Akıl Güncem

Listeleniyor (57—69) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18

Makaleler

TÜRK-FRANSIZ KÜLTÜR VE SANAT İŞBİRLİĞİNİN TÜRK RESİM SANATINA ETKİLERİ

 

                                                                                                            Prof. Ahmet ATAN

                                                                                                         

 

ÖZET

 

Osmanlı Fransız ilişkileri her iki toplumu derinden etkilemiştir. Geçmişten günümüze uzun zamandır süregelen bu çok yönlü alışverişler her iki toplum bireylerinin geleceğe yönelik tercihlerini belirlemiştir. Bu nedenle her alanda oluğu gibi, kültür ve sanat alanında da sıkı işbirliğinin geliştirilmesi önemlidir.

Türk ve Fransız ilişkilerinin, başlangıçta siyasi, ekonomik olduğu kadar Sultan III.Selim’in Nizam-ı Cedid programı ile Osmanlı ordusunun modernizasyonu için destek aldı. Bu da askeri bir işbirliği idi. Türk Fransız askeri işbirliği çerçevesinde Osmanlı Devleti tarafından Fransa’ya gönderilen Türk askerlerinin bir kısmı resim sanatı eğitimi alıp Türkiye’ye döndüklerinde Bu insanlar “Asker Ressamlar” adıyla anıldı.

Osmanlı Tanzimat programı ile Türk Fransız Kültür ve Sanat işbirliği geliştirildi. Fransız Kültürünü öğrenmek üzere Fransa’ya devlet adamları gönderildi. Osmanlı Sarayı ve Devlet ricali arasında Fransız terbiyesi almak moda haline geldi. Fransız eğitimi alan insan çağdaşlığın simgesi olarak kabul edildi. Bu alışverişler Fransız ve Türk lügatlerine “Alafranga- Alaturka “ gibi kelimelerin yer almasına neden olu.

Osmanlı insanı Elyazmaları yanında matbaa makineleri ile tanışarak bilgiye erişimi kolaylaştırdı. Fransız insanı da Alaturka uygulamalarla Türk geleneksel el sanatlarıyla tanıştı. Canlı ve güçlü renkleri severek benimsedi. 

19. yy ortalarında Osmanlı resmi kurumlarının “Sanat Eğitimi” için Avrupa’ya öğrenci gönderme tutumu Cumhuriyet döneminde de sürdürüldü. Devlet burslarıyla Paris’e gönderilenlerin yanısıra kendi olanakları ile gidenlerin sayısı oldukça fazlaydı. Bunlardan biri Türk Çağdaş Resim Sanatının önemli ressamlarından olan Fikret Mualla’dır.  İbrahim Paşa, Hüsnü Yusuf  1848, Ahmet Ali 1864, Ahmet Emin 1864, Süleyman Seyit 1864 Paris’te uzun yıllar yaşayan Türk resim sanatçılarındandır.  Resim eğitimine ilişkin Batıya ilk yollanan on öğrenciden beşi. Ardından  L eopold Levy' ile Türk resminin "Paris Ekolü" nün doğmasına ortam hazırlanmıştır.

Sonuç;

Türk Fransız ilişkileri siyasal, ekonomik, askeri alanda olduğu kadar kültürel ve sanatsal alanlarda da olmuştur.

Türk halkı her zaman Fransız Kültürüne önem vermiş, çağdaşlaşma yolunda Fransız kültürünü araştırmıştır.

Türk ressamları Fransız resim sanatından etkilenmiş ve bunu tablolarında yansıtmıştır.

 

 

GİRİŞ

 

Türk Fransız ilişkileri tarihsel süreç içerisinde sürekli olarak karşılıklı etkileşimlere neden olmuştur. Bu etkileşim içinde yaşamakta olduğumuz iletişim çağında her zamankinden hem daha fazla olmuş hem de daha kolaylaşmıştır. Bu olgu toplumların yaşantılarındaki değişimi de beraberinde getirmiştir. Her ne şekilde olursa olsun “Beyin Göçü” sanat alanında da kendini göstermiştir. Böyle bir durumda Paris’in Bilim, kültür ve sanatsal yaşantısı ve kültürel zenginliği çekici görünerek küresel bir cazibe merkezi olmuştur.

Osmanlı yöneticileri, Zaferlerle geçirdiği yaklaşık dört yüzyıllık yatay gelişimi, deyim yerindeyse dikey gelişime daha da hız vermek için Tanzimat fermanı yayınladı ve uygulamasına geçti. Bu dikey gelişmenin ekseninde Ordunun modernizasyonundan bilim, teknik, kültür ve sanat yer almıştı. Osmanlı Yöneticileri tarafından Tanzimat Fermanı yayınlanıp Batılılaşma politikası uygulamaya başladığında birçok ordu mensubu bilim kültür ve sanat adamı Batı kavramı ekseninde Avrupa’ya ya gönderilmiş ya da kendi imkânlarıyla gitmişlerdir. Bu çağdaşlaşma hareketleri içerisinde bir kısım askerler Batı’ya özellikle Paris’e askeri eğitim almak üzere gönderilmişlerdir. Paris’e giden askerler zaman içerisinde, savaş sanatını öğrenmekle beraber, Resim sanatına da ilgi göstermişlerdir. Gerçekte bu Türklerin savaşçı bir kavim oldukları kadar sanatçı bir kavim olduklarını da göstermektedir. Bu konuda İngiliz Türkolog Lord Kinross şöyle demektedir; “ Savaşa bir süre ara veren Tükler bahçeleri ile uğraştıklarında Avrupa ilk defa lale çiçeğini tanıdı”. Lord Kinross’un başka bir durum tespiti de şöyle olmuştur; “Türk erkeği kılıç kabzalarına yapmış oldukları süslemeler ile Gümüş işlemeciliğini büyük bir sanat haline getirmişlerdir.”

1835 yıllarına gelindiğinde yetenekli bulunan öğrencileri yurtdışına eğitim görmeye gönderme fikri doğmuştur. Devlet tarafından belirlenen öğrenciler yurtdışına gönderilmiştir. Bu gelişmeler doğrultusunda Paris’de eğitim alarak dönen ordu mensupları “asker ressamlar” unvanını,  Türk diline yerleştirmişlerdir. Bu ekip Paris’te almış oldukları sanat eğitimi ve edinmiş oldukları, bilgi ve deneyimlerle Anadolu’daki okulların eğitim programlarına katkıda bulunmuşlardır. XIX. yüzyıl içinde yer alan eğitim reformlarından Tanzimat Fermanının (1839) benimsediği ilkelerden biri olarak yeni eğitim uygulamalarında eğitimli askerlere gereksinim duyulmuş, ülke düzeyinde yaygınlaştırılan ortaöğretim kurumlarında özellikle resim derslerini askeri okul çıkışlı kişiler vermiştir. Buda asker ressamlar isminin benimsenip yayılmasına ve günümüze kadar bu ismin sürmesine sebep olmuştur. Çağdaş Türk resim sanatını Fransız resminin karşısında olağanüstü başarıyla temsil eden popüler isimler Fikret Mualla ve Hale Asaf Hanım’ın dışında Paris’te uzun yıllar yaşayan Türk resim sanatçıları arasında; İbrahim Paşa, Hüsnü Yusuf  1848, Ahmet Ali (Şeker Ahmet Paşa)1864, Ahmet Emin 1864, Süleyman Seyit 1864 yer alır.

Leopold Levy' ile Türk resminin "Paris Ekolü" nün doğmasına ortam hazırlanmıştır. Bu ressamların arasına Remzi Paşa, Abidin Dino, Neşet Günal, Hakkı Anlı, Selim Turan, Adnan Varınca, Avni Abraş, Nejat Melih Devrim, Tiraje Dikmen, Bayram Küçük, Mustafa Altıntaş, Erdal Alantar, Yüksel Arslan, Cihat Burak, Oktay Günday, Serkis Zabunyan ile Gürkan Coşkun (Komet), Burhan Doğançay, Atilla Bayraktar, Mubin Orhon, Ömer Kaleşi ve Müzehher Bilen’i de katmak gerekir.

1910 yılında Sanayii Nefise Mektebi’nin açmış olduğu  burs sınavını kazanarak; ya da kendi olanaklarıyla Fransa’ya gidip, I. Dünya Savaşı’nın yaklaşmasıyla 1914 yılında yurda dönen “1914 ya da Çallı Kuşağı” sanatçılarından , İbrahim Çallı , Namık İsmail, Hüseyin Avni Lifij ve Nazmi Ziya Güran’ı da Paris’te yaşamış Türk resim sanatçıları arasında sayılabilir.

Paris’e 1948’de devlet bursu ile birinci gidişinde altı yıl “Ecole Nationale Supérieur des Beaux Arts”da Fresk uzmanlık öğrenimini ve resim çalışmalarını Fernand Léger Atölyesi’nde sürdüren Neşet Günal, 1963 yılında ikinci kez devlet sanat bursu ile gittiği Paris’te bu kez Vitray ve Gobelin (resimsel halı) tekniklerinde çalışmalar yaptı.

Abidin Dino'ya göre Paris'te varlıklarını duyuran Türk grubu gittikçe geniş kuşakların katkılarıyla, gerçekten çok olumlu bir Türkiye imgesi yaratmışlardır.

Türkiye'de sanat ortamındaki hareketliliği yetersiz gören Hakkı Anlı Paris’te sanatsal faaliyetlerini yürütmüştür. "Yeniler" grubu ressamlarından olan Nejat Melih Devrim, 1946'da Paris'e gitmiş ve daha sonra düzenlediği sergilerle soyut anlayıştaki yapıtlarını sürdürmüştür. Aynı yıl Fransa'ya giden Avni Arbaş Paris'te yaklaşık 30 yıl süren çalışmadan sonra Türkiye'ye dönmüş ve Paris’te ayakta kalabilmenin nedenini hiç bir ekole bağlı olmamak olarak göstermiştir. 1962 'de Paris'e giden Müzehher Bilen 'de aynı görüşü paylaşmıştır. Sanat anlayışlarının yoğun biçimde çatıştığı bir ortamda, özgün değerlere bağlı kalmak, kişiliği korumak ve elde edilen sanat deneylerinden yeni bireşimler üretmek, genellikle Fransa’da eser üreten Türk sanatçılarının ortak çabası olmuştur.

Selim Turan'a göre sanat bir analizdir ve gerçek sanatçılar yalnızlığı ve arayışı seçenlerdir. Bu tanıma en uygun kişi bohem kişiliğiyle Fikret Mualla’dır. Bir bakıma Fikret Mualla, resimlerine de sinmiş olan özgür bir yaşamın ve sanatçı derbederliğinin simgesi olarak kalacaktır. Aynı simgenin başka bir örneği Hale Asaf’tır. Asaf duygulu yapısı ve benzersiz kişiliğiyle özgün bir yapıya sahiptir.

Abidin Dino Paris'e yerleştiği ilk yıllardan bu yana çok yönlü bir kültür ve sanat adamı kimliği geliştirmiştir. Son yıllarda grafiğe yatkın yönüyle dikkati çeken, resimlerde bağlı bulunduğu yöresel kültür kaynağının çağdaş yorumlarına girişmektedir.

1949 'da Fransa'ya iktisat doktorası yapmaya gitmiş, Tiraje Dikmen yurttayken Levy'den aldığı derslerin etkisiyle resme yönelmiştir. Resim dışında bir amaçla Paris'e giderek orada resme ağırlık veren biri de Mübin Orhon'dur.

Akademi'de Levy'nin yanında bir süre çalıştıktan sonra 1954'te Paris'e giderek oraya yerleşen, sanatçılardan biri de duygu ressamı olan Remzi Paşa'dır. Çalışmaları için bir eleştirmen tüm resimlerinin bir ruh durumunun ifadesi olduğunu,1950 'lerden sonraki resimlerinin onu, bağlantılı olduğu insani anlamın kişisel anlatımına en uygun bir figürasyona ve yenileşmeye yönelttiğini belirtiyor.

1958'de Paris'e giden Bayram Küçük ile yine uzun yıllar Paris'te yaşayan Adnan Varınca ve 1960'da Paris'e yerleşen Yüksel Arslan, 1949'da Güzel Sanatlar Akademisi'ni bitirip 1959'da giden, bir süre Fransa'da işçi olarak çalışan, 1972 'de üç ayrı atölyenin öğretim üyeliğini üstlenen ve resim çalışmalarını yoğun biçimde sürdüren Erdal Alantar, son resimlerinde çağdaş bir simgeciliğin olanaklarını araştıran Utku Varlık,  "olanaksızın ve gerçekliğin getirdiği durumları, terslikleri, bunların değişikliklerini, kaos havasını" yeni bir anlatımcılığın çizgisinde birleştiren Gürkan Coşkun ( Komet), belirgin olduğu bir anlatımcılığı geliştirmekte olan Ömer Kaleşi de Türk resminin Paris grubunu oluşturan sanatçılar arasındadır. Yakın yıllarda yurda dönen Oktay Günday soyut resmin başlıca uygulayıcılarındandır.

Asker Ressamlar Batı’ya resim eğitimi almak için, bir program dâhilinde gönderilen Subay ya da askeri Okul öğrencileridir. Program 1835 yılında uygulamaya konulmuştur. Öğrenciler özellikle Paris’e ve onun yanında Berlin, Viyana, Londra gibi dönemin sanat alanında çok gelişmiş kentlerine gönderilmişlerdir. Paris’e gönderilen öğrenciler için 1860-1861 yıllarında kentte Mekteb-i Osmanî adında bir okul kurulmuştur. Okul, öğrencilerin Fransız toplumundan tecrit edilmeleri ihtimaline karşı 1874 yılında kapatılmıştır. Paris’e giden ressamlar arasında Süleyman Seyid ve Şeker Ahmet Paşa eğitimlerini tamamlayarak 1870 yılında İstanbul’ a dönmüşlerdir. Daha sonraları Osmanlı sanat ve kültür alanında önemli bir yere sahip olacak olan Osman Hamdi hukuk öğrenimine gittiği Paris’te resim eğitimi almıştır. Eğitiminden sonra 1883 yılında ilk Görsel Sanatlar Akademisi’ni (Sanayi-i Nefise Mektebi) kurmuştur. Osman Hamdi’nin müdürlük yaptığı akademide 1887- 1908 yılları arası eğitim sorumluluğu yabancılara verilmiştir. Fransa’ya eğitim için gidenler arasında, kendi imkânlarıyla giden sanatçılar da vardır. Namık İsmail, Avni Lifij gibi. Bu grup sanatçılar klasik eğitim disiplini yanında, empresyonist sanatçıların etkilerini de benimsemişlerdir. Yurtdışına giden ressamların ve Sanayi-i Nefise Mektebi’nin Türk Resim Sanatına büyük katkıları olmuştur. Özellikle Sanayi-i Nefise’de yapılan çalışmalar, Türkiye’deki resim eğitiminin akademik bir disipline sokulması yönünden büyük önem taşımaktadır. 

Fikret Mualla 26 yıl Fransa'da yaşadı. Fransa'ya gittiği dönemde ülkede Edvard Munch ve Wassily Kandinsky gibi ressamların temsilcisi olduğu dışavurumculuk akımı gündemdeydi, ressam da bu anlayıştan etkilendi. Paris'te kısa bir süre eğlenceli, lüks bir yaşam süren Fikret Mualla, II. Dünya Savaşı'nın başlaması ve ülkenin işgal edilmesi üzerine zor bir döneme girdi. Sanatçının, günlük gereksinimlerini karşılamak üzere tablolarını yok pahasına sattığı anlatılır. Burada yaptığı resimlerle 1954 yılında Paris'te ilk sergisini açtı. 25 yıl boyunca eserlerini toplu olarak hiçbir yerde sergilememişti. O güne kadar tablolarını satın almak isteyenler onu Paris kahvelerinde bulurlar ve genellikle eserlerini ucuza kapatırlardı. İlk sergisini de iki tablo simsarı organize etti. Sergide, eserleri büyük ilgi gören Mualla'nın tüm tabloları satıldı.

Mualla, resimlerinde Paris şehrini konu edindi. Giderek Paris ortamında bir ün kazandı. Eserleri, koleksiyon yapanlar tarafından toplanmaya başlamıştı. Ancak kendisine düzenli bir hayat kuramadı. 20 Temmuz 1967 de ölü bulundu. Paris Kimsesizler Mezarlığı'na gömüldü.

Cenazesinin isteğine uygun olarak yurduna getirilmesi 1974 yılında gerçekleşti. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün ilgilenmesi üzerine kemikleri İstanbul'a getirilerek Karacaahmet Mezarlığı'na gömüldü.

Şehirleri resmetmeyi seven Mualla, resimlerine İstanbul ve Paris'in insanlarını, sokaklarını, kafelerini, sirkleri, balıkçıları resimlerine taşımıştır. Renklerle oynamayı seven sanatçının, Henri Matisse'in renk kullanımından çok etkilendiği bilinir.

Fikret Mualla'nın başlıca eserleri arasında Oturan Adamlar, Kafe, Marsilya'da Fransız İşçileri Bir Kahvede, Haliç ve Süleymaniye, Paris'te Bir Sokak, Baloncu ve Balıkçı sayılabilir. 

Osmanlı devleti batıdaki gelişmeleri takip eden Osmanlı Batı’ya yönelmenin gerekliliğine inanmış ve batıya yönelmiştir. Batılı ülkelerin teknoloji ve eğitim gibi alanlarda daha ileride oldukları kabul edilmiş, ilk modernizasyon hareketlerini de ordu da başlatmıştır.

Osmanlıda yenilenme programı askeri okullarda uygulamaya başlamış ve bu amaca hizmet için kurulan ilkokul “Mühendishane-i Berri Hümayun” olmuştur. 1835 yılında Osmanlı devleti tarafından bir program dâhilinde Yurtdışına öğrenciler gönderilmiştir. Bu program gereğince Viyana, Berlin, Paris ve Londra’ya iki yıl içinde on iki kişi gönderilmiştir. Yurtdışına gönderilen bu öğrenciler subay ya da askeri okul öğrencileriydi. Öğrencilerin birçoğu özellikle Paris’e gönderilir. Paris o dönemde güzel sanatlar alanında en gelişmiş kent konumundaydı.

Paris’e gönderilen askeri okul öğrencilerinin daha iyi yetişmesini sağlamak ve disiplini sürdürmek amacıyla 1860 yılında bu kentte “Mektebi Osmanî” adında bir okul açılmıştır. Bu kente gönderilen öğrenciler zaman içerisinde savaş sanatını öğrenmekten çok, sanatın resim alanına yönelmişlerdir. Bu dönemlerde Paris’e gönderilen öğrencilerin yaşadığı en büyük sorun yabacı dil öğrenememeleri olmuştur. Asker ressamlar arasında isimlerini sıkça duyacağımız Süleyman Seyid ve Şeker Ahmet Paşa 1861 yılında Paris’e gönderilen öğrencilerdendir.

Batı’dan edinilen deneyimlerle, yine yurtdışında eğitim alan Osman Hamdi Bey’in büyük emekleriyle 1883 yılında İstanbul’da ilk Güzel Sanatlar Akademisi (Sanayi-i Nefise Mektebi ) kurulmuştur.

Bunun sonucunda bir çağdaşlaşma ( Batılılaşma) zorunluluğu doğar. Osmanlı devleti ilk olarak askeri okullarda yenilenme programlarını uygulamıştır. Buna hizmet için kurulan ilkokul Mühendishane-i Berri Hümayun’dur. Bu okul Osmanlı ordusuna topçu ve istihkâm subayı yetiştirmek üzere 1795’te İstanbul’da Hasköy’deki Humbara han’ın yerine kuruldu. Burada daha çok askeri amaçlarla yeni resim teknikleri öğretilmeye başlandı. Böylece Batı perspektif  kuralları ile nesneyi iki boyutlu yüzey üzerinde modle ederek göstermeye yarayan ışık- gölge uygulaması gibi kurallar resim eğitiminin programı içinde yer aldı. Tipografik çizimler ve arazi tanımak amacıyla yapılan resim eğitimi sırasında gözü doğru gören ve yetenekli öğrenciler keşfedildi. Bu öğrenciler özellikle yıldız sarayı bahçesinde resimler yapar. III. Selim zamanında kurulan bu okul II. Meşrutiyetin ilanından sonra Mektebi Harbiye ile birleştirilmiştir. Bu okulun yanı sıra, deniz mühendisliği, Galatasaray Mektebi Sultanisi ve Darüşşafaka lisesi bu yenilenme sürecinde birbirini takip eder.

Osmanlı Devletinde askeri okullarda verilen eğitim sonucu yetenekli öğrenciler ortaya çıkmıştır. 1835 yılından başlayarak yetenekli olan öğrenciler Batı’ya özellikle iyi ilişkiler içinde bulunulan Fransa’ya (Paris) gönderilmiştir. Paris’e gönderilen askeri okul öğrencilerinin iyi yetişmesini sağlamak için 1860 yılında bu kentte Mektebi Osmanî adında bir okul kurulur. Paris’teki Osmanlı elçisi Cemil Paşa’nın öneri ve girişimleri sonucu öğrenime başlanmıştır. Okulun müdürü ve yöneticileri Türk, öğretim kadrosunun büyük çoğunluğu Fransız’dı. Öğrenime geçtikten bir süre sonra getirdiği ağır mali yüke karşılık yeterli verimin alınamaması ve öğrencilerin yabancı dil öğrenememeleri gerekçesiyle okul 1874 yıllarında kapatılmıştır. Öğrenciler yurda geri dönmüşlerdir. Süleyman Seyid Canabel’in Şeker Ahmet Paşa ise Gustave Boulanger’in atölyesinde eğitimlerini sürdürmüş ve İstanbul’a dönmüşlerdir.

Paris’te bulunduğu ilk yıllarda belgesel nitelikli tarihsel konulu resimler yapan Süleyman Seyid, Boulanger, Flari ve Canabel’in atölyelerinde çalıştığı sıralarda ölü doğa ve manzaraya yöneldi. Doğadaki biçim ve renklere bağlı kalarak temiz bir renk anlayışı geliştirmiştir. Şeker Ahmet Paşa ise, Gustave Boulanger ve Jean Leon Gerome’un öğrencisi olmuştur. Resimleriyle ikinci dünya sergisine, 1869 ve 1870’teki salon sergilerine katıldı. Büyük bir doğa tutkusu ve gözlem yeteneğiyle gerçekleştirdiği manzara ve ölü doğa resimlerinde ışık- gölge karşıtlığını ustaca kullanmıştır. Biçimleri ölçülü bir anlayışla hacimlendirmiş, boyayı düz ve pürüzsüz uygulamıştır.

Şeker Ahmet Paşanın kendi portresi çağdaşlaşma hareketlerinin ortaya çıkardığı yeni Osmanlı bireyini yansıtmaktadır. Karşımızda duran orta yaşlı erkek figürü, fesi başında, Batılı elbiseler içindedir. Elinde tuttuğu fırça ve palet, bize mesleğini göstermektedir. Figürün yüz ifadesi ve duruşu, kendinden emin, gururlu, toplumsal konumundan oldukça hoşnut bir kişi olduğunu göstermektedir. Şeker Ahmet Paşanın Paris’teki eğitimi sırasında etkilendiği, Fransız akademik sanatının izlerini taşımaktadır.

1860’ta babası İbrahim Ethem paşa tarafından hukuk öğrenimi için Paris’e yollanan Osman Hamdi Bey burada 1869’a kadar kalmış, bir süre hukuk derslerine devam ettikten sonra resim dersleri almaya başlamıştır. Bu yılların Paris’i büyük ustaların yaşadığı, sanatsal tartışmaların yoğunlaştığı, farklı görüşlerin ve akımların birbirini izlediği bir sanat merkezi olarak en canlı dönemini yaşamaktaydı. Büyük olasılıkla Osman Hamdi Bey’de, kültürün politik bir güç olduğu bilincine bu ortamda varmıştı.

Osman Hamdi Bey’le hemen hemen aynı yıllarda yaşamış olan izlenimciliğin kurucusu Cloude Monet(1840-1926) de 1859’da Le Havre’dan Paris’e gelmiştir. İzlenimcilerin adını  ilk duyurduğu 1863 salon sergisi sırasında Osman Hamdi Bey Paris’te olmakla birlikte, akademik çevrelerden yoğun tepki gören bu yeni akıma fazla ilgi duymamış, daha sonraları açık hav resmi denmeleri yapmakla birlikte temelde bir atölye ressamı olarak kalmıştır.

Batı’ya gönderilen asker ressamlar Paris’in o dönemdeki sanat akımlarından etkilenmek yerine David- İngres klasizminin akademikleşmiş eğitimi ile Courbet’in etkileri ile dönmüşlerdir.

Batılılaşma ressamları bilinçli olmadan halkın ve üst sınıfların paylaştığı tasavvuf ruhunu Batı üslubu ile birleştirmeye çalışmışlardır. Minyatür, halk resimleri ve dini resimlerde görülen fantastiklikten, daha gerçekçi üsluba geçişin ilk aşlaması olan bu resimlerin yansıttığı kozmos tümüyle geleneksel ahlak anlayışını ifade etmektedir.

Asker ressamların yerine getirdiği en önemli görevlerden biri de, Osmanlı toprakları içerisinde gezdikleri yörelerin suluboya ve desen resimlerini yapmış olmalarıdır. Asker ressamlar bu soruna kesin bir belgecilikle yaklaşmış ve renk unsurunun süratle uygulanmak zorunda olduğu koşullarda suluboya tekniğine başvurmuştur. XIX. yüzyıl boyunca sürekli bir etkinlik gösteren asker ressamlar kuşaklarının bir tasnif denemesi şöyle yapılabilir; doğum tarihleri 1820 civarında olanlar, 1. kuşağı oluştururlar. Bu kuşaktan üç önemli sanatçı, Hüsnü Yusuf Bey, ,ferik İbrahim Paşa ve Ferik Tevfik Paşa’dır.2. kuşak asker ressamları temsil eden Şeker Ahmet Paşa, Süleyman Seyid ve Hüseyin Zekai Paşa’dır.3. kuşak asker ressamlar ise, Hoca Ali Rıza ile Halil paşa’dır.

Türkiye'de, Fransız kültürünün inkâr edilemez bir varlığı vardır. Türk kütüphanelerinde birçok Fransız eseri bulunmaktadır. Türkiye'de talep gören ve 'Türk seçkinlerinin bir kısmını' eğiten Galatasaray Lisesi'nde derslerin yüzde 45'i Fransızcadır. Bu durumda Fransa'ya karşı büyük bir çekim tespit ediyoruz.

 

 

SONUÇ VE ÖNERİ;

 

  1. Türk Fransız ilişkileri siyasal, ekonomik, askeri alanda olduğu kadar kültürel ve sanatsal alanlarda da olmuştur.
  2. Türk halkı her zaman Fransız Kültürüne önem vermiş, çağdaşlaşma yolunda Fransız kültürünü araştırmıştır.
  3. Türk ressamları Fransız resim sanatından etkilenmiş ve bunu tablolarında yansıtmıştır.
  4. Türk-Fransız ilişkilerinin daha fazla güçlendirilmesi gerekmektedir.
  5. Türk Fransız işbirliği çerçevesinde bilim, kültür ve sanat etkilikleri karşılıklı olarak gerçekleştirilmelidir.

 

 

 

 

 

THE EFFCTS OF TURKISH-FRENCH AND ART COOPERATION ON TURKISH PAINTING ART

 

 

                                                                                                            Prof. Ahmet ATAN

                                                                                                         

 

ABSTRACT

 

Ottoman-French relations have affected both of the societies deeply. Very multiple shopping up to our times has determined the future preferences of the individuals of each society. Therefore, it is important to develop very close cooperation in culture and art as in all the other areas.

Turkish and French relations are initially political and economic; however, support is taken for the modernization of ottoman army through Nizam-i Cedid program of Selim III. This is military cooperation. Within the military cooperation between the Turks and the French, when some Turkish soldiers are sent to France by Ottoman Empire to take painting art training and return to their countries, such persons are called ‘Soldier Painters’.

Cultural and Artistic Turkish and French cooperation is developed through Ottoman Tanzimat Reform Program. Men from the government are sent to France to learn French culture. It has become fashion to have French code of manners among the Ottoman Palace and State section. The persons who have French training have been perceived to be the symbol of the modernity. Such exchanges have caused to produce works such as ‘Alaturca and Alafranca’ in Turkish and French languages.

            The access to information is made to be easier after the Ottoman people meet with the printing machines as well as hand writing. On the other hand, French persons meet with the Turkish traditional handiworks through Alaturca applications. They like lively and strong colors and adapt them. 

The tendency of Ottoman official institutions to send student to Europe for ‘Art Training’ during 19th century is maintained during the era of Republic. The number of those who go to Europe with their own facilities is very high as well as the ones sent by the state. One of them is Fikret Mualla, who is one of the most important artists of Turkish Contemporary Painting Art.  İbrahim Pasha, Hüsnü Yusuf 1848, Ahmet Ali 1864, Ahmet Emin 1864 and Süleyman Seyit 1864 are among the Turkish painting artists who have live din Paris for long years. These are the five students of then students who are the first to be sent to West for painting training. After that, the environment is grounded for the birth of ‘Paris Model’ of Turkish painting with Leopald Levy.

The Turkish-French relations have occurred in cultural and artistic areas as mush as in political, economic and military areas.

Turkish community has always given importance to French culture and researched on French culture for modernization.

Turkish artists have been influenced by French painting artists and have reflected this on their paintings.

 

 

INTRODUCTION

 

Turkish-French relations have always caused mutual interactions throughout the historical process. This interaction has reached its peak particularly in the communication ear in which we live and has become easier. This concept has also brought the change in the live of the societies. ‘Brain Immigration’ also manifests itself in art area in any way. In such case, scientific, cultural and artistic life and cultural richness of France have appeared to be attractive and have become the global center of attraction.

Having horizontal development for four hundred years full of with victories, rulers of the Ottoman decide to accelerate vertical improvement and issue Tazminat Reform Writ. In the pivot of the vertical improvement is modernization of the army, science, technique, culture and art. When Tazimat Reform Writ issued and Westernization policy starts to be implemented by the rulers of the Ottoman rulers, many military men and artists and men of culture and science have been sent to Europe or they go to Europe with their own facilities. The soldiers going to Paris have learned the fighting art during the time and they also pay attention to Painting art. Actually, this indicates that Turkish is of fighter tribe as much as of artist tribe. In this subject matter, English Turcologist Lord Kinross says in this issue: ‘when the Turks giving break from fighting start to deal with their gardens, Europe sees tulip for the first time.’ Lord Kinress has made another situation determination as: ‘Turkish men made Silver treating a great art by applying adornments on the covers of the swords’.

By 1835s, the idea of sending the talented students to abroad for training is born. The students determined by the state are sent to abroad. In line of these developments, the military men who go to Paris and obtain training there and return to country are called ‘soldier artists’, which is established in Turkish language. This team has made contributions to the education programs in Anatolian schools with their painting training obtained in Paris and with information and experiences they obtain. In new educational implementation as one of the principles adapted by Tanzimat Reform Writ (1839) among the education reforms covered by 19th century, trained soldiers are needed and particularly the painting courses in elementary schools which are spread in the county are given by the persons graduated from military schools, which causes the soldier artists to be known until up to now. Apart form popular names of Fikret Mualla and Hale Asaf Hanım representing contemporary Turkish painting art against French picture with unordinary success, among the Turkish painting artists who have lived in Paris for long times are İbrahim Pasha, Hüsnü Yusuf  1848, Ahmet Ali (Şeker Ahmet Pasha)1864, Ahmet Emin 1864 and Süleyman Seyit 1864.

Leopold Levy' has prepared environment for the birth of ‘Paris Model’ of Turkish painting. Among these artists, Remzi Pasha, Abidin Dino, Neşet Günal, Hakkı Anlı, Selim Turan, Adnan Varınca, Avni Abraş, Nejat Melih Devrim, Tiraje Dikmen, Bayram Küçük, Mustafa Altıntaş, Erdal Alantar, Yüksel Arslan, Cihat Burak, Oktay Günday, Serkis Zabunyan ile Gürkan Coşkun (Komet), Burhan Doğançay, Atilla Bayraktar, Mubin Orhon, Ömer Kaleşi and Müzehher Bilen should be included.

İbrahim Çallı , Namık İsmail, Hüseyin Avni Lifij and Nazmi Ziya Güran among the artists of ‘1914 or Çallı Generation’who pass the scholarship examination granted by Sanayii Nefise School in 1910 and go to France and return to home in 1914 due to approaching World War I may be listed among Turkish artists who have lived in Paris.

Neşet Günal, who conduct Fresk specialty training in ‘Ecole Nationale Fernand Leger Workshop’ for six years when he first go to Paris with the state scholarship and painting works in  Fernand Léger Workshop, makes works on Stained Glass and Goblin (pictorial carpets) techniques in 1963 when he goes for the second time.

According to Abidin Dino, Turkish group which increases their voices in Paris has created actually a positive Turkish image with the contributions to increasingly large generations.

Hakı Anlı, who sees the activity in art is insufficient in Turkey, has executed his artistic activities in Paris. Nejat Malih, who is among the group f ‘New Ones’, goes to Paris in 1945 and maintains his works under the abstract mentality in the exhibitions organized later. Avni Erbaş, who goes to Paris in the same year, returns to Turkey after working lasting approximately for 30 years and indicates the reason of ability to stand in France is not to be affiliated with a certain model. Müzehher Bilen, who goes to Paris in 1962, also shares the same thoughts. Being affiliated with original values in the environment where the art understandings are intensively in conflict, preserving the identity and producing new compound from the art experiences obtained have generally become the common aim of the Turkish artists in France.

            According to Selim Turan, art is analysis and the artists are the persons who have chosen loneliness and research. The person who fits best to this definition is Fikret Mualla with his bohemian personality. From one aspect, Fikret Mualla shall be the symbol of free life and sleaze of artist, which are felt on his paintings. Another example for the same symbol is Hale Asaf. Asaf has unique personality with her emotional and original personality.

Abidin Dino has developed multi-dimensional men of culture and art up to now since his first years in Paris. During the last years, he attempts to contemporary interpretations of local culture resources on which he is dependent upon through his pictures to attarct the attention due to its tendency to graphics for the last year.

He goes to France for obtaining PhD degree in Finance in 1949 and tends to painting with the influence of Levy when Trije Dikmen is at home. Another person who goes to Paris with another different aim but tends to painting is Mübin Orhon.

One of the artists who goes to Paris in 1954 after working for some time with Levy in Academy and settles in Paris is Remzi Pasha. A critic has commented that his works are the representation of the entire soul situation and his humane meaning directs him to a figuration which is most proper for his individual expression and renovation after 1950s.

Nayram Küçük, who goes to Paris in 1958, Adnan Varınca, who lives in Paris for long years and Yüksel Arslan, who is settled in Paris and Erdal Alantar, who completes Fine Arts Academy in 1949 and goes to France in 1959 and works as a worker in France for some time and undertakes the responsibility of lecturer of three workshops in 1972 and maintains his painting works intensively and finally Utku Varlık, who makes researches on the possibilities of contemporary symbolism in his last paintings, and Gürkan Coşkun (Komet), who unifies the situations caused by the impossibility and reality, negativities, their changes and chaos environment’ on the line of new expressions, and Ömer Kaleşi, who develops an expression unique to him are among the artists of Turkish painting constituting Paris group. In closer years, Oktay Günday, who returns to the country, is among the main practitioners of the abstract painting.

            Soldier Painters are the military School students or junior officer sent to the West to have painting training within a specified program. The program started to be executed in 1835.  The students are generally sent to Paris as well as the cities such as Belin, Wien, London which are developed mostly in the part of the time. A school classed Mekteb-i Osman (School of Ottoman) is established in the city for the students sent to Paris between the years of 1860 and 1861. The school is closed down in 1874 with the fear that the students may be isolated from French community. Süleyman Seyid and Şeker Ahmet Pasha among the artists going to Paris complete their training and return to İstanbul in 1870. Osman Hamdi, who will have an important place in Ottoman art and culture, goes to Paris for law training but gains painting training. He established the first Fine Arts Academy (Sanayi-i Nefise School) in 1833 after completion of his training. In the academy managed by Osman Hamdi, the responsibility of training is entrusted to foreigner people. There are artists among the ones going to Paris with their own facilities such as Namık İsmail and Avni Lifij. This group of artists has adapted the influences of impressionist artists as well as classic discipline. The artists going abroad and Sanayi-i Nefise School have added great contributions to Turkish Painting Art. Particularly, the works conducted in Sanayi-i Nefise School are important in terms of incorporating painting training to academic discipline in Turkey.   

Fikret Mualla has lived in France for 26 years. During the times when he goes to France, expressionism is very influential represented by the artists such ad Edvard Munch and Wassily Kandinsky. The artist is influenced from this movement. Having a very joyful and short life in Paris, he undergoes a difficult time upon the start of World War II and the invasion of the country. It is told that the artist sells his painting ate very low prices in order to meet his daily needs. He opens his first exhibition in Paris in 1954 with the painting he makes here. He hasn’t exhibited his works for 25 years collectively. Until those times, those who want to buy his paintings find him in the cafes of France and generally buy at lower prices. All the paintings of Mualla which attract great interest are sold.

Mualla treats Paris city in his paintings. He gradually becomes very famous in Paris environment. His works start to be collected by the collectors. However, he cannot create a regular life for himself. He is found dead on 20 July 1967. He is burned in Paris Abandoned Cemetery.

His tomb is brought to Turkey in 1974 according to his will. After president Fahri Korutürk shows interest; his bones are brought to İstanbul and buried in Karacaahmet Cemetery in İstanbul.

Mualla, who loves to depict the cities, carries the people, roads, cafes, circus and fishery men of İstanbul and Paris. The artist who loves experimenting with the colors is known to be affected from the color use of Henri Matisse.

Among the main works of Fikret Mualla is (Sitting Men) Oturan Adamlar,  (French Workes in Café Marsilya, Haliç and Süleymaniye, Paris'te Bir Sokak ( A Road in Paris), Baloncu (Balloon seller) and Balıkçı (Fisher Man)

Ottoman Empire believes that it is necessary to tend toward the West for catching up the developments in the West and acts accordingly. It has been accepted that the Western countries are more advanced in the fields such as technology and training and the first modernization movements have been started in the army.

The renovation program in the Ottomans starts to be implemented in military schools and the first primary school for this purpose is “Mühendishane-i Berri Hümayun”. In 1835, within the scope of a program, students are sent to abroad by the Ottoman State. As per this program, twelve are sent to Wien, Berlin, Paris and London within two years. Those sent to abroad are junior officer or military school students. Paris is a city which is most developed in the field of fine arts.

A school called ‘Mektebi Osmani’ is established in Paris in 1860 to enable the military school students sent to be trained between and to main the discipline. The students sent to this city for learning fighting art tend to painting art throughout the times. The greatest problem of the students sent to Paris during this time was the foreign language. Süleyman Seyid and Şeker Ahmet Pasha, whose name we will hear frequently among the soldier artists, are among the students sent to Paris in 1861.

The first Fine Arts Academy (Sanayi-i Nefise School )  is established in 1833 in Istanbul with the experiences obtained from the West and great efforts of Osman Hamdi.

As a result of this, modernizations (Westernization) requirement is born. Ottoman State implements the renovations program in military school for the first time. The primary school established for serving this purpose is Mühendishane-i Berri Hümayun. This school is established on the place of Humbara Han in Hasköy, İstanbul in 1975 to train gunner and bulwark junior officer for Ottoman army. The students start to be taught of new painting techniques for the military purposes. Thus, the rules such as light – shadow useful for indicating after modeling an object on two-dimensional surface as well as Western perspective rules are included in painting training program. The students who can see accurately and who are talented are discovered during the painting training for the purposes of typograohical drawings and for learning the guns. These students particularly make their paintings in the garden of Yıldız Palace. This school established during the reign of Selim III has been united with Mektebi Harbiye after the declaration off Constitutional Monarchy II. Besides this school, Galatasaray School Sultanisi and Darüşşafaka High School follow one another in this renovation process.

Talented students occur as a result of the training given in the military schools in Ottoman State. The talented students start to be sent to West and particularly France (Paris with which good relations are established. A school called Mektebi Osmanî is established in the city for his name in order to train the students sent this city better. As a result of the advice and attempts of Cemil Pasha, the ambassador of Ottoman State in Paris, the training is launched. The principal and the managers are Turkish; but majority of the teachers re French. The school is closed down in 1874 due to the facts that the students cannot learn foreign language and that enough yield is not taken in spite of the heavy financial loads after a while. The students return to the country. Süleyman Seyid continues his training in the workshop of Canabel and Şeker Ahmet Pasha in Gustave Boulanger’s workshop and return to İstanbul.

            Süleyman Seyid, who makes paintings with the historical subjects of documentary nature in the initial years when he is in Paris, starts to concentrate upon dead nature and scenery during the time when he works for Boulanger, Flari and Canabel’s workshops. He develops a clear color understanding by depending on the shapes and colors in the nature. On the other hand, Şeker Ahmet Pasha becomes the students of Gustave Boulanger and Jean Leon Gerome. He takes part in shall exhibitions of second world in 1869 and 1870. He uses light-shadow contrast perfectly in his pictures of scenery and dead nature painted with his great passion for nature and ability of observation. The shapes are formed with measurable understanding and he uses the painting plainly and smoothly.

Şeker Ahmet Pasha’s portray reflects the Ottoman individual in which modernization actions are revealed. The male figure before us with his fez is dressed with Western clothes. The brush and palette in his hand indicate his profession. The facial expression of the figure and pose indicates that he is a person who is self-confident and proud and satisfied with the social status. Şeker Ahmet Pasha carries the tracks indicating that he is influenced by French academic art during his training in Paris.

Osman Hamdi Bey , who is sent to Paris by his father for law training in 1860, stays in Paris until 1869 and after taking law courses for some time, he starts to take painting course. Paris of these years experience its most lively period as an art center in which artistic discussions are intensive, and different thought and movements follow one another. It is highly likely that Osman Hamdi Bay recognizes that culture is a great political power during these times.

Cloude Monet (1840-1926), the founder of impressionism, who has lived approximately during the same times of Osman Hamdi Bey comes from Le Havre, Paris in 1859. During the hall exhibition during which he gives voice to the name of impressionists in 1863, Osman Hamdi Bey is in Paris and is not interested in this new movements which has intensive reactions from academic media and in later times, he experiments with open air paintings and has remained as workshop artists essentially.

Soldier artists sent to the West have returned with the effects of Courbet and the academic training of David- Ingres classicism instead of being influenced with the art movements of that time in Paris. 

Artists of Westernization have tried to join the mysticism shared by the public and upper classes unconsciously and Western style. The cosmos reflected by these paintings which are the initial phases of shifting from the fantasy sees in miniatures, folk paintings and religious paintings to more realistic style entirely represent the traditional ethical understanding.

One of the most important duties fulfilled by the soldier artists is to make the water color and design pictures of the regions they see within Ottoman land.  Military artists have approached to this problem with sharp documentation and applied water-color technique on the conditions where they are obliged to apply color factor immediately. A classification of soldier artists which have been effective through XIXth century can be experimented in this way; those whose date births are around 1920 constitute the 1st generation. Three important artists from this generation are Hüsnü Yusuf Bey, ,ferik İbrahim Pasha and Ferik Tevfik Pasha. The representatives of 2nd generation soldier artists are Şeker Ahmet Pasha, Süleyman Seyid and Hüseyin Zekai Pasha. 3rd generation military artists are Hoca Ali Rıza and Halil Pasha.

The place of French culture in Turkey cannot be rejected. There are many French works in Turkish libraries. 45 per cent of the courses at Galatasaray High School which is demanded in Turkey and gives education to ‘some art of Turkish elites’ are French. In this case, we determine a great gravity to France.

 

 

CONCLUSIONS AND SUGGESTIONS;

 

  1. Turkish-French relations have occurred in cultural and art areas as much as in political, economic and military area.
  2. Turkish nation has always given importance to French culture and researched on French culture in civilization.
  3. Turkish artists have been influenced by French painting art and have reflected this on their paintings.
  4. It is necessary to reinforce the Turkish-French relations further.
  5. Scientific, cultural and artistic events should be mutually realized within the framework of Turkish and French cooperation.

 

akaleler

ESTETİK DEĞERLERİN BİREYLER ARASI İLİŞKİLER KATKISI

 

                                                                                                          Prof. Ahmet ATAN

 

            En ilkelinden en gelişmiş olanına kadar bütün insan topluluklarının hayat binası dört sütun üzerinde yükselmiştir; bunlar dil, din, gelenek ve sanat’tır. Dil’siz, din’siz, töresiz toplum olmadığı gibi, kendine özgü bir sanatı olmayan toplum da gösterilemez.

            Türk Milleti, yüzyılların kasırga gibi, fırtına gibi yok edici saldırılarına karşı sadece direnmekle kalmamış, hayatı boyunca “büyük devlet” olmasını da bilmiştir. Yetmişiki düvelin baskı ve entrikalarına rağmen Türkiye’de, Türk varlığı devam edecektir. Türk tarihi incelendiğinde böyle bir ifadenin gerçeğe aykırı olmadığı görülecektir. Gerçekten de yaklaşık 5000 yıllık tarihimiz; sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel ve sanatsal geçmişimizin ne kadar eskilere gittiğini göstermektedir.

            Bilinmektedir ki; millet,  meydana getirdiği kültür ve uygarlıktan soyutlanarak açıklanamaz. Bu görüşten yola çıkılarak denilebilir ki; Millet, yapay bir sosyal yapı değildir. Her millet tarihin ve coğrafyanın imbiğinden geçerek günümüze gelmektedir. Milletler, inkar edilmeleri imkansız birer “sosyolojik gerçek”tirler.[2]

            Türkiye yeryüzünün doğudan batıya uzanan tek yarımadası, Asya, Avrupa ve Afrika’nın merkezi. Bu topraklarda Dünya’nın en uzun ömürlü ve geniş devleti kurulmuş, devam etmekte ve duamız o ki; kıyamete kadar da devam etsin. Bu jeostratejik coğrafya ve tarih, millet olarak geleceğe daha dikkatli, daha disiplinle yönelmemizi gerektiren sebeplerdir. Hiç şüphesiz, bir millet, milli birliğini sağlama, koruma ve kollama politikasını tayin ve tespit ederken, içinde yaşadığı dünyaya gözlerini kapayamaz. Her millet, başka milletlerin ekonomilerini, ekonomik faaliyetlerini, sistemlerini, planlarını, deneyimlerini ve kültürel gelişim ve yozlaşmalarını dikkatle takip etmek ve buna göre teşkilatlanmak zorundadır. Çünkü bireyler arasında olduğu gibi, milletler arasında da etkileşimlerin olması kaçınılmazdır.

            Estetik değerlerden payını almayan bilgi, tek başına ve sadece bir hafıza yükü olarak kaldıkça büyük bir önem taşımaz. Ancak bilinçaltı ve refleks biçiminde birey ve toplum hayatına yansıtılabildiği zaman bir değer kazanır. Yığın halindeki estetikten yoksun bir bilgi cansız, ruhsuz ve kadavradan ibarettir. Bütün estetik değerleri, gönüllerde hissedilen bir idrak olgunluğuna ulaştırılmayan mesleki bilgiden - polislik bilgisinden- yarar beklemek boşunadır denilebilir. Demek ki, her şey estetik değerler ile yoğrularak daha duygusal hale getirilime meselesidir. Bilinçli bilgiden amaç, bilginin estetiğe dayalı duygusal unsurlarla birleşmesidir. Yalnız bilgi kendi başına bu işe yetmiyor. Bilgili birçok meslek adamı sadece bilgi sahibi olmakla mutlu olamıyor. İnsan o ki; bilgiyi güzel bir biçimde hayata geçirendir.

Sanat ve estetik bilince sahip bir kimse, kendini yüksek duygusal doyum içine bulur. İnsan bir toplumun üyesi olarak yaşamak durumundadır. Ünlü sosyolog E.Durkheim’in dediği gibi, keder ve sevinçleri ile haşır-neşir olduğu, kendi gibi düşünen, aynı inanca bağlı, kendisi gibi davranan insanlarla bir arada bulunmaktan büyük mutluluk duymaktadır. Bu doğal eğilim bireyleri dünya kültür ve sanatından çok, kendi kültür ve sanatına yöneltmektedir. Bu durum ise bireyde milli kültür ve sanat şuurunu oluşturur.[3] Karanlıktan kurtuluş bilgiye estetik nitelik kazandırmakla mümkündür.

Toplum olarak, güzel sanatlar olmadan da yaşayabiliriz. Fakat, o zaman; ruhumuz, iç dünyamız boş kalır; bir çöle benzemiş olur; bizler, barbarlaşırız ve o zaman da, belli bir uygarlığımız olduğu için, “uygar barbarlar düzeyine düşeriz !.” Güzel sanatlardan yoksun olan insanların hayatları da bir çok nimetlerden yoksun kalır; o kadar fakirleşir ve bir anlamda bitkisel hayata girerler. Güzel sanatlar; Toplum bireyleri olan insanlarda güzelliğe, güzele ve mükemmele karşı şiddetli bir istek, bir susamışlık duygusu uyandırır. Güzel sanatlar; hayatı anlamlandırır ve sevdirir. Güzel sanatlar insanların ruhlarını yükselterek onları erdemli hale getirir; yüksek ve derin düşüncelerle olgunlaştırır, Güzel sanatlar insanların duygularını inceltir davranışlarını nazikleştirir ve güzel yaşamanın yollarını gösterir. Denilebilir ki; Güzel sanatlardan yoksun insanlar veya toplumlar aynı zamanda temiz ve asil duygulardan da yoksundurlar. Ancak Güzel sanatlar, toplumları; yüksek bir kültür düzeyine eriştirir. Şu bilinmeli ve kabul edilmelidir ki; Güzelin kendisi topluma muhtaç değil, toplum güzel sanatlara muhtaçtır.

            Bireylerin estetik birikimi ile, hayata karşı hareketli, yenilikçi bir davranış sergilenir. Hangi meslek grubunda yer alırsa alsın insan yaratıcı yeteneklerini sergilemekle dikkat çeker. 1986 yılında Diyarbakır 7. Kolordu Komutanlığında Yüzbaşı rütbesi ile görev yapan şimdi Genel Kurmay Başkanlığında Tuğ General Şahap Tuncer Sanatçı askerlerimizden biridir. 18 Mart Çanakkale Şehitlerini Anma Günü nedeni ile benden istenen tabloları yapım sürecinde tanıştığımız ve dost olduğumuz bu kişinin bir Graphos (Güzel Yazı Yazma Seti) vardı. Bu yazı takımı ile çok güzel yazılar yazıyordu, bir de bana hediye ettiği “O’nun Ülkesi” adında yazmış olduğu Tiyatro kitabı vardı. Bunlar Tuğ General Şahap Tuncer’in Sanatçı kişiliğinin dışa vurumu olan eserleri idi. Böyle sanatçı ruhun teknik bilgi ile donatılması, yeteneklerin spontane bir şekilde dışa vurumu onu Askerlik mesleğinde de yükselmesine vesile olmuştur. Neden Polis Mehmet aynı sanatçı duyarlılıkta sanat eserleri ortaya koymasın?... Eğer Polis Mehmet Sanatçı yeteneklerini ortaya koyabilme cesaretini, becerisini ortaya koyabilmeyi başarabilmişse ben inanıyorum ki; mesleki kariyeri de buna göre yükselecektir. Belki bu görüşümüze karşı çıkacaklar olabilir. İşte örnek; Bir bilim yarışmasında Jean-Jacque Rousseau (1712-1778) Güzel sanatlar aleyhindeki şu görüşlerini ortaya koymuştur;”İyi bir asker için bilim, felsefe ve güzel sanatlar faydalı değil; tamamıyla zararlıdır. Çünkü: İyi bir asker için önemli olan şey, zihninin bilimlerle işletilmesi ve zevklerinin güzel sanatlarla inceltilmesi değil; kollarının, vücut kaslarının ve organlarının sağlam ve kuvvetli olmasıdır.” Jean-Jacque Rousseau’nun ileri sürdüğü bu düşünceler ve yaptığı yargılamalar; ünlü filozoflardan Volteire’in dikkatini çekmiş ve Jean-Jacque Rousseau’ya bir mektup yazarak onu “İnsanları dört ayak üzerine yürümeğe zorlamakla” suçlamıştır.[4]

Batılı Türkoloji uzmanı Lord Kinros diyor ki; “ 17. yüzyılda Türklerin bir süre savaşı bırakıp bahçeleri ile uğraştığı günlerde Avrupa ilk defa Lale’yi tanıdı”. Aynı şekilde Lord Kinros başka bir tespitinde görüşünü şöyle ifade ediyor:” Zevk sahibi olduğu kadar savaşçı bir insan da olan Türk erkeği süslü silahlar kullanmış ve gümüş işlemeciliğini bir büyük sanat haline getirmiştir. Lord Kinros’un bu görüşüne göre demek ki Türk Milleti çelik yumağa sarılı kadife gibidir. Bu nedenle Polis olmamız, sanatçı olmamıza engel değildir. Sanatçı olmamız da, vatanın bölünmez bütünlüğünün korunmasında hassas olmamıza engel değildir. Polis’lik mesleği çelik yumruk, Sanatçı ruh da kadife eldivendir. Anadolu Türkiye Cumhuriyeti’nin öz topraklarıdır. Bunun en kesin kanıtları Türk Kültür ve sanat eserleridir. Yüzyıllardır kan ve gözyaşı ile kurulan, korunan ve kollanan bu vatan toprakları, analarımızın, bacılarımızın el emeği göz nuru halı, kilim, yazma ve daha nice el işi işlemeleri ile, en güzel şekilde süslenmiştir. Sizler bu anaların evlatları olarak göreve başlayacaksınız. Onları anlamak gerekir. Analarımızın bacılarımızın o sanatkarane ortaya koydukları vatan süslemelerine aynı duyarlılıkla sahip çıkmak bir vatanseverlik gereğidir. Ancak bunu yaparken son aşamaya kadar kırıp dökmeden sanatçı ruh ile yaklaşmak gerekir. Bizde bir söz var “Nus ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir”. Biz sanatçı olarak köteğe varmadan sorunun çözümünden yanayız. Ve sanat eğitimcisi olarak; insanları sanat yolu ile kazanma yöntemi uygularsak sanırım önemli oranda daha olumlu sonuçlar elde edebiliriz.

            Sanat ile meşgul olmak, o sanat eserini ortaya koyan, izleyen, gözleyen, yorumlayan bir şeyler almaya çalışan insanlarla meşgul olmak demektir. Bu da aynı zamanda, belki de hobi bağlamında insan psikolojisini tanıma olgusudur. İnsan psikolojisini tanımak, o’na daha bilinçle yaklaşmak demektir. Her halde böyle bir yaklaşım insan ilişkilerine pek çok olumlu katkılarda bulunacaktır.

            Rus yazarı Dostoyevski “ Evreni kurtaracak güzelliktir” demek suretiyle, güzelliğin insan ve toplum hayatında, insanlığın kurtuluşunda oynayacağı önemli rolü belirtmeye gerek görmüştür. Dostoyevski, evreni kurtaracak bilimdir, felsefedir, politikadır dememiş, “güzellik”tir demiştir. Çünkü; bilim de, felsefe de, politika da türlü temelsiz inançlara bürünerek, yararsız ve sağlıksız biçimler alabilir; bozgunluklara, fesada uğrayabilir; her biri ağır suç sayılan türlü biçimlere bürünebilir ve o zaman; bilim de, felsefe de, politika da insanları karanlığa sürükleyen bir kara güç haline gelebilir. Bunun için; bilimin de art düşüncelerden ve her türlü kusurlardan sıyrılarak insanlığın hizmetinde bulunmasına şiddetle ihtiyaç vardır. Felsefenin  de, politikanın da dürüst, olgun, kusursuz ve mükemmel olması; kasıtlı sapmalar ve duraklamalar yapmadan işlemesi; insanların ruhlarını ve vicdanlarını huzura kavuşturan sevimli, kandırıcı bir inanç kaynağı nitelikleri içinde varlığını sürdürmesi lazımdır. Çünkü yalnız güzellik bilime de, felsefeye de, politikaya da; amaçlarına uygun alanlarda kalmayı; bu amaçlara uygun etkinliklerde bulunmayı sağlayacaktır.

            Sanat yoktur sanatçı vardır. Bir sanat eserinin meydana gelmesi için, sanatsal sentezi yapabilecek potansiyel ve yetenekte bir sanatçının olması gerekir. Sanatçı, duygusal zekayı kullanabilen insandır. İnsan sanatçıdır. Sanat bir toplumun olduğu kadar bir insanın da duygu, düşünce ve zevkinin yansımasıdır. Estetik değerlerle donatılmış insan, görgülü, yetenekli ve seviyelidir. Hangi şartlarda nasıl davranılması gerektiğini bilir. Nüansları fark ederek herkesten biri olmadığını görür ve gösterir. Sanatsal etkinliklerde bulunmak, insanın kendi estetik sayfalarını yeniden okumasıdır. Ya da insanın yeniden kendini keşfidir. Okunmamış, fark edilmemiş sayfalarını yeniden okuması ile kendini yenilemesidir. (…) Bu kitabı olgun bir yaşta yeniden okuduğumuzda, kaynağını unuttuğumuz ve bizim iç mekanizmamızın bir parçası olmuş bir değerler sistemini yeniden buluruz. Klasikler, kendilerini unutulmaz olarak kabul ettiren hafızanın kıvrımlarına gizlenerek çok özel bir etki yapan kitaplardır. [5] Bu kitap Yüksekokul ve Üniversite’nin söyleyebileceği ya da öğretebileceği şeylerden daha fazlasını insana öğretir.

            Her değişim gelişim olmamakla beraber, toplum hızlı bir değişim ve gelişim sürecini yaşamaktadır. İnsanlar eskiye nazaran daha kolay bilgiye ve habere erişebilmektedir. Her gün yeniden güncellenen hayatımız, sağlam kafa sağlama vücut sahibi olmayan insanları bir çığ gibi ezmektedir. Özgür beyni terk etmeden klasiklerimizi de unutmamalıyız. İşte o zaman toplumsal ve bireysel özgünlüğümüzü bulmuş oluruz.

            Estetik değerlere sahip olmak için hiçbir yaş erken ya da geç değildir. Bebeklikten yaşlılığa varıncaya kadar estetik değerler öğrenilerek hayata uygulanabilir. Ve hayatımız estetik ile hayatlanır, yaşantımız estetik ile süslenir renk bulur. Kıyamet koparken bile ağaç dikmemizi isteyen İslam, güzel şeylerin yapılması için zaman ve mekan kavramının geçersizliğini vurgulamıştır. (…) “Zehir hazırlanırken, Sokrates bir flüt parçası öğrenmeye çalışıyormuş. ‘Bu ne işine yarayacak?’diye sormuşlar. ‘Ölmeden önce bu parçayı öğrenmeme,’ diye yanıtlamış.”[6]

            Sanatsal etkinliklerde bulunurken insan, rastlantıların kaçamak zevklerini yaşar. Estetik keşiflerle obje üzerindeki geçici olanlardan ebedi olanı çıkarır. Bu yüzden resim yapın. Göze dayalı belleği geliştirin. Sanatın dilini öğrendikçe, estetik hazza varırken hayatınız da güzelleşecektir. Alkol ve uyuşturucu nasıl kötülüklerin anası ise; sanat ve estetikle uğraşmak da öylece güzelliklerin anasıdır. İnsanın içinde, bir değil birçok yetenek, birçok güç vardır. Ancak kendisini geliştirmek durumunda olan insan, ilgilendiği sanat alanı ile yalnız birini en iyi şekilde geliştirir. İşte burada insanın sanat ve estetiğe olan yaklaşımı çok önemlidir. İnsanın sanat ile olan meşguliyeti ona özgür olma hissini verecek: Bu özgür ortamda, insan cesaretle özgün eserlerini ortaya koyma sürecine girecektir. Bilgi çağında, sanat  uğraşısı olan bireyin, sanatsal gelişim kaynaklarını ve onları oluşturan nedenleri iyi araştırması ve bu güne kadar “gelinen aşamayı aşması gerekmektedir”. Bu bağlamda yeni durumlara, yeni sorunlara, değişik olay ve olgulara yönelmek gereği ortaya çıkmaktadır. Bu fenomenin araştırma ve geliştirme ortamı sanat atölyeleridir. Bu yüzden en kısa zamanda kendiniz için kendinize göre kendiniz tarafından bir atölye kurun ve başlayın resim yapmaya. İnanıyorum ki; kendiniz bile kendinize şaşıracaksınız. Bunun bir masa tenisini öğrenmek gibi bir şey olduğunu göreceksiniz. Hani derler ya “Zurna’da peşrev aranmaz, çala çala girer havaya”. Siz de bunu göreceksiniz. Uğraşı sonucu bir takım somut sonuçlara vardınızı yaşayarak göreceksiniz. Ve şaşıracaksınız. İngilizce’de bir deyim var; “It is happiness to wonder”, “Şaşırmak mutluluktur”. Yine aynı şekilde “It is a happiness to dream”.”düş kurmak mutluluktur”. Şu halde size güzel sanatlar ve estetik meraklısı ünvanını vermemi istiyorsanız, bütün sorun ne tür yöntemlerle hayreti yaratmak veya şaşırma hissini yaşamak istediğinizin bilinmesidir.” İstemek başarmak, başarmak şaşırmaktır.” Güzel her zaman hayret vericidir. Güzel daima şaşırtıcıdır. Ama hayret verici olanın her zaman “güzel” olduğunu sanmak yanlıştır. O halde estetikten yoksun hayret verici şey mutluluk vermeyebilir. Şimdi Estetiğe dayalı şaşırmanın ve düş kurmanın mutluluğunu yaşamak için kendinizi hazırlayın. Bunu ancak sıradan insanlar yapamaz. Beceriksiz insanlar yapamaz. Aslında bu bir anlamda küçük ruhların göstergesidir. Belki de o zaman insan bilişim teknolojisinin yan etkileri sarmalına düşmüştür. Dünya mahşeri materyaller deryasına dönüşürken, ruhlar da büyük sahra çölüne susuzluktan çatlamak üzeredir. Belki de asıl afet, asıl felaket budur insan için, insanlık için.

            Yaşamakta olduğumuz şu acınası dönemde, insanlar; yüce değerler adına ne kalabildiyse onu da batırmaktan geri durmuyor. Neredeyse bu eylem kayık batırmaktan basit oldu artık. Ve bir “sektör”. İşte böyle bir dönemde insanlığın imdadına “güzel” yetişecektir. Güzel sanatlar yetişecektir, estetik yetişecektir. Bu can simidine tutunan kurtulur, tutunmamakta ısrar eden boğulur. Dünya bu acınası dönemde Rio karnavalına döndü. Eğlence adına çılgınlıklar yeryüzüne yayıldı. Estetikten yoksun çılgınlıklar eğlence adına birçok ocak söndürmeye başladı. Güzel adına “çirkinlikler” toplumu çepeçevre sardı. Sık sık isim değiştiren tehlikeli bir terör örgütü kadar, “fuhuş” memlekete zarar vermeye başladı. Toplum saygınlığını yitirme sürecine girdi. İşte böyle bir “yapay afet”e karşı en güzel önlem, “güzel” dir. Buradaki güzeli, gelişi güzel kullanılan bir kelime değil, insanların tensel ve tinsel bütün işlerine düzen verecek çok kudretli ve sınırları dikkatle ölçülmüş “yapıcı ve yaratıcı bir güç” karşılığı olarak kullanıyoruz. Makyajının arkasında dişiliğini öne çıkaran vampirin kucağına düşmek kadar ölümcül olan bir dış kandırmaca değildir bizim kastettiğimiz güzel. Veya dış görüntüsüne aldanarak burnumuza yaklaştırıp, kokusunu içimize çektiğimizde, zehirleyici etkisinin beynimizi sardığı kötülük çiçeği de değildir. Buradaki güzel, bazı resimlerin ya da heykellerin, görsel açıdan “özel başarısından ya da güzelliğinden” daha çok önemli bir güzel’dir. Buradaki güzel, doğrular dairesinde yer alan, bireysel ve toplumsal mutluluğu sağlayacak insani ve ilahi bir güzellik kavramdır.  

Resmi ve müziği ölü sanatlar olarak görenlere, bu alanlara ilgi duymak için zekaları ya çok hafif ya da çok kaba olanlara, bunlardan yarar umanlara, hemen zevk almayı bekleyenlere yolları açmak ve etkileri çok ani, açık ve şiddetli olduğu için varlığını yadsıyamadıkları bazı ürünlerle sanat arasında bağlantı kurmak bir derece olumludur. Ama sanat sadece bu değildir. Sanat sadece bir “ürün” değildir. O sır dolu, sihirli bir mesaj kutusudur. Belki de sanat, dünyanın helal dairesinde yer alması gereken “Yapay Cenneti”dir. İnsan bunu böyle bilerek “güzele” yaklaştığında, kendi iç dünyasında saklı olan kalıcı zevkleri keşfedecek ve huzur bulacaktır.

 

Sonuç ve Öneri;

 

  1. Polis Meslek Yüksek Okulunda Seçmeli Güzel Sanat Eğitimi dersleri konulmalıdır.

  2. Polis Meslek Yüksek Okulu Resim Kulübü kurulmalıdır. (Bu diğer alanlar içinde geçerlidir)

  3. Polis Meslek Yüksek Okuluna ders dışı etkinlikler bağlamında Güzel Sanatlara yönelik atölyeler kurulmalıdır.

  4. Her öğretim yılı sonunda Polis Meslek Yüksek Okulu ilgili öğrencileri tarafından Devlet Güzel Sanatlar Galerisinde ve Kültür Sarayı Sergi salonunda, resim, heykel ve Türk el sanatlarından oluşan geleneksel sergiler açılmalıdır.

  5. Polis Meslek Yüksek Okulu Öğrencileri Müzelerde gerekli araştırma ve inceleme yapmak üzere yönlendirilmelidir.

 

İnsanlar “Estetik meraklar” ile, güzel sanatların eşiğine çekildiği takdirde mutlu olacaklardır. Sonsuz mutluluğa kavuşma talebinin ne kadar “yüce bir istek” olduğunun ciddiyetini o zaman kavrayacaktır. Dünya sarayının sütunları arasında saklambaç oynayan biz ana-babalarımızın çocukları; her şeyin en güzeline layıkız. Ve buna sahip olmak için çaba göstermek zorundayız. Evreni  ve kendi dünyamızı güzelleştirmek için el ele verenlere selam olsun. Yaptıkları güzel şeylerle, şu gök kubbede hoş bir seda olarak kalabilenlere selam olsun. Yapacakları güzel şeylerle gelecek nesillere, güzel şeyler bırakabilenlere selam olsun. Hepinize selam olsun.

                                                                                                                                            

 

DİP NOTLAR  


[1] G.Ü. Sanat ve Tasarım Fakültesi, Uygulamalı Sanatlar Eğitimi Bölümü Öğretim Üyesi. ANKARA

[2] Arvasi, s. Ahmet, Milletler Arası Temaslar ve Ekonomi, Türk-İslam Ülküsü 2, Burak Yayınevi, İstanbul, Dördüncü Baskı, s. 55

[3] Kafesoğlu, İbrahim, Milli Tarih şuuru, Kültür ve Sanat, Boğaziçi Yayınları,1980 İstanbul, s.12                                 

[4] Şişmanov, Prof. Dr. İv. D., Sofya Üniversitesi, Petrov, Grigory, Olaylar İçinde Büyük Sanatçılar ve Üstün Yapıtları, Çev. Hasip A. Aytuna, İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul, 1979, s. XX

[5] Batur, Enis (Hazırlayan), Modernizmin Serüvenleri (Bir “Temel Metinler” Seçkisi), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul,s. 16

[6] Batur, Enis (Hazırlayan), Modernizmin Serüvenleri (Bir “Temel Metinler” Seçkisi), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul,s. 19

Makaleler

RESİM-İŞ EĞİTİMİNDE YENİ YAKLAŞIMLAR

 

                                                                             Prof.. Ahmet ATAN

 

            1.Giriş

 

Resim-İş Eğitiminde “yeni yaklaşımlar” değişmeyen bir süreçtir. Eskiden beri yeni yaklaşımlar konusunda bilimsel tartışmaların son derece sonuçsuz kaldığı sanat eğitimi ortamımızda resim-iş eğitimi, çağın gereği olarak genel eğitim dizgesi içerisinde önemli bir yer tutar. Bu nedenle Eğitim sistemi içerisinde “Resim-İş eğitiminde yeni yaklaşımlar olgusu”nun önemle ele alınması gerekir. Yeni bir çağa geçiş süreci yaşanırken, sanayileşmesini tamamlamış ülkeler, “Bilgi toplumu”, ”öğrenen toplum” gibi ifadelerle tanımlanmaktadır. Bilgi çağında öğrenen toplumlar, sınır tanımayan hızlı bir bilgiye erişimin, bütün dengeleri alt-üst eden ivmesine tanık oluyor. Ancak günümüze damgasını vuran olgu, tarihin hiçbir zaman kaydetmediği kadar yüksek ivmeli bir değişim olgusudur.

İnsanlar arası bilgiye erişim, bireysel istem ve beklentilerin sınır tanımazlığı, çok yönlü düşünebilmeyi, sanat eğitiminde de demokratlaşmayı gerektirmektedir. Kalıplaşmaların etkisini yitirmeye başladığı bilgi çağında sanat eğitimcileri, tüm dünya kültürlerine açık olmuş ve bu kültürlerin inceliklerinden yararlanmasını bilmiştir.

Gerek teknik, gerekse sanat ve estetik bağlamda, bilgi çağında gelişen iletişim olanaklarının zenginliği ve çağdaş entelektüel düzeydeki yeni bilgilenme kaynaklarının çoğulluğu, bilgiye kolay erişimin doğal sonucu olarak, özgürlüğün ve özgünlüğün sanat eğitimindeki rolünü vazgeçilmez bir unsur olarak ortaya koymaktadır.

Bildiri beş amaç gütmektedir:

1.   Bilgi çağında, çağdaş Resim-İş eğitimi vermede; uygulanabilir eğitim modeli üzerinde, bireysel açıdan özgürlüğün ve özgünlüğün ortaya çıkması için durum değerlendirmesi.

2.   Bilgi çağında, çağdaş sanat eğitiminin, artan eğitim gereksinimi karşısında, bilgiye erişimin “teknoloji ile olabilecek işbirliği ve sonuçlarının” değerlendirilmesi.

3.   Bilgi çağında Resi-İş eğitiminin getirdiği tasarım-uygulayım gücünün geliştirilmesi.

4.   Sanat eğitiminde akademik ünvanlarının kullanımı ile ilgili kısa bir durum değerlendirilmesi.

 

1.a.      Bilgi çağında, çağdaş sanat eğitimi vermede; uygulanabilir eğitim modeli üzerinde, bireysel açıdan özgürlüğün ve özgünlüğün ortaya çıkması için durum değerlendirmesi:

 

            Genel eğitim uygulamaları, kurallı ve sistematik bir yaklaşımla, örgün ve yaygın biçimde  yürütülmeye çalışılırken, güzel sanatlar eğitiminin özgün yönleri kabul edilmekle beraber, genel eğitim dizgesi içerisindeki yeri göz ardı edilmiştir. Bu bağlamda, günümüze kadar  çözülmüş olması gereken güzel sanatlar alanındaki sanat eğitimi problemi, uygulanan eğitim modeli kapsamında halen çözüm beklemektedir. Her şeyden önce güzel sanatlar alanında, çağdaş  ve nitelikli sanat eğitimi verme konusunda- bilgi çağına uyarlanmış biçimiyle- bireysel açıdan özgürlüğün ve özgünlüğün ortaya çıkması için iyi durum değerlendirilmesine gereksinim vardır.

            Sanat öğrencisinin içinde, bir değil birçok yetenek, birçok güç vardır. Ancak kendisini geliştirmek durumunda olan sanat öğrencisi, aldığı sanat eğitimi yöntemi ile yalnız birini en iyi şekilde geliştirir. İşte sanat öğrencisinin eğitim sürecinde, sanat eğitimcisinin yaklaşımı çok önemlidir. Sanat öğrencisine zamanına ve yerine göre tanınacak kimlik, ona özgür olma hissini verecek: Bu özgür ortamda, sanat öğrencisi, cesaretle özgün eserlerini ortaya koyma sürecine girecektir.

            Bilgi çağında, sanat eğitimi alan sanat öğrencisinin, sanatsal gelişim kaynaklarını ve onları oluşturan nedenleri iyi araştırmak ve bu güne kadar “gelinen aşamayı aşmak gerekmektedir”. Bu bağlamda yeni durumlara, yeni sorunlara, değişik olay ve olgulara yönelmek gereği ortaya çıkmaktadır. Bu fenomenin araştırma ve geliştirme merkezleri de sanat eğitimi veren yüksek öğretim ve eğitim kurumlarıdır.

 

1.b.      Bilgi çağında, çağdaş sanat eğitiminin, artan eğitim gereksinimi karşısında, bilgiye erişimin “teknoloji ile olabilecek işbirliği ve sonuçlarının” değerlendirilmesi.

 

            Bilgiye erişim noktasında, kullanılan ve kullanılacak yöntemlerle, verimi arttırmak amacıyla sanat eğitimi, teknolojiyi umulandan daha çok kullanabilecek özelliktedir. Sanat bilgiyi, bilgi teknolojiyi üretmekte, teknoloji de üretilen bilginin olgunlaşmasını ve bilginin yaygınlaşmasını sağlamaktadır. Güzel sanatlar alanında” bilgi” sanatın kuramsallaşmasıdır.

            Bilgi çağının olduğu kadar, çağdaş sanatın da yorumunu yapabilecek, çağdaş sanat eğitimi sürecinde, konu ile ilk derecede ilgili tüm birim ve bireylerin teknoloji ile buluşturulması temel ilke olmalıdır. Güzel sanatlar alanında; sanat eğitimi verme “arayışı”, bilgi çağının ve bilincin ürünüdür. Bilgi çağında, çağdaş sanat eğitimi için, sanatın ve sanatçının dilini anlayan, teknolojiye sempati ile yaklaşımda bulunan, onlardan gelecek mesaj sinyallerini çözümleyebilecek, teknoloji donanımlı “hocaların hocası” konumunda olan sanat eğitimcilerini yüksek düzeyde araştırma ve geliştirmeye geçişin sağlanması gerekir. Bilgi çağını takip etme alışkanlığını kazanmış insan, doğal olarak en son gelişmeleri göz önünde bulundurarak yeni araç gereçleri tanımayı, tanıtmayı, ilk öğreneni ve öğreteni olmayı ister. Bu nedenle çağcıl gelişimlere açık bir sanat eğitimcisi için teknolojik araç-gereçlerle işbirliği kaçınılmaz bir durumdur. 

 

1.c.      Bilgi çağında sanat eğitiminin getirdiği tasarım-uygulayım gücünün geliştirilmesi.

 

            “Bilgi, bilinç ve dürtülerin” dengede olmasından oluşan ruhsal özgürlük, sanat eğitiminde, tasarım-uygulayım gücünün geliştirilmesine ortam hazırlar. Günümüzde sanat eğitiminin  önem kazanması, tasarım gücünün, teknolojiye paralel olarak uygulama alanı bulması ile de ilgilidir. Çağa adını veren bilgi trendinin hızla yükselmesi, basılı olduğu kadar görsel yolla bilgiye erişimin etkinleşmesi, güzel sanatlar eğitimi alanında tasarım ve uygulayım yetisinin geliştirilmesi için yeterli çabanın gösterilmesine gereksinim vardır. Bilgi çağında sanat eğitiminin getirdiği tasarım-uygulayım gücünün geliştirilmesi için; sanat eğitimcisi-sanat öğrencisi ile beraber, öncelikle özellikle kurumsal finansman kulanımından sorumlu yönetim ile ilgilidir.

 

1.d.      Sanat eğitiminde, Eğitim Fakültelerinde yeniden yapılanma adına uygulamaya konulan ders türleri ve kredi saatleri ile ilgili kısa durum değerlendirmesi.

 

            Bilgi çağında, sanat eğitiminde, çağın gereği olarak, gelinen aşamayı aşmak için yeniden yapılanma girişimlerine gerek vardır. Ancak bu “yeniden yapılanma” girişimlerinde bulunurken; etki ve yetki kullanımına açık birimlerin, konuyu aceleye getirmemesi gerekir. İyi irdelenmiş ve sanat eğitiminin çağa uyarlanış özelliklerini yaşayarak öğrenen kurum yetkililerinin görüşlerinin dikkate alınması önemlidir. Türkiye; ekonomik, coğrafik, kültürel farklılıkların olduğu bir yerdir. Gelişimini tamamlamış ülkelerin, bilgi çağının gereği olarak sanat eğitiminde uyguladığı-uygulayacağı modeller, mutlak olarak gelişim ve değişim sürecinde yeniden yapılanmayı gerektirecektir. Ancak gelişim sürecini devam ettirmekte olan ülkelerde, kendi iç gözlemlerinde bulunarak sanat eğitimi ilkelerinin belirlenmesi gerekliliği vardır.  

           

1.e.      Sanat eğitiminde akademik ünvanlarının kullanımı ile ilgili kısa bir durum değerlendirilmesi:

 

           

            Türkiye’de, sanat eğitimini ve eğitimcilerini, gerektiği düzeye eriştirmek başlıca ilkelerden bir olmalıdır. Çünkü sanat eğitimini uygulamaya koyan, birinci derecedeki bireyler, sanat eğitimcileridir. Sanat eğitimcisi olmayan yerde sanat eğitiminden söz edilemez. Bununla beraber, sanat eğitimini, çağdaş kılacak ilk yönlendiriciler de sanat eğitimcileridir. Ancak sanat eğitiminin gerekliliğine içtenlikle inanmayanlarca düzenlenen eğitim politikaları ve buna koşut olarak eskimiş veya gerçek anlamda -irdelenerek- yenileştirilemeyen eğitim politikaları bağlamında; sanat eğitimi hak ettiği yere bir türlü oturtulamadığı gibi, sanat eğitimcileri de pek çok yönden dikkate alınmamışlardır. Bilgi çağının gereği olarak, sanat eğitimi, özel öğretim yöntemleri kapsamında değerlendirilmesi gerekir. Yaratıcı tasarım-uygulayım yanında, diğer bilimsel alanlarda da gereken araştırma-geliştirme çalışmalarında bulunan sanatçı öğretim elemanları, ünvan kullanımında olumsuzluklarla karşı karşıya bırakılmışlardır. “Dr.” Ünvanını kullanmamak sanatçı öğretim elemanına bir şey kaybettirmediği gibi, kullanması da özlük hakları anlamında fazla bir şey kazandırmayacaktır. Ancak sanat eğitimi veren yüksek öğretim kurumlarında, bu durum kargaşaya neden olmakta, sanatçı öğretim üyelerinin değil ama, prosüdürü bilmeyen yöneticiler için bir prestij kaybına yol açmaktadır. Bu nedenle, böyle bir olumsuzluğun ortadan kalkması için, çalışma yamaya gerek vardır.

 

2.         Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu bölgesinde yer alan Diyarbakır ilimizde Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi  Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü’nde çağdaş sanat eğitimi verilmesi ile ilgili, değişik deney ve sonuçlar :

 

            Bilgi çağı ile tanışmanın gereği, sanat eğitimini veren yüksek öğretim kurumlarında, özgür ve özgün çalışma ortamını oluşturmak olmalıdır. İyi bir sanat eğitimcisi olmak, iyi bir sanat öğrencisi olmaktan geçer. Bu görüşten yola çıkıldığı takdirde, sanat öğrencilerini, hedeflenen düzeye eriştirebilmek için, özgür ve özgün çağrışımlara düşünsel yönden açık eser vermeye yönlendirmek gereği vardır. Çünkü bu tür bir eğitim sürecinde, araştırma, bulma, uygulama, sınama, yargılama, hüküm çıkarma, eleştirme ve sonuçlandırma gibi etkenler, özgürlük ve özgünlük bağlamında nitelik belirleyici unsurlardır. 

            Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu bölgesinde yer alan Diyarbakır ilimizde Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi  Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü’nde özgür ve özgünlük bağlamında çağdaş sanat eğitimi verilmesi ile ilgili, değişik deney ve sonuçlar saptanmaya çalışıldı. Karşılaşılan durumlara dayanılarak kişisel yorumlar yapıldı. Yapılan çalışmada sonuca nasıl varıldığının sebep- sonuç ilişkisi içerisinde açıklaması yapılmaya çalışıldı.

 

2.a. Deney 1.

 

            D.Ü. Eğitim Fakültesi, Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümünde, son sınıfa devam eden üç öğrenciye sözlü olarak soruldu. Soru şu; “Diyarbakır Eğitim Fakültesinde, güzel sanatlar alanında, bilgi çağında olduğumuzun bilinci içerisinde çağdaş sanat eğitimi nasıl olmalıdır” :

            Birinci öğrenci ( Bedran TEKİN ) : Belli bir düzeye kadar sanat eğitimini almış sanat öğrencisi, kendi kurallarını da ortaya koyabilmelidir. Katı kurallar kıskacından kurtulduğumuz takdirde, bilgi çağının gereği Diyarbakır’da yerine gelmiş olacaktır.

            İkinci öğrenci ( Sabahattin ZENGİN) : Bilgi çağında, çağın baş döndürücü gelişim ve değişimi karşısında, sanatta da akımlararası bir yakınlaşma olduğu kanısındayım. Plastik sanatlarda cesur avangart çıkışlar gözlemleniyor.

            Üçüncü öğrenci ( Rojda OK) : Bilgi çağının getirisi olarak, kuralı bilen ama kimi zaman kuralı ihmal etmeyen bir kuraldışı anlayışla resim yapmak istiyorum.

 

2.b. Bulgu 1.

 

            Sanat öğrencisinin, eserini ortaya koyma sürecinde; her türlü dış ve iç baskıların güdümünde olmama istekleri doğrultusunda; özgün eser ortaya koyabilmek için, özgür olma talepleri saptandı. Ayrıca Diyarbakır İl’inde yaşamanın bilgi çağının gereklerini yerine getirmeye engel olmadığı vurgulandı. Kuralı ihmal etmeyen ama kuraldışı bir anlayışla özgür ve özgün eser verilebileceği üzerinde duruldu. Bilgi çağında akımların gelişim ve değişim evresi geçirdiği iddia edildi.

 

2.c Deney 2.

           

            Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel sanatlar Bölümü üçüncü ve son sınıf öğrencilerinin her birinden dört adet olmak üzere ; “21. Yüzyılın eşiğinde Türkiye” konulu yağlıboya tekniği ile tablo tasarım ve uygulayımı yapmaları istendi. Tabloların kısa kenarı 100 cm.‘den kısa olmaması belirtildi. Çalışmaların tamamlanması için, yaklaşık 45 gün süre verildi. Süre bitiminde tablolar ile beraber 420 adet diapozitif alındı ve arşivlendi.

 

 2.d. Bulgu.

 

            Sosyal boyutu: Tasarım ve uygulayım süresince sanat öğrencileri, büyük bir zevk ve heyecanla çalışmaya başladılar. Kendi aralarında yoğun bir görüş alış verişi gözlendi. Kaynak taramaları dikkat çekti.

Toplumsal boyutu: Yerel Televizyonlar gelerek çalışmaların akışı içerisinde çekimler yaparak güneydoğu Anadolu bölgesi için yayın yapıldı. “21. Yüzyılın eşiğinde Türkiye” adı ile karma sergi düzenlendi. Halk tarafından merak ve ilgi ile izlendi.

Teknik boyutu: Tablolarda hakim konu; soyutlamaya dayalı uzay boşluğu, çatışmalar, çelişkiler, özlemler, uzlaşı umutları, teknoloji, barış, trafik, çevre, makine, metal, ideolojik mesajlar.

            Hakim renkler: Düz, yüzeysel lekeler, mavi renk çoklukla kullanılmış, kırmızı, sarı.

            Hakim biçimler: Kare, dikdörtgen, daire, helezonik kıvrımlar, dikey ve yatay düz çiz ve(veya) çubuklar, boşlukta yer alan perspektife dayalı geometrik biçimler.

 

2.e. Deney 3.

 

            Diyarbakır Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel sanatlar eğitimi Bölümündeki üç sanat eğitimcisine sözlü olarak soruldu. Soru şu: “ Güzel sanatlar alanında, bilgi çağında olduğumuzun bilinci içerisinde sanat eğitimi nasıl olmalıdır? ”. Alınan görüşler şöyle:

            Öğr.Gör. Evren DAŞDAĞ ( Seramik A.B.D. ) : Öğrenci teknoloji ile buluşturulmalıdır. Bilgi çağının gereği budur. Sanat öğrencisi özeldir, özel öğretim yöntemi uygulayarak, özgür ortamda, özgün eserler vermeleri sağlanmalıdır.

            Öğr.Gör. Mustafa Diğler ( Resim A.B.D.): Bilgisayar, internet gibi araç- gereçlere dayalı teknolojik bir gelişimle, sanat eğitimi veren kurumlarda demokratik bir model geliştirilmeli.

Yrd. Doç. Sinan ŞENÇİÇEK ( Heykel A.B.D. ) : İlgili yönetim birimlerince sanat eğitimine ve sanat eğitimcisine hak ettiği değer ve önem verilmeli. Toplum bu konuda daha olumlu bir yaklaşım sergilemekte.

 

 

2.f. Bulgu 3.

 

            Bilgi çağının: teknoloji, özgürlük, özgünlük gibi kavramlarını çağrıştırdığı gözlendi. Teknoloji kavramı: Sanat eğitimini dolaylı ve direkt olarak ilgilendiren ders araç-gereçler olarak algılandığı gözlendi. Sanat eğitimcilerinin genel-geçer akademik kuralları sanat öğrencisine öğrettikten sonra büyük oranda serbest bırakılması ve değerledirmelerin daha demokrat olması gereği vurgulandı. Eğitim Fakülteleri, güzel sanatlar Eğitimi Bölümlerine gereği kadar ilgi gösterilmesi gerektiği vurgulandı.

 

SONUÇ VE ÖNERİ:

 

n    Bilgi çağında, bilgiye erişim daha kolaylaşmıştır. Bunun aracı unsurları, görüntülü ve basılı yayın organları ile beraber, bilgisayar ve internet’tir. Bu açıdan sanat eğitimcileri ve sanat öğrencilerinin, bu ve benzer teknolojik donanım ile tanıştırılması ve buluşturulması önemlidir.

n    Bilgi çağında sanat eğitimi ön plana çıkan alanlardan biridir. Bu nedenle bu alanı ön plana çıkaran nedenler dikkate alınarak bu eğitimi veren kurumlar yüksek düzeyde desteklenmelidir.

n    Orta ve yükseköğretimde  sanat eğitimi veren kurumların bilgi ağını kurmaları gerekmektedir.

n    Sanat eğitimcilerinin akademik ünvanlarında bir kargaşa yaşanmaktadır. Sanat eğitimi veren akademik personelin “Dr.” Ünvanını kullanması için gerekli çalışmalar yapılmalıdır.

Makaleler

BİLGİ ÇAĞINDA TÜRK DÜNYASI VE TÜRK SANATI

TURKISH WORLD AND TURKISH ART IN SCİENCE AGE

 

                                                                                               Prof. Ahmet ATAN

 

ÖZET

 

Yeni bin yılımızda gelişimini tamamlayan ülkelerin bilgi toplumunu oluşturarak yeni bir çağa  geçiş sürecini yaşadıkları görülmektedir. Uluslararası arena, her alanda çok hareketli, birbirini çelen ya da tamamlayan türlü  aktivitelerin kaynaştığı olaylara sahne olmaktadır. Bilgi çağının gereği olarak, çağı yakalama çabası gösteren Türk Dünyası; günümüzde ulaşmış olduğu boyutlar ve yapısal farklılaşma itibarıyla ciddi bir güç olarak ortaya çıkmaktadır.

Bağımsızlıklarına kavuşan Türk toplulukları, sahip oldukları zengin kültür ve geniş coğrafya ile, çağdaş dünyada, saygın ve yeni bir Türk Dünyası oluşturdular. Batı dünyası, hızlı değişimi yaşarken, Türk Dünyasının da varlığını kabul etme sürecine girmiş bulunmaktadır. Bu durum karşısında Türk Dünyasının uluslararası saygınlık aşamasında, daha etkin bir yer alabilmesi için, sanat kültürünün tanınması ve tanıtılmasına daha fazla önem vermesi gerekmektedir. Güzel sanatlara yönelmenin gerekliliği, Türk Dünyasını çağdaş dünyaya tanıtmanın ve tanıştırmanın inşaasına önemli katkıda bulunacaktır.

Güzel sanat eserleri, Türk Dünyasının vatan topraklarının, onurlu abideleridir. Bu bakımdan sanat tarihçileri bir ulusun tarihini yazarken, artık savaş ve zaferlerden çok, o ülke insanlarının ortaya koydukları sanat eserlerini incelemektedirler. Çünkü sanat eserleri, Türk Dünyasının düşün hayatının görülür anıtları olduğu gibi, bir ülkede yaşayan Türk varlığının da inkâr edilemez delilleridir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra doğan birçok yeni devletin sanat eserlerini bulup ortaya çıkarma gayretleri, ulus olduklarını ispatlama durumunda kalmalarındandır. Toplumların, kendi varlıklarını kanıtlayan sanat eserlerini, çağımızda birbirlerine tanıtma yarışına girmelerinin nedeni, egemen devlet olma ve bunu sürekli kılma politikasının basit bir yansımasıdır.

Bulunan ilk Türk sanat eserlerini, yaklaşık beş bin yıllık bir geçmişe dayandıranlar vardır. Bu eserleri ortaya koyan Türk Dünyası, kendi tarihsel geçmişini bu arkeolojik kalıntılarla, bir anlamda kanıt göstererek, somut olarak ortaya koymaktadır. Giyim-kuşamlardan barınaklara, av ve ev aletlerinden silâh kabzalarına varıncaya kadar gösterilen sanatkârane tasarım, yüzyılımızın sanatlarına kaynak olmaktadır.

Tarihlerinin bin yıldan fazla bir dönemini, yakın doğu kültürü dairesi içinde geçiren Türklerin, ortaya koydukları Türk kültür, sanat ve uygarlığını her kurumu ile incelemek, bu gün bizim için bilimsel zorunluluktur. O uygarlık ki; en büyük hasleti yapıcılığa, yaratıcılığa ve teşkilatçı bir kudrete sahip olmasıdır. Türk devlet örgütü ve yönetiminin, bilim kültür ve sanat eserlerinin meydana getirilmesinde, “Yurt’ta barış, dünya’da barış” siyaseti ile hareket ettiği,  her dönemde izlenmiştir.

Türk Dünyasının refah ve mutluluğunu arttırmak, milli birlik ve bütünlük içinde iktisadi, sosyal, kültürel ve sanatsal kalkınmayı desteklemek ve hızlandırmak; Ve nihayet Türk dünyasını çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı, seçkin bir ortağı yapmak için, ilki Türkiye’de, Isparta Süleyman Demirel Üniversitesinde düzenlenen “Türk Dünyası Kültür ve Sanat Sempozyumu” büyük önem taşımaktadır.

Sonuç ve öneriler;

*Dün ütopya olarak nitelendirilen pek çok olay, bu gün gerçek olmuştur. Bu gün ütopya olarak nitelendirilen pek çok olayın da yarın gerçek olacağından hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır. O halde vakit kaybetmeden ciddi, planlı ve programlı çalışmalar uygulamaya konulmalıdır.

*Türk Dünyası, çeşitli kültürlere ve değişik tarihsel dönemlere ait örnek sanat ürünleri ile bilgilendirilerek tanıştırılmalıdırlar.

*Türk Dünyasının yapısal, tarihsel, kültürel ve sanatsal perspektiflerden çıkarak ve bu perspektifler arasındaki bağlantıları kavrayarak, çeşitli sanat disiplinlerine ait ürünlerin temel çözümlemelerini yapacak duruma gelmeleri sağlanmalıdır.

*Türk sanatını ve sanatçısını ortaya çıkaracak, tanıtacak, meslek birlikleri, federasyon ve konfederasyonları oluşturacak; Türk Dünyası Kültür ve sanat konseyi kurulmalıdır. [A1] 

 

Anahtar Kelimeler: Türk Dünyası, Bilgi çağı, kültür, Güzel sanatlar.

 

 

 

SUMMARY

Forming a science community, the countires completed their development  in our new  thousand year, are observed to prepare for a new century. The international arena has been a stage to various very fast events diverted or connected with each other in this field. Trying hard to catch the age the Turkish world with its dimensions and structural differenciation is appearing as a grave power in our age.

With their rich culture and large geographical lands the Turkish communities who won their independence formed an esteemed and a new Turkish world in the contemporary  world while  the west world living a fast process the Turkish world started to get into the process of accepting its existence. In this situation to take a more esteemed part in the world the Turkish world should spend more efforts with its culture and art to be known. The necessary of turning towards  to fine art will help to introduce the Turkish world to the contemporary world a lot.

Fine arts works are the esteemed monuments of motherland of Turkish world. Therefore, while writing the history of a country the art historians are rather dealing with the history of their art works than their wars and victories. Because the work of art are undeniable proofs of Turkish world’s thought monuments and Turkish existence in any country. Many new nations appeared after the second world war are trying to find out their art works so they can approve that they were nations before. The reason why the goverments are in a race of introducing their art works to each other is a simple reflection of the policy that they used to be the dominion state in the history or soever.

Some say the first Turkish work of art found goes back to 5000 years. The Turkish world proving itself by presenting those archeological remnants is trying to prove its historial background in this manner. The imagination of clothes, shelters, hunting and house tools and weapon handles are a good source for the art of our century.

It is now a scientific compulsory for us to research the culture and civilization of Turks who lived a phase more than a thousand years within the frame of near-east culture. This is a civilization that has had the power of creativity and organizativity. It has been observed in every phase of the history that the Turkish state and organization acted in the manner of “ Peace in the world peace at motherland.” While bringing up their science, cultural and art works.

To increase the Turkish world’s circumstances and prosperity, to support and accelerate economical, cultual and art development in national unity and wholeness and at last to carry the Turkish world as one of specific, esteemed and selected partner to the others the first “ The Turkish world cultural and art Semposium” hold in Turkey in Isparta Süleyman Demirel University plays an important role.

RESULT AND SUGGESTİON:

Event known as utopia yesterday are fact today . Nobady should worry the things known as   utopia will tomorrow turn to reality. So we should start implementing grave, planned and programed works as soon as possible.

The Turkish world should be introduced with sample cultural works belonging to various culture and different historical phases.

We should ensure that Turkish world go far beyond structural, historical and cultural scopes and comprehends the connections between those perspectives and do the basic analysis of arts belonging to miscellaneous art disciplines.

We should set up profession unities, Federations and Confederations that will help to multiple the numbers of Turkish art and art dealers, which will form Turkish world cultural and art concil.               

 

Key Words: Turkish world, Science age, culture, Fine arts.

 

Giriş:

Yeni bin yılımızda gelişimini tamamlayan ülkelerin bilgi toplumunu oluşturarak yeni bir çağa geçiş sürecini yaşadıkları ve dünyanın bir bütün olarak bilimsel-teknolojik devrimden geçmekte olduğu görülmektedir. Uluslararası arena, her alanda çok hareketli, birbirini çelen ya da tamamlayan türlü aktivitelerin kaynaştığı olaylara sahne olmaktadır. Bilgi çağının gereği olarak, çağı yakalama çabası gösteren  Türk Dünyası; günümüzde ulaşmış olduğu boyutlar ve yapısal farklılaşma itibarıyle ciddi  bir güç olarak ortaya çıkmaktadır.

Bağımsızlıklarına kavuşan Türk toplulukları, sahip oldukları zengin kültür ve geniş coğrafya ile, çağdaş dünyada, saygın ve yeni bir Türk Dünyası oluşturdular. “Ulusal sınırların ötesine geçen, onları aşan bir kavram son derece güç, gerçekte köklü bir süreçtir ve bunu yapmak, toplumun entelektüel profilini de şekillendirmektir.”2 Zaman, ülkemizin kayıtlarını toparlamanın zamanıdır.3 Zaman, Türk Dünyasının bilgi ve belge birikimini toparlama zamanıdır.

 Batı dünyası hızlı değişimi yaşarken, Türk Dünyasının da varlığını kabul etme sürecine girmiş bulunmaktadır. Bu durum karşısında Türk Dünyasının uluslararası saygınlık aşamasında, daha etkin bir yer alması için, sanat kültürünün tanınması ve tanıtılmasına daha fazla önem vermesi gerekmektedir. Güzel sanatlara yönelmenin gerekliliği, Türk Dünyasını, çağdaş dünyaya tanıtmanın ve tanıştırmanın inşasına  önemli katkıda bulunacaktır.

Güzel sanat eserleri , ırk ve din farkı olmaksızın, bütün insanlığın malı olmakla beraber, Türk dünyasının vatan topraklarının, onurlu abideleridir. Bu bakımdan sanat tarihçileri bir ulusun tarihini yazarken, artık savaş ve zaferlerden çok, o ülke insanlarının ortaya koydukları sanat eserlerini incelemektedirler. Çünkü sanat eserleri, Türk Dünyasının düşün hayatının görülür anıtları olduğu gibi, bir ülkede yaşayan Türk varlığının da inkâr edilmez delilleridir. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra doğan birçok yeni devletin, sanat eserlerini bulup ortaya çıkarma gayretleri, ulus oluklarını ispatlama durumunda kalmalarındandır. Toplumların, kendi varlıklarını kanıtlayan sanat eserlerini çağımızda birbirlerine tanıtma  yarışına girmelerinin  nedeni, egemen devlet olma ve bunu sürekli kılma politikasının basit bir yansımasıdır.

Değişen  dünya’da, yeni dünya düzeni içinde güçlü bir topluluk olma mücadelesi veren Türk Dünyası, hızlı  değişim süreci içinde önemli reformlar gerçekleştirmektedir. «Sağlıktan sanata, ekonomiden eğitime» hemen hemen Türk Dünyası’ndaki tüm kurumlar yeni oluşum hareketlerinden payını almaktadır. Yalnız bunu gerçekleştirirken «yeniden bilinçli örgütlenme» durumu ortaya çıkmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, Türk Dünyası, yeni koşullara  ve gereksinimlere göre, devlet yapısını  yeniden düzenlemek, sosyal, siyasal, ekonomik, kültür ve sanat politikalarına, yeniden çeki düzen vermek zorundadır. Değişen dünyada, etkin konuma gelen Türk Dünyası, hızlı bir değişim olgusu içindedir. Bu değişim olgusuna uyum sağlamada Türk Dünyası güçlük çekmemektedir. Bu olgu üniversitelerde, fabrikalarda, hastanelerde, müzelerde, sanat galerilerinde, çarşı-pazarda belirgin bir biçimde gözlemlenmektedir. Gerçekten de « değişen dünya’da yeni bir Türk Dünyası doğmak üzeredir».

Türk Dünyası, değişen dünya’da, büyük bir dönemecin eşiğindedir. İçinde yaşamakta olduğumuz bilgi çağında, sosyal, kültürel ve sanatsal gelişim kaynaklarını ve onları oluşturan nedenleri iyi araştırmak ve " gelinen noktayı aşmak gerekmektedir”. Durağan, statik, “esir” bir eski Türk coğrafyası üzerinde dinamik, hareketli, gelişmelere açık özgür bir Türk Dünyası yükselmektedir. Bu bir dilek değil, gerçek bir olgudur. Avrasya’da güçlü, sanayileşmiş, yüzyılların kültür ve sanat birikimine sahip Bir Türk Dünyası doğmaktadır. Türk Dünyası  bu özelliğinden dolayı, yeni dünya düzeni içinde sürekli öneme sahip birçok özellikler taşımaktadır. Ve bu yüzden çağdaş dünyada hiç  bir zaman -istense de- gerilere itilemeyecektir.

Kendini yüceltme iradesini elinde tutan Türk Dünyası, öz dinamiklerine ters düşmeden, değişen dünyada hak ettiği yeri almak üzeredir. Türk Dünyası ulusal özlemlerine kavuşmanın eşiğindedir. Çağdaş Türk kültürünün temsilcileri olan sanatçılar, Türk Dünyasının değişen dünyadaki yerini bilerek kendini ona göre hazırlamakta, geçmişi büyüteç altına alarak, geleceğe yönelik rotasını çizmektedir. Çağın getirisi olarak değişen dünyada, bir kıtalar buluşması yaşanmaktadır. Sanat da, hızlı değişim sürecinde bir  “sosyal değişim”dir. Türk Dünyasının çağdaş toplum olma yönündeki çabaları içinde, karşı karşıya bulunduğu hızlı değişim süreci içinde sanatın, diğer tüm atılımlardan daha önce etkileşime uğradığı gözlenmektedir. Tarih  boyunca   devam  eden  değişim süreci  içerisinde, sanatçıların ve sanat eğitimi kurumlarının özel bir yeri olmuş, bir anlamda bu kişi ve kurumlar toplumun sosyal değişmesinin aynası olmuşlardır. Sanatçıyı ve sanat eğitimi kurumlarını, toplum sisteminden  bağımsız olarak düşünmek mümkün değildir. Günümüzde ekonomik, bilim  ve teknolojik alanlardaki hızlı değişim süreci sanat faaliyetlerini etkilemektedir. Toplumdaki  hızlı sosyal değişimle beraber, değişen beğenilere göre sanatçılar çalışma programlarını yeniden düzenleme gereğini hissetmektedirler. 

Uzun ceht ve gayretlerden sonra alnında ilk ışığı hisseden Türk sanatçısı, hızlı değişim  sürecinde Türk Dünyasının hak ettiği yere gelmesi için elinden geleni yapmaktadır. Türk sanatçılarının; özgün konstrüktif anlayışa yaklaşan cesur çıkışları bir bakıma çağdaş Batı soyutlamaları ile yarış edebilecek niteliğe erişmiştir

Türk sanatçısının evrensel değerlere ulaşabilmek için kat ettiği uzun ve yorucu yolculuk, Türk Dünyasına binlerce eser kazandırmıştır. Türk Dünyası, kendi kültür ve sanat eserlerine sahip çıktığı takdirde,insanlığın ortak malı olan uygarlığa önemli katkıda bulunmuş olur. Uluslar, önce kendi kültür ve sanat değerlerini aksettirecek eserleri meydana getirmeden medeniyete katkıda bulunamazlar. Türk Dünyasının kendi kültür ve sanatını, detaylı bir biçimde ortaya koyabilmesi için aşılması gereken bazı engeller vardır. Bu engellerden biri; Alfabe değişikliği, ikincisi; Türk Dünyasının yer aldığı geniş coğrafyadır. Bu iki engel, inanılmaz zenginlikteki tarihi birikimimize ulaşmayı güçleştirmektedir. Onun için özellikle ve öncelikle bu iki engelin aşılması gerekir. 

Çağdaş Dünya ile entegrasyon olgusu, Türk Dünyasında her alanda yansımaktadır. Sosyal değişime paralel olarak, Türk Sanatındaki yenilenme olguları Batılılaşma süreci olarak tanımlanmaktadır. “ Batı’yı merkez alan kitaplarda, Doğu, insanlık tarihinde talî bir unsurmuş gibi ele alınmakta...”4 ancak, Türk Dünyası sanatları, diğer Orta Asya, Orta Doğu ve Doğu sanatlarıyla aynı kategoride değerlendirilirse, daha sağlıklı sonuçlara ulaşılabilir. Türk sanatçısının, insana, eşyaya ve tabiata bakışı ile, Batı’lı sanatçının bu değerlere bakışı örtüşür. Bu bağlamda, bilgi çağının gereği olarak, sanatın oluşum sürecine, geniş bir perspektifle bakıldığı takdirde, sanatsal açıdan, dünya haritasında, ilginç kesişme noktaları ortaya çıkabilecektir.

Yüzlerce ulus, milliyet etnik topluluğu enternasyonalizm temelinde bir araya getiren Sovyetler Birliği çok sayıda kültürün oluşturduğu bir dokuya sahip.5 Rus kültürünün özünü tanıyan ve kendi kültürü ile sentezini kuran Türkî cumhuriyetlerindeki Türk sanatçılarının sanat eserlerini tanımak ve tanıtmak yapılması gereken önemli görevler arasında yer almalıdır. Çünkü bu Türk çocukları, dünya klasikleri arasında yer alabilecek kültür ve sanat birikimine sahiptir.

Modernleşme takvimini içeren hızlı değişim süreci; sanatçıların toplumsal duyarlığı paylaştıkları oranda, toplumun nabzını tablolarda yansıtmalarına sahne olmuştur. Türk Dünyası, hızlı değişim sürecinde her alanda olduğu gibi güzel sanatlar alanında da kayda değer gelişmeler göstermektedir. Türk sanatçısı mensubu olduğu toplumun  engin ve zengin bir kültür  birikimine sahip olduğunun bilincindedir. Ve bunu sırtında bir yük olarak taşımanın sorumluğu içerisinde öz dinamiklerine sahip çıkmaktadır. Teknik kaynaklar dünyanın neresinde olursa olsun onlardan yararlanmasını bilmektedir. Türk sanatçısı yoğun çalışma programlarını alışkanlık haline getirerek  aydınlık ufuklara doğru yol almaya başlamıştır. Bilgi çağına kendini hazırlayan Türk sanatçısı sistematik bir çalışma programının gerekliliğine inanarak ciddi organizelere girme çabasındadırlar. Türk Dünyası sosyal değişimin  yeni ufuklarına doğru hızla yol alırken Türk sanat dünyası da kendine düşen görevi  yararlı bir rekabet  ortamında yüceltmeye çalışmaktadır.

İçinde yaşamakta olduğumuz bin yılımızın, sosyal, kültürel ve sanatsal gelişimini anlamak için onları meydana getiren nedenleri iyi incelemek ve gereklerini yerine getirmek gerekmektedir. Çok kısa zamanda oluşan bir sosyal değişim, batı toplumunu temelinden etkilediği gibi, Türk Dünyasını da etkilemiştir. Aynı zamanda toplumun bir parçası olan sanatçıyı dolayısı ile sanatı da etkilemiştir. Endüstriyel çağın seri  halde buluşları toplumları bilgi toplumu haline getirmiş, sanatı da düşünsel amaçlı aktivitelere zorlamıştır. Hızlı değişim sürecinde, “Türk Dünyası yeniden doğuşun sancılarını çekerken”, öz dinamiklerimize yönelmek en akılcı bir yaklaşım olacaktır. Toplumsal ve kültürel koşullar altında, sanatta yeni bir anlayışa geçmenin bir gerileme  değil, kaçınılmaz bir değişim olduğunu göstermekte ve yeni bireşimlerin bu açıdan değerlendirilmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır.

Toplumların  siyasal, sosyal  ve  kültürel    varlıklarının deposu tarihtir. Ancak, kültür varlıklarının iki deposu veya  iki şahidi vardır. Bu iki şahidin birisi gelenek, ötekisi ise sanat eserleridir. Bu topraklar üzerinde Türk uygarlığının şahitleri var olursa, Türk Milleti'nin var oluşunun ve büyük bir medeniyete sahip olduğunun ispatlanması daha kolay olur.

Türkiye’de Cumhuriyet dönemi Türk sanatı:

Osmanlı  İmparatorluğundan  Türkiye  Cumhuriyeti  devletine  geçiş köprüsünün mimarı olarak tanımlanabilecek Atatürk; homojen bir toplum yapısını inşa etme mücadelesini verirken daha dinamik bir toplumu hedefliyordu. Atatürk “ Ey yükselen nesil senin için yükselmenin sınırı yoktur. “  sözü ile  hedef belirleyerek önderliğini yaptığı toplumu dinamizme sevk etmeye çalışıyordu. Çünkü ileri görüşlü bir lider olma özelliği ile sosyal dinamizmin, sosyal değişimi getireceğini biliyordu. Tarihçilerimiz Atatürk’ün Millî Mücadeleden önce, Millî Mücadele devamıca ve ondan sonraki devrede askerî ve siyasî faaliyetlerini ortaya koymuşlar, inkılâplarını incelemişlerdir. Bununla beraber, Türkiye Cumhuriyetinin binlerce yıllık Türk tarihi çerçevesinde taşıdığı ehemmiyeti, önceki Türk devletleri hususiyle de Osmanlı İmparatorluğundan aldığı kültür mirasını ve bu mirasa kattığı yeni değerleri araştırmayı hemen hiç denememişlerdir.6

Türkiye Cumhuriyeti'nin çocukları; şanlı bir imparatorluğun torunları ve Türk Dünyasının bir uzantısı ise, bu;  şanlı bir   kültür  ve sanat varlığının sahipleri    olduğunun göstergesidir. Bunu böyle bilen Atatürk, Anadolu'nun  Türkiye  Cumhuriyeti'nin  öz toprakları olduğuna inanıyor ve Türk Kültürü ve Sanatı   üzerindeki tüm çalışmaları hep  bu   temele   dayanıyordu. Atatürk, Anadolu'nun kendisine has bir harsı, bir sanatı olduğunu biliyor, ancak bunu hem Türk Dünyasına hem de genel dünyaya anlatmak ve tanıtmak istiyordu. Bunun için yönetim düzeyindeki tüm imkânları seferber etti, yol gösterdi, Halk'a aydınlatma faaliyetlerinde bulundu. Türk Tarih ve Türk Dil Kurumları'nı kurdu. Her fırsatta  sanatçıları övdü, onları yükseltici, teşvik edici sözlerle onlar gayrete getirmek istedi. Düşünce ve görüşlerine çok önem verilen Atatürk; Mimarları, Ressamları, Müzisyenleri, Tiyatro Sanatçılarını onurlandırıcı demeçlerle, onların toplum içindeki statülerini  yükseltmeye çalıştı. 1937 yılında yapılan ikinci  Tarih Kongresi nedeni ile Dolma Bahçe Sarayı'nın  fuayede’sinde arkeolojik bir sergi açıldı. Bu sergide; Anadolu Hitit kalıntıları, Batı Anadolu'daki Roma ve Helenistik devir kalıntıları, Anadolu Selçuklularına ait anıtlar, Osmanlı mimari anıtları ve sanat eserleri teşhir edildi. Atatürk bunlardan başka, Dolma Bahçe Veliaht dairesinde Türk Resim ve Heykel Müzesi'nin kurularak açılmasını da emretti. Batı anlayışlı 'pentürel' resim sanatı Türk toplumunda çok genç, ancak 1870'lerde başlamıştır. 1937 yılına kadar Anadolu'nun hemen hiçbir kentinde Resim ve Heykel Müzesi yoktu. Sadece Arkeolog-Ressam Osman Hamdi Bey'in öncülüğünde 1881 yılında kurulan Asâr-ı Âtika Müzesi mevcuttu. Evlerden, kişilerden, kurumlardan, resimler ve heykeller toplanarak veya satın alınarak, Resim ve Heykel  Müzesi Atatürk tarafından bizzat sergi ile beraber açıldı . Atatürk'ün  halkı aydınlatma faaliyetleri doğrultusunda Türk aydınlar arasında «Türk Sanatı» görüşü hakim olmaya başlamıştı. Hattâ bu isim altında Sanatçı-yazar Celâl Esat Arseven tarafından 305 sahifelik bir kitap yazılmış ve yayınlanmıştır. Bu eserin hazırlanış tarihine bakılırsa 1934 ile 1935 yıllar arasında olmalıdır ki, Atatürk'ün tarih araştırma faaliyetlerinin yoğun olduğu bir döneme rastlar. Atatürk'ün tarih, kültür ve sanat alanlarındaki davranışlar incelenirse, bunların belli bir sistem içinde tasarlandıkları görülür. Atatürk'ün bu davranışlarını üç aşamada  incelemek mümkündür. Bu hareketlerin birincisi, tanıtıcıdır: Türk Kültür ve Sanatını, Türk Dünyasının malı olarak ortaya çıkarmak, Türk Dünyasının yüksek bir kültür ve sanat seviyesinde bulunduğunu Türk Dünyasına ve “gelişimde önemli bir aşamaya gelen dünya'ya” ispatlamak; Türk tarihi araştırmaları, sergiler, müzeler, kongreler, yayınlar işte bu amaçla ele alınmışlardır İkincisi, teşvik edici ve güven verici hareketlerdir.

Atatürk her vesile ile sanatçıyı ve sanat eserlerini takdir ve teşvik etmiştir. Atatürk'ün bu davranışları nutuklarında ve her fırsatta Güzel sanatlar ve sanatçılar hakkında söylediği teşvik edici, uyarıcı, destekleyici güzel sözlerdir. Atatürk'ün Güzel Sanatlara dair  veciz sözlerinden bir bölümünü burada belirtmek, O'nun bu konudaki görüşleri. Türk Dünyasında Güzel Sanatlar alanında ne yapmak isteği konusunda bir fikir verecektir.

Atatürk Diyor ki;

***   "Yüksek bir insan toplumu olan Türk milleti'nin tarihi bir özelliği de Güzel Sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, doğuştan gelen zekâsını, îlme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini ve millî birlik duygusunu devamlı olarak ve her türlü vasıta ve tedbir ile besleyerek geliştirmek millî ülkümüzdür." (1933)

***  "Güzel  Sanatların her dalı için, Türkiye Büyük Millet Meclisi (T.M.M.M)'nin göstereceği ilgi ve emek, milletin insanî ve medenî hayatı ve çalışkanlık veriminin artması için çok etkilidir." (1936)

*** "Güzel Sanatlarda başarı; bütün inkılâpların başarılı olduğunun en kesin delilidir. Bunda başarılı olmayan milletlere ne yazıktır. Onlar, bütün başarılarına rağmen medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla tanınmaktan daima yoksun kalacaklardır."(1936)

*** "Hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz; hattâ  Cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat bir sanatkâr olamazsınız."(1930)

*** "İnsanlar olgunlaşmak için bazı şeylere muhtaçtır. Bir millet ki, resim yapamaz, bir millet ki heykel yapamaz, bir millet ki tekniğin gerektirdiği şeyleri yapamaz; itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur. halbuki bizim milletimiz, gerçek nitelikleri ile medeni ve ileri olmaya lâyıktır ve olacaktır."(1923)

*** "Aydın ve dindar olan milletimiz, ilerlemenin sebeplerinden biri olan heykeltıraşlığı en üst seviyede ilerletecek ve memleketimizin her köşesinde atalarımızın ve bundan sonra yetişecek evlâtlarımızın hatıralarını güzel heykellerle dünyaya ilân edecektir."(1923)

*** "Sanat güzelliğin ifadesidir... Bu ifade söz ile olursa şiir, nağme ile olursa müzik. Resim ile olursa ressamlık, yontma oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur."

*** "Sanatkâr, cemiyette uzun ceht ve gayretlerden sonra alnında ilk ışığı hisseden insandır."

*** "Bir millet sanat ve sanatkârdan mahrum ise tam bir hayata mâlik olamaz."

*** "Hayatlarını   büyük  bir  sanata  vakfeden  bu  çocukları  sevelim."

Türk kültür ve medeniyetinin hakikî değeri; onun yaratıcılığında, ilim ve sanata kattığı zenginliklerde, ahlâkî, hukukî ve iktisadî hayatın âhenktar bütünlüğündedir.7 Atatürk'ün; Mimar Sinan'ın, Barbaros Hayreddin Paşanın, Fatih Sultan Mehmedin heykellerinin yapılmasını istemesi de çok anlamlıdır. Bu arzularıyla Atatürk, Türk büyüklerine karşı, hem takdirlerini ifade etmiş, hem güzel sanatları bu yolla teşvik etmiş, hem de Türk büyüklerinin ancak sanat eserleri ile tarihi bir belge niteliğinde vatan evlâtlarına ulaştırılabileceğine inanmıştır. Atatürk'ün üçüncü hareketi ise Türk Plastik Sanat Eğitimi Kurumları'nı oluşturmak olmuştur. Daha cumhuriyetin  ilk yıllarında, henüz yerleşik bir konumda olmayan Sanayi-i Nefise Mektebi, Atatürk'ün Güzel Sanatlar Eğitimine verdiği önemin nişânesi olarak bu ilk plastik sanat eğitimi veren kurumu göçebelikten kurtarmış, 1926 yılında İstanbul'un en güzel binalarından birine yerleştirmiştir. Bu bina Fındıklı semtindeki Osmanlı Mebusan Meclisi olarak kullanılmış olan, Cemile Sultan çifte kasırlarından  biriydi. Bu bina 1948 yılında geçirdiği  bir yangından sonra onarılmış ve binaya eklenen, yanındaki ikinci kasır (Ayân Meclisi) da onarılıp yenilenerek bir bütün halinde hizmete sokulmuştur. 1937 yılında, Atatürk'ün emirleriyle Dolma bahçe Sarayı veliaht dairesinde  Resim ve Heykel Müzesi Türkiye'de ilk defa açıldı. Batı anlayışına uygun 'pentürel' anlamlı, çok genç olan Türk Resim sanatının ilk örnekleri, 1937 yılına kadar toplumun sadece az bir kesimin evlerinin duvarlarında asılı durmakta idi. Bu kapalı mekanlarda saklı duran, Türk Resim sanatının güzel örnekleri yine Atatürk'ün emri ile gün ışığına çıkarıldı. Türk Güzel Sanat Eserleri o tarihten itibaren, Türk Resim ve Heykel Müzesi ile arşivlere geçmiş olmakta ve böylece Türk Milletinin Modernleşme süreci içinde Millî kültür hazinesine yeni değerler ilâve edilmektedir. Proğramlarında sanat eğitiminin yer aldığı Halk Eğitim Merkezlerinin görevi, halkı eğitmekti. Türkiye'nin her tarafına bir ağ halinde yayılmış bu kurum halen işlevini yerine getirmeye devam etmektedir. 1932 yılında  kapanan Türk Ocaklarının yerine Halkevleri kurulmuştu. Türk Ocakları'nın ve Halk evlerinin amacı;sadece sanat etkinliklerinin yaygınlaştırılması  değil,  aynı   zamanda   inkılâbın ilkelerini halk'a benimsetmeye çalışmaktı. Halkevlerinin çalışma proğramları içinde bulunan sanat kolunun günün şartlarına göre toplum hayatındaki  görevi;Güzel Sanatlar alanındaki eksikliği gidermek, sanat dallarına ilgiyi arttırmak,bireysel tasarım gücünü hayata geçirmek, Millî Kültür değerlerini tanıtmak ve yaşatmaktır. Halkevlerinin; Toplumun kültürel yaşantısına  önemli etkileri olmuştur. Halkevlerinin işlerlik kazandığı yapılarında, ressamlara çalışma imkânları sağlanmış, Güzel Sanatlar atölyeleri açmış, sergiler düzenlemiş, ödüller vermiş, her yıl resim kursları düzenlemiş, amatör sanatçılar desteklenmiş, sergi açmak isteyen çeşitli kuruluşlara ve sanatçılara salonlarını tahsis etmiş ve yayınlarıyla da plastik sanatları önemli ölçüde desteklemiştir. Halkevleri bu özelliği ile plastik sanatlar alanlarında önemli sayılabilecek, yaygın eğitim hareketlerinde öncülük etmiş kurumlardan biri olmuştur. Halkevlerinin yerine kurulan Halk Eğitim Merkezleri; kendi proğramları doğrultusunda, güzel sanatlar dalında, genellikle dekoratif  amaçlı resimler, aktarmacı veya öykünme niteliğinde çiçekçilik ve halıcılık gibi el sanatları eğitimi vermektedir. Güzel sanat eserlerimiz, gerek estetik bakımından, gerekse taşıdığı tarihsel belge niteliği bakımından Türk dünyasının üzerinde önemle durması gereken konudur. Türk sanat eserleri, insanımızın güzel düşüncelerinden doğmuş olup, tarihin derinliklerinden gelen birbirinden olgun sanatlardır. Güzel sanat eserlerimizden eski tarihi devirlerden beri, Türk dünyasının her yerinde ve her döneminde millî duygularının yansıması olarak birer iyilik, güzellik ve şefkat âbidesi halinde yükselmiş bir sosyal aktivitelerdir. Kültür ve medeniyet bakımından tarihte çağdaş uluslara örnek olan Türkler, bilim ve sanat zeminin yanında zengin bir ekonomik düzenin bulunduğu yüksek kültürün sahibiydiler. Toplumun sosyal hayatı üzerinde uzun yıllar, etkin rol oynamış sanat aktiviteleri çeşitli yönleri ile geniş ölçüde ele alınıp incelendiğinde, bu aktivitelerin kendi sınırları içinde kalmadığı, başka kültürleri de etkisi altına aldığı görülmüştür.

Dünya tarihi göz önüne getirildiğinde, gelmiş geçmiş büyük insanların her biri yalnız büyük asker. büyük devlet adamı, büyük bilim adamı ve büyük sanatçı olmuşlar, toplumlarına, bilim ve sanat dünyasına böylece hizmet ederek göçüp gitmişlerdir. Her biri bugün eserleri ile  anılmaktadır. Ancak, hiçbiri   Atatürk gibi hem asker, hem devlet adamı sıfatıyla;  mensubu olduğu Türk milletini esir olmaktan ve  vatanı düşman istilasından kurtarıp, onu çağdaş  düzeye yükseltmek, onu diline, tarihine, sanatına kadar düzene koymak hareketlerine girişerek başarılı olamamıştır.

Bir devri en iyi anlatan, o devrin sanat eserleridir. Bulunan ilk Türk sanat eserleri yaklaşık beş bin yıl öncesine kadar dayanmaktadır. Bu eserleri ortaya koyan Türk dünyası kendi tarihsel geçmişini bu beş bin yıllık kalıntılarla bir anlamda kanıt göstererek somut olarak ortaya koymaktadır. Giyim-kuşamlardan barınaklara, av ve ev aletlerinden silâh kabzalarına varıncaya kadar gösterilen sanatkârane tasarım  yüzyılımız sanatlarına   kaynak olmaktadır.

Yetenekleri diğer milletlerden daha az olan bir millet değiliz. Sanat ve sanatçılık hususunda bizim gerçekten övgüye değer bir geçmişimiz var. Bir ülke kültürü, sanat eserinde kendi somut ifade biçimini bulur. İnsanların yaşadıkları coğrafya ve sahip oldukları kültürler, güzelliği farklı  biçimlerde ortaya koyabilir .Tarihlerinin bin yıldan fazla bir dönemini, yakın doğu  kültürü dairesi içinde geçiren Türklerin, ortaya koydukları Türk kültür, sanat ve uygarlığını her kurumu ile incelemek, bu gün bizim için bilimsel zorunluluktur. O uygarlık ki; en büyük hasleti yapıcılığa, yaratıcılığa ve teşkilatçı bir kudrete sahip olmasıdır. Türk devlet örgütü ve yönetiminin, bilim kültür ve sanat eserlerinin meydana getirilmesinde, “Yurt’ta barış, dünya’da barış” siyaseti ile hareket ettiği,  her dönemde izlenmiştir.

Türk Dünyasının refah ve mutluluğunu arttırmak, milli birlik ve bütünlük içinde iktisadi, sosyal, kültürel ve sanatsal kalkınmayı desteklemek ve hızlandırmak;ve nihayet Türk Dünyasını çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı, seçkin bir ortağı yapmak için, ilki Türkiye'de, Isparta Süleyman Demirel Üniversitesinde düzenlenen "Türk Dünyası Kültür ve Sanat Sempozyumu" büyük önem taşımaktadır.

Sonuç ve öneriler;

*Dün ütopya olarak nitelendirilen pek çok olay, bu gün gerçek olmuştur. Bu gün ütopya olarak nitelendirilen pek çok olayın da yarın gerçek olacağından hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır. O halde vakit kaybetmeden ciddi, planlı ve programlı çalışmalar uygulamaya konulmalıdır.

*Türk dünyası, çeşitli kültürlere ve değişik tarihsel dönemlere ait örnek sanat ürünleri ile bilgilendirilerek tanıştırılmalıdırlar.

*Türk dünyasının yapısal, tarihsel, kültürel ve sanatsal perspektiflerden çıkarak ve bu perspektifler arasındaki bağlantıları kavrayarak, çeşitli sanat disiplinlerine ait ürünlerin temel çözümlemelerini yapacak duruma gelmeleri sağlanmalıdır.

*Türk sanatını ve sanatçısını ortaya çıkaracak, tanıtacak, meslek birlikleri, federasyon ve konfederasyonları oluşturacak; Türk Dünyası Kültür ve sanat konseyi kurulmalıdır.

    * Avurpa’da ve Asyada Araştırma ve Etkinliklerde bulunacak “AVRASYA KÜLTÜR VE SANAT BİRLİĞİ DERNEĞİ” kurulmalıdır.

 

Faydalanılan kaynaklar :

1.                  Alkan, Türker, Sosyo Politik Yaklaşım Akademik Politika ve Sosyal Tahlil Dergisi, Ankara, Nisan-Mayıs 1993, sayı:2, İlke yayıncılık,

2.                  Altınok, İsmail, Sanatta Kimlik Arayışları, SANAT Aylık Güzel Sanatlar Dergisi, Ankara, Temmuz 1995, sayı 21. Sf. 3.

3.                  Aslanapa, Oktay, Türk Sanatı, Ankara, Remzi Kitabevi Yayınları, 3. Baskı,

4.                  Atan, Ahmet. “Türkiye’de Hızlı Değişim Süreci ve Resim Sanatında Rönesans Hareketleri” Makale, Sanat çevresi Dergisi, İstanbul, Eylül 1999, sayı 251, Sf.58-66.

5.                  Atan, Ahmet, “Atatürk ve Güzel Sanatlar” Makale, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı yayınları,İstanbul,Şubat,1996, sayı.100, Sf.219-225.

6.                  Atatürkçülük ( Birinci Kitap), M.E.B. yayınları, Bilim ve Kültür Eserleri dizisi, İstanbul, 1984.

7.                  Atatürkçülük ( İkinci Kitap), M.E.B. yayınları, Bilim ve Kültür Eserleri dizisi, İstanbul, 1984.

8.                  Ayvazoğlu, Beşir, İslâm Estetiği ve İnsan, Çağ yayınları, No:4, Zafer Matbaası, İstanbul, 1989.

9.                  Berk, Nurullah- Kaya Özsezgin, Cumhuriyet Dönemi Türk Resmi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1983.

10.               Binark, İsmet, “Tezhip Sanatı ve Kitapçılık Tarihimizde Fatih Devri Tezhipleri” Makale, Türk Kültürü Dergisi, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü yayınları, Ayyıldız Matbaası, Ankara, Ocak 1969, sayı.75. Sf.220.

11.               Doğanay, Şenol, Sosyo Politik Yaklaşım Akademik Politika ve Sosyal Tahlil Dergisi, Ankara, Nisan-Mayıs 1993, sayı:2, İlke yayıncılık, Sf.3.

12.               Kongar, Emre, Kültür Üzerine, İstanbul, Remzi Kitabevi, 4. Basım, Şubat 1994.Sf.34

13.               Kuran, Prof. Dr. Ercüment, “Atatürk İlkeleri” Makale, Türk Kültürü Dergisi, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü yayınları, Ayyıldız Matbaası, Ankara, Temmuz 1971, Sf.7

14.               Turani, Adnan, Dünya Sanat Tarihi, İş Bankası Kültür Yayınları, üçüncü baskı, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara,1983

15.               I. Plastik Sanatlar Sempozyumu bildiri kataloğu, T.C. Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara, Ağustos, 1986.

16.        Süleymanov, Olzhas, “Yurtseverlik Ulusal Ayrıcalık Değil...” makale, Hürriyet Gösteri Dergisi, Mayıs,1983, sayı:30, Sf.39.

DİP NOTLAR

Gazi Üniversitesi, Sanat ve Tasarım  Fakültesi, Uygulamalı Sanatlar Eğitimi Bölüm Başkanı- ANKARA
2Süleymanov, Olzhas, “ Yurtseverlik Ulusal Ayrıcalık Değil...” makale, Hürriyet Gösteri Dergisi, Mayıs, 1983, sayı: 30,Sf.39
3Süleymanov, Sf.39
4 Beşir, Ayvazoğlu, İslam Estetiği ve İnsan, Çağ Yayınları umumi neşriyat, No: 4, Zafer Matbaası, İstanbul, 1989, s.12
5 Süleymanov, Sf.39
6 Kuran, Prof. Dr. Ercüment “Atatürk İlkeleri” Makale, Türk Kültürü Dergisi, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ayylıdız Matbaası, Ankara, Temmuz 1971, Sf.713.
7Binark, İsmet, “Tezhip Sanatı ve Kitapçılık Tarihimizde Fatih Devri Tezhipleri” Makale, Türk Kültürü Dergisi, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ayylıdız Matbaası, Ankara, Temmuz 1971, Sf.220.

8 Binark, İsmet, Sf. 220

Listeleniyor (57—69) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18
 
Bu sitedeki eserler Prof. Ahmet Atan'a ait olup, izinsiz kullanılamaz © 2010 | Design By Web Tasarım | Seo