türk dünyasını çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı, seçkin bir ortağı yapmak için, ilki Türkiye’de, Isparta Süleyman Demirel Üniversitesinde düzenlenen “Türk Dünyası Kültür ve Sanat Sempozyumu” büyük önem taşımaktadır.

Sonuç ve öneriler;

*Dün ütopya olarak nitelendirilen pek çok olay, bu gün gerçek olmuştur. Bu gün ütopya olarak nitelendirilen pek çok olayın da yarın gerçek olacağından hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır. O halde vakit kaybetmeden ciddi, planlı ve programlı çalışmalar uygulamaya konulmalıdır.

*Türk Dünyası, çeşitli kültürlere ve değişik tarihsel dönemlere ait örnek sanat ürünleri ile bilgilendirilerek tanıştırılmalıdırlar.

*Türk Dünyasının yapısal, tarihsel, kültürel ve sanatsal perspektiflerden çıkarak ve bu perspektifler arasındaki bağlantıları kavrayarak, çeşitli sanat disiplinlerine ait ürünlerin temel çözümlemelerini yapacak duruma gelmeleri sağlanmalıdır.

*Türk sanatını ve sanatçısını ortaya çıkaracak, tanıtacak, meslek birlikleri, federasyon ve konfederasyonları oluşturacak; Türk Dünyası Kültür ve sanat konseyi kurulmalıdır. [A1] 

 

Anahtar Kelimeler: Türk Dünyası, Bilgi çağı, kültür, Güzel sanatlar.

 

 

 

SUMMARY

Forming a science community, the countires completed their development  in our new  thousand year, are observed to prepare for a new century. The international arena has been a stage to various very fast events diverted or connected with each other in this field. Trying hard to catch the age the Turkish world with its dimensions and structural differenciation is appearing as a grave power in our age.

With their rich culture and large geographical lands the Turkish communities who won their independence formed an esteemed and a new Turkish world in the contemporary  world while  the west world living a fast process the Turkish world started to get into the process of accepting its existence. In this situation to take a more esteemed part in the world the Turkish world should spend more efforts with its culture and art to be known. The necessary of turning towards  to fine art will help to introduce the Turkish world to the contemporary world a lot.

Fine arts works are the esteemed monuments of motherland of Turkish world. Therefore, while writing the history of a country the art historians are rather dealing with the history of their art works than their wars and victories. Because the work of art are undeniable proofs of Turkish world’s thought monuments and Turkish existence in any country. Many new nations appeared after the second world war are trying to find out their art works so they can approve that they were nations before. The reason why the goverments are in a race of introducing their art works to each other is a simple reflection of the policy that they used to be the dominion state in the history or soever.

Some say the first Turkish work of art found goes back to 5000 years. The Turkish world proving itself by presenting those archeological remnants is trying to prove its historial background in this manner. The imagination of clothes, shelters, hunting and house tools and weapon handles are a good source for the art of our century.

It is now a scientific compulsory for us to research the culture and civilization of Turks who lived a phase more than a thousand years within the frame of near-east culture. This is a civilization that has had the power of creativity and organizativity. It has been observed in every phase of the history that the Turkish state and organization acted in the manner of “ Peace in the world peace at motherland.” While bringing up their science, cultural and art works.

To increase the Turkish world’s circumstances and prosperity, to support and accelerate economical, cultual and art development in national unity and wholeness and at last to carry the Turkish world as one of specific, esteemed and selected partner to the others the first “ The Turkish world cultural and art Semposium” hold in Turkey in Isparta Süleyman Demirel University plays an important role.

RESULT AND SUGGESTİON:

Event known as utopia yesterday are fact today . Nobady should worry the things known as   utopia will tomorrow turn to reality. So we should start implementing grave, planned and programed works as soon as possible.

The Turkish world should be introduced with sample cultural works belonging to various culture and different historical phases.

We should ensure that Turkish world go far beyond structural, historical and cultural scopes and comprehends the connections between those perspectives and do the basic analysis of arts belonging to miscellaneous art disciplines.

We should set up profession unities, Federations and Confederations that will help to multiple the numbers of Turkish art and art dealers, which will form Turkish world cultural and art concil.               

 

Key Words: Turkish world, Science age, culture, Fine arts.

 

Giriş:

Yeni bin yılımızda gelişimini tamamlayan ülkelerin bilgi toplumunu oluşturarak yeni bir çağa geçiş sürecini yaşadıkları ve dünyanın bir bütün olarak bilimsel-teknolojik devrimden geçmekte olduğu görülmektedir. Uluslararası arena, her alanda çok hareketli, birbirini çelen ya da tamamlayan türlü aktivitelerin kaynaştığı olaylara sahne olmaktadır. Bilgi çağının gereği olarak, çağı yakalama çabası gösteren  Türk Dünyası; günümüzde ulaşmış olduğu boyutlar ve yapısal farklılaşma itibarıyle ciddi  bir güç olarak ortaya çıkmaktadır.

Bağımsızlıklarına kavuşan Türk toplulukları, sahip oldukları zengin kültür ve geniş coğrafya ile, çağdaş dünyada, saygın ve yeni bir Türk Dünyası oluşturdular. “Ulusal sınırların ötesine geçen, onları aşan bir kavram son derece güç, gerçekte köklü bir süreçtir ve bunu yapmak, toplumun entelektüel profilini de şekillendirmektir.”2 Zaman, ülkemizin kayıtlarını toparlamanın zamanıdır.3 Zaman, Türk Dünyasının bilgi ve belge birikimini toparlama zamanıdır.

 Batı dünyası hızlı değişimi yaşarken, Türk Dünyasının da varlığını kabul etme sürecine girmiş bulunmaktadır. Bu durum karşısında Türk Dünyasının uluslararası saygınlık aşamasında, daha etkin bir yer alması için, sanat kültürünün tanınması ve tanıtılmasına daha fazla önem vermesi gerekmektedir. Güzel sanatlara yönelmenin gerekliliği, Türk Dünyasını, çağdaş dünyaya tanıtmanın ve tanıştırmanın inşasına  önemli katkıda bulunacaktır.

Güzel sanat eserleri , ırk ve din farkı olmaksızın, bütün insanlığın malı olmakla beraber, Türk dünyasının vatan topraklarının, onurlu abideleridir. Bu bakımdan sanat tarihçileri bir ulusun tarihini yazarken, artık savaş ve zaferlerden çok, o ülke insanlarının ortaya koydukları sanat eserlerini incelemektedirler. Çünkü sanat eserleri, Türk Dünyasının düşün hayatının görülür anıtları olduğu gibi, bir ülkede yaşayan Türk varlığının da inkâr edilmez delilleridir. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra doğan birçok yeni devletin, sanat eserlerini bulup ortaya çıkarma gayretleri, ulus oluklarını ispatlama durumunda kalmalarındandır. Toplumların, kendi varlıklarını kanıtlayan sanat eserlerini çağımızda birbirlerine tanıtma  yarışına girmelerinin  nedeni, egemen devlet olma ve bunu sürekli kılma politikasının basit bir yansımasıdır.

Değişen  dünya’da, yeni dünya düzeni içinde güçlü bir topluluk olma mücadelesi veren Türk Dünyası, hızlı  değişim süreci içinde önemli reformlar gerçekleştirmektedir. «Sağlıktan sanata, ekonomiden eğitime» hemen hemen Türk Dünyası’ndaki tüm kurumlar yeni oluşum hareketlerinden payını almaktadır. Yalnız bunu gerçekleştirirken «yeniden bilinçli örgütlenme» durumu ortaya çıkmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, Türk Dünyası, yeni koşullara  ve gereksinimlere göre, devlet yapısını  yeniden düzenlemek, sosyal, siyasal, ekonomik, kültür ve sanat politikalarına, yeniden çeki düzen vermek zorundadır. Değişen dünyada, etkin konuma gelen Türk Dünyası, hızlı bir değişim olgusu içindedir. Bu değişim olgusuna uyum sağlamada Türk Dünyası güçlük çekmemektedir. Bu olgu üniversitelerde, fabrikalarda, hastanelerde, müzelerde, sanat galerilerinde, çarşı-pazarda belirgin bir biçimde gözlemlenmektedir. Gerçekten de « değişen dünya’da yeni bir Türk Dünyası doğmak üzeredir».

Türk Dünyası, değişen dünya’da, büyük bir dönemecin eşiğindedir. İçinde yaşamakta olduğumuz bilgi çağında, sosyal, kültürel ve sanatsal gelişim kaynaklarını ve onları oluşturan nedenleri iyi araştırmak ve " gelinen noktayı aşmak gerekmektedir”. Durağan, statik, “esir” bir eski Türk coğrafyası üzerinde dinamik, hareketli, gelişmelere açık özgür bir Türk Dünyası yükselmektedir. Bu bir dilek değil, gerçek bir olgudur. Avrasya’da güçlü, sanayileşmiş, yüzyılların kültür ve sanat birikimine sahip Bir Türk Dünyası doğmaktadır. Türk Dünyası  bu özelliğinden dolayı, yeni dünya düzeni içinde sürekli öneme sahip birçok özellikler taşımaktadır. Ve bu yüzden çağdaş dünyada hiç  bir zaman -istense de- gerilere itilemeyecektir.

Kendini yüceltme iradesini elinde tutan Türk Dünyası, öz dinamiklerine ters düşmeden, değişen dünyada hak ettiği yeri almak üzeredir. Türk Dünyası ulusal özlemlerine kavuşmanın eşiğindedir. Çağdaş Türk kültürünün temsilcileri olan sanatçılar, Türk Dünyasının değişen dünyadaki yerini bilerek kendini ona göre hazırlamakta, geçmişi büyüteç altına alarak, geleceğe yönelik rotasını çizmektedir. Çağın getirisi olarak değişen dünyada, bir kıtalar buluşması yaşanmaktadır. Sanat da, hızlı değişim sürecinde bir  “sosyal değişim”dir. Türk Dünyasının çağdaş toplum olma yönündeki çabaları içinde, karşı karşıya bulunduğu hızlı değişim süreci içinde sanatın, diğer tüm atılımlardan daha önce etkileşime uğradığı gözlenmektedir. Tarih  boyunca   devam  eden  değişim süreci  içerisinde, sanatçıların ve sanat eğitimi kurumlarının özel bir yeri olmuş, bir anlamda bu kişi ve kurumlar toplumun sosyal değişmesinin aynası olmuşlardır. Sanatçıyı ve sanat eğitimi kurumlarını, toplum sisteminden  bağımsız olarak düşünmek mümkün değildir. Günümüzde ekonomik, bilim  ve teknolojik alanlardaki hızlı değişim süreci sanat faaliyetlerini etkilemektedir. Toplumdaki  hızlı sosyal değişimle beraber, değişen beğenilere göre sanatçılar çalışma programlarını yeniden düzenleme gereğini hissetmektedirler. 

Uzun ceht ve gayretlerden sonra alnında ilk ışığı hisseden Türk sanatçısı, hızlı değişim  sürecinde Türk Dünyasının hak ettiği yere gelmesi için elinden geleni yapmaktadır. Türk sanatçılarının; özgün konstrüktif anlayışa yaklaşan cesur çıkışları bir bakıma çağdaş Batı soyutlamaları ile yarış edebilecek niteliğe erişmiştir

Türk sanatçısının evrensel değerlere ulaşabilmek için kat ettiği uzun ve yorucu yolculuk, Türk Dünyasına binlerce eser kazandırmıştır. Türk Dünyası, kendi kültür ve sanat eserlerine sahip çıktığı takdirde,insanlığın ortak malı olan uygarlığa önemli katkıda bulunmuş olur. Uluslar, önce kendi kültür ve sanat değerlerini aksettirecek eserleri meydana getirmeden medeniyete katkıda bulunamazlar. Türk Dünyasının kendi kültür ve sanatını, detaylı bir biçimde ortaya koyabilmesi için aşılması gereken bazı engeller vardır. Bu engellerden biri; Alfabe değişikliği, ikincisi; Türk Dünyasının yer aldığı geniş coğrafyadır. Bu iki engel, inanılmaz zenginlikteki tarihi birikimimize ulaşmayı güçleştirmektedir. Onun için özellikle ve öncelikle bu iki engelin aşılması gerekir. 

Çağdaş Dünya ile entegrasyon olgusu, Türk Dünyasında her alanda yansımaktadır. Sosyal değişime paralel olarak, Türk Sanatındaki yenilenme olguları Batılılaşma süreci olarak tanımlanmaktadır. “ Batı’yı merkez alan kitaplarda, Doğu, insanlık tarihinde talî bir unsurmuş gibi ele alınmakta...”4 ancak, Türk Dünyası sanatları, diğer Orta Asya, Orta Doğu ve Doğu sanatlarıyla aynı kategoride değerlendirilirse, daha sağlıklı sonuçlara ulaşılabilir. Türk sanatçısının, insana, eşyaya ve tabiata bakışı ile, Batı’lı sanatçının bu değerlere bakışı örtüşür. Bu bağlamda, bilgi çağının gereği olarak, sanatın oluşum sürecine, geniş bir perspektifle bakıldığı takdirde, sanatsal açıdan, dünya haritasında, ilginç kesişme noktaları ortaya çıkabilecektir.

Yüzlerce ulus, milliyet etnik topluluğu enternasyonalizm temelinde bir araya getiren Sovyetler Birliği çok sayıda kültürün oluşturduğu bir dokuya sahip.5 Rus kültürünün özünü tanıyan ve kendi kültürü ile sentezini kuran Türkî cumhuriyetlerindeki Türk sanatçılarının sanat eserlerini tanımak ve tanıtmak yapılması gereken önemli görevler arasında yer almalıdır. Çünkü bu Türk çocukları, dünya klasikleri arasında yer alabilecek kültür ve sanat birikimine sahiptir.

Modernleşme takvimini içeren hızlı değişim süreci; sanatçıların toplumsal duyarlığı paylaştıkları oranda, toplumun nabzını tablolarda yansıtmalarına sahne olmuştur. Türk Dünyası, hızlı değişim sürecinde her alanda olduğu gibi güzel sanatlar alanında da kayda değer gelişmeler göstermektedir. Türk sanatçısı mensubu olduğu toplumun  engin ve zengin bir kültür  birikimine sahip olduğunun bilincindedir. Ve bunu sırtında bir yük olarak taşımanın sorumluğu içerisinde öz dinamiklerine sahip çıkmaktadır. Teknik kaynaklar dünyanın neresinde olursa olsun onlardan yararlanmasını bilmektedir. Türk sanatçısı yoğun çalışma programlarını alışkanlık haline getirerek  aydınlık ufuklara doğru yol almaya başlamıştır. Bilgi çağına kendini hazırlayan Türk sanatçısı sistematik bir çalışma programının gerekliliğine inanarak ciddi organizelere girme çabasındadırlar. Türk Dünyası sosyal değişimin  yeni ufuklarına doğru hızla yol alırken Türk sanat dünyası da kendine düşen görevi  yararlı bir rekabet  ortamında yüceltmeye çalışmaktadır.

İçinde yaşamakta olduğumuz bin yılımızın, sosyal, kültürel ve sanatsal gelişimini anlamak için onları meydana getiren nedenleri iyi incelemek ve gereklerini yerine getirmek gerekmektedir. Çok kısa zamanda oluşan bir sosyal değişim, batı toplumunu temelinden etkilediği gibi, Türk Dünyasını da etkilemiştir. Aynı zamanda toplumun bir parçası olan sanatçıyı dolayısı ile sanatı da etkilemiştir. Endüstriyel çağın seri  halde buluşları toplumları bilgi toplumu haline getirmiş, sanatı da düşünsel amaçlı aktivitelere zorlamıştır. Hızlı değişim sürecinde, “Türk Dünyası yeniden doğuşun sancılarını çekerken”, öz dinamiklerimize yönelmek en akılcı bir yaklaşım olacaktır. Toplumsal ve kültürel koşullar altında, sanatta yeni bir anlayışa geçmenin bir gerileme  değil, kaçınılmaz bir değişim olduğunu göstermekte ve yeni bireşimlerin bu açıdan değerlendirilmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır.

Toplumların  siyasal, sosyal  ve  kültürel    varlıklarının deposu tarihtir. Ancak, kültür varlıklarının iki deposu veya  iki şahidi vardır. Bu iki şahidin birisi gelenek, ötekisi ise sanat eserleridir. Bu topraklar üzerinde Türk uygarlığının şahitleri var olursa, Türk Milleti'nin var oluşunun ve büyük bir medeniyete sahip olduğunun ispatlanması daha kolay olur.

Türkiye’de Cumhuriyet dönemi Türk sanatı:

Osmanlı  İmparatorluğundan  Türkiye  Cumhuriyeti  devletine  geçiş köprüsünün mimarı olarak tanımlanabilecek Atatürk; homojen bir toplum yapısını inşa etme mücadelesini verirken daha dinamik bir toplumu hedefliyordu. Atatürk “ Ey yükselen nesil senin için yükselmenin sınırı yoktur. “  sözü ile  hedef belirleyerek önderliğini yaptığı toplumu dinamizme sevk etmeye çalışıyordu. Çünkü ileri görüşlü bir lider olma özelliği ile sosyal dinamizmin, sosyal değişimi getireceğini biliyordu. Tarihçilerimiz Atatürk’ün Millî Mücadeleden önce, Millî Mücadele devamıca ve ondan sonraki devrede askerî ve siyasî faaliyetlerini ortaya koymuşlar, inkılâplarını incelemişlerdir. Bununla beraber, Türkiye Cumhuriyetinin binlerce yıllık Türk tarihi çerçevesinde taşıdığı ehemmiyeti, önceki Türk devletleri hususiyle de Osmanlı İmparatorluğundan aldığı kültür mirasını ve bu mirasa kattığı yeni değerleri araştırmayı hemen hiç denememişlerdir.6

Türkiye Cumhuriyeti'nin çocukları; şanlı bir imparatorluğun torunları ve Türk Dünyasının bir uzantısı ise, bu;  şanlı bir   kültür  ve sanat varlığının sahipleri    olduğunun göstergesidir. Bunu böyle bilen Atatürk, Anadolu'nun  Türkiye  Cumhuriyeti'nin  öz toprakları olduğuna inanıyor ve Türk Kültürü ve Sanatı   üzerindeki tüm çalışmaları hep  bu   temele   dayanıyordu. Atatürk, Anadolu'nun kendisine has bir harsı, bir sanatı olduğunu biliyor, ancak bunu hem Türk Dünyasına hem de genel dünyaya anlatmak ve tanıtmak istiyordu. Bunun için yönetim düzeyindeki tüm imkânları seferber etti, yol gösterdi, Halk'a aydınlatma faaliyetlerinde bulundu. Türk Tarih ve Türk Dil Kurumları'nı kurdu. Her fırsatta  sanatçıları övdü, onları yükseltici, teşvik edici sözlerle onlar gayrete getirmek istedi. Düşünce ve görüşlerine çok önem verilen Atatürk; Mimarları, Ressamları, Müzisyenleri, Tiyatro Sanatçılarını onurlandırıcı demeçlerle, onların toplum içindeki statülerini  yükseltmeye çalıştı. 1937 yılında yapılan ikinci  Tarih Kongresi nedeni ile Dolma Bahçe Sarayı'nın  fuayede’sinde arkeolojik bir sergi açıldı. Bu sergide; Anadolu Hitit kalıntıları, Batı Anadolu'daki Roma ve Helenistik devir kalıntıları, Anadolu Selçuklularına ait anıtlar, Osmanlı mimari anıtları ve sanat eserleri teşhir edildi. Atatürk bunlardan başka, Dolma Bahçe Veliaht dairesinde Türk Resim ve Heykel Müzesi'nin kurularak açılmasını da emretti. Batı anlayışlı 'pentürel' resim sanatı Türk toplumunda çok genç, ancak 1870'lerde başlamıştır. 1937 yılına kadar Anadolu'nun hemen hiçbir kentinde Resim ve Heykel Müzesi yoktu. Sadece Arkeolog-Ressam Osman Hamdi Bey'in öncülüğünde 1881 yılında kurulan Asâr-ı Âtika Müzesi mevcuttu. Evlerden, kişilerden, kurumlardan, resimler ve heykeller toplanarak veya satın alınarak, Resim ve Heykel  Müzesi Atatürk tarafından bizzat sergi ile beraber açıldı . Atatürk'ün  halkı aydınlatma faaliyetleri doğrultusunda Türk aydınlar arasında «Türk Sanatı» görüşü hakim olmaya başlamıştı. Hattâ bu isim altında Sanatçı-yazar Celâl Esat Arseven tarafından 305 sahifelik bir kitap yazılmış ve yayınlanmıştır. Bu eserin hazırlanış tarihine bakılırsa 1934 ile 1935 yıllar arasında olmalıdır ki, Atatürk'ün tarih araştırma faaliyetlerinin yoğun olduğu bir döneme rastlar. Atatürk'ün tarih, kültür ve sanat alanlarındaki davranışlar incelenirse, bunların belli bir sistem içinde tasarlandıkları görülür. Atatürk'ün bu davranışlarını üç aşamada  incelemek mümkündür. Bu hareketlerin birincisi, tanıtıcıdır: Türk Kültür ve Sanatını, Türk Dünyasının malı olarak ortaya çıkarmak, Türk Dünyasının yüksek bir kültür ve sanat seviyesinde bulunduğunu Türk Dünyasına ve “gelişimde önemli bir aşamaya gelen dünya'ya” ispatlamak; Türk tarihi araştırmaları, sergiler, müzeler, kongreler, yayınlar işte bu amaçla ele alınmışlardır İkincisi, teşvik edici ve güven verici hareketlerdir.

Atatürk her vesile ile sanatçıyı ve sanat eserlerini takdir ve teşvik etmiştir. Atatürk'ün bu davranışları nutuklarında ve her fırsatta Güzel sanatlar ve sanatçılar hakkında söylediği teşvik edici, uyarıcı, destekleyici güzel sözlerdir. Atatürk'ün Güzel Sanatlara dair  veciz sözlerinden bir bölümünü burada belirtmek, O'nun bu konudaki görüşleri. Türk Dünyasında Güzel Sanatlar alanında ne yapmak isteği konusunda bir fikir verecektir.

Atatürk Diyor ki;

***   "Yüksek bir insan toplumu olan Türk milleti'nin tarihi bir özelliği de Güzel Sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, doğuştan gelen zekâsını, îlme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini ve millî birlik duygusunu devamlı olarak ve her türlü vasıta ve tedbir ile besleyerek geliştirmek millî ülkümüzdür." (1933)

***  "Güzel  Sanatların her dalı için, Türkiye Büyük Millet Meclisi (T.M.M.M)'nin göstereceği ilgi ve emek, milletin insanî ve medenî hayatı ve çalışkanlık veriminin artması için çok etkilidir." (1936)

*** "Güzel Sanatlarda başarı; bütün inkılâpların başarılı olduğunun en kesin delilidir. Bunda başarılı olmayan milletlere ne yazıktır. Onlar, bütün başarılarına rağmen medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla tanınmaktan daima yoksun kalacaklardır."(1936)

*** "Hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz; hattâ  Cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat bir sanatkâr olamazsınız."(1930)

*** "İnsanlar olgunlaşmak için bazı şeylere muhtaçtır. Bir millet ki, resim yapamaz, bir millet ki heykel yapamaz, bir millet ki tekniğin gerektirdiği şeyleri yapamaz; itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur. halbuki bizim milletimiz, gerçek nitelikleri ile medeni ve ileri olmaya lâyıktır ve olacaktır."(1923)

*** "Aydın ve dindar olan milletimiz, ilerlemenin sebeplerinden biri olan heykeltıraşlığı en üst seviyede ilerletecek ve memleketimizin her köşesinde atalarımızın ve bundan sonra yetişecek evlâtlarımızın hatıralarını güzel heykellerle dünyaya ilân edecektir."(1923)

*** "Sanat güzelliğin ifadesidir... Bu ifade söz ile olursa şiir, nağme ile olursa müzik. Resim ile olursa ressamlık, yontma oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur."

*** "Sanatkâr, cemiyette uzun ceht ve gayretlerden sonra alnında ilk ışığı hisseden insandır."

*** "Bir millet sanat ve sanatkârdan mahrum ise tam bir hayata mâlik olamaz."

*** "Hayatlarını   büyük  bir  sanata  vakfeden  bu  çocukları  sevelim."

Türk kültür ve medeniyetinin hakikî değeri; onun yaratıcılığında, ilim ve sanata kattığı zenginliklerde, ahlâkî, hukukî ve iktisadî hayatın âhenktar bütünlüğündedir.7 Atatürk'ün; Mimar Sinan'ın, Barbaros Hayreddin Paşanın, Fatih Sultan Mehmedin heykellerinin yapılmasını istemesi de çok anlamlıdır. Bu arzularıyla Atatürk, Türk büyüklerine karşı, hem takdirlerini ifade etmiş, hem güzel sanatları bu yolla teşvik etmiş, hem de Türk büyüklerinin ancak sanat eserleri ile tarihi bir belge niteliğinde vatan evlâtlarına ulaştırılabileceğine inanmıştır. Atatürk'ün üçüncü hareketi ise Türk Plastik Sanat Eğitimi Kurumları'nı oluşturmak olmuştur. Daha cumhuriyetin  ilk yıllarında, henüz yerleşik bir konumda olmayan Sanayi-i Nefise Mektebi, Atatürk'ün Güzel Sanatlar Eğitimine verdiği önemin nişânesi olarak bu ilk plastik sanat eğitimi veren kurumu göçebelikten kurtarmış, 1926 yılında İstanbul'un en güzel binalarından birine yerleştirmiştir. Bu bina Fındıklı semtindeki Osmanlı Mebusan Meclisi olarak kullanılmış olan, Cemile Sultan çifte kasırlarından  biriydi. Bu bina 1948 yılında geçirdiği  bir yangından sonra onarılmış ve binaya eklenen, yanındaki ikinci kasır (Ayân Meclisi) da onarılıp yenilenerek bir bütün halinde hizmete sokulmuştur. 1937 yılında, Atatürk'ün emirleriyle Dolma bahçe Sarayı veliaht dairesinde  Resim ve Heykel Müzesi Türkiye'de ilk defa açıldı. Batı anlayışına uygun 'pentürel' anlamlı, çok genç olan Türk Resim sanatının ilk örnekleri, 1937 yılına kadar toplumun sadece az bir kesimin evlerinin duvarlarında asılı durmakta idi. Bu kapalı mekanlarda saklı duran, Türk Resim sanatının güzel örnekleri yine Atatürk'ün emri ile gün ışığına çıkarıldı. Türk Güzel Sanat Eserleri o tarihten itibaren, Türk Resim ve Heykel Müzesi ile arşivlere geçmiş olmakta ve böylece Türk Milletinin Modernleşme süreci içinde Millî kültür hazinesine yeni değerler ilâve edilmektedir. Proğramlarında sanat eğitiminin yer aldığı Halk Eğitim Merkezlerinin görevi, halkı eğitmekti. Türkiye'nin her tarafına bir ağ halinde yayılmış bu kurum halen işlevini yerine getirmeye devam etmektedir. 1932 yılında  kapanan Türk Ocaklarının yerine Halkevleri kurulmuştu. Türk Ocakları'nın ve Halk evlerinin amacı;sadece sanat etkinliklerinin yaygınlaştırılması  değil,  aynı   zamanda   inkılâbın ilkelerini halk'a benimsetmeye çalışmaktı. Halkevlerinin çalışma proğramları içinde bulunan sanat kolunun günün şartlarına göre toplum hayatındaki  görevi;Güzel Sanatlar alanındaki eksikliği gidermek, sanat dallarına ilgiyi arttırmak,bireysel tasarım gücünü hayata geçirmek, Millî Kültür değerlerini tanıtmak ve yaşatmaktır. Halkevlerinin; Toplumun kültürel yaşantısına  önemli etkileri olmuştur. Halkevlerinin işlerlik kazandığı yapılarında, ressamlara çalışma imkânları sağlanmış, Güzel Sanatlar atölyeleri açmış, sergiler düzenlemiş, ödüller vermiş, her yıl resim kursları düzenlemiş, amatör sanatçılar desteklenmiş, sergi açmak isteyen çeşitli kuruluşlara ve sanatçılara salonlarını tahsis etmiş ve yayınlarıyla da plastik sanatları önemli ölçüde desteklemiştir. Halkevleri bu özelliği ile plastik sanatlar alanlarında önemli sayılabilecek, yaygın eğitim hareketlerinde öncülük etmiş kurumlardan biri olmuştur. Halkevlerinin yerine kurulan Halk Eğitim Merkezleri; kendi proğramları doğrultusunda, güzel sanatlar dalında, genellikle dekoratif  amaçlı resimler, aktarmacı veya öykünme niteliğinde çiçekçilik ve halıcılık gibi el sanatları eğitimi vermektedir. Güzel sanat eserlerimiz, gerek estetik bakımından, gerekse taşıdığı tarihsel belge niteliği bakımından Türk dünyasının üzerinde önemle durması gereken konudur. Türk sanat eserleri, insanımızın güzel düşüncelerinden doğmuş olup, tarihin derinliklerinden gelen birbirinden olgun sanatlardır. Güzel sanat eserlerimizden eski tarihi devirlerden beri, Türk dünyasının her yerinde ve her döneminde millî duygularının yansıması olarak birer iyilik, güzellik ve şefkat âbidesi halinde yükselmiş bir sosyal aktivitelerdir. Kültür ve medeniyet bakımından tarihte çağdaş uluslara örnek olan Türkler, bilim ve sanat zeminin yanında zengin bir ekonomik düzenin bulunduğu yüksek kültürün sahibiydiler. Toplumun sosyal hayatı üzerinde uzun yıllar, etkin rol oynamış sanat aktiviteleri çeşitli yönleri ile geniş ölçüde ele alınıp incelendiğinde, bu aktivitelerin kendi sınırları içinde kalmadığı, başka kültürleri de etkisi altına aldığı görülmüştür.

Dünya tarihi göz önüne getirildiğinde, gelmiş geçmiş büyük insanların her biri yalnız büyük asker. büyük devlet adamı, büyük bilim adamı ve büyük sanatçı olmuşlar, toplumlarına, bilim ve sanat dünyasına böylece hizmet ederek göçüp gitmişlerdir. Her biri bugün eserleri ile  anılmaktadır. Ancak, hiçbiri   Atatürk gibi hem asker, hem devlet adamı sıfatıyla;  mensubu olduğu Türk milletini esir olmaktan ve  vatanı düşman istilasından kurtarıp, onu çağdaş  düzeye yükseltmek, onu diline, tarihine, sanatına kadar düzene koymak hareketlerine girişerek başarılı olamamıştır.

Bir devri en iyi anlatan, o devrin sanat eserleridir. Bulunan ilk Türk sanat eserleri yaklaşık beş bin yıl öncesine kadar dayanmaktadır. Bu eserleri ortaya koyan Türk dünyası kendi tarihsel geçmişini bu beş bin yıllık kalıntılarla bir anlamda kanıt göstererek somut olarak ortaya koymaktadır. Giyim-kuşamlardan barınaklara, av ve ev aletlerinden silâh kabzalarına varıncaya kadar gösterilen sanatkârane tasarım  yüzyılımız sanatlarına   kaynak olmaktadır.

Yetenekleri diğer milletlerden daha az olan bir millet değiliz. Sanat ve sanatçılık hususunda bizim gerçekten övgüye değer bir geçmişimiz var. Bir ülke kültürü, sanat eserinde kendi somut ifade biçimini bulur. İnsanların yaşadıkları coğrafya ve sahip oldukları kültürler, güzelliği farklı  biçimlerde ortaya koyabilir .Tarihlerinin bin yıldan fazla bir dönemini, yakın doğu  kültürü dairesi içinde geçiren Türklerin, ortaya koydukları Türk kültür, sanat ve uygarlığını her kurumu ile incelemek, bu gün bizim için bilimsel zorunluluktur. O uygarlık ki; en büyük hasleti yapıcılığa, yaratıcılığa ve teşkilatçı bir kudrete sahip olmasıdır. Türk devlet örgütü ve yönetiminin, bilim kültür ve sanat eserlerinin meydana getirilmesinde, “Yurt’ta barış, dünya’da barış” siyaseti ile hareket ettiği,  her dönemde izlenmiştir.

Türk Dünyasının refah ve mutluluğunu arttırmak, milli birlik ve bütünlük içinde iktisadi, sosyal, kültürel ve sanatsal kalkınmayı desteklemek ve hızlandırmak;ve nihayet Türk Dünyasını çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı, seçkin bir ortağı yapmak için, ilki Türkiye'de, Isparta Süleyman Demirel Üniversitesinde düzenlenen "Türk Dünyası Kültür ve Sanat Sempozyumu" büyük önem taşımaktadır.

Sonuç ve öneriler;

*Dün ütopya olarak nitelendirilen pek çok olay, bu gün gerçek olmuştur. Bu gün ütopya olarak nitelendirilen pek çok olayın da yarın gerçek olacağından hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır. O halde vakit kaybetmeden ciddi, planlı ve programlı çalışmalar uygulamaya konulmalıdır.

*Türk dünyası, çeşitli kültürlere ve değişik tarihsel dönemlere ait örnek sanat ürünleri ile bilgilendirilerek tanıştırılmalıdırlar.

*Türk dünyasının yapısal, tarihsel, kültürel ve sanatsal perspektiflerden çıkarak ve bu perspektifler arasındaki bağlantıları kavrayarak, çeşitli sanat disiplinlerine ait ürünlerin temel çözümlemelerini yapacak duruma gelmeleri sağlanmalıdır.

*Türk sanatını ve sanatçısını ortaya çıkaracak, tanıtacak, meslek birlikleri, federasyon ve konfederasyonları oluşturacak; Türk Dünyası Kültür ve sanat konseyi kurulmalıdır.

    * Avurpa’da ve Asyada Araştırma ve Etkinliklerde bulunacak “AVRASYA KÜLTÜR VE SANAT BİRLİĞİ DERNEĞİ” kurulmalıdır.

 

Faydalanılan kaynaklar :

1.                  Alkan, Türker, Sosyo Politik Yaklaşım Akademik Politika ve Sosyal Tahlil Dergisi, Ankara, Nisan-Mayıs 1993, sayı:2, İlke yayıncılık,

2.                  Altınok, İsmail, Sanatta Kimlik Arayışları, SANAT Aylık Güzel Sanatlar Dergisi, Ankara, Temmuz 1995, sayı 21. Sf. 3.

3.                  Aslanapa, Oktay, Türk Sanatı, Ankara, Remzi Kitabevi Yayınları, 3. Baskı,

4.                  Atan, Ahmet. “Türkiye’de Hızlı Değişim Süreci ve Resim Sanatında Rönesans Hareketleri” Makale, Sanat çevresi Dergisi, İstanbul, Eylül 1999, sayı 251, Sf.58-66.

5.                  Atan, Ahmet, “Atatürk ve Güzel Sanatlar” Makale, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı yayınları,İstanbul,Şubat,1996, sayı.100, Sf.219-225.

6.                  Atatürkçülük ( Birinci Kitap), M.E.B. yayınları, Bilim ve Kültür Eserleri dizisi, İstanbul, 1984.

7.                  Atatürkçülük ( İkinci Kitap), M.E.B. yayınları, Bilim ve Kültür Eserleri dizisi, İstanbul, 1984.

8.                  Ayvazoğlu, Beşir, İslâm Estetiği ve İnsan, Çağ yayınları, No:4, Zafer Matbaası, İstanbul, 1989.

9.                  Berk, Nurullah- Kaya Özsezgin, Cumhuriyet Dönemi Türk Resmi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1983.

10.               Binark, İsmet, “Tezhip Sanatı ve Kitapçılık Tarihimizde Fatih Devri Tezhipleri” Makale, Türk Kültürü Dergisi, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü yayınları, Ayyıldız Matbaası, Ankara, Ocak 1969, sayı.75. Sf.220.

11.               Doğanay, Şenol, Sosyo Politik Yaklaşım Akademik Politika ve Sosyal Tahlil Dergisi, Ankara, Nisan-Mayıs 1993, sayı:2, İlke yayıncılık, Sf.3.

12.               Kongar, Emre, Kültür Üzerine, İstanbul, Remzi Kitabevi, 4. Basım, Şubat 1994.Sf.34

13.               Kuran, Prof. Dr. Ercüment, “Atatürk İlkeleri” Makale, Türk Kültürü Dergisi, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü yayınları, Ayyıldız Matbaası, Ankara, Temmuz 1971, Sf.7

14.               Turani, Adnan, Dünya Sanat Tarihi, İş Bankası Kültür Yayınları, üçüncü baskı, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara,1983

15.               I. Plastik Sanatlar Sempozyumu bildiri kataloğu, T.C. Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara, Ağustos, 1986.

16.        Süleymanov, Olzhas, “Yurtseverlik Ulusal Ayrıcalık Değil...” makale, Hürriyet Gösteri Dergisi, Mayıs,1983, sayı:30, Sf.39.

DİP NOTLAR

Gazi Üniversitesi, Sanat ve Tasarım  Fakültesi, Uygulamalı Sanatlar Eğitimi Bölüm Başkanı- ANKARA
2Süleymanov, Olzhas, “ Yurtseverlik Ulusal Ayrıcalık Değil...” makale, Hürriyet Gösteri Dergisi, Mayıs, 1983, sayı: 30,Sf.39
3Süleymanov, Sf.39
4 Beşir, Ayvazoğlu, İslam Estetiği ve İnsan, Çağ Yayınları umumi neşriyat, No: 4, Zafer Matbaası, İstanbul, 1989, s.12
5 Süleymanov, Sf.39
6 Kuran, Prof. Dr. Ercüment “Atatürk İlkeleri” Makale, Türk Kültürü Dergisi, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ayylıdız Matbaası, Ankara, Temmuz 1971, Sf.713.
7Binark, İsmet, “Tezhip Sanatı ve Kitapçılık Tarihimizde Fatih Devri Tezhipleri” Makale, Türk Kültürü Dergisi, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ayylıdız Matbaası, Ankara, Temmuz 1971, Sf.220.

8 Binark, İsmet, Sf. 220

Makaleler

NAMUS VE TÖRE CİNAYETLERİ SEMPOZYUMU AFİŞİNİN

 SANATÇISININ BAKIŞ AÇISINDAN ANALİZİ

 

“Lirik bir afiş yapmak, konuyu lirik bir beyin ile düşünmekle mümkündür.”

 

                                                                                        Prof.Ahmet ATAN

 

1.         Giriş:

 

            Genel olarak Türkiye’mizde, özelde ise Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde öteden beri sıkça gözlemlediğimiz cinsiyet ayrımcılığının farklı bir türü olan namus ve töre cinayetleri, Türkiye gündemini meşgul ettiği gibi Dünya kamuoyunun da dikkatini çekmektedir. Bu olgu, içinde yaşadığımız toplumun bir gerçeği olarak karşımıza çıkmaktadır. 1982 yılından beri Güneydoğu Anadolu Bölgesinin çok nüfuslu kentlerinden biri olan Diyarbakır ilinde yaşayan bir sanatçı olarak gözlemlerim doğal olarak sanatımı etkilemiştir. İşte bu bildiride; Bir töre cinayetleri sempozyumunun afişini hazırlarken; tasarım aşamasından uygulama aşamasına kadar geçirdiğim sosyolojik, psikolojik ve sanatsal bağlamda görsel gözlem ve düşünceye yönelik kişisel yorumlarımı yazmaya çalıştım.

Sanat eseri biçiminde formatlanan doğa elemanlarının izleyiciye gösterme arzusu ve takdir edilme beklentisi kadar doğal bir şey olamaz. Sanatçı eserini ortaya koyarken izleyicinin de yaklaşımlarını kimi zaman dikkate almak zorunda kalır, çünkü izleyici, kendine özgü bu oyunda sanatçının oyun arkadaşı sayılır. Eserin karşısına geçip seyreden ile seyredilen arasında kurulan iletişim, sanatçının önem verdiği bir durumdur. Düşünceleri ile beraber sezgileri ile resim yapan ressamlar, resimlere sezgi ile bakan izleyicilerle doğrudan doğruya iletişim kurabilirler.

           

2.         Afiş:

 

Türk dil Kurumu afiş; (Fransıca affiche) Bir şeyi duyurmak, tanıtmak için hazırlanan, çoğu resimli duvar ilanı. [2]  Afiş, kültürü tanıtmak, ticari ve haber iletmek üzere üç ana gruba ayırabileceğimiz önemli bir kitle iletişim aracıdır. Bu görüşümüz paralelinde kültürün yaşama biçimi, göreceli olarak insanlara bilgi ve haber vermeleri yanında bir olguyu tanıtır ve paylaşırlar. Afiş, en güçlü mesajı en kısa yoldan hedef kitleye ulaştıran bir iletişim aracıdır. Bilgiye erişim çağının en çok başvurulan etkili, uyarıcı ve ilgi çekici bu iletişim aracı, yüklendiği görsel mesaj ile daha fazla bir önem taşır. İşte; Bu “Namus ve Töre  Cinayetleri Sempozyumu Afişi” görsel mesaj açısından analiz edilmeye çalışıldı. Afişin tasarımcısın Güneydoğu Anadolu Bölgesinde 1982 yılından beri kesintisiz yaşamasının verdiği bir sanatçı gözlemi dikkate alındığı takdirde; Toplumsal geleneklerin görsel çözümlenmesi bazında, bu afiş daha fazla önem taşımaktadır. Bu sempozyum afişinin yüklendiği misyondan yola çıkarak Güneydoğu Anadolu Bölgesinin Namus ve töre Cinayetleri gibi hassas durumu, ilgili-ilgisiz herkese hissettirilmek ve bir duyarlılık kazandırmak başlıca çıkış noktasını oluşturmaktadır. Her ne kadar genelde Türkiye’de özelde Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki bu tür bir olgu ulusal ve dünya basınında güncelleşmeye başlamışsa da; bu tür namus ve töre cinayetlerinin basına tamamen yansıdığını düşünmek eksik bir yaklaşım olur. Kitle iletişim araçlarının bu konuda haber verme, problemi belirleme görevini, çözüm getirecek odakların ilgilerini çekmek, duyarlılıklarını arttırmak için vazgeçilmez görev üstlendikleri inkar edilmez bir gerçektir. Ancak Afiş’in bir duvar yüzeyinde sürekli ve sabit olarak toplumun göreceği yerde asılı kalması,  topluma verilecek mesajın daha net ve etkili bir şekilde ulaşmasını sağlayacaktır. İşte Namus ve Töre Cinayetleri Sempozyumu afişi bu açıdan bakıldığında farklı bir özellik ve önem kazanmaktadır.

 

2.1.      Sempozyum Konusunun Afiş Tasarım Öncesinde Düşünceye etkisi:

 

Sempozyum afişinde düşünce bazında, temel çıkış noktası; Genelde Türkiye, Özelde Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki Namus ve Töre cinayetlerinin sanatçı olarak, afişi tasarım sürecinde, düşüncelerime olan  etkisi olmuştur. Namus ve Töre kavramlarının, geleneksel anlamda ne olduğunu bilmeme rağmen, Türk Dil Kurumu sözlüğüne İnternetteki sitesine bakarak alıntı yaptım.1. Namus: Bir toplum içinde ahlâk kurallarına karşı beslenen bağlılık. Dürüstlük, doğruluk, iffet. 2. Töre: Bir toplulukta benimsenmiş, yerleşmiş davranış ve yaşama biçimlerinin, kuralların, görenek ve geleneklerin, ortaklaşa alışkanlıkların, tutulan yolların bütünü: Töre Dışı: Töreyle hiçbir ilgisi bulunmayan, töre ile ilgili yanı olmayan, ahlâk dışı. Töre Tanımaz:  Töre kurallarına aykırı olan; daha üstün saydığı bir töre adına geçerli töreyi tanımayan, immoral.[3] Bu tanıma göre Toplum içinde insan Anne, Baba, kardeş, akraba ve hemşehirleri  ile beraber yaşarken ataerkil kurallara uygun olarak yaşamak zorundadır. Örf, adet ve geleneklerin etkin olarak uygulandığı toplumumuzda karı-koca, çocuk-genç, tüm toplum bireyleri daha önce gösterilen yolda yürümek zorundadırlar. Yaşam, hayat boyu yürünen bir yol, bir kurallar manzumesidir. Tıpkı tek yönde gitmek zorunda olduğunuz bir otoban gibidir. Eğer Ters yola girmişseniz, karşıdan gelen ve daha önce konulmuş kurallar doğrultusunda doğru istikamette seyreden bir çok otomobil ve kamyonun altında ezilmekten kurtulamazsınız. Örf, adet ve geleneklerin etkin olarak uygulandığı bizim toplumumuzda özellikle baş rolü oynayan genç kızlarımız namus ve töre cinayetlerinin birinci derecede muhatabı olmaktadır. Töreye uymayan genç kızlarımız, namus bazında maddi ve manevi ceza usulleri ile cezalandırıldıkları gözlemlenir.

 

2.1. a   Sempozyum Konusunun Afiş Tasarım Aşamasında Düşünceye etkisi:

 

            Töre, algı bazında yöresel olmakla beraber; her kültürde var olduğu bilinmektedir. Kişiler arası ilişkileri etkileyen önemli etmenlerden birisi de, başkalarının bulunduğu yerde yaşanan, tedirginlik, kısıtlanma, sorumluluk, kural koyma, konulmuş kurallara uyma, örf, adet ve gelenek olarak tanımlanacak olan “Töre” ve “Namus”tur. Töre, bireyin kendinden önce ataerkil bağlamda konuşan kuralları tanıması ve bir yaşam tarzı olarak hayatına uygulamasıdır denilebilir. Toplum içinde yaşama sürecinde örf, adet ve geleneklere aykırı hareket ederek reddedilme korkusu ile kurala uygun yaşama tarzı olarak ortaya çıkan “töre” toplumsal performansı önemli oranda etkileyen bir olgudur. Anne-baba, erkek kardeş veya ağabey ile genç kız arasındaki bağın töre bağlamında bir ilişkisinin olduğu bilinmektedir. Ailesi tarafından sürekli töre sınırları çerisinde yönlendirilen genç kızın, bireysel inisiyatif kullanmasını sınırlandıran genç kızlar, sosyal ilişkiler kurmakta zorluk çeker, bunun bir sonucu olarak; kimi ya da çoğu zaman hayal dünyası ile töre sınırlarını zorlayan çıkışları ile kendine ve ailesine telafisi imkansız sorunlara yol açabilmektedir. Aşırı “önyargılı sınırlandırmalar” karşısında bunalan genç kız, töre’ye aykırı duruma düşmeme mücadelesi verirken, gönlünü kaptırdığı genç erkek uğruna, kimi zaman bir namus cinayetine kurban gitmekten kendini kurtaramaz.

            1982 yılından beri, ekmeğini yediğim, suyunu içtiğim, havasını teneffüs ettiğim Diyarbakır’da, Türkiye’nin diğer pek çok ilinde olduğu gibi örf, adet ve gelenekler manzumesi olan töre, toplum yaşamında kendisini önemli ölçüde hissettirir. Bunu, bir eğitimci, bir sanatçı olarak yaşayarak gözlemledim. Genç kızlarımız kimi zaman töre olgusunun mağduru olurken, kimi zamanda karşı cinslere karşı töre olgusunun istismarına da kalkıştığı gözlemlenmiştir. Çünkü İnsanlar genel olarak, genellikle vicdanen zayıf’tan yana yer alır. Bu durumu bilen, Töre önyargısının baskısı altında kalan genç kız kimi zaman kendi namusunu “harakiri” yapma pahasına, şok çıkışlar yaparak toplumun “ayıp” olarak nitelendirdiği durumlardan “intikam” alma adına, ilgi çekme  yolunu seçebilir.

            Töre olgusunun içinde, örf, adet ve geleneklere uygun yaşamak titizliği içindeki genç kız korku, endişe, utangaçlık, gerginlik, insanlar arası diyaloglardan “tecrit” gibi davranış biçimleri ve karmaşık bir duygu karışımı hissedebilir. Huzursuzluk, engellenme ve kaygı tepkileri, yine töre olgusunun iç üniteleridir. Töre olgusunun sınırlarını zorlayan genç kız, romantik duygu bazında sorunlarla karşılaşan, sosyal ortama uyumsuz, toplumsal ve ruhsal sebeplerin etkisi ile kendi hayatına son vermesi ile karşı karşıya kalabilir. Bunun adı ise; intihardır.

            Töre olgusuna aykırı biçimde davranış düşüncesini uygulama koyma sürecine giren genç kız, depresyon, kaygı ve yalnızlık gibi olumsuz duygulara eşlik eder. Davranışlarında kendisiyle, olaylarla ve başkalarıyla ilgili olumsuz düşünceler geliştirme, başkalarına namussuz görünme korkusu, kendi kendini suçlama, kendisinin zayıf, başkalarının güçlü olduğuna dair olumsuz inançlar geliştirerek düşmanlık beslemesi ve bunlardan bir şekilde “öç” alma hali gibi davranış biçimleri gösterebilir. Başkaları ile kendi arasına aşılması güç mesafeler koyarak ya da onlara hiç görünmeyerek önemsiz olma ve onların içlerinde bulunarak değersiz olma gibi ikilem içerisinde sıkışıp kalabilirler. Her iki durumda da genç kızın olumsuz sonuçlarla karşılaşması kaçınılmazdır. Bir grup içersinde bulunduklarında diğer insanlarla değil, sürekli olarak kendi davranışları ile ilgilendikleri, kendilerine yönelik olumsuz inançları aklına gelince iyice gerildikleri gözlemlenir. Bunlar daha çok çevresinden gelen dedikodularla ilgilenerek, olumsuz olanlarını şiddetle algılayarak sert tepki gösterdikleri gözlemlenir.

            Töre olgusunun genç kızları utangaç birey olarak ortaya çıkardığı biçiminde bir yaklaşımın gerçeğe aykırı düşmeyeceği kanaatindeyiz.  Nasıl başkalarıyla arkadaş olacaklarını, bunu nasıl sürdüreceklerini, bir gruba ya da toplantıya katılıp katılamayacakları konusunda özgüvensizliğe dayalı tereddüt ve endişeleri olabilir. Töre olgusunun dayatması ile ergenlik dönemi utangaçlığının kesiştiği noktada genç kız, kendisini yalnızlığa mahkum edebilir. İçinde bulunduğu durum kendisinin de hoşuna gitmemekle, bunu yenmek için bir şeyler yapma çabasına girmektedirler. Ancak yalnız başına verdikleri bu karar töre olgusuna aykırı olarak uygulanmaya koymuşsa acı sonuçlarla karşı karşıya kalmaktadırlar.[4]

            İşte Namus ve Töre Cinayetleri Sempozyumunun afişi bu gözlem ve düşünlerle hazırlanmıştır.

 

3.         Sempozyum afişinin analizi;

     

            Tasarım düşünce ürünüdür. Düşünmeden tasarımda bulunulamaz. Hayal kurmak tasarımın ilk aşamasıdır. Einstein yine bu konuda: “Hayal kurmak bilimden önce gelir” diyor. Hayal kurmadan tasarım olamadığı gibi, tasarımda bulunulmadan da sanat eseri ortaya konulamaz. Tasarım; düşünsel bir uğraş sonucu ortaya çıkan somut ifade elemanlarıdır.

            Dali; “sanatçı, gerçek bir düş dünyası yaratmalı, bunu yaparken de aklı denetim altında tutup iradeyi bilinçli olarak bir süre askıya alması gerektiğini unutmamalı” der. Düşüncenin herhangi bir mantık dayatması altında kalmadan dışavurumu, gerçeğin düşsel ifade biçimi olarak yorumlanabilir. Düş’ü gerçekselleştirirken, gerçeği de düşselleştirme eylemi özgür ve özgün sanat anlayışının bir yansıması olarak Dali ile farklı bir anlam kazandı.

Namus ve Töre Cinayetleri Sempozyumu Afişinin Sanatçısının Bakış açısından Analizi, görsel ve psikolojik açıdan ele alınmıştır. Leonardo da Vinci’nin ifadesi ile: ” Göz ruhun penceresidir. Resim de göze hitap eder.”  Dolayısı ile bu afiş, sanatçısının  ruhunun derinliklerinden gelerek, izleyicisinin ruhunun derinliklerine, görsel estetik mesaj bağlamında göndermeler yapar.

 

3.a.      Sempozyum afişinin plastik açıdan analizi;

 

            Yüzeysel kompozisyon anlayışı içerisinde; kimi zaman mekân örgüsünü aşarak daha serbest ve motif çeşitlenmesine elverişli bir uzay boşluğu oluşturmak afişin genel endişeleri arasında yer almıştır. Çağdaş resim uygulamaları yönünden “uzay düzlemi” deyimi belki daha doğru olur. Afiş üzerindeki motifler, objeler kompozisyonlarda özgün ve bireysel bir dil haline getirilerek, evrensel geometrik biçimler zedelenmeden yöresel bir yaklaşımla yine kalp, kuş, çiçeği çağrıştıran evrensel ve insani im’leri kullanarak yöresellik-evrensellik ağı oluşturuldu. Astrolojik düzlemde, im’ler zamansızlık ve mekânsızlık saydamlığı içerisinde estetik kuramlara uydurma çabasıyla yerleştirilmişlerdir. Yöreselliğin görsel verilerinden yapılan alıntılar, doğasal imgelerin plastik birer eleman olan simgelere dönüştürülmesi ile, önceden çok da hesaplı olmayan heyecan yüklü çıkışlarla uzaysal yüzey üzerinde lirik soyutlama gerçekleştirilmiş olmaktadır.

Afişin tasarım ve uygulanmasında, öncelikle yüzeysel estetik endişesi taşınmıştır. Estetik, afişin tasarım sürecinde önemli etkenlerden biridir. Sanat alanında “temel” olarak alınan estetik, felsefi ve kuramsal çözümleme ilkelerini özümsemek isteyen sanatçı için, bilimsel öğreti niteliğindedir. Afiş’te yüzeyin aşılması, uzamın derinleştirilmesi yolunda tutkuyla çaba harcanmıştır. Bu bağlamda Henri Goetz: “Resim bir yüzeyin organizasyonudur” der. Afiş sempozyum konusuna ilişkin sorunları ele alırken, sanatçının bireysel yanını ve sanatsal etkinliğinin özel çizgilerini, bilimsel öğreti bazında, estetik ele alır. sempozyum konusuna ilişkin mesaj en güçlü şekilde izleyiciye ulaştırılmaya çalışılırken, hoşa giden değerlerin de yansıtılması için çaba gösterilmiştir. Doğada bulunan koyu gri açık ton gibi üçlü değer sistemi afişte de uygulanmıştır. Afişin alt alanından başlayan en koyu renk yukarı alanda gri tonlarla bitirilmiş, açık ton ise orta alana dağıtılmıştır.

Ön planda yer alan  ve koyu slüet halinde görünen genç kız figürü ile aile bireylerinden birini simgeleyen kan damlayan hançerli el tamamen siyah leke halinde uygulanırken, orta alandaki genç kız figürleri ile gökyüzündeki taramalar gri renk olarak uygulanmıştır. Koyu ve griden oluşan bu iki leke tonu vurgulamak için orta alanda açık renk ile desteklenmiştir.

 

3.b.      Sempozyum afişinin psikolojik açıdan analizi;

 

            Felsefeciler, sanat kuramcıları, psikologlar, sosyologlar, eğitimciler ve sanatçıların bizzat kendileri bile, her biri kimi zaman ayrı, kimi zaman da aynı tanımla sanat ve estetiğe yaklaşmaktadırlar. Modern sanat dönemlerinde sanatçılar, bazen kendilerini sembolik etkinliklerle ifade ederler. Semboller ve imgeler, sanatçının renk ve biçimleriyle birleşip, eseri ortaya çıkarır. Bu eserde duyguların yoğunlaşmasıyla gereksiz ayrıntılar atılır ve etki bu şekilde ortaya çıkar. Öğeler biçimleri oluşturmalı ama bu arada kendileri eriyip gitmemeli. Sanatçı, yapıtında resim, motif ya da grafikten oluşan bir geometrik mantık ile işe başlar. Bununla birlikte eser bitene dek bu mantık sanatçıyı sınırlar gibi bir zorunluluk taşımaz, sadece temel bir kaygı vardır. Geometrik imgelemin soyut yaratıkları olarak da tanımlanabilecek bitkisel ve hayvansal motifler, birer geometrik soyutlama olarak algılanabilir. Bu görüşten yola çıkılarak “önce heyecan, sonra anlayış” denilebilir. Biçimleri, nesneleri ya da ikinci derecede başka şeyleri oluşturabilmek için, çoğu kez  birkaç öğenin birlikte bulunması gerekebilir. Biçim senfonisinin böylece zenginleşmesiyle çeşitleme olanakları, bu olanaklara bağlı olarak da düşünsel anlatım yolları sayısız ölçüde artar.

            Afişin orta alanında aynı yöne yürüyen bir dizi genç kız figürü görülmektedir. Ancak bunlardan bir tanesi (diğerlerine göre daha koyu renkle taranmış olan) ters yöne yürümektedir. Burada bütün genç kızların aynı yöne gitmesi töreye uygun yaşamayı simgelemektedir. Oradaki bir genç kızın ise genel gidiş yönüne aykırı yürümesi de törelere karşı geldiği anlamında kullanılmıştır. Bu afişte namus ve töre cinayetlerinin baş aktörleri genç kızlardır. Çünkü toplum içinde genç erkeklerin ortağı olan genç kızlar her durumda, kalbi ile töre olgusu arasında sıkışmış bir halde yaşar. Her iki durumda da genç kızın olumsuz sonuçlarla karşılaşması kaçınılmazdır. İşte burada genel gidiş yönüne aykırı yürüyen genç kızın iz düşümü olan ön plandaki kızın acı sonu aile bireylerinden birinin kanlı bıçak ile simgelenmiştir.

            Afişin üst alanında ter alan gökyüzü düşünce, hayal, özlem, özgürlük gibi ruhsal değerlerin çizgisel ifade biçimi olmuştur. Yarım görünen dolunay, kaostan bir çıkış noktası olarak simgelenmiştir. Dolunayın içine yer alan kuş figürleri ünlü ressam Van Gogh’un can alıcı kuşlarını simgelemiştir. Ya da İnsan ruhunun gökyüzüne doğru yükselişini simgelemektedir.

            Gökyüzünde yer alan ve genel taramanın içinde dikkatlice izlendiği takdirde görülebilen kuşlar, kalpler gibi imgeler, Elemantarist[5] endişe ile hikaye edilmiştir. Modern sanat kavramında, soyutlama biçimindeki semboller veya simgeler önemli bir yer tutar. İnsanlar arası diyaloglarda kullanılan sembolik im’lerle birbirlerinin içsel dünyalarına ulaşmaya çalışırlar. Bu bağlamda im’lerin çağdaş bir resimsel eleman olarak kullanılması doğaldır. Birer temsil ve imge fonksiyonu olan şematik motifler, doğanın taklitlerine ve onların çağrıştırma ve anımsatma güçlerine dayanır. En ilkel toplumlardan, günümüz en uygar topluluklarına kadar insanoğlu, im’ler ve simgelerle diyalog kurmaya, kendilerini ifade etmeye, bilgi alışverişinde bulunmaya ve anılarını saptama ve saklamaya çalışmışlardır. Bu bağlamda resim bireysel ve toplumsal bazı gereksinimleri karşılamaktadır.

 

4.         Sonuç ve Öneri:

 

            Namus ve Töre Cinayetleri Sempozyumu ile ilgili olarak hazırlanmış bu afiş kendi şartları içerisinde, üzerine düşen misyonu yerine getirmiştir. Plastik, psikolojik endişe ile hazırlanmış bu tür bir afiş yaygın eğitim kapsamında daha fonksiyonel hale getirilerek değerlendirilmelidir.

 

 

 

 

 

 

            ÖZET

Genel olarak Türkiye’mizde, özelde ise Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde öteden beri sıkça gözlemlediğimiz namus ve töre cinayetleri, Türkiye gündemini meşgul ettiği gibi Dünya kamuoyunun da dikkatini çekmektedir. Bu olgu, içinde yaşadığımız toplumun bir gerçeği olarak karşımıza çıkmaktadır. 1982 yılından beri Güneydoğu Anadolu Bölgesinin çok nüfuslu kentlerinden biri olan Diyarbakır ilinde yaşayan bir sanatçı olarak gözlemlerim doğal olarak sanatımı etkilemiştir. İşte bu bildiride; Bir töre cinayetleri sempozyumunun afişini hazırlarken; tasarımdan uygulama aşamasına kadar geçirdiğim sosyolojik, psikolojik ve sanatsal bağlamda görsel gözlem ve düşünceye yönelik kişisel yorumlarımı yazmaya çalıştım.

Bilgiye erişim çağının en çok başvurulan etkili, uyarıcı ve ilgi çekici bu iletişim aracı, yüklendiği görsel mesaj ile daha fazla bir önem taşır. Bu sempozyum afişinin yüklendiği misyondan yola çıkarak Güneydoğu Anadolu Bölgesinin Namus ve töre Cinayetleri gibi hassas durumu, ilgili-ilgisiz herkese hissettirilmek ve bir duyarlılık kazandırmak başlıca çıkış noktasını oluşturmaktadır.

 Örf, adet ve geleneklerin etkin olarak uygulandığı toplumumuzda karı-koca, çocuk-genç, tüm toplum bireyleri daha önce gösterilen yolda yürümek zorundadırlar. Yaşam, hayat boyu yürünen bir yol, bir kurallar manzumesidir. Tıpkı tek yönde gitmek zorunda olduğunuz bir otoban gibidir. Eğer Ters yola girmişseniz, karşıdan gelen ve daha önce konulmuş kurallar doğrultusunda doğru istikamette   seyreden bir çok otomobil ve kamyonun altında ezilmekten kurtulamazsınız. Örf, adet ve geleneklerin etkin olarak uygulandığı bizim toplumumuzda özellikle baş rolü oynayan genç kızlarımız namus ve töre cinayetlerinin birinci derecede muhatabı olmaktadır. Töreye uymayan genç kızlarımız, namus bazında maddi ve manevi ceza usulleri ile cezalandırıldıkları gözlemlenir.

            Töre, algı bazında yöresel olmakla beraber; her kültürde var olduğu bilinmektedir. Aşırı “önyargılı sınırlandırmalar” karşısında bunalan genç kız, töre’ye aykırı duruma düşmeme mücadelesi verirken, gönlünü kaptırdığı genç erkek uğruna, kimi zaman bir namus cinayetine kurban gitmekten kendini kurtaramaz. 1982 yılından beri, ekmeğini yediğim, suyunu içtiğim, havasını teneffüs ettiğim Diyarbakır’da, Türkiye’nin diğer pek çok ilinde olduğu gibi örf, adet ve gelenekler manzumesi olan töre, toplum yaşamında kendisini önemli ölçüde hissettirir. Bunu, bir eğitimci, bir sanatçı olarak yaşayarak gözlemledim. Genç kızlarımız kimi zaman töre olgusunun mağduru olurken, kimi zamanda karşı cinslere karşı töre olgusunun istismarına da kalkıştığı gözlemlenmiştir. Çünkü İnsanlar genel olarak, genellikle vicdanen zayıf’tan yana yer alır. Bu durumu bilen, Töre önyargısının baskısı altında kalan genç kız kimi zaman kendi namusunu “harakiri” yapma pahasına, şok çıkışlar yaparak toplumun “ayıp” olarak nitelendirdiği durumlardan “intikam” alma adına, ilgi çekme  yolunu seçebilir. Töre olgusunun sınırlarını zorlayan genç kız, romantik duygu bazında sorunlarla karşılaşan, sosyal ortama uyumsuz, toplumsal ve ruhsal sebeplerin etkisi ile kendi hayatına son vermesi ile karşı karşıya kalabilir. Bunun adı ise; “ intihardır.” Davranışlarında kendisiyle, olaylarla ve başkalarıyla ilgili olumsuz düşünceler geliştirme, başkalarına namussuz görünme korkusu, kendi kendini suçlama, kendisinin zayıf, başkalarının güçlü olduğuna dair olumsuz inançlar geliştirerek düşmanlık beslemesi ve bunlardan bir şekilde “öç” alma hali gibi davranış biçimleri gösterebilir. İşte Namus ve Töre Cinayetleri Sempozyumunun afişi bu gözlem ve düşünlerle hazırlanmıştır. Bu afiş, sanatçısının  ruhunun derinliklerinden gelerek, izleyicisinin ruhunun derinliklerine, görsel estetik mesaj bağlamında göndermeler yapar. Afiş üzerindeki motifler, objeler kompozisyonlarda özgün ve bireysel bir dil haline getirilerek, evrensel biçimler zedelenmeden yöresel bir yaklaşımla yine kalp, kuş, çiçeği çağrıştıran evrensel ve insani im’leri kullanarak yöresellik-evrensellik ağı oluşturuldu. Astrolojik düzlemde, im’ler zamansızlık ve mekânsızlık saydamlığı içerisinde estetik kuramlara uydurma çabasıyla yerleştirilmişlerdir. Afişin tasarım ve uygulanmasında, öncelikle yüzeysel estetik endişesi taşınmıştır. Afiş’te yüzeyin aşılması, uzamın derinleştirilmesi yolunda tutkuyla çaba harcanmıştır. Sempozyum konusuna ilişkin mesaj en güçlü şekilde izleyiciye ulaştırılmaya çalışılırken, hoşa giden değerlerin de yansıtılması için çaba gösterilmiştir. Doğada bulunan koyu gri açık ton gibi üçlü değer sistemi afişte de uygulanmıştır. Afişin alt alanından başlayan en koyu renk yukarı alanda gri tonlarla bitirilmiş, açık ton ise orta alana dağıtılmıştır. Ön planda yer alan  ve koyu slüet halinde görünen genç kız figürü ile aile bireylerinden birini simgeleyen kan damlayan hançerli el tamamen siyah leke halinde uygulanırken, orta alandaki genç kız figürleri ile gökyüzündeki taramalar gri renk olarak uygulanmıştır. Koyu ve griden oluşan bu iki leke tonu vurgulamak için orta alanda açık renk ile desteklenmiştir. Afişin orta alanında aynı yöne yürüyen bir dizi genç kız figürü görülmektedir. Ancak bunlardan bir tanesi (diğerlerine göre daha koyu renkle taranmış olan) ters yöne yürümektedir. Burada bütün genç kızların aynı yöne gitmesi töreye uygun yaşamayı simgelemektedir. Oradaki bir genç kızın ise genel gidiş yönüne aykırı yürümesi de törelere karşı geldiği anlamında kullanılmıştır. Bu afişte namus ve töre cinayetlerinin baş aktörleri genç kızlardır. Çünkü toplum içinde genç erkeklerin ortağı olan genç kızlar her durumda, kalbi ile töre olgusu arasında sıkışmış bir halde yaşar. Her iki durumda da genç kızın olumsuz sonuçlarla karşılaşması kaçınılmazdır. İşte burada genel gidiş yönüne aykırı yürüyen genç kızın iz düşümü olan ön plandaki kızın acı sonu, aile bireylerinden biri kanlı bıçak ile simgelenmiştir. Afişin üst alanında ter alan gökyüzü düşünce, hayal, özlem, özgürlük gibi ruhsal değerlerin çizgisel ifade biçimi olmuştur. Yarım görünen dolunay, kaostan bir çıkış noktası olarak simgelenmiştir. Dolunayın içine yer alan kuş figürleri ünlü ressam Van Gogh’un can alıcı kuşlarını simgelemiştir. Ya da İnsan ruhunun gökyüzüne doğru yükselişini simgelemektedir. Gökyüzünde yer alan ve genel taramanın içinde dikkatlice izlendiği takdirde görülebilen kuşlar, kalpler gibi imgeler, Elemantarist endişe ile hikaye edilmiştir. Modern sanat kavramında, soyutlama biçimindeki semboller veya simgeler önemli bir yer tutar. İnsanlar arası diyaloglarda kullanılan sembolik im’lerle birbirlerinin içsel dünyalarına ulaşmaya çalışırlar. Birer temsil ve imge fonksiyonu olan şematik motifler, doğanın taklitlerine ve onların çağrıştırma ve anımsatma güçlerine dayanır. En ilkel toplumlardan, günümüz en uygar topluluklarına kadar insanoğlu, im’ler ve simgelerle diyalog kurmaya, kendilerini ifade etmeye, bilgi alışverişinde bulunmaya ve anılarını saptama ve saklamaya çalışmışlardır. Bu bağlamda resim bireysel ve toplumsal bazı gereksinimleri karşılamaktadır.

Sonuç ve Öneri:

Namus ve Töre Cinayetleri Sempozyumu ile ilgili olarak hazırlanmış bu afiş kendi şartları içerisinde, üzerine düşen misyonu yerine getirmiştir. Plastik, psikolojik endişe ile hazırlanmış bu tür bir afiş yaygın eğitim kapsamında daha fonksiyonel hale getirilerek değerlendirilmelidir.

 

 

DİP NOTLAR

 
[2] www.tdk.org.tr
[3] www.tdk.org.tr
[4] G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 22, sayı 3, (2002)37-57. Adı geçen makale, konuya adapte edilerek yararlanılmıştır.
[5] Uluslar arası Konstrüktivist sanat grubunun yayınladıkları bildiride, soyut sanat içerisinde “Elemantarizm” adında bir kavram kullanılmaya başlandı; Uzay içinde birbirinden ayrı biçimleri ve cisimleri biraraya getirme süreçleriyle ilgili bir sanat ve tasarım anlayışı Elemantarizmin karşılığı oldu.

 

Listeleniyor (57—68) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17
 
Bu sitedeki eserler Prof. Ahmet Atan'a ait olup, izinsiz kullanılamaz © 2010