Akıl Güncem

Listeleniyor (53—68) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17

Günce

ART TERAPİ

 

 

 

                                                            Prof. ahmet ATAN

 

 

 

 

1.

Sanat ve psikoloji, birbirini tanımlayan ve tamamlayan iki kavramdır. Sanat, tasarım aşamasında biçimini bulmamış bir olgu olarak ruh âleminde belirmeye başlar. Sanat, insanın psikodünyasının dışa vurumudur. Düşünce, duygu, sevgi, nefret bu psikodünyanın birer elementleridir.

İnsan her durumda kendisinin bir şekilde anlaşılmasını ister. Ya da İnsan Bir şekilde başkalarına kendisini anlatmak ister. Sanat, insanın kendisini anlatma yollarından biridir. İşte burada “kendisi” kavramı ruhsal bir olgudur. Zaten sanat insan ruhunun madde üzerindeki yansımasıdır.  Ses, resim, heykel ve mimari uygulamaları ruhsal tercihlerin ürünleridir.

Eserini ortaya koyan sanatçının psikolojisi kadar, o eserin muhatabı olan izleyicinin algılama psikolojisi de Sanat Psikoloji ekseninde yerini alır.

S. Freud (1856-1939), Psikoanalitik disiplin alanı içerisinde sanatçıları, onların ortaya koydukları eserleri üzerinde eleştirel araştırmalar ve tartışmalar yaparak inceler. Psikoanalist görüş, izlenim, rüyalar, sevinç, bilinç, fantazya, ütopya, imajinasyon, dikkat problemleri üzerinde yoğunlaşır. Duygu ve düşünce, saplantı gibi sorunlarla birlikte sanata eğilen bu akım, sanattaki üslûp sorunundan çok, bilinçaltını açıklayan temalarla ilgilenir. Ya da bilinçaltını anlamaya çalışır.

Freud’un başını çektiği Psikoanalist ekole göre, sanat eserinin; istekleri, hayalleri, bastırılmak istenen duyguları, bir başka plânda dile getirdiği düşünülmektedir. Psikolojik verilerin, sanatçı hakkında bilgi verdikleri, sanat eserinin bildirisini açıklamaya yardım ettikleri bir gerçektir. Bunda birinci amaç sanat esrinin kaliteye yönelik değerini araştırmaktan çok, sanat yolu ile insan ruhunun bilinmezlerini keşfe çıkmaktır.

Psikolojik yaklaşımın ikinci sorunu “algı” olayıdır. Bu olayı başlı başına ele alan psikoloji alanı “Gestalt” okulu olarak bilinmektedir. Algılama işlemi, çevredeki eşya ve olayların bünyeleşmiş bütünler halinde kavranmasını sağlayan psikolojik bir olgudur. Bununla, bir şeyi, bir nesneyi (rengini, hacmini, boyutlarını) duymaktan dolayı zihnimizde bir iz meydana gelir. Sanatçının tabiatı anlamaktaki yeteneği, bilincindeki bazı tasarımların yerleşmesiyle gerçekleşir.

Plâstik sanatlarda görme, gözle bir şeylerin varlığını duyma, işin en önemli yanıdır. İnsan, estetik faaliyeti geliştikçe eşyalar, varlıklar ve simgeler dünyasında yaşamaya başlar. Beş duyudan biri olan gözün kapsadığı duyumlar aydınlık, karanlık, renkler, hacimler, biçimler, uzaklıklar gibi en temel kavramlarını, zihnin estetik perspektifi içine alır. Bu kavramlardan oluşan bir konuyu, sanatçı kafasında oluşturamamışsa, yani sanatçı bir konuyu tam anlamıyla incelememişse, konuyu kâğıt üzerine ne kadar güzel çizerse çizsin, çizim göze ne kadar hoş görünürse görünsün, obje ya da model sağlam algılanmadığından ortaya sağlıklı bir desen çıkmaz. Bu nedenle Klee der ki; “önemli olan görüntü değil, görünen görüntünün arkasındaki görünmeyen gerçeği görebilmektir.”

Yaratıcılık, daha başlangıçta, sanat konusu olmazdan önce, insanoğlunun psişik yapısıyla gerçekleşen bir işlemdir. Yalnız figürlü sanat konuları değil, en soyut yaratmalar bile, daha önce görüntüsü ve biçimleri mevcut olan malzemeye dayanmaktadır. Seyircinin de algılama işlemi, çevredeki eşya ve olayların, bünyeleşmiş bütünler halinde kavranmasını sağlayan psikolojik bir olaydır. İnsan gözü çevresindeki olay ve eşyaları algılarken, her zaman fotoğraf makinesi gibi çalışmaz. Özellikle büyük sanat eserleri; yalın bir uyarıcı olmaktan çok, karmaşık ve kavranması zor, değişik sembollerle zenginleştirilmiş ürünlerdir. Eserde beliren kültür faktörünün ağırlığı, izleyici tarafından çözümlenirken; tabiattaki modele nelerin eklendiği, nelerin abartıldığı veya vurgulandığı dikkatle ele alınmalıdır. Çünkü, eser, seyirci tarafından biçimi aracılığı ile algılanır. Bu durumda, sanatçıyla seyirci arasındaki titreşimin açıklanabilmesi, bir bakıma, algılanmakta olan konu ile ona katılan kültürel unsurların belirleyiciliği arasındaki salınımda ve ilişkide düğümlenmektedir. Hangi çağda olursa olsun, sanatçı da, seyirci de bir görme ve idrak etme eylemine girer. Bu bakımdan algı kavramı ve ona eklenen unsurlar, sanat psikolojisinin önemli sorunları arasındadır.

Nietzsche der ki: "Her duyu ebedileşmek ister." Sanat duyusunda da bir devam arzusu vardır. Gerçekte psikoloji sanatın başlangıç noktası olarak kabul edilebilir. Psikolojiyi sanat yolu ile açıklamak mümkün olabildiği gibi, sanatı da psikolojik yoldan çözümleyebiliriz.

 

2.

 

Terapi sürecinde sanat yapılabildiği ya da yaptırılabildiği gibi, sanat sürecinde de terapi yapılabilir ya da yaptırılabilir. Terapide amaç; ruhsal ünitenin bir parçası, hem de önemli bir parçası olan düşüncenin kontrol altına alınmasıdır. Düşüncenin kontrol altına alınmasının çeşitli yolları vardır. En basit yaklaşım olarak, güzel şeylere bakmak, güzel şeyleri dinlemek, güzel şeyleri söylemektir. Onun için Said Nursi” Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” Demektedir. Bu anlayış insana; daha sonraki terapi sürecinde başka kazanımlar elde etmesine yol açacaktır. Bu kazanımlardan bir tanesi, düşünceyi kontrol altına almayı kontrol edebilmektir. O zaman bu terapi sürecinde insan kendisine ototelkin yolu ile şöyle dedirtecektir; “Güzel düşünen güzel görür, güzel gören hayatından haz duymasını öğrenir”… Burada güzel, sanattır. Sanat güzel ‘dir. Her iki olgunun da insan psikolojisindeki yeri; hayatın tamamı olmasa da önemli bir bölümünü kapsayacak ya da kuşatacak kadar etkisi vardır.

Güzel ile korkunç arasındaki fark, cennet ile cehennem arasındaki fark kadardır. Ama sanırım O büyük irade sahibi, iki gerçeği de dünya da insanlara göstermediği için, ne cennete sevdalananlara, ne de cehennemden korkanlara rastlıyoruz.

Art terapide amaç; sanat yapmak yanında, sanat yolu ile ruhsal tedavi yapmaktır.  Sonuç profesyonel olmasa da, spontane sanat etkinliği olarak değerlendirilebilir.

Tablo yüzeyi bir “gösteri merkezidir.” İnsanın sahip olduğu bir çok psikolojik özellikler somut olarak tablo yüzeyinde görünebilir, görülebilir, gösterilebilir. Çünkü tabloyu yapan insandır. Tabloyu tanımak insanı tanımaktır.

İnsan kendi ruh dünyasında kendini keşfe çalışır. Bu keşif süreci ya da serüveni zorlu ama zevkli geçer. Her yolculuğun olduğu gibi, bu keşif sürecinin de bir başlangıcı, gelişim süreci ve sonu vardır. Aslında bu terapi sürecinin önemli noktası insanın ne istediğinin net olarak anlaşılmasıdır. Bir anlamak isteyen, bir anlaşılmak isteyen vardır. Yani art terapi yolculuğu iki kişiyi gerektir. Sanat terapi sürecinde, anlamak ve anlaşılmak olgusunun yardımcı unsurudur. Terapi, zihinsel ve duygusal bozukluk gösteren bireylerde daha sağlıklı bir ruhsal denge sağlamak amacı güder. Ve bu süreçte danışan ve Artterapist arasında düşünce ve duygu alışverişi kurulur. Bu alışverişin kurulduğu süreç hem bir bilimsel süreçtir çünkü kendi içinde sistemi vardır hem de sanattır çünkü yaratıcılık ve zekâ gerektirir. Acaba benim terapiye ihtiyacım var mı sorusunu sorabilen insanların çok açık bir şekilde terapiye ihtiyaçları vardır. Gerçekte her insanın terapiye ihtiyacı vardır. Bu anlayıştan yola çıkılırsa benim terapiye ihtiyacım yok diyen insanın da terapiye ihtiyacı vardır. Her insan mutlu olmak ister. Mutlu olmak isteyen her insanında terapiye ihtiyacı vardır. Sadece dert ve sıkıntılardan kurtulmak için terapiye ihtiyaç duyulmaz.

Hayatın dağdağası içinde, günlük yaşam sorunlarıyla başa çıkmada güçlük yaşanıyorsa, bir arttreapiste ihtiyacı var demektir.  Daha önce çok rahat yapabildiği sıradan şeyleri bile artık yaparken daha fazla güç harcıyorsa, kendisine karşı ve diğerlerine karşı tolere gücü düşmeye başlamışsa, bir arttreapiste ihtiyacı var demektir. Hayata ve olaylara daha karamsar bakıyorsa, içsel sorgulamaları ve çatışmaları; yaşama dair korkuları artmışsa ve mutsuzsa işte o zaman kendisine kılavuzluk eden bir arttreapiste ihtiyacı var demektir.

Art terapi hem sohbet hem de uygulamadır.  Art terapi bir kuşun iki kanadı gibidir. Elektrik güç kaynağını oluşturan Anot-katot misali gibidir. Bu ikili güçlerle insan güç kazanır ruh sağlığına kavuşmanın olduğu kadar ruh sağlığını korumanın yollarından birini bulur. Art terapi hem bilişsel bir süreç hem de yaratıcılık ve zeka gerektiren bir süreç.. Bilimsel ve sanatsal süreç art terapinin varlık nedeninin oluşturmaktadır. Bu mantık bilimi sanatsal bir uygulama ile sunarken, sanatbilim disiplini ile psikodünyasına göndermelerde bulunur.

Art terapi karşılıklı sohbet etmektir. Ancak bu sohbet kuru, temelsiz bir karşılıklı konuşmadan ibaret değildir. Bir akıl verme de değildir. Burada yol göstericilik gibi bir amaç da söz konusu değildir. Bir pedagojik birikim paylaşımıdır. Pedagoji, bilgi birikiminin paylaşım biçimini bilerek kişilik gelişimine katkıda bulunmaktır.. İnsan paylaşmaya açık ise; ona destek ve yardım edilebilir.

Başarı ya da en azından istenen sonuca götüren yollar her zaman düz olmayabilir. Yolda çakıllar, tümsekler, tepeler, dağlar olabilir. Bunun farkında olmak, gerekirse yardım talep etmek gerçekte insan olmanın gereğidir. Bunu kabul etmek zorlukların üstesinden gelmenin ipuçlarını yakalamaktır.

Art terapist yaratıcıdır, sırdaştır, hümanisttir, inançlıdır. Art terapistin sezgileri güçlüdür. Bu özelliklerinden dolayı karşılaşılan olumsuzlukları direkt dillendirmez. Modellemelerle anlatır. Farkındalıkları belli etmeden izler. Sorunları gözlemler ve çözüm yolları arar. Gelişim ve değişimleri en azından hafızada kayıt altına alır. Bu kayıtlar doğrultusunda art terapist de bilimsel esaslara göre yol haritasını belirler.

 

3

 

Her alanın olduğu gibi artterapi’nin de kendi içinde ve kendini tanımlayan kuralları vardır. Bu kurallar hem psikoloji hem de sanatbilim tarafından ele alınır. Belirlenmiş bu kurallar art terapinin ilkelerini oluşturur. Artterapi kurallarının bir kısmı yazılı kurallar olabileceği gibi, bir kısmı da sözel kurallar olabilir. Öz’de olmasa da zamana, mekâna ve bireylere göre uygulama biçiminde değişkenlik gösterebilir. Her birey sanatsal açıdan aynı düzeyde yetenekli olmayabilirler. Ya da problemlerinin türü ve şiddeti farklı olabilir.

Bu edenle art terpinin türleri de  değişebilir;

  1. Destekleyici art terapi,
  2. Paylaşımcı art terapi,
  3. Eğitici art terapi,
  4. Form inşacı art terapi, (Yapılandırmacı art terapi)

 

Bu yöntemleri, kişinin gittiği artterapist, bireyin içinde bulunduğu duruma ve kişilik yapısına göre belirler.

 

  1. Destekleyici art terapi:

 

Destekleyici art terapide amaç; insanın sağlıklı savunma ya da direnme mekanizmalarını güçlendirmek ve kişinin hem bedensel kontrolünü kemde psikolojik temelde otokontrolünü sağlayabilmesi için daha sağlıklı ve alternatif yollar oluşturmasını sağlamaktır. Bunda sanatın her alanından bireyin ilgisini çeken örneklerle tanıştırılabilir. Birey kendi konumunu bilir, bunun istediği amaca ulaşması için bir yardım veya desteğe ihtiyaç duyar, verilen desteği kabul eder ve art terapi süreci başlar. Destekleyici Art terapi resim, müzik, dans, ritmik hareket, drama, tiyatro ve edebiyat gibi sanat dallarıyla yapılan bir terapi çeşididir. Destekleyici Art terapinin temel amacı bireyin kendini özgürce ifade etmesini, baskılanmış yaşantılarını dışa vurmasını, yaratıcılığının artmasını ve estetik yönünün ortaya çıkmasını sağlamaktır. Art terapi, ruhsal, gelişimsel, nörolojik, mental ve davranışsal gibi bir çok gerilik ve rahatsızlıkta kullanılan bir psikoterapi yöntemidir.

 

  1. Paylaşımcı art terapi

 

Bireyin, içindeki heyecanı, coşkuyu normal iletişim kanallarıyla başkalarıyla paylaşma isteği bir ihtiyaçtır. Bireyin ruh dünyasındaki biçim bulmamış varlıklarını paylaşmak bir gerekliliktir. Bunu dışarı vuramamak ya da çeşitli nedenlerle paylaşamamak bireyin ruhunda bir darlık oluşturabilir. O’nu sıkıntıya sokabilir. Kişiler ve bozulmuş ruh sağlıklarından dolayı çevresiyle iletişimi kopmuş bireyler, sanat yoluyla paylaşıma dayalı  iletişim kurabilirler ve içlerindekini başkalarına aktarabilirler. Böylece sosyal çevresiyle kopmuş olan iletişimi ve etkileşimi yeniden onarabilme fırsatını yakalayabilirler. Aynı zamanda ruhsal travmatik yaşantılarını da sanat aracılığıyla dışavurma imkânına kavuştukları için bu yaşantıların oluşturacağı olumsuz etkilere karşı kendilerini korumuş olurlar. Kişinin kendisi ve çevresiyle arasındaki uyumu sağlamak paylaşımcı art terapinin başlıca amaçlarından bir olarak kabul edilebilir.

 

  1. Eğitici art terapi

 

Eğitici art terapide amaç; sanat yolu ile eğiterek terapide bulunmaktır. Bu tür art terap’de bireyi hem sanatsal etkinlikte bulundurmak, hem de sanat yoluyla eğitmektir. Art terapi bireyin yaratıcılığı güçlendiren, özgüvenin kazanımına katkıda bulunan, özgürlük ve özgünlük bağlamında isabetli kararlar almasına yardımcı olacak sanat eğitimi ile desteklenmesi gerekir. Özgür düşünen bireyler özgün, özgün olan birey de özgürdür. Sanat eğitiminin önemi, sanat eğitimbilimi boyutlarında değerlendirildiğinde, bireylere kendini anlatacağı bir dil, bir anlatım yolu kazandırmasında temellenir. Eğitici art terapiler de yeni olmasa da farklı bir model oluşturulabilir. Birey’in içindeki yaratıcılığı öne çıkarması için oluşturulan bir art terapi şekli. Danışan merkezli  bir art terapi şeklidir. Bu bireyin kendisi, yakını olabildiği gibi, bilişsel terapiler, aile terapileri, eş terapileri gibi art terapiler olabilir.

 

  1. Form inşacı art terapi, (Yapılandırmacı art terapi)

 

Form inşacı art terapide amaç; bireyin var olan değerlerine eklentilerde bulunmakla olur. bireyin özgüven kazanmasına yönelik etkinlikte bulunmaktır. Kişilik gelişimine yönelik değişim ve olgunluk kazandırma amaçlıdır. Form inşacı art terapinin sağladığı yararlardan biri de bireyin durum farkındalığını maksimum düzeye çıkarmasıdır. Bu farkındalık hem içsel hem de dışsal olabilir; içsel çatışmalarını, bastırılmış duygularını, ruhsal sorunlarını, kişilik özelliklerini görebildiği gibi fiziksel nitelikleriyle ilgili algılama düzeyi de yükselir. Dolayısıyla çeşitli alan ve durumlarla ilgili algılamaları bozulmuş kişiler, farkındalıkları arttığı zaman algılamalarıyla diğer insanların algılamaları arasındaki farkı anlayabilme yetisine kavuşabilmekte ve onlarla kendisi arasındaki farkı daha iyi fark edebilmektedir. Olumsuz yönlerini, zaaflarını iyi bilen kişi, kendini daha kolay eleştirebilir ve bunları aşmak için daha çok çaba sarf edebilir. Duygularını tanıyıp yeniden form inşa yoluna gidilebilir.

Art terapi sürecinde bireyin duygusal yaratıcılık boyutu ortaya çıkar ve birey  kendine ait bir tasarım ve uygulama gücüne sahip olduğunun farkına varır. Bu sürpriz çıkışlar onu işe yaramazlı, değersizlik, aşağılık kompleksi  gibi olumsuz hislerin etkisinden kurtararak öz güven ve benlik algısını artırır, çevresiyle güven için.de ilişkiler geliştirmesine yol açar. Bireyde hızlı bir değişme, gelişme ve özgüven yaşanacağı için hayatına birçok yenilik eklenecek, birey daha mutlu, aktif ve insanca bir yaşama gücünü kendisinde hissedebir

 

 

4.

 

Art terapi’de terapist’in aktif olması kadar art terapiyi alan bireyin de aktif olması gerekir. Art terapist bilgi birikimi, tecrübe, gözlem ve bilince dayalı yönlendirmede bulunması, terapi alan bireyi araç ve amaç konusunda bilgilendirmesi art terapinin amaca ulaşmasını kolaylaştırabilir. Ruh ve vücut aktivitesi uygulamada uyuştuğu ve buluştuğu yerde amaca ulaşılabilir. Bu süreçte yaratıcılığa dayalı yetenek önemlidir. bireyin kendini dışavurumu açısından yaratıcılık zorunludur. Zaman zaman çalışmaya terapist değil, terapi alan birey yön verir.  Art terapi sürecinde anlık durumlara göre esnek uygulamalarda bulunulabilir. Daha önceden belirlenmiş katı ve tavizsiz kurallar, çalışmalarda yer almamalıdır. Art terapinin çok önemli bir kullanım alanı ise özel eğitimdir, yani özel gereksinimli bireylerle art terapi çalışmaları yapılabilmekte ve başarılı sonuçlar elde edilebilmektedir.

Bireylere özgüven, iletişim, sosyal toplumla uyum, inanç, huzur ve mutluluk kaynağı gibi temel bilgi ve beceriler kazandırmak, art terapinin amaçları arasında yer alır. Art terapi inanç değerlerine göre; yasak olarak nitelendirilen ruha ve bedene zararlı tüm alanlara karşı ihtiyaç duymadan yaşayabilmenin yollarını arar, bulur ve gösterir. Bir çok insana göre hayat yasaklarla doludur. Bu yasaklar hayatın olumsuz yanları olarak değerlendirilir. Ancak Art terapi çalışmaları yasakları aratmayacak kadar güzel şeylerle insanı meşgul eder. Terapi sürecinde çeşitli yol ve metodlar kullanılır. Bireyi kısıtlayan kasılmalar terapi uygulamaları ile dışarıya atılır ya da dışarıda tutulur.

İnsanın, inancının gereklerini gereği gibi yaşama gibi güzel bir şey yoktur. Her şeyin bir direği vardır. Bu inancın direği de günübirlik değişmez asli güzelliği anlayıp yaşamaktır.”

Gerçekte art terapist sanatsal ve bilimsel birikimini önce kendi hayatına nakşeden, sonra insanlara öğreten kimse böyledir. Bilimi önce kendisine fayda vermiş ve onu her haliyle huzur ve mutluluğun yoluna sevk etmiştir. İşte bizim art terapiste getirdiğimiz tanım da böyledir. Onlar iç huzurun devamlılığının simgeleri konumundadırlar.

Bilgisizliğin yaygınlaştığı, gerçek ve değişmez güzele ilginin azaldığı ya da toplumsal dinamiklerin etkisinin kaybolduğu zamanlar, hem birey için hem de toplum için karanlık dönemlerdir. Bu karanlık içinde doğruyla yanlış birbirine karışır. Toplumsal değerler insanların gözünde belirginliğini kaybeder. Evdeki doğru ve yanlışlar ile sokaktaki doğru ve yanlışlar arasındaki çelişkiler ruh sağlığı bozulmuş bireyler üretirler. Böyle zamanlarda bireyin imdadına yine sanat biliminde yetkin ve söz sahibi art terapistler yetişir. Bireyin ruh dünyasındaki kaos ve karanlığa karşı kalpgözünün ışığı bilim ve sanattır. Cehalet “ölü” yaşamaktır. Cehalet ölümüne karşı kalbe hayat veren şey bilimdir sanattır. Ruhsal kaos ve karanlığına karşı kalpgözünün nuru da bilimdir, sanattır. Huzurlu hayatın hükümleri noktasında bilgi sahibi olmayan kişinin kalbi bilgisizlik yüzünden ölmüştür. Kalpten dolayı Ruh bunalım içindedir. Çünkü böyle bir kalp, cehalet içindedir. Toplumsal değerler konusunda cehalet içindedir. Sahip olunan güzelliklerin verilecek hesabını bilen insan, otokontrolün başarılı operatörü konumundadır.  Bunu başaramayan bireyler bilgili ve bilinçli bir art terapist güdümünde iç huzura giden yolun ip uçlarını yakalama konusunda önemli adım atmış sayılabilir.

Günce

Bir İstanbul Sevdası

 

 

                                                                    Prof. Ahmet ATAN

 

İstanbul’u anlatırken aslında kendimi anlatmayı düşündüm… Ama zihnimde zaman içinde İstanbul’u en saf bir biçimde tuvalete aktarma fikri oluştu. En çocuksu çizgilerle bir anlatım yolu tercih ettim… Çünkü konu İstanbul ise, gerisi teferruat idi… Çizginin ve rengin temel anlatım aracı olarak kullandığı bir tekniği tercih ettim ve sonunda tuval üzerinde güzel İstanbul çıktı…‘‘Türkmen Ressamların Fırçasından İstanbul Projesi’’, Aşkabat Kültür ve Tanıtma Müşavirliğince hazırlanmış Kültür ve Turizm Bakanlığının önemli organizelerinden biri olarak dikkati çekmektedir. Böyle bir organize hem Türk sanatçılarını teşvik edecek hem de İstanbul gibi bir dünya kültür başkentinin güzelliklerinin paylaşımına ortam hazırlamış olacaktır.

Sanat etkinliklerinin, en az diğer etkinlikler kadar önemli olduğunu uygulamada gösterdiğimiz zaman her alanda önemli mesafeler kat ettiğimiz görülecektir. Bu Aşkabat Kültür ve Tanıtma Müşavirliğinin projesinde beş ressam beş kardeş olarak gerçekleştirmeye çalıştık. İstanbul bizim ortak kültürümüzdü. İstanbul gibi sahip olduğumuz bu ortak kültür ve sanata her zamankinden daha fazla sahip çıktığımızın göstergesiydi bu etkinlik. Geçmişten aldığımız güç ile geleceğin gelişimci profilini şekillendirmek renk ve fırça darbeleri ile en güzele çağır açacaktı…

Bu güzellik büyüdükçe dünya küçülecekti… Bu Proje birkaç açıdan önemlidir. Birincisi iki kardeş ülke sanatçılarının bu proje çalışmasıyla birbirlerine yakınlaşması olmuştur.  Bu tür yakınlaşmalar devlet yöneticilerini olumlu etkilerde bulunarak yönetsel düzeyde de yakınlaşmalara  ortam hazırlayacaktır. İkincisi çok laf az iş anlayışının yerini, az laf çok iş prensibi ile sanatçıların öncülüğünde kardeşler arası işbirliği her alanda yayılarak genişleyecektir. Sanattan sağlığa, ekonomiden eğitime varıncaya kadar bu iş birliği hep beraber kalkınmayı sağlayacaktır.

 

‘‘…Istanbul’s Love Story

 

Speaking about Istanbul… I decided to paint a simple picture of   Istanbul, which tell about my story by means of simple lines, as simple as even child can draw it… When the talk is going to be about Istanbul, the other things lose their urgency. I have chosen my own style of portraying Istanbul by means of simple lines and colors and gradually a picture of Istanbul has emerged on the paper. ‘‘Istanbul in the eyes of Turkmen Painters’’ project, elaborated by the Turkish Embassy in Ashgabat has drawn much attention as one of the important organizational projects implemented by the Ministry of Culture. Such kind of the world’s cultural capital-Istanbul all over the world.

If we show in practice that the roles of cultural events are no less important than other kind of activities, we will soon be able to make some advances in all spheres. I made my contribution to the project of the Turkish Cultural and Information Department in Ashgabat, together with other 5 gifted Turkmen artists. Istanbul is our common city. This event is another convincing evidence of our respect to the common cultural values of the world. Inspired with the glorious events of the history, we try to portray our future using the bright colors and strokes of brush. The world gets smaller as the art expands its borders.

This project is important from several points of view: first among them, it enhances mutual understanding among the painters of two friendly states; such kind of close relations promote the development of friendly relations between our countries as well. Second, it promotes unity among our brothers, who takes it to their heart the working principle ‘‘Less words-more work’’. A combination of hard work and unity can bring much success not just in the field of art, but also in healthcare, economy and education…’’

Günce

SANAT VE ZORBALIK

 

                            Prof. Ahmet ATAN

 

Sanat zorbalıktan uzaktır. Uzak durmalıdır.

Sanatın olduğu yerde zorbalık olmaz, olmamalıdır.

Zorbalığın olduğu yerde zaten sanat durmaz, duramaz…

Ama her şeyin olduğu gibi sanatında zorbalıktan etkilenmesi kaçınılmazdır. Sanat da dolaylı ya da doğrudan zorbalıktan etkilenir.

Zorbalık, süreli veya sistematik olarak olaylar sırasında kendini savunamayan bir kişiye karşı, bir başka kişi ya da kişilerce fiziksel ya da psikolojik şiddet uygulanmasıdır.  

Hak gaspı da bir çeşit zorbalıktır.

Kimden ve nereden gelirse gelsin, nedeni ne olursa olsun, süreçte “hak gaspı” var ise, sonuç “zorbalıktır”.

Zorbalığın birçok biçimi vardır. Yani sadece fiziksel anlamda saldırganlık demek değildir.

Hak etmeyen birisinin çeşitli yollarla arzu ettiği bir şeyi elde etmesidir zorbalık.

Bu, başkalarına iftira etmeyle gerçekleşebilir.

Hain amacına ulaşmasına engel gördüğü kişiye karşı çeşitli entrikalar düzenleyerek uygulamaya koymasıyla olabilir.

Tehdit etmeyi, vurmayı ve tekmelemeyi de içerir zorbalık. Çoğu sanatçıya zaman zaman bazı olumsuz isimler takılarak da olmuştur zorbalık.  Bir sanatçı dâhil olmak istediği grup tarafından sürekli dışlanır ve onlar tarafından bir takım ideolojik saplantılardan dolayı kabul görmezse; bu da grupsal bir zorbalıktır.

Gerçekte bazı gruplar saldırgan davranışlar sergiler,  bunlar küçük bir azınlığının zorbalıklarının davranışlarına ve davranışlarıyla yansımasıdır.

İnsanlar birçok nedenden ötürü zorbalık yapar. Bazıları için zorbalık, bir şeylere karşı olan kaygı ve tedirginliklerini gösterme biçimi olabilir. Belki de yaptıkları işlerle mutsuzdurlar veya çirkin işleri ile ilgisizliğe maruz kalmaktadırlar. Hareketli ama çıkara dayalı yaşamlarındaki baskıyla baş edemedikleri için bu yolu deniyor da olabilirler. Bazıları ise kendileri incinmemek için başkalarını incitirler.

Uygar görünen zorbalar genelde fiziksel güçlerinin yerine statüye dayalı, sosyal, siyasal, ekonomik güçlerini kullanır. Bunun içinde hemşericilik, ırkçılık, ideolojik birliktelikler de vardır. Çamurdan olsun bizden olsun mantığının uygulanması da bir çeşit zorbalıktır.

Buradaki en önemli ve unutulmaması gereken şey hangi çeşidi olursa olsun zorbalığa maruz kalan kişi için çok fazla incitici ve üzüntü verici olduğudur.

Zorbalık yapmak ve sürekli problemlerle yüzyüze gelmek zorbaların yaşamlarında olumsuzluklar yaratsa da; Zorbalar için en iyi çözüm çözümsüzlüktür.

Zorbalık, gücünü kötüye kullanan güçlerden alır.

Görevi kötüye kullanmak zorbalıktır.

Görevliyi kötüye kullanmak zorbalıktır.

Kötüyü görevli-görevsizken kullanmak zorbalıktır.

Görevsizken görevliyi kötü emeller için kullanmak da zorbalıktır. Kullanılmak da ayrı bir zorbalıktır.

Zorbalık olgusunda:  hak haklının değil, hak güçlünündür.

Zorbalar başkalarına zarar verdikleri için utanır ve kendilerini dışlanmış hissedebilirler. Kötü olduklarına ve cezalandırılmayı hak ettiklerine inanabilirler. Bu saldırgan davranışları şiddet ve suça yönelik davranışlara dönüşebilir. Zorbalar genellikle agresif ve depresiftir. Ama bu hastalıklarını çok başarılı bir biçimde kamufle edebilme özelliklerine sahiptirler. Şizofreniktirler. Ama normal insanlardan ayrıt edemezsiniz onları. Taa ki; farkında olmadan hak arama adına damarlarına basınca fark edersiniz. Edersiniz de ettiremezsiniz “Bana değmeyen yılan bin yaşasın” cılarına…

Zorbalık karşısında herkesin alması gereken bir ortak tavır ile bu sorun tamamen ortadan kaldırılamaz ancak karantina altına alınabilir.

Makaleler

TÜRK-FRANSIZ KÜLTÜR VE SANAT İŞBİRLİĞİNİN TÜRK RESİM SANATINA ETKİLERİ

 

                                                                                                            Prof. Ahmet ATAN

                                                                                                         

 

ÖZET

 

Osmanlı Fransız ilişkileri her iki toplumu derinden etkilemiştir. Geçmişten günümüze uzun zamandır süregelen bu çok yönlü alışverişler her iki toplum bireylerinin geleceğe yönelik tercihlerini belirlemiştir. Bu nedenle her alanda oluğu gibi, kültür ve sanat alanında da sıkı işbirliğinin geliştirilmesi önemlidir.

Türk ve Fransız ilişkilerinin, başlangıçta siyasi, ekonomik olduğu kadar Sultan III.Selim’in Nizam-ı Cedid programı ile Osmanlı ordusunun modernizasyonu için destek aldı. Bu da askeri bir işbirliği idi. Türk Fransız askeri işbirliği çerçevesinde Osmanlı Devleti tarafından Fransa’ya gönderilen Türk askerlerinin bir kısmı resim sanatı eğitimi alıp Türkiye’ye döndüklerinde Bu insanlar “Asker Ressamlar” adıyla anıldı.

Osmanlı Tanzimat programı ile Türk Fransız Kültür ve Sanat işbirliği geliştirildi. Fransız Kültürünü öğrenmek üzere Fransa’ya devlet adamları gönderildi. Osmanlı Sarayı ve Devlet ricali arasında Fransız terbiyesi almak moda haline geldi. Fransız eğitimi alan insan çağdaşlığın simgesi olarak kabul edildi. Bu alışverişler Fransız ve Türk lügatlerine “Alafranga- Alaturka “ gibi kelimelerin yer almasına neden olu.

Osmanlı insanı Elyazmaları yanında matbaa makineleri ile tanışarak bilgiye erişimi kolaylaştırdı. Fransız insanı da Alaturka uygulamalarla Türk geleneksel el sanatlarıyla tanıştı. Canlı ve güçlü renkleri severek benimsedi. 

19. yy ortalarında Osmanlı resmi kurumlarının “Sanat Eğitimi” için Avrupa’ya öğrenci gönderme tutumu Cumhuriyet döneminde de sürdürüldü. Devlet burslarıyla Paris’e gönderilenlerin yanısıra kendi olanakları ile gidenlerin sayısı oldukça fazlaydı. Bunlardan biri Türk Çağdaş Resim Sanatının önemli ressamlarından olan Fikret Mualla’dır.  İbrahim Paşa, Hüsnü Yusuf  1848, Ahmet Ali 1864, Ahmet Emin 1864, Süleyman Seyit 1864 Paris’te uzun yıllar yaşayan Türk resim sanatçılarındandır.  Resim eğitimine ilişkin Batıya ilk yollanan on öğrenciden beşi. Ardından  L eopold Levy' ile Türk resminin "Paris Ekolü" nün doğmasına ortam hazırlanmıştır.

Sonuç;

Türk Fransız ilişkileri siyasal, ekonomik, askeri alanda olduğu kadar kültürel ve sanatsal alanlarda da olmuştur.

Türk halkı her zaman Fransız Kültürüne önem vermiş, çağdaşlaşma yolunda Fransız kültürünü araştırmıştır.

Türk ressamları Fransız resim sanatından etkilenmiş ve bunu tablolarında yansıtmıştır.

 

 

GİRİŞ

 

Türk Fransız ilişkileri tarihsel süreç içerisinde sürekli olarak karşılıklı etkileşimlere neden olmuştur. Bu etkileşim içinde yaşamakta olduğumuz iletişim çağında her zamankinden hem daha fazla olmuş hem de daha kolaylaşmıştır. Bu olgu toplumların yaşantılarındaki değişimi de beraberinde getirmiştir. Her ne şekilde olursa olsun “Beyin Göçü” sanat alanında da kendini göstermiştir. Böyle bir durumda Paris’in Bilim, kültür ve sanatsal yaşantısı ve kültürel zenginliği çekici görünerek küresel bir cazibe merkezi olmuştur.

Osmanlı yöneticileri, Zaferlerle geçirdiği yaklaşık dört yüzyıllık yatay gelişimi, deyim yerindeyse dikey gelişime daha da hız vermek için Tanzimat fermanı yayınladı ve uygulamasına geçti. Bu dikey gelişmenin ekseninde Ordunun modernizasyonundan bilim, teknik, kültür ve sanat yer almıştı. Osmanlı Yöneticileri tarafından Tanzimat Fermanı yayınlanıp Batılılaşma politikası uygulamaya başladığında birçok ordu mensubu bilim kültür ve sanat adamı Batı kavramı ekseninde Avrupa’ya ya gönderilmiş ya da kendi imkânlarıyla gitmişlerdir. Bu çağdaşlaşma hareketleri içerisinde bir kısım askerler Batı’ya özellikle Paris’e askeri eğitim almak üzere gönderilmişlerdir. Paris’e giden askerler zaman içerisinde, savaş sanatını öğrenmekle beraber, Resim sanatına da ilgi göstermişlerdir. Gerçekte bu Türklerin savaşçı bir kavim oldukları kadar sanatçı bir kavim olduklarını da göstermektedir. Bu konuda İngiliz Türkolog Lord Kinross şöyle demektedir; “ Savaşa bir süre ara veren Tükler bahçeleri ile uğraştıklarında Avrupa ilk defa lale çiçeğini tanıdı”. Lord Kinross’un başka bir durum tespiti de şöyle olmuştur; “Türk erkeği kılıç kabzalarına yapmış oldukları süslemeler ile Gümüş işlemeciliğini büyük bir sanat haline getirmişlerdir.”

1835 yıllarına gelindiğinde yetenekli bulunan öğrencileri yurtdışına eğitim görmeye gönderme fikri doğmuştur. Devlet tarafından belirlenen öğrenciler yurtdışına gönderilmiştir. Bu gelişmeler doğrultusunda Paris’de eğitim alarak dönen ordu mensupları “asker ressamlar” unvanını,  Türk diline yerleştirmişlerdir. Bu ekip Paris’te almış oldukları sanat eğitimi ve edinmiş oldukları, bilgi ve deneyimlerle Anadolu’daki okulların eğitim programlarına katkıda bulunmuşlardır. XIX. yüzyıl içinde yer alan eğitim reformlarından Tanzimat Fermanının (1839) benimsediği ilkelerden biri olarak yeni eğitim uygulamalarında eğitimli askerlere gereksinim duyulmuş, ülke düzeyinde yaygınlaştırılan ortaöğretim kurumlarında özellikle resim derslerini askeri okul çıkışlı kişiler vermiştir. Buda asker ressamlar isminin benimsenip yayılmasına ve günümüze kadar bu ismin sürmesine sebep olmuştur. Çağdaş Türk resim sanatını Fransız resminin karşısında olağanüstü başarıyla temsil eden popüler isimler Fikret Mualla ve Hale Asaf Hanım’ın dışında Paris’te uzun yıllar yaşayan Türk resim sanatçıları arasında; İbrahim Paşa, Hüsnü Yusuf  1848, Ahmet Ali (Şeker Ahmet Paşa)1864, Ahmet Emin 1864, Süleyman Seyit 1864 yer alır.

Leopold Levy' ile Türk resminin "Paris Ekolü" nün doğmasına ortam hazırlanmıştır. Bu ressamların arasına Remzi Paşa, Abidin Dino, Neşet Günal, Hakkı Anlı, Selim Turan, Adnan Varınca, Avni Abraş, Nejat Melih Devrim, Tiraje Dikmen, Bayram Küçük, Mustafa Altıntaş, Erdal Alantar, Yüksel Arslan, Cihat Burak, Oktay Günday, Serkis Zabunyan ile Gürkan Coşkun (Komet), Burhan Doğançay, Atilla Bayraktar, Mubin Orhon, Ömer Kaleşi ve Müzehher Bilen’i de katmak gerekir.

1910 yılında Sanayii Nefise Mektebi’nin açmış olduğu  burs sınavını kazanarak; ya da kendi olanaklarıyla Fransa’ya gidip, I. Dünya Savaşı’nın yaklaşmasıyla 1914 yılında yurda dönen “1914 ya da Çallı Kuşağı” sanatçılarından , İbrahim Çallı , Namık İsmail, Hüseyin Avni Lifij ve Nazmi Ziya Güran’ı da Paris’te yaşamış Türk resim sanatçıları arasında sayılabilir.

Paris’e 1948’de devlet bursu ile birinci gidişinde altı yıl “Ecole Nationale Supérieur des Beaux Arts”da Fresk uzmanlık öğrenimini ve resim çalışmalarını Fernand Léger Atölyesi’nde sürdüren Neşet Günal, 1963 yılında ikinci kez devlet sanat bursu ile gittiği Paris’te bu kez Vitray ve Gobelin (resimsel halı) tekniklerinde çalışmalar yaptı.

Abidin Dino'ya göre Paris'te varlıklarını duyuran Türk grubu gittikçe geniş kuşakların katkılarıyla, gerçekten çok olumlu bir Türkiye imgesi yaratmışlardır.

Türkiye'de sanat ortamındaki hareketliliği yetersiz gören Hakkı Anlı Paris’te sanatsal faaliyetlerini yürütmüştür. "Yeniler" grubu ressamlarından olan Nejat Melih Devrim, 1946'da Paris'e gitmiş ve daha sonra düzenlediği sergilerle soyut anlayıştaki yapıtlarını sürdürmüştür. Aynı yıl Fransa'ya giden Avni Arbaş Paris'te yaklaşık 30 yıl süren çalışmadan sonra Türkiye'ye dönmüş ve Paris’te ayakta kalabilmenin nedenini hiç bir ekole bağlı olmamak olarak göstermiştir. 1962 'de Paris'e giden Müzehher Bilen 'de aynı görüşü paylaşmıştır. Sanat anlayışlarının yoğun biçimde çatıştığı bir ortamda, özgün değerlere bağlı kalmak, kişiliği korumak ve elde edilen sanat deneylerinden yeni bireşimler üretmek, genellikle Fransa’da eser üreten Türk sanatçılarının ortak çabası olmuştur.

Selim Turan'a göre sanat bir analizdir ve gerçek sanatçılar yalnızlığı ve arayışı seçenlerdir. Bu tanıma en uygun kişi bohem kişiliğiyle Fikret Mualla’dır. Bir bakıma Fikret Mualla, resimlerine de sinmiş olan özgür bir yaşamın ve sanatçı derbederliğinin simgesi olarak kalacaktır. Aynı simgenin başka bir örneği Hale Asaf’tır. Asaf duygulu yapısı ve benzersiz kişiliğiyle özgün bir yapıya sahiptir.

Abidin Dino Paris'e yerleştiği ilk yıllardan bu yana çok yönlü bir kültür ve sanat adamı kimliği geliştirmiştir. Son yıllarda grafiğe yatkın yönüyle dikkati çeken, resimlerde bağlı bulunduğu yöresel kültür kaynağının çağdaş yorumlarına girişmektedir.

1949 'da Fransa'ya iktisat doktorası yapmaya gitmiş, Tiraje Dikmen yurttayken Levy'den aldığı derslerin etkisiyle resme yönelmiştir. Resim dışında bir amaçla Paris'e giderek orada resme ağırlık veren biri de Mübin Orhon'dur.

Akademi'de Levy'nin yanında bir süre çalıştıktan sonra 1954'te Paris'e giderek oraya yerleşen, sanatçılardan biri de duygu ressamı olan Remzi Paşa'dır. Çalışmaları için bir eleştirmen tüm resimlerinin bir ruh durumunun ifadesi olduğunu,1950 'lerden sonraki resimlerinin onu, bağlantılı olduğu insani anlamın kişisel anlatımına en uygun bir figürasyona ve yenileşmeye yönelttiğini belirtiyor.

1958'de Paris'e giden Bayram Küçük ile yine uzun yıllar Paris'te yaşayan Adnan Varınca ve 1960'da Paris'e yerleşen Yüksel Arslan, 1949'da Güzel Sanatlar Akademisi'ni bitirip 1959'da giden, bir süre Fransa'da işçi olarak çalışan, 1972 'de üç ayrı atölyenin öğretim üyeliğini üstlenen ve resim çalışmalarını yoğun biçimde sürdüren Erdal Alantar, son resimlerinde çağdaş bir simgeciliğin olanaklarını araştıran Utku Varlık,  "olanaksızın ve gerçekliğin getirdiği durumları, terslikleri, bunların değişikliklerini, kaos havasını" yeni bir anlatımcılığın çizgisinde birleştiren Gürkan Coşkun ( Komet), belirgin olduğu bir anlatımcılığı geliştirmekte olan Ömer Kaleşi de Türk resminin Paris grubunu oluşturan sanatçılar arasındadır. Yakın yıllarda yurda dönen Oktay Günday soyut resmin başlıca uygulayıcılarındandır.

Asker Ressamlar Batı’ya resim eğitimi almak için, bir program dâhilinde gönderilen Subay ya da askeri Okul öğrencileridir. Program 1835 yılında uygulamaya konulmuştur. Öğrenciler özellikle Paris’e ve onun yanında Berlin, Viyana, Londra gibi dönemin sanat alanında çok gelişmiş kentlerine gönderilmişlerdir. Paris’e gönderilen öğrenciler için 1860-1861 yıllarında kentte Mekteb-i Osmanî adında bir okul kurulmuştur. Okul, öğrencilerin Fransız toplumundan tecrit edilmeleri ihtimaline karşı 1874 yılında kapatılmıştır. Paris’e giden ressamlar arasında Süleyman Seyid ve Şeker Ahmet Paşa eğitimlerini tamamlayarak 1870 yılında İstanbul’ a dönmüşlerdir. Daha sonraları Osmanlı sanat ve kültür alanında önemli bir yere sahip olacak olan Osman Hamdi hukuk öğrenimine gittiği Paris’te resim eğitimi almıştır. Eğitiminden sonra 1883 yılında ilk Görsel Sanatlar Akademisi’ni (Sanayi-i Nefise Mektebi) kurmuştur. Osman Hamdi’nin müdürlük yaptığı akademide 1887- 1908 yılları arası eğitim sorumluluğu yabancılara verilmiştir. Fransa’ya eğitim için gidenler arasında, kendi imkânlarıyla giden sanatçılar da vardır. Namık İsmail, Avni Lifij gibi. Bu grup sanatçılar klasik eğitim disiplini yanında, empresyonist sanatçıların etkilerini de benimsemişlerdir. Yurtdışına giden ressamların ve Sanayi-i Nefise Mektebi’nin Türk Resim Sanatına büyük katkıları olmuştur. Özellikle Sanayi-i Nefise’de yapılan çalışmalar, Türkiye’deki resim eğitiminin akademik bir disipline sokulması yönünden büyük önem taşımaktadır. 

Fikret Mualla 26 yıl Fransa'da yaşadı. Fransa'ya gittiği dönemde ülkede Edvard Munch ve Wassily Kandinsky gibi ressamların temsilcisi olduğu dışavurumculuk akımı gündemdeydi, ressam da bu anlayıştan etkilendi. Paris'te kısa bir süre eğlenceli, lüks bir yaşam süren Fikret Mualla, II. Dünya Savaşı'nın başlaması ve ülkenin işgal edilmesi üzerine zor bir döneme girdi. Sanatçının, günlük gereksinimlerini karşılamak üzere tablolarını yok pahasına sattığı anlatılır. Burada yaptığı resimlerle 1954 yılında Paris'te ilk sergisini açtı. 25 yıl boyunca eserlerini toplu olarak hiçbir yerde sergilememişti. O güne kadar tablolarını satın almak isteyenler onu Paris kahvelerinde bulurlar ve genellikle eserlerini ucuza kapatırlardı. İlk sergisini de iki tablo simsarı organize etti. Sergide, eserleri büyük ilgi gören Mualla'nın tüm tabloları satıldı.

Mualla, resimlerinde Paris şehrini konu edindi. Giderek Paris ortamında bir ün kazandı. Eserleri, koleksiyon yapanlar tarafından toplanmaya başlamıştı. Ancak kendisine düzenli bir hayat kuramadı. 20 Temmuz 1967 de ölü bulundu. Paris Kimsesizler Mezarlığı'na gömüldü.

Cenazesinin isteğine uygun olarak yurduna getirilmesi 1974 yılında gerçekleşti. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün ilgilenmesi üzerine kemikleri İstanbul'a getirilerek Karacaahmet Mezarlığı'na gömüldü.

Şehirleri resmetmeyi seven Mualla, resimlerine İstanbul ve Paris'in insanlarını, sokaklarını, kafelerini, sirkleri, balıkçıları resimlerine taşımıştır. Renklerle oynamayı seven sanatçının, Henri Matisse'in renk kullanımından çok etkilendiği bilinir.

Fikret Mualla'nın başlıca eserleri arasında Oturan Adamlar, Kafe, Marsilya'da Fransız İşçileri Bir Kahvede, Haliç ve Süleymaniye, Paris'te Bir Sokak, Baloncu ve Balıkçı sayılabilir. 

Osmanlı devleti batıdaki gelişmeleri takip eden Osmanlı Batı’ya yönelmenin gerekliliğine inanmış ve batıya yönelmiştir. Batılı ülkelerin teknoloji ve eğitim gibi alanlarda daha ileride oldukları kabul edilmiş, ilk modernizasyon hareketlerini de ordu da başlatmıştır.

Osmanlıda yenilenme programı askeri okullarda uygulamaya başlamış ve bu amaca hizmet için kurulan ilkokul “Mühendishane-i Berri Hümayun” olmuştur. 1835 yılında Osmanlı devleti tarafından bir program dâhilinde Yurtdışına öğrenciler gönderilmiştir. Bu program gereğince Viyana, Berlin, Paris ve Londra’ya iki yıl içinde on iki kişi gönderilmiştir. Yurtdışına gönderilen bu öğrenciler subay ya da askeri okul öğrencileriydi. Öğrencilerin birçoğu özellikle Paris’e gönderilir. Paris o dönemde güzel sanatlar alanında en gelişmiş kent konumundaydı.

Paris’e gönderilen askeri okul öğrencilerinin daha iyi yetişmesini sağlamak ve disiplini sürdürmek amacıyla 1860 yılında bu kentte “Mektebi Osmanî” adında bir okul açılmıştır. Bu kente gönderilen öğrenciler zaman içerisinde savaş sanatını öğrenmekten çok, sanatın resim alanına yönelmişlerdir. Bu dönemlerde Paris’e gönderilen öğrencilerin yaşadığı en büyük sorun yabacı dil öğrenememeleri olmuştur. Asker ressamlar arasında isimlerini sıkça duyacağımız Süleyman Seyid ve Şeker Ahmet Paşa 1861 yılında Paris’e gönderilen öğrencilerdendir.

Batı’dan edinilen deneyimlerle, yine yurtdışında eğitim alan Osman Hamdi Bey’in büyük emekleriyle 1883 yılında İstanbul’da ilk Güzel Sanatlar Akademisi (Sanayi-i Nefise Mektebi ) kurulmuştur.

Bunun sonucunda bir çağdaşlaşma ( Batılılaşma) zorunluluğu doğar. Osmanlı devleti ilk olarak askeri okullarda yenilenme programlarını uygulamıştır. Buna hizmet için kurulan ilkokul Mühendishane-i Berri Hümayun’dur. Bu okul Osmanlı ordusuna topçu ve istihkâm subayı yetiştirmek üzere 1795’te İstanbul’da Hasköy’deki Humbara han’ın yerine kuruldu. Burada daha çok askeri amaçlarla yeni resim teknikleri öğretilmeye başlandı. Böylece Batı perspektif  kuralları ile nesneyi iki boyutlu yüzey üzerinde modle ederek göstermeye yarayan ışık- gölge uygulaması gibi kurallar resim eğitiminin programı içinde yer aldı. Tipografik çizimler ve arazi tanımak amacıyla yapılan resim eğitimi sırasında gözü doğru gören ve yetenekli öğrenciler keşfedildi. Bu öğrenciler özellikle yıldız sarayı bahçesinde resimler yapar. III. Selim zamanında kurulan bu okul II. Meşrutiyetin ilanından sonra Mektebi Harbiye ile birleştirilmiştir. Bu okulun yanı sıra, deniz mühendisliği, Galatasaray Mektebi Sultanisi ve Darüşşafaka lisesi bu yenilenme sürecinde birbirini takip eder.

Osmanlı Devletinde askeri okullarda verilen eğitim sonucu yetenekli öğrenciler ortaya çıkmıştır. 1835 yılından başlayarak yetenekli olan öğrenciler Batı’ya özellikle iyi ilişkiler içinde bulunulan Fransa’ya (Paris) gönderilmiştir. Paris’e gönderilen askeri okul öğrencilerinin iyi yetişmesini sağlamak için 1860 yılında bu kentte Mektebi Osmanî adında bir okul kurulur. Paris’teki Osmanlı elçisi Cemil Paşa’nın öneri ve girişimleri sonucu öğrenime başlanmıştır. Okulun müdürü ve yöneticileri Türk, öğretim kadrosunun büyük çoğunluğu Fransız’dı. Öğrenime geçtikten bir süre sonra getirdiği ağır mali yüke karşılık yeterli verimin alınamaması ve öğrencilerin yabancı dil öğrenememeleri gerekçesiyle okul 1874 yıllarında kapatılmıştır. Öğrenciler yurda geri dönmüşlerdir. Süleyman Seyid Canabel’in Şeker Ahmet Paşa ise Gustave Boulanger’in atölyesinde eğitimlerini sürdürmüş ve İstanbul’a dönmüşlerdir.

Paris’te bulunduğu ilk yıllarda belgesel nitelikli tarihsel konulu resimler yapan Süleyman Seyid, Boulanger, Flari ve Canabel’in atölyelerinde çalıştığı sıralarda ölü doğa ve manzaraya yöneldi. Doğadaki biçim ve renklere bağlı kalarak temiz bir renk anlayışı geliştirmiştir. Şeker Ahmet Paşa ise, Gustave Boulanger ve Jean Leon Gerome’un öğrencisi olmuştur. Resimleriyle ikinci dünya sergisine, 1869 ve 1870’teki salon sergilerine katıldı. Büyük bir doğa tutkusu ve gözlem yeteneğiyle gerçekleştirdiği manzara ve ölü doğa resimlerinde ışık- gölge karşıtlığını ustaca kullanmıştır. Biçimleri ölçülü bir anlayışla hacimlendirmiş, boyayı düz ve pürüzsüz uygulamıştır.

Şeker Ahmet Paşanın kendi portresi çağdaşlaşma hareketlerinin ortaya çıkardığı yeni Osmanlı bireyini yansıtmaktadır. Karşımızda duran orta yaşlı erkek figürü, fesi başında, Batılı elbiseler içindedir. Elinde tuttuğu fırça ve palet, bize mesleğini göstermektedir. Figürün yüz ifadesi ve duruşu, kendinden emin, gururlu, toplumsal konumundan oldukça hoşnut bir kişi olduğunu göstermektedir. Şeker Ahmet Paşanın Paris’teki eğitimi sırasında etkilendiği, Fransız akademik sanatının izlerini taşımaktadır.

1860’ta babası İbrahim Ethem paşa tarafından hukuk öğrenimi için Paris’e yollanan Osman Hamdi Bey burada 1869’a kadar kalmış, bir süre hukuk derslerine devam ettikten sonra resim dersleri almaya başlamıştır. Bu yılların Paris’i büyük ustaların yaşadığı, sanatsal tartışmaların yoğunlaştığı, farklı görüşlerin ve akımların birbirini izlediği bir sanat merkezi olarak en canlı dönemini yaşamaktaydı. Büyük olasılıkla Osman Hamdi Bey’de, kültürün politik bir güç olduğu bilincine bu ortamda varmıştı.

Osman Hamdi Bey’le hemen hemen aynı yıllarda yaşamış olan izlenimciliğin kurucusu Cloude Monet(1840-1926) de 1859’da Le Havre’dan Paris’e gelmiştir. İzlenimcilerin adını  ilk duyurduğu 1863 salon sergisi sırasında Osman Hamdi Bey Paris’te olmakla birlikte, akademik çevrelerden yoğun tepki gören bu yeni akıma fazla ilgi duymamış, daha sonraları açık hav resmi denmeleri yapmakla birlikte temelde bir atölye ressamı olarak kalmıştır.

Batı’ya gönderilen asker ressamlar Paris’in o dönemdeki sanat akımlarından etkilenmek yerine David- İngres klasizminin akademikleşmiş eğitimi ile Courbet’in etkileri ile dönmüşlerdir.

Batılılaşma ressamları bilinçli olmadan halkın ve üst sınıfların paylaştığı tasavvuf ruhunu Batı üslubu ile birleştirmeye çalışmışlardır. Minyatür, halk resimleri ve dini resimlerde görülen fantastiklikten, daha gerçekçi üsluba geçişin ilk aşlaması olan bu resimlerin yansıttığı kozmos tümüyle geleneksel ahlak anlayışını ifade etmektedir.

Asker ressamların yerine getirdiği en önemli görevlerden biri de, Osmanlı toprakları içerisinde gezdikleri yörelerin suluboya ve desen resimlerini yapmış olmalarıdır. Asker ressamlar bu soruna kesin bir belgecilikle yaklaşmış ve renk unsurunun süratle uygulanmak zorunda olduğu koşullarda suluboya tekniğine başvurmuştur. XIX. yüzyıl boyunca sürekli bir etkinlik gösteren asker ressamlar kuşaklarının bir tasnif denemesi şöyle yapılabilir; doğum tarihleri 1820 civarında olanlar, 1. kuşağı oluştururlar. Bu kuşaktan üç önemli sanatçı, Hüsnü Yusuf Bey, ,ferik İbrahim Paşa ve Ferik Tevfik Paşa’dır.2. kuşak asker ressamları temsil eden Şeker Ahmet Paşa, Süleyman Seyid ve Hüseyin Zekai Paşa’dır.3. kuşak asker ressamlar ise, Hoca Ali Rıza ile Halil paşa’dır.

Türkiye'de, Fransız kültürünün inkâr edilemez bir varlığı vardır. Türk kütüphanelerinde birçok Fransız eseri bulunmaktadır. Türkiye'de talep gören ve 'Türk seçkinlerinin bir kısmını' eğiten Galatasaray Lisesi'nde derslerin yüzde 45'i Fransızcadır. Bu durumda Fransa'ya karşı büyük bir çekim tespit ediyoruz.

 

 

SONUÇ VE ÖNERİ;

 

  1. Türk Fransız ilişkileri siyasal, ekonomik, askeri alanda olduğu kadar kültürel ve sanatsal alanlarda da olmuştur.
  2. Türk halkı her zaman Fransız Kültürüne önem vermiş, çağdaşlaşma yolunda Fransız kültürünü araştırmıştır.
  3. Türk ressamları Fransız resim sanatından etkilenmiş ve bunu tablolarında yansıtmıştır.
  4. Türk-Fransız ilişkilerinin daha fazla güçlendirilmesi gerekmektedir.
  5. Türk Fransız işbirliği çerçevesinde bilim, kültür ve sanat etkilikleri karşılıklı olarak gerçekleştirilmelidir.

 

 

 

 

 

THE EFFCTS OF TURKISH-FRENCH AND ART COOPERATION ON TURKISH PAINTING ART

 

 

                                                                                                            Prof. Ahmet ATAN

                                                                                                         

 

ABSTRACT

 

Ottoman-French relations have affected both of the societies deeply. Very multiple shopping up to our times has determined the future preferences of the individuals of each society. Therefore, it is important to develop very close cooperation in culture and art as in all the other areas.

Turkish and French relations are initially political and economic; however, support is taken for the modernization of ottoman army through Nizam-i Cedid program of Selim III. This is military cooperation. Within the military cooperation between the Turks and the French, when some Turkish soldiers are sent to France by Ottoman Empire to take painting art training and return to their countries, such persons are called ‘Soldier Painters’.

Cultural and Artistic Turkish and French cooperation is developed through Ottoman Tanzimat Reform Program. Men from the government are sent to France to learn French culture. It has become fashion to have French code of manners among the Ottoman Palace and State section. The persons who have French training have been perceived to be the symbol of the modernity. Such exchanges have caused to produce works such as ‘Alaturca and Alafranca’ in Turkish and French languages.

            The access to information is made to be easier after the Ottoman people meet with the printing machines as well as hand writing. On the other hand, French persons meet with the Turkish traditional handiworks through Alaturca applications. They like lively and strong colors and adapt them. 

The tendency of Ottoman official institutions to send student to Europe for ‘Art Training’ during 19th century is maintained during the era of Republic. The number of those who go to Europe with their own facilities is very high as well as the ones sent by the state. One of them is Fikret Mualla, who is one of the most important artists of Turkish Contemporary Painting Art.  İbrahim Pasha, Hüsnü Yusuf 1848, Ahmet Ali 1864, Ahmet Emin 1864 and Süleyman Seyit 1864 are among the Turkish painting artists who have live din Paris for long years. These are the five students of then students who are the first to be sent to West for painting training. After that, the environment is grounded for the birth of ‘Paris Model’ of Turkish painting with Leopald Levy.

The Turkish-French relations have occurred in cultural and artistic areas as mush as in political, economic and military areas.

Turkish community has always given importance to French culture and researched on French culture for modernization.

Turkish artists have been influenced by French painting artists and have reflected this on their paintings.

 

 

INTRODUCTION

 

Turkish-French relations have always caused mutual interactions throughout the historical process. This interaction has reached its peak particularly in the communication ear in which we live and has become easier. This concept has also brought the change in the live of the societies. ‘Brain Immigration’ also manifests itself in art area in any way. In such case, scientific, cultural and artistic life and cultural richness of France have appeared to be attractive and have become the global center of attraction.

Having horizontal development for four hundred years full of with victories, rulers of the Ottoman decide to accelerate vertical improvement and issue Tazminat Reform Writ. In the pivot of the vertical improvement is modernization of the army, science, technique, culture and art. When Tazimat Reform Writ issued and Westernization policy starts to be implemented by the rulers of the Ottoman rulers, many military men and artists and men of culture and science have been sent to Europe or they go to Europe with their own facilities. The soldiers going to Paris have learned the fighting art during the time and they also pay attention to Painting art. Actually, this indicates that Turkish is of fighter tribe as much as of artist tribe. In this subject matter, English Turcologist Lord Kinross says in this issue: ‘when the Turks giving break from fighting start to deal with their gardens, Europe sees tulip for the first time.’ Lord Kinress has made another situation determination as: ‘Turkish men made Silver treating a great art by applying adornments on the covers of the swords’.

By 1835s, the idea of sending the talented students to abroad for training is born. The students determined by the state are sent to abroad. In line of these developments, the military men who go to Paris and obtain training there and return to country are called ‘soldier artists’, which is established in Turkish language. This team has made contributions to the education programs in Anatolian schools with their painting training obtained in Paris and with information and experiences they obtain. In new educational implementation as one of the principles adapted by Tanzimat Reform Writ (1839) among the education reforms covered by 19th century, trained soldiers are needed and particularly the painting courses in elementary schools which are spread in the county are given by the persons graduated from military schools, which causes the soldier artists to be known until up to now. Apart form popular names of Fikret Mualla and Hale Asaf Hanım representing contemporary Turkish painting art against French picture with unordinary success, among the Turkish painting artists who have lived in Paris for long times are İbrahim Pasha, Hüsnü Yusuf  1848, Ahmet Ali (Şeker Ahmet Pasha)1864, Ahmet Emin 1864 and Süleyman Seyit 1864.

Leopold Levy' has prepared environment for the birth of ‘Paris Model’ of Turkish painting. Among these artists, Remzi Pasha, Abidin Dino, Neşet Günal, Hakkı Anlı, Selim Turan, Adnan Varınca, Avni Abraş, Nejat Melih Devrim, Tiraje Dikmen, Bayram Küçük, Mustafa Altıntaş, Erdal Alantar, Yüksel Arslan, Cihat Burak, Oktay Günday, Serkis Zabunyan ile Gürkan Coşkun (Komet), Burhan Doğançay, Atilla Bayraktar, Mubin Orhon, Ömer Kaleşi and Müzehher Bilen should be included.

İbrahim Çallı , Namık İsmail, Hüseyin Avni Lifij and Nazmi Ziya Güran among the artists of ‘1914 or Çallı Generation’who pass the scholarship examination granted by Sanayii Nefise School in 1910 and go to France and return to home in 1914 due to approaching World War I may be listed among Turkish artists who have lived in Paris.

Neşet Günal, who conduct Fresk specialty training in ‘Ecole Nationale Fernand Leger Workshop’ for six years when he first go to Paris with the state scholarship and painting works in  Fernand Léger Workshop, makes works on Stained Glass and Goblin (pictorial carpets) techniques in 1963 when he goes for the second time.

According to Abidin Dino, Turkish group which increases their voices in Paris has created actually a positive Turkish image with the contributions to increasingly large generations.

Hakı Anlı, who sees the activity in art is insufficient in Turkey, has executed his artistic activities in Paris. Nejat Malih, who is among the group f ‘New Ones’, goes to Paris in 1945 and maintains his works under the abstract mentality in the exhibitions organized later. Avni Erbaş, who goes to Paris in the same year, returns to Turkey after working lasting approximately for 30 years and indicates the reason of ability to stand in France is not to be affiliated with a certain model. Müzehher Bilen, who goes to Paris in 1962, also shares the same thoughts. Being affiliated with original values in the environment where the art understandings are intensively in conflict, preserving the identity and producing new compound from the art experiences obtained have generally become the common aim of the Turkish artists in France.

            According to Selim Turan, art is analysis and the artists are the persons who have chosen loneliness and research. The person who fits best to this definition is Fikret Mualla with his bohemian personality. From one aspect, Fikret Mualla shall be the symbol of free life and sleaze of artist, which are felt on his paintings. Another example for the same symbol is Hale Asaf. Asaf has unique personality with her emotional and original personality.

Abidin Dino has developed multi-dimensional men of culture and art up to now since his first years in Paris. During the last years, he attempts to contemporary interpretations of local culture resources on which he is dependent upon through his pictures to attarct the attention due to its tendency to graphics for the last year.

He goes to France for obtaining PhD degree in Finance in 1949 and tends to painting with the influence of Levy when Trije Dikmen is at home. Another person who goes to Paris with another different aim but tends to painting is Mübin Orhon.

One of the artists who goes to Paris in 1954 after working for some time with Levy in Academy and settles in Paris is Remzi Pasha. A critic has commented that his works are the representation of the entire soul situation and his humane meaning directs him to a figuration which is most proper for his individual expression and renovation after 1950s.

Nayram Küçük, who goes to Paris in 1958, Adnan Varınca, who lives in Paris for long years and Yüksel Arslan, who is settled in Paris and Erdal Alantar, who completes Fine Arts Academy in 1949 and goes to France in 1959 and works as a worker in France for some time and undertakes the responsibility of lecturer of three workshops in 1972 and maintains his painting works intensively and finally Utku Varlık, who makes researches on the possibilities of contemporary symbolism in his last paintings, and Gürkan Coşkun (Komet), who unifies the situations caused by the impossibility and reality, negativities, their changes and chaos environment’ on the line of new expressions, and Ömer Kaleşi, who develops an expression unique to him are among the artists of Turkish painting constituting Paris group. In closer years, Oktay Günday, who returns to the country, is among the main practitioners of the abstract painting.

            Soldier Painters are the military School students or junior officer sent to the West to have painting training within a specified program. The program started to be executed in 1835.  The students are generally sent to Paris as well as the cities such as Belin, Wien, London which are developed mostly in the part of the time. A school classed Mekteb-i Osman (School of Ottoman) is established in the city for the students sent to Paris between the years of 1860 and 1861. The school is closed down in 1874 with the fear that the students may be isolated from French community. Süleyman Seyid and Şeker Ahmet Pasha among the artists going to Paris complete their training and return to İstanbul in 1870. Osman Hamdi, who will have an important place in Ottoman art and culture, goes to Paris for law training but gains painting training. He established the first Fine Arts Academy (Sanayi-i Nefise School) in 1833 after completion of his training. In the academy managed by Osman Hamdi, the responsibility of training is entrusted to foreigner people. There are artists among the ones going to Paris with their own facilities such as Namık İsmail and Avni Lifij. This group of artists has adapted the influences of impressionist artists as well as classic discipline. The artists going abroad and Sanayi-i Nefise School have added great contributions to Turkish Painting Art. Particularly, the works conducted in Sanayi-i Nefise School are important in terms of incorporating painting training to academic discipline in Turkey.   

Fikret Mualla has lived in France for 26 years. During the times when he goes to France, expressionism is very influential represented by the artists such ad Edvard Munch and Wassily Kandinsky. The artist is influenced from this movement. Having a very joyful and short life in Paris, he undergoes a difficult time upon the start of World War II and the invasion of the country. It is told that the artist sells his painting ate very low prices in order to meet his daily needs. He opens his first exhibition in Paris in 1954 with the painting he makes here. He hasn’t exhibited his works for 25 years collectively. Until those times, those who want to buy his paintings find him in the cafes of France and generally buy at lower prices. All the paintings of Mualla which attract great interest are sold.

Mualla treats Paris city in his paintings. He gradually becomes very famous in Paris environment. His works start to be collected by the collectors. However, he cannot create a regular life for himself. He is found dead on 20 July 1967. He is burned in Paris Abandoned Cemetery.

His tomb is brought to Turkey in 1974 according to his will. After president Fahri Korutürk shows interest; his bones are brought to İstanbul and buried in Karacaahmet Cemetery in İstanbul.

Mualla, who loves to depict the cities, carries the people, roads, cafes, circus and fishery men of İstanbul and Paris. The artist who loves experimenting with the colors is known to be affected from the color use of Henri Matisse.

Among the main works of Fikret Mualla is (Sitting Men) Oturan Adamlar,  (French Workes in Café Marsilya, Haliç and Süleymaniye, Paris'te Bir Sokak ( A Road in Paris), Baloncu (Balloon seller) and Balıkçı (Fisher Man)

Ottoman Empire believes that it is necessary to tend toward the West for catching up the developments in the West and acts accordingly. It has been accepted that the Western countries are more advanced in the fields such as technology and training and the first modernization movements have been started in the army.

The renovation program in the Ottomans starts to be implemented in military schools and the first primary school for this purpose is “Mühendishane-i Berri Hümayun”. In 1835, within the scope of a program, students are sent to abroad by the Ottoman State. As per this program, twelve are sent to Wien, Berlin, Paris and London within two years. Those sent to abroad are junior officer or military school students. Paris is a city which is most developed in the field of fine arts.

A school called ‘Mektebi Osmani’ is established in Paris in 1860 to enable the military school students sent to be trained between and to main the discipline. The students sent to this city for learning fighting art tend to painting art throughout the times. The greatest problem of the students sent to Paris during this time was the foreign language. Süleyman Seyid and Şeker Ahmet Pasha, whose name we will hear frequently among the soldier artists, are among the students sent to Paris in 1861.

The first Fine Arts Academy (Sanayi-i Nefise School )  is established in 1833 in Istanbul with the experiences obtained from the West and great efforts of Osman Hamdi.

As a result of this, modernizations (Westernization) requirement is born. Ottoman State implements the renovations program in military school for the first time. The primary school established for serving this purpose is Mühendishane-i Berri Hümayun. This school is established on the place of Humbara Han in Hasköy, İstanbul in 1975 to train gunner and bulwark junior officer for Ottoman army. The students start to be taught of new painting techniques for the military purposes. Thus, the rules such as light – shadow useful for indicating after modeling an object on two-dimensional surface as well as Western perspective rules are included in painting training program. The students who can see accurately and who are talented are discovered during the painting training for the purposes of typograohical drawings and for learning the guns. These students particularly make their paintings in the garden of Yıldız Palace. This school established during the reign of Selim III has been united with Mektebi Harbiye after the declaration off Constitutional Monarchy II. Besides this school, Galatasaray School Sultanisi and Darüşşafaka High School follow one another in this renovation process.

Talented students occur as a result of the training given in the military schools in Ottoman State. The talented students start to be sent to West and particularly France (Paris with which good relations are established. A school called Mektebi Osmanî is established in the city for his name in order to train the students sent this city better. As a result of the advice and attempts of Cemil Pasha, the ambassador of Ottoman State in Paris, the training is launched. The principal and the managers are Turkish; but majority of the teachers re French. The school is closed down in 1874 due to the facts that the students cannot learn foreign language and that enough yield is not taken in spite of the heavy financial loads after a while. The students return to the country. Süleyman Seyid continues his training in the workshop of Canabel and Şeker Ahmet Pasha in Gustave Boulanger’s workshop and return to İstanbul.

            Süleyman Seyid, who makes paintings with the historical subjects of documentary nature in the initial years when he is in Paris, starts to concentrate upon dead nature and scenery during the time when he works for Boulanger, Flari and Canabel’s workshops. He develops a clear color understanding by depending on the shapes and colors in the nature. On the other hand, Şeker Ahmet Pasha becomes the students of Gustave Boulanger and Jean Leon Gerome. He takes part in shall exhibitions of second world in 1869 and 1870. He uses light-shadow contrast perfectly in his pictures of scenery and dead nature painted with his great passion for nature and ability of observation. The shapes are formed with measurable understanding and he uses the painting plainly and smoothly.

Şeker Ahmet Pasha’s portray reflects the Ottoman individual in which modernization actions are revealed. The male figure before us with his fez is dressed with Western clothes. The brush and palette in his hand indicate his profession. The facial expression of the figure and pose indicates that he is a person who is self-confident and proud and satisfied with the social status. Şeker Ahmet Pasha carries the tracks indicating that he is influenced by French academic art during his training in Paris.

Osman Hamdi Bey , who is sent to Paris by his father for law training in 1860, stays in Paris until 1869 and after taking law courses for some time, he starts to take painting course. Paris of these years experience its most lively period as an art center in which artistic discussions are intensive, and different thought and movements follow one another. It is highly likely that Osman Hamdi Bay recognizes that culture is a great political power during these times.

Cloude Monet (1840-1926), the founder of impressionism, who has lived approximately during the same times of Osman Hamdi Bey comes from Le Havre, Paris in 1859. During the hall exhibition during which he gives voice to the name of impressionists in 1863, Osman Hamdi Bey is in Paris and is not interested in this new movements which has intensive reactions from academic media and in later times, he experiments with open air paintings and has remained as workshop artists essentially.

Soldier artists sent to the West have returned with the effects of Courbet and the academic training of David- Ingres classicism instead of being influenced with the art movements of that time in Paris. 

Artists of Westernization have tried to join the mysticism shared by the public and upper classes unconsciously and Western style. The cosmos reflected by these paintings which are the initial phases of shifting from the fantasy sees in miniatures, folk paintings and religious paintings to more realistic style entirely represent the traditional ethical understanding.

One of the most important duties fulfilled by the soldier artists is to make the water color and design pictures of the regions they see within Ottoman land.  Military artists have approached to this problem with sharp documentation and applied water-color technique on the conditions where they are obliged to apply color factor immediately. A classification of soldier artists which have been effective through XIXth century can be experimented in this way; those whose date births are around 1920 constitute the 1st generation. Three important artists from this generation are Hüsnü Yusuf Bey, ,ferik İbrahim Pasha and Ferik Tevfik Pasha. The representatives of 2nd generation soldier artists are Şeker Ahmet Pasha, Süleyman Seyid and Hüseyin Zekai Pasha. 3rd generation military artists are Hoca Ali Rıza and Halil Pasha.

The place of French culture in Turkey cannot be rejected. There are many French works in Turkish libraries. 45 per cent of the courses at Galatasaray High School which is demanded in Turkey and gives education to ‘some art of Turkish elites’ are French. In this case, we determine a great gravity to France.

 

 

CONCLUSIONS AND SUGGESTIONS;

 

  1. Turkish-French relations have occurred in cultural and art areas as much as in political, economic and military area.
  2. Turkish nation has always given importance to French culture and researched on French culture in civilization.
  3. Turkish artists have been influenced by French painting art and have reflected this on their paintings.
  4. It is necessary to reinforce the Turkish-French relations further.
  5. Scientific, cultural and artistic events should be mutually realized within the framework of Turkish and French cooperation.

 

Listeleniyor (53—68) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17
 
Bu sitedeki eserler Prof. Ahmet Atan'a ait olup, izinsiz kullanılamaz © 2010