Akıl Güncem

Listeleniyor (53—70) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18

Makaleler

SULTAN SANCAR TÜRBESİNDEKİ TÜRKMEN TAŞ İŞÇİLİĞİNİN

PLASTİK SANATLAR AÇISINDAN ANALİZİ

 

                                                                                     Prof.Ahmet ATAN[1]

                                                                                      

 

1.      ÖZET:

 

         Sultan Sancar[1] türbesi, plastik sanat eserlerinin en önemli örneklerinden biridir. O, türlerinin arasında sıradandışı birçok özelliklere sahiptir. Sultan Sancar türbesini önemli konuma getiren özelliği; onun yerleşim planından tutun da, taş işçiliğinin bir büyük sanat eseri haline getirilmesine kadar; insanların yüreğinde yerini bulan eski ve yeni dünya'nın harikası denilebilecek ayrıcalıklardır. Sulatan Sancar Türbesi, son yıllarda dünyanın birçok yerinden, içinde taşıdığı maddi özellikleri ve güzellikleri ile araştırmacıları kendine çekmektedir. Manevî özellikleri ile de, pek çok insanın sürekli-değişmez ilgi alanı olmuştur.

Sultan Sancar türbesinin taş işçiliğini bir büyük sanat haline getiren önemli özelliklerinden biri de " Taş Süslemeciliğidir ". Kendi döneminin, yaşadığı ortamı ve kullandığı eşyayı göze en hoş gelecek şekilde süslemek, onu sanat anlayışı ile biçimlendirmek, Sultan Sancar Türbesi’nin Taş ustalarının, sorumluluğun ötesinde; doğal bir tutkuları olduğunu göstermektedir.   Gelmiş geçmiş uygarlıklar arasmda, süsleme sanatları en olgun ve seçkin bir seviyeye ulaşmış milletlerden biri de şüphesiz Türklerdir.[2] Onbir ve onikinci yüzyıl İran Selçuklularının kendine öz kavramları, ilhanlıların parlak ve atak sanat ibdaları, Timurluların ince ve zarif sanat görüşleri, Memlükların, Celayirlerin, Muzafferilerin, Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmenlerin ve nihayet Safevilerin süsleme sanatlarında gösterdikleri başarılı buluşlar, Türk Süslemesinin oluşmasında büyük rol oynadığı kesin olarak kabul edilebilir.[3] İşte o dönemin Taş ustaları,süslemeleri ile taşı taş olmaktan çıkarıp bir büyük sanat eseri haline getirmeleri, Sultan Sancar Türbesi’ni bir Güzel Sanatlar Galerisine dönüştürmüştür. Sultan Sancar Türbesi’ndeki Süslemeciliğin tarihsel süreç içerisinde kendi geleneksel yorumlarına sıkı sıkıya bağlı kalarak Sultan Sancar Türbesi’nin[4] Türk- İslam dünyasında seçkin bir yer almasına neden olmuştur.

Hem Türkmenistan hem de Türkiye Türk’ünün ata babası büyük, kuvvetli, kahraman, sanatı ve bilimi koruyan, ulu bir hakan olarak bilinen Sultan Sancar, Selçukluyu kültür ve uygarlıkta zirveye çıkarmış. Şimdi abidevi sanat eseri olan bu türbede sonsuzluğu soluyor.

 

2.      GİRİŞ:

 

            Birçok kaynakta ve yayında belirtildiği gibi Türk mimarisinin en gözde eserlerinden biri Sultan Sancar Türbesidir. Bir beldeye veya bir şehre gidildiğinde ilk akla gelen en meşhur yerini sormak olur. Önce oralar gezilir. Sultan Sancar Türbesi de böyle bir yerdir.[5]

Sultan Sancar’in (1086-1157) vefatından önce yaptırdığı, “Dar ul ahiret “ diye isimlendirdiği[6] Devlethane ismiyle de anılan türbesi[7] inşa edildiği zamandan bu yana bir çok değişiklik, tamir-restorasyon geçirmiştir.[8] Sultan Sancar Türbesi 27 X 27 metre kare biçimde tuğladan inşa edilmiş bir yapıdır. Eser, Samanoğlu İsmail Türbesi’ndeki plan şekline atıfta bulunmakla birlikte belki de “dört ana yöne” işaret eden, eski Türk kozmolojisine dayanan mimari grubun içerisinde yer almaktadır. Başlangıçta iki katlı olan galeri kısmına dörtgen gövde üzerine atılan kemerlerle geçirilmiştir. Kubbeye geçiş ise aynı zamanda arada kalan yüzeysel mukarnasların[9] meydana getirdiği pandantifler yardımıyla olmaktadır.

            Kubbe içerisinde merkeze yönelen kaburgavari silmeler ortada yıldıza benzer bir kompozisyon oluşturmuştur. Bu dekoratif görünümyurt tipi bir çadırın kubbe kısmında uğların birleştiği “düğnük” (çangrak) denilen çemberi ve küldireviş denilen kısmı hatırlatmaktadır.[10] Kubbenin orijinal şeklinin varlığı göz önüne getirildiğinde dış görünüşü ile tipik bir Selçuklu kubbesi olduğu ileri sürülebilir.

            Anıtsal mezar yapılarının örneği olarak türbeler karşımıza çıkar. Mezar Anıtlarında; Bir bölümü özellikle medreselerle birlikte veya camilere bitişik olarak yapılan Anadolu Selçuklu çağı mezar anıtları da medreseler gibi iki ana tipte incelenir. Türbeler ve Kümbetler. Türbeler, genellikle kare veya çokgen gövdeye sahip, çoğunlukla kubbe ile örtülü mezar anıtlarıdır. Kümbetler ise, aynı biçimdeki gövdelerinin üstündeki kubbeleri piramit ya da koni biçimi bir külâhla örtülü, altında da mumyalık adı verilen ölü gömme odasının bulunduğu bir yapı tipidir. Bu çok genel tarifler, form olarak yapıları birbirinden ayırmak için kullanılmaktadır. Türbeler’in Anadolu’da bir de özel tipi Eyvan biçimi türbeler olarak karışmıza çıkmaktadır. XII.yy.dan Danişmentli, Mengücüklü, Saltuklu Kümbetleri Anadolu Selçuklu Kümbetlerini hazırlayan örnekler olmuşlardır. Artuklularda ise, tek başına türbe veya kümbete rastlanmamıştır. Selçuklu Sultanlarından çoğunun gömülü olduğu on kenarlı bir kümbet biçimindeki mezar anıtı Konya Alaeddin Camii avlusundaki II. Kılıçarslan Kümbeti’dir. Bir diğer Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykâvus ise, Sivas’daki medresesinin güney eyvanında gömülüdür ve üzerine tuğladan on kenarlı bir kümbet yapılmıştır. Medrese ve camilere bağlı çeşitli türbe ve kümbetlerden başka ilgi çekici bir mezar anıtı, Tercan’da Mama Hatun Kümbeti’dir. 13.yy. başlarında Ahlatlı bir ustanın kitabesini taşıyan mezar anıtı, daire biçiminde bir çevre duvarı ile kuşatılmış, ilgi çekici taç kapıya sahiptir. Bu çevre duvarının ortasında ise dilimli gövde ve külâha sahip kümbet yer almaktadır. Kayseri’de Döner Kümbet, oniki köşeli gövdesiyle kümbet tipinin tek başına ilgi çekici bir uygulamasıdır. Kayseri’den sonra Ahlat, 13.yy. kümbetleriyle dikkati çektiği kadar, mezar taşlarıyla da üzerinde durulan bir merkezdir. Burada şeyh Necmeddin, Hasan Padişah, Çifte Kümbetler gibi örneklerin en dikkate değerlerinden birisi, silindir gövdesiyle Ulu Kümbet’dir. Anıtsal bir çadır gibi her taraftan görülebilen, taş işçiliği detaylarıyla da dikkat çeken bir yapıdır. 1278 den kalan Amasya Turumtay Türbesi, tonozlu yapısı, cephesini kaplayan kalkan duvarı ile değişik bir uyguluma olarak karışmıza çıkar. Eyvan Türbelere doğru bir adım olarak görülebilen bu yapıdan başka, Konya, Afyon, Kütahya çevrelerinde yaygın olarak karışlaşılan “eyvan türbeler”, altta mumyalık, üstte bir eyvan yapısından meydana gelmektedir. Bunların en anıtsal örneği olarak Konya Musalla mezarlığındaki Gömeç Hatun Türbesi gösterilebilir.

           

 

3.         SÜSLEMEYE TASAVUFİ YAKLAŞIMIN ETKİSİ:

 

            Plan ve form tasarımı bakımından yapı tiplerinin kendi içlerinde belli bir gelişimini izlemek mümkündür. Bu bakımdan yapı tiplerini ele alarak, genel karakterini belirlemek mümkündür. Türkmen taş süslemeciliğinde, Türk Mimarlığında, günümüze ulaşabilen anıt niteliğindeki mimarlık ürünlerinin büyük kısmı dini mimarlık örnekleridir. Türbeler bunların en ilgi çekicileridir. Türbe olan mezar anıtlarının , Türk-İslam kültüründe ilgi çekici bir gelişmesi vardır.

Bir inanışa göre Nuh peygamberin oğlu Yâfes'in torunları olan Türkler, hükümdarlarının Müslüman olmasından sonra, yaradılışlarındaki temizlik ile seve seve ve büyük topluluklar halinde en son ve en mütekâmil din olan İslâmiyeti topluca kabul ettiler. Sekizinci asırda Müslümanlarla tanışıp, içlerinden kısmen bu dini kabul edenlerin bulunduğu Türklerin 10. asırda topluca İslâmiyeti kabulü, netice itibariyle tarihteki birçok hâdiseye yön vermesi bakımından pek önemlidir. Türk an'anesine göre kurulan Karahanlı Devletinin topluca İslâmiyeti kabulüyle, ilk İslâmî Türk eserlerini meydana getirilmeye başlandı. Hakanî Türkleri adını taşıyan Karahanlılar, Türkler'in millî kültür ve sanat geleneğini ve istidadının güçlü özelliklerini bütünüyle İslâma adayıp bu ilham ile yeni bir üslubun kurucusu oldular. Karahanlı hükümdarları arasında yer alan Sultan Sancar’in Sanat ve ilme olan hayranlığı, âlimlere ve sanatçılara saygısı ve onları korumaları neticesinde Türkistan, Mâverâünnehir şehirleri birer medeniyet, kültür beşiği haline geldi. Doğu Karahanlılar devrinde Balasagunlu Yusuf Has Hâcib Kutadgu Bilig, Kaşgarlı Mahmud Dîvanü Lügati't-Türk, İmam-ı Ebü'l-Fütuh Abdülgafur Tarih-i Kaşgar adı ile, Türk dili, edebiyatı, kültürü ve tarihi için çok mühim eserler yazdılar. Karahanlılar, eserlerini genellikle kerpiç ve tuğladan yaparlardı. Mescid ve hayır külliyeleri çok yaygındır. Çok kubbeli mescidlerin sütunları tahtadan, yuvarlak veya çok köşeli; minâreler ise pişmiş tuğladan yapılırdı. Kerpiç ve tuğladan köşe pâyeli, yazı şeritli, örgülü eserler yapıldı. Duvarları çiğ tuğladan örülüp, üstü tezyin edilip, kaymak taşı sıvası ile veya çeşitli şekillerde kesilmiş süslü, oymalı, kabartmalı, çizgili kiremitler ile kaplanıyordu. Cilâlı ve sırlı tuğla ve cam tezyinatın getirdiği koyu mavi ve yeşil renkler ve parlak satıhlar, Karahanlı eserlerini hususiyetleridir. Saraylar, arklı ve havuzlu bahçeler ve korular içine yapılırdı. Karahanlılar devrinde mescid, câmi, türbe, külliye, kervansaray, saray, kale, köprü ve hamamlar yapılmıştır. Câmilerin sadece minareleri günümüze ulaşabilmiştir. Türk hat sanatı, Karahanlılar ile başladı. Kûfî, sülüs gibi yazı türleri ile Kur'an-ı Kerîm ve hadis kitapları itina ile yazılıp, saklandı.

İmam-ı Gazali, Sultan Sancar’a özetle şöyle nasihat ediyor: “Cenab-ı Hakkın, ahirette bir insana ihsan edeceği şeylerin yanında, bütün yeryüzü, bir kerpiç gibi kalır. “Yeryüzünün bütün beldeleri, vilayetleri, o kerpicin tozu toprağı gibidir. Kerpicin ve tozunun toprağının ne kıymeti olur?”  Ebedi sultanlık ve saadet yanında, yüz senelik ömrün ne kıymeti vardır ki, insan onunla sevinip, mağrur olsun? Yükseklikleri ara, Allahü teâlânın vereceği padişahlıktan başkasına aldanma!. Bu ebedi padişahlığa kavuşmak, herkes için güç bir şey ise de, senin için kolaydır. Çünkü Resulullah efendimiz, “Bir gün adalet ile hükmetmek, altmış senelik ibadetten efdaldir” buyurdu. Madem ki Allahü teâlâ sana, başkalarının altmış senede kazanacağı şeyi bir günde kazanma sebebini ihsan etmiştir, bundan daha çok muvaffakiyete fırsat olamaz!. Zamanımızda ise iş o hale gelmiştir ki, değil bir gün, bir saat adaletle iş yapmak, altmış yıl ibadetten efdal olacak dereceye varmıştır.

Yine Sultan Sancar, kendisine nasihat etmesi için bir adamını hâcegânın büyüklerinden Yusuf Hemedanî ’ye gönderir. Sultan Sancar’ın adamı, şeyhin kapısında günlerce bekler. Bir cevap alamaz. Günler sonra adamı huzuruna çağıran şeyh, kendisine şunları söyler: “Uzun süredir buradasınız. Bizde dine uygun ne gördüyseniz bir kağıda yazınız, halimizi hükümdarınıza anlatınız. Bu, nasihat olarak kendisine yeter.”

Hem Türkmenistan hem de Türkiye Türk’ünün ata babası büyük, kuvvetli, kahraman, sanatı ve bilimi koruyan, ulu bir hakan olarak bilinen Sultan Sancar, Selçukluyu kültür ve uygarlıkta zirveye çıkarmış. Şimdi abidevi sanat eseri olan bu türbede sonsuzluğu soluyor.

Anadolu’yu Türk’e vatan yapan Sultan Alparslan’ın torunu. Babası Melik şah ve dedesi gibi Selçukluyu kültür ve medeniyette zirveye çıkarmış. Şimdi bu türbede sonsuzluğu soluyor. Sultan Sancar’ın karşısında bulunan ve sonradan restore edilen bu narin türbeyse hanımı Türkan Hatun’un. Türkmen hayallerinin ayrı bir bağlılık duyduğu ve yalnız bırakmak istemediği Türkan Hatun bir ara Selçuklu Devleti’ne hakanlık da yaptı. Selçuklu Devleti’nin şehircilik teşkilatının güzel bir örneğini teşkil eden, toprakla sıvalı kerpiç surları asırlardır zamana direnen bu en eski Selçuklu şehri, altı bin dönüm üzerine kurulu. Altı bölümden meydana gelen bu muazzam şehrin ayakta kalabilen yapılarından biri de Kızlar Kalesi. Onun hemen karşısında ise daha mütevazı haliyle duran Erkekler Kalesi var. Biraz ötede ise yine Hz. Peygamberin iki sahabesi sonsuzluk uykusunda. Yolun karşısında bulunan Talhatan Baba gibi onlar da bir gizemli sır peşinde koşmuşlar ve bu mübarek topraklarda şahadet şerbetini içmişler. Türbenin eskiden kalma taş kapısındaki tuğla ve mozaik karışımı süsler Türk-İslam zevkinin ince bir timsali. Onların biraz uzağında yine bu toprakları nurlandıran bir hak aşığı Hz. Ali’nin torunlarından Muhammed İbn-i Zeyd, buraları Türk-İslam dünyasına kazandıran gönül fatihlerinden biri. Onu da bu topraklara sürükleyen aynı manevi güç, aynı nurani şevk. Hoca Yusuf Hemedani Türkistan’ın manevi ufkunu aydınlatan bir başka yıldız, büyük alim ve mutasavvıf. Türk aleminin manevi önderlerinden Ahmet Yesevi bile onun potasında pişen, olgunlaşan bir derya. Hoca Yusuf Hemedani 1142 yılında Herat’ta öldü ve bu türbeye defnedildi. Ta Arabistan çöllerinden buralara kutlu bir gaye uğruna gelmiş ve şehit düşmüş bir gönül eri Talhatan Baba. Rivayete göre Hz. Peygamberin sahabelerinden. Ondan aldığı İslam aşkıyla gönlü tutuşmuş, binlerce kilometre uzaklıktaki bu mübarek toprakları da fethetmek, inancının meşalesiyle aydınlatmak için koşmuş, gelmiş bir halk aşığı Talhatan Baba. Türkmenistan Türkü her zaman yaptığı gibi ona da yüreğini açmış, bağrına basmış. Pişmiş tuğlanın en güzel örnekleriyle ve Türkmen halılarının en güzel motifleriyle örülmüş olan türbe, Moğol istilasında ve depremlerde yıkılmış daha sonra ise yeniden yapılmış.

Asya'nın steplerinde bir gün yolunuz Merv'e düşerse, erenlerin kalplere nakşettiği o muhteşem gönül derinliğini ve efsanevi aşkları içinizin en müstesna yerinde hissetmeden sakın ayrılmayın. Mekke'den, Medine'den Asya'nın kalbine yürüyen erenlerin yolu ilk olarak Merv'e çıkar. İslam ordularıyla 655 yılında Merv'e gelen ve burada yüreklerde İslam ateşini yakan erenlerden El Hakim el Gıfari 670 yılında Merv'de vefat etmiş ve orada yatmaktadır.  Büyük Selçuklular'ın son başkenti Merv'de Sultan Sancar'in türbesini gezerken Asya'nın kalbinde atan bir aşkın şiiriyle buluşmak...  Her zaman perilerin gözlerinden sultanların kalbine akan bir yol vardır. Tıpkı Sezai Karakoç'un, "Ellerin ellerin ve parmakların bir nar çiçeğini eziyor gibidir" dizelerindeki gibi Merv'de bir perinin elleri Sultan Sancar'in aşk ırmaklarına akmaktadır. Sultan Sancar'in Merv'de bulunan türbesinin yapılışı konusunda rivayet edilir ki:  Sancar, Asuman adlı bir periye âşık olmuş. Peri ona kendisiyle evlenmek istiyorsa üç tane şartının olduğunu söylemiş...  Birinci şart, Sultan perinin saçlarını tarayışını seyretmemeli. İkincisi koşarken onun topuklarına bakmamalı. Üçüncüsü de periyi belinden kucaklamamalı. Bu şartların sırrını bilmek isteyen Sultan, başta bunu kabul etse de, sonra onların üçünü de bozmuş. O perinin saçını tararken kafasını eline alarak taradığını, koşarken topuklarının yere değmediğini, kucaklarken belinin kemiksiz olduğunu anlamış. Şartlarının bozulmasına çok kızan peri, bir kuş şekline girmiş ve uçup gitmiş. Sultan Sancar gözü yaşlı onun arkasından "Ben seni ara sıra görmezsem ölürüm" diye seslenmiş. Peri de ona, "Eğer beni görmek istersen yüksek ve güzel bir bina yaptır. Ben her cuma günü bu binanın tepesindeki delikten sana bakarım" demiş. Bu olaydan sonra Sultan Sancar bu anıtı yaptırmış. Şimdi Sultan Sancar, bu türbede yatıyor. Ve o kuş her cuma Sultan Sancar'i seyrediyor... Yüzyıllardan beri anlatılagelen bu efsanenin ne kadarı doğrudur bilinmez. Ama her aşk efsanesinin içinde yanan bir sultanın ve bir perinin kalbi mutlaka vardır...

 

4.      PLASTİK SANATLAR AÇISINDAN ANALİZİ:

 

4.a.   SÜSLEMECİLİK:

 

         Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar uzayan bir kültür coğrafyası içinde yer alan Türk tarihinde taş işçiliği bir süsleme elemanı olarak günümüze kadar ulaşmıştır.. Özellikle duvarlardaki sitilizasyona uğratılmış bitkisel motifler çalışmalarında çok sayıda eserler bu güne kadar gelmiştir. Türkmen taş işçiliğinin Sultan Sancar türbesindeki bir yansıması olan bitkisel motifler tasarım olgusu, kararlı (kararlılık varsa plastik nitelik taşır), matematiksel hesaplamalara dayalı sağlam biçimlerin oluşturduğu eserlerdir.  Her türlü fonksiyonelliğe sahip bu bitkisel süslemeler, en ince ayrıntılarına kadar geometrik konstrüksiyona dayalı olarak düzenlendiği gözlemlenir.

            Sultan Sancar türbesindeki bitkisel motifli süslemelerdeki her türlü tasarım, inanç felsefesine dayalı bir anlayışla ele alındığı ifade edilebilir. Türbe içerisinde, teneffüs edilen mekanın görülen ve dokunulan her nesnenin işlev ve estetik açıdan “Allah’ı” hatırlatması ve O’nun her yerde hissedilmesi istenmiş olabilir. Gerçekte Türk Dünyasına dayalı bu üslubu görmek mümkündür. Orta Asya ve Anadolu kültür ve uygarlığında, doğa’nın inanç dünyasına uygun olarak ayıklanıp tasarlanması önemli bir anlatım tarzıdır. Sultan Sancar türbesindeki Türkmen taş süslemeciliğinde akıl ve duygusal zeka sürecinden geçirilerek yapılan tasarım ve uygulayım, görsel mantığa dayandırılmıştır. Sultan Sancar türbesindeki taş işçiliğinin plastik yapısı, teknik öğelerden olduğu kadar estetik öğelerden de oluşur ve göze hitap eden görsel olgular olarak karşımıza çıkar.

            Sultan Sancar türbesindeki taş işçiliği süsleme uygulamalarında plastik olgunluğa ulaşmak için öz ve biçim ilişkisinin ustaca gözetildiği görülmektedir. Zaten bu konuda ustaların uygulama alanındaki her aşama – Zanaatkarane de olsa- tasarım ve uygulayım konusudur. Gerçek olan veya insan hayalinin ürettiği efsaneler, mitolojik öyküler, din ve din ve toplumların arasındaki sosyal, ekonomik ve kültürel ilişkiler taş işçiliği süsleme uygulamalarının düşünsel tasarım kaynağını oluşturmaktadır.

         Sultan Sancar türbesi, plastik sanat eserlerinin en önemli örneklerinden biridir. O, türlerinin arasında sıradandışı birçok özelliklere sahiptir. Sultan Sancar türbesini önemli konuma getiren özelliği; onun yerleşim planından tutun da, taş işçiliğinin bir büyük sanat eseri haline getirilmesine kadar; insanların yüreğinde yerini bulan eski ve yeni dünya'nın harikası denilebilecek ayrıcalıklardır. Sulatan Sancar Türbesi, son yıllarda dünyanın birçok yerinden, içinde taşıdığı maddi özellikleri ve güzellikleri ile araştırmacıları kendine çekmektedir. Manevî özellikleri ile de, pek çok insanın sürekli-değişmez ilgi alanı olmuştur.

            Yapıdaki süslemenin en yoğun olduğu bölüm galeri kısmıdır. Burada tuğla, tuğla hamuru, sırlı tuğla ve alçı ile geometrik, (Rumi, palmet ve lotuslardan meydana gelen) bitkisel süslemeler, sıva üzerine yapılmış tezyinat, sülüs veya  çiçekli küfi yazı şeritleri yer almaktadır. Türbe’nin dış kısmında galeri bölümleri hariç süslemelerin orjinalitesi önemli oranda zedelenmiştir. Yapılan kazılardan anlaşılacağı üzere sıva üzerine rölyeflerin de bulunduğu yüzeyler üzerine altın yaldızlı süslemeler uygulanmıştır.

            Müslüman Türk devletlerinde, büyük kısmı şaheser sayılacak derecede, mîmarî, kitabe, hat, tezhib, süsleme, minyatür, çini, halı, kilim gibi mükemmel sanat eserleri yapılmıştır. Asya içlerinden Akdeniz'e, Oğuz bozkırlarından Hindistan ortalarına ve Mısır'a kadar uzanan geniş sahada, o devrin Türk devletlerinden kalma saray, cami, mescit, imaret, han, hamam, dârüşşifa, medrese, hanekâh, türbe, künbet, şadırvan, çeşme, sebil, kale, sur ve mezar sandukası gibi binlerce sanat eseri günümüze kadar gelmiştir. Türkler, bu çağda, sanat dünyasına önemli yenilikler getirmişlerdir. Medrese ve medrese-cami mîmârîsi, çift kubbe inşaatı, silindir biçiminde bazan yivli, yüksek, ince minare tipi, demet sütun, sivri kemer, pencerelerin katlar halinde sıralanması, kubbe yapımında Türk üçgenleri, dikdörtgen veya beş köşeli mihraplar bunların belli başlılarındandır. Yazı, minyatür, tezhib ve süslemede, büyük hamleler olmuştur. Taş işçiliği, kuyumculuk, kakmacılık, bakır işçiliği, zırh, kemer, kalkan, mineli cam yapımı, seramik, dokumacılık, halıcılık ve döküm sanatının en zarif örnekleri verilmiştir. Bunların taşınabilir olanları, halâ Türk ve dünya müzelerinin gözde eserleri durumundadır. Taşınamaz olanları ise, Türkün ayak bastığı her yere, açıkhava müzesi görünümü verir.

            İleri doğru çıkıntı yapan Tak kapı çevresindeki tuğla örgüsü ile belirgin bir ünite olarak türbenin cephesini süsler. Türk Mimarlığının genel karakterini tuğlanın, malzeme olarak kullanılması ile birlikte, taş işçiliğine dayanan süsleme ve yalın bir mekân etkisi meydana getirir. Büyük Selçuklu mimarlığının genel karakteri olan tuğla yapı malzemesi olarak da ele alınmıştır.

Türkmen taş işçiliği Sultan Sancar Türbesi’nin özellikle iç ve dış yüzlerinde görülür. Kolay   biçimlenen taş işlemesi, Türbe duvarlarının bir bölümünü oya gibi nakış nakış ince örnekleriyle süsler. Türbenin bir bölümü desen desen bu süslemelerle bezelidir. Kapı, pencere çevreleri, sütunlar, kemerler taş işçiliğinin oya gibi ince örnekleri ile bezelidir. Taşın işlemeye son derece elverişli olması, mimaride zengin bir taş süsleme geleneğinin doğmasına neden olmuştur. Türbe duvarındaki süslemeler o dönemlerin taş süslemeciliği hakkında bizlere önemli fikirler vermektedir. Taş süslemeciliğinde kullanılan motif grupları incelendiğinde, İslam süsleme sanatlarının bitkisel, geometrik, bitkisel-geometrik karışımı  süsleme gibi ana gruplarına yer verildiği görülmektedir. Bu ana gruplar içerisinde yer alan motifler geniş bir repertuvar zenginliğine sahiptir. Öyle ki, İslam süsleme sanatında yer alıp da Türkmen taş süslemeciliğinde bulunmayan motif hemen hemen yok gibidir. Türkmen taş süslemeciliğinde görülen bu motif zenginliğinin yanında teknik zenginlik de dikkati çekmektedir. Taş süsleme sanatı tekniklerinden olan kakma, kabartma, şebekeli oyma, çizikleme ve negatif (oyma) tekniklerinin tamamına Türkmen taş süslemeciliğinde yer verilmiştir. Türkmen taş süslemeciliğinin Merv’deki en eski örnekleri Sultan Sancar Türbesinde görülmektedir. Bu aynı zamanda Türk-İslam Sanatı'nın da şaheser örneklerinden sayılacak taş süsleme örnekleri sayılmaktadır. Adeta taş süsleme eserleri müzesi görünümündeki Sultan Sancar Türbesi tamamen Türkmen geleneğine bağlı olarak dantel gibi işlenmiş arabesk kompozisyonlar ile bordürler başlı başına bir inceleme teşkil edebilecek derecede repertuvar zenginliği göstermektedir. Sultan Sancar Türbe mimarisinin önemli bir bölümünü oluşturan taş süslemesi anıtsal eserlere nazaran daha zengin bir durumdadır. Bu tarz süslemeler çok sayıdaki cami, han gibi başka anıtsal eserlerde de rastlamak mümkündür. Genel olarak anıtsal eserlerde geometrik süsleme hakim olması ile birlikte bitkisel süsleme ağırlıktadır. Duvarlar yüzeyi üzerinde görülen geometrik süslemeler bir araya toplandığında zengin bir çeşitlilik gösterir. Türbedeki taş süslemeler, giriş kapısı alınlıklarında, içe bakan bakan cephelerinde, eyvan kemerlerinin kilit taşlarında, tonozların kilit taşlarında ve ışık takalarında (pencere) yoğunluk göstermektedir. Eyvan kemerlerinin taşlarında oyma tekniği kullanılmıştır. Sultan Sancar Türbesi gibi anıtsal eser üzerindeki taş süslemeler  her halükarda Türkmen taş işçiliğinin önemli örneklerini teşkil etmektedir.

 

4.b.      BORDÜR BİÇİMİ SÜSLEME:

 

 

4.c.      TAŞ İŞÇİLİĞİ:

 

Sultan Sancar türbesinin taş işçiliğini bir büyük sanat haline getiren önemli özelliklerinden biri de " Taş Süslemeciliğidir ". Kendi döneminin, yaşadığı ortamı ve kullandığı eşyayı göze en hoş gelecek şekilde süslemek, onu sanat anlayışı ile biçimlendirmek, Sultan Sancar Türbesi’nin Taş ustalarının, sorumluluğun ötesinde; doğal bir tutkuları olduğunu göstermektedir.   Gelmiş geçmiş uygarlıklar arasmda, süsleme sanatları en olgun ve seçkin bir seviyeye ulaşmış milletlerden biri de şüphesiz Türklerdir.[11] Onbir ve onikinci yüzyıl İran Selçuklularının kendine öz kavramları, ilhanlıların parlak ve atak sanat ibdaları, Timurluların ince ve zarif sanat görüşleri, Memlükların, Celayirlerin, Muzafferilerin, Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmenlerin ve nihayet Safevilerin süsleme sanatlarında gösterdikleri başarılı buluşlar, Türk Süslemesinin oluşmasında büyük rol oynadığı kesin olarak kabul edilebilir.[12] İşte o dönemin Taş ustaları,süslemeleri ile taşı taş olmaktan çıkarı? bir büyük sanat eseri haline getirmeleri, Sultan Sancar Türbesi’ni bir Güzel Sanatlar Galerisine dönüştürmüştür. Sultan Sancar Türbesindeki'deki Süslemeciliğin tarihsel süreç içerisinde kendi geleneksel yorumlarına sıkı sıkıya bağlı kalarak Sultan Sancar Türbesi’nin[13] Türk- İslam dünyasında seçkin bir yer almasına neden olmuştur.

Merv'deki ünlü Sultan Sancar Türbesi (1157), Selçuklu türbe mimarlığının şaheseridir. Kare plânı ile Karahanlı türbelerine dönüşü simgeler. Sekiz köşeli piramit çatıyla örtülü yapı, geometrik düzenli, ince tuğla örgüler arasına yerleştirilmiş firûze çinilerle bezenmiştir. Selçuklu türbe mimarlığının gelişimini yansıtan bir başka yapı, Tus'da İmam Gazali'ye bağlanan türbedir (1111). Türbe, dışa taşkın giriş eyvanı, kare plânı, kubbeli ana mekânı ve arkaya doğru uzanan tonoz örtülü üç bölümden oluşan plânıyla dikkati çeker.

Türk sanatında geniş bir alanı içine alan dekoratif taş işçiliği başlangıcından bu yana devirlerin uslubuna uygun olarak bazı değişimler göstermiş olsa da ustalıkta yüksek kalitesini her zaman korumuştur. Sultan Sancar türbesindeki taş işçiliği hammaddesi taş olan geleneksel sanatlar disiplini içerisinde değerlendirilebilir. Buradaki taş işçiliğinin en güzel örneklerini, Anadolu Selçuklu, Beylikler, Osmanlı Devri mimarisinde de görmek mümkündür. Taş yalnızca yapım aşamasında değil, iç, dış dekorasyonda da ana malzemeyi teşkil etmektedir. Türkmen taş işçiliğimizin en güzel örneklerini; anıtsal taç kapılarda, şehir, saray duvarlarında, cami, medrese gibi yapıların avlu, ana kapılarında, sütun başlıkları, minare şerefeleri, mihrap, minber, çeşme, sebil, şadırvanlarda görmek mümkündür. Türkmen taş işçiliğinde geometrik örgüler, geçmeler, bitkisel bezemeler, alçak - yüksek kabartma hayvan figürleri, palmetler[14] en çok rastlanan bezemelerdir. Sultan Sancar Türbesindeki mimaride kullanılan tuğlalarla da duvarlara değişik etki vermiştir. Bu sıra sıra dizilen  daha çok kahverenkli tuğlaların yerleştirilmesi ile Türbeye ayrı bir özellik kazandırmıştır. Cami, türbe, kale gibi yapıtların dış duvar örgülerinde de tuğla örmelerinin güzel örnekleri görülmektedir. Hammaddesi taş olan el sanatı ürünlerinin yapımında kullanılan taşlar, kullanım alanlarına, yapım tekniklerine göre; alanlara ayrılır. Geleneksel mimaride dış cephe ve iç mekan yapımı, süslemesinde taş işçiliği önemli bir yer tutmaktadır. Taş işçiliğinin mimari dışında en çok kullanım alanı mezar taşlarıdır.

            Taş işçiliğinde, oyma, kabartma, kazıma (profito), gibi teknikler uygulanmaktadır. Kullanılan süsleme öğeleri; bitkisel, geometrik motifler ile yazı figürleridir. Hayvansal figür azdır, insan figürlerine ise Selçuklu Dönemi eserlerde rastlanılmaktadır.

Taş işçiliğine yönelik el sanatları insanoğlu var olduğundan beri tabiat şartlarına bağlı olarak ortaya çıkmıştır. İnsanların ihtiyaçlarını karşılamak, örtünmek ve korunmak amacı ile ilk örneklerini vermiştir. Daha sonra gelişerek çevre şartlarına göre değişimler gösteren el sanatları, ortaya çıktığı toplumun duygularını, sanatsal beğenilerini ve kültürel özelliklerini yansıtır hale gelerek "geleneksel" vasfı kazanmıştır. Türkmen Taş işçiliğine yönelik Geleneksel Türk El Sanatları, Anadolu'nun binlerce yıllık tarihinden gelen çeşitli uygarlıkların kültür mirasıyla, kendi öz değerlerini birleştirerek zengin bir mozaik oluşturmuştur. Türkmen Taş işçiliği yanında Geleneksel Türk El Sanatlarını; çinicilik, seramik-çömlek yapımcılığı, işlemecilik, bakırcılık, maden işçiliği, örmecilik, ahşap ve ağaç işçiliği gibi alanlar takip eder. Barınma gereğinden doğan mimari, bölgelerin coğrafi koşullarına göre biçimlenmiş, çeşitlenmiştir. Ancak Türkmen Taş iççiliği Dünya coğrafyasında çok geniş bir alana ve zaman yayıldığı gözlemlenir. Buna bağlı olarak gelişen taş işçiliği Türkmen coğrafyasında Selçuklu döneminde gelişip, kendine özgü bir niteliğe ulaşmıştır. Selçuklu ve Beylikler dönemi taştan süslemeciliğine yönelik eserler daha çok mihrap, cami kapısı, dolap kapakları gibi mimari elemanlar olup üstün işçilik içermişlerdir. türbe kubbesi ve giriş süslemeleri  ile Selçuklu sanatının inceliklerini taşır. Türbenin bu süslemelerindeki incelik geleneksel Selçuklu el sanatları örneğine göre yapılmış olan kapı girişleridir. Bu kısım ince taş işçiliği ile stilize mimarinin ortak bir ürünü olarak karşımıza çıkar. Taş süslemeleri, nefis bir tasvirin duygusal üslubu yanında, zarif tekniğini de ustaca kullanarak taşı sanatsal bir dille ifade edilir hale getirir. Motifler merkezden başlayarak, aynı motifi tekrarıyla dışa doğru yayılırlar.

            Sultan Sancar Türbesi akılıca tasarlanmış, anlamlarda sayı ve bölünme olmayan, estetik niteliği ise tesadüfle izah edilmesi olanak dışı bir mimari eserdir. Türbedeki taş işlemeler yüzyıllardır devam eden bir statik-aksiyon gösteri niteliğindedir. Bu, görsel bir şölen niteliğindedir. Sanki taş ustası söyleyemediklerini söylemek için bir yol ararken sanatıyla bunu gösterip iletmek istemiş. Güneş ışınları belirli bir açıyla bu türbe yapısına vurduğunda türbe kapısındaki taş işlemelerin oyuntu ve çıkıntılarında ışık ve gölgeler vasıtasıyla cezp edici görüntü ortaya çıkmaktadır.

            Kesme taş mimarinin, taş işçiliği ile bezendiği, kuvvetli mekân etkisine dayalı  türbe yapıları, Türk Mimarlığının önemli bir örneğini oluşturmuştur. Selçuklu Çağı olarak ele alınan bu dönemin mimarlık ürünleri, Anadolu öncesi Türk Mimarlığının çeşitli denemelerinin, taş malzeme ile, yeni bir araştırma heyecanıyla yoğrulup denendiği eserlerdir. Geleneksel plan ve biçim (form) tasarımları, yeni imkânlarla ilgi çekici denemelere sahne olmuş, devamlılık içinde, yeni arayışlar, çağın mimarlık üslubunun genel karakterini meydana getirmiştir.

 

5.         SONUÇ:

 

Dünün sanatı geçmişin aynasıdır. Bu günün sanatı da geleceğe en geçerli tarihi belgelerdir. Gelecek çağın insanları bizim bugünkü toplumuzda neler olup bittiğini, bu toplumun başından neler geçtiğini nasıl öğrenecekler?.. Bundan yüz sene sonraki insanlarımıza, bu günleri bizzat yaşamayan evlatlarımıza her anı başlı başına bir olay olan bu enteresan yüzyılı nasıl ulaştıracağız?.. İşte bu mesajı gelecek nesillere iletebilecek yegane köprü sanattır. Bir toplum yüce değerlere, güzel sanatlara sahip çıkarak ulaşabilir veya diğer bir ifade ile, güzel sanatları benimseyen toplumlar uluslar arası alanda önemli yere sahip olabilir.

Her bir güzel sanat eseri toplumsal otobiyografidir. Bir toplum ortaya koyduğu veya sahip çıkıp koruduğu güzel sanat eserinin niteliğine göre, kendi otobiyografisini okuyabilir. Sultan Sancar türbesi, taş'ın bir büyük sanat eseri haline getiriliği muhteşem bir türbedir. O, taş üzerindeki süsleme ve bezemelerle güzelliğin zirvesine çıkmış estetik bir abidedir. Taş işçiliğindeki sanatkarane ustalık, bugün Türk Tarih ve Medeniyetinin önemi ile kültür ve sanatımızın sahip olduğu engin ve zengin değerlerimizi tartışmasız kabul edilir duruma getirmiştir. Bu duvar üstü taş işlemeciliğini bir büyük plastik sanat eseri haline getirmek ancak büyük bir sanat ruhuna sahip olmakla mümkündür. Bu Güzel sanat eserleri, bir kaç bin yıllık tarihimizin içinden süzülüp gelen ince işlenmiş " Altın taş " niteliği ile; eşsiz birer güzel sanatlar abideleri olacaktır. Sultan Sancar türbesinin duvarlarını birer canlı sanat müzesi haline getirenler, acaba hem Türk sanat ve medeniyeti için, hem dünya sanat ve medeniyeti için başvurulacak birer kaynak eser niteliğini taşıyacaklarını, aynı zamanda da Türk-îslam Kültürü mirasının tapusu olacağını biliyorlar mıydı?..

Toplumların siyasal, sosyal ve kültürel varlıklarının deposu tarihtir. Kültür varlıklarının iki deposu veya iki şahidi vardır. Bu iki şahidin birisi gelenek, ötekisi ise sanat eserleridir. İşte Sultan Sancar Türbesi de Plastik sanat eseri olarak yüzyılların ötesinden gelen en güçlü şahitlerden biridir.


[1] Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın oğlu olan Sancar 1086’da Sincar’da doğdu. Küçük yaşından itibaren devlet tecrübesi kazanan Sancar, ağabeyleri Berkyaruk ve Muhammed Tapar zamanında devlet hizmetinde bulunarak, doğuda çıkan isyanları bastırdı. Buradaki başarıları üzerine Horasan melikliğine tayin edilen Sancar, Haziran 1102’de Selçuklu Devleti’ne saldıran Karahanlı Hükümdarı Kadir Han’ın saldırılarını bertaraf etti. Ayrıca Gaznelileri, Selçukluya bağladı. Babası Melikşah’ın siyasetini takip eden Sancar, Horasan’dan itibaren, devletin doğusunda Selçuklu düzenini yeniden kurdu. Berkyaruk’tan sonra tahta geçen Muhammed Tapar’ın ölümü üzerine, 18 Nisan 1118’de küçük yaştaki oğlu Mahmut Büyük Selçuklu Devleti tahtına çıkarılırken; Sultan Sancar de 14 Haziran 1118’de Horasan’da bağımsızlığını ilan etti. 14 Ağustos 1119’da Save’deki savaşta yeğenine galip gelen Sancar, Büyük Selçuklu Sultanı oldu. Devletin merkezini de Irak-ı Acem’den Horasan’a nakletti. Bundan sonra çevresinde büyük savaşlar ve fetihler yapan Sultan Secer, Sultan-ül A’zam unvanını kazandı. 1132’de Karahanlıların, 1136’da Gaznelilerin, 1141’de Karahitayların ve 1147’de de Harezmlilerin isyanını bastıran Sancar, 1152 yılında da Gurluları mağlup etti. Fakat Sultan Sancar 1153’te Oğuz Yabgu ile Belh’te yaptığı savaşı kaybedince esir düştü. Sancar, esaret altında sultan olmak istemediğinden, sultanlığı terk ederek Merv Hankahı’na kapandı. Buradaki 3 yıllık esaretten sonra Nisan 1156’da kurtarıldı. Ancak 29 Nisan 1157’de 91 yaşındayken Merv’de vefat ederek, kendi yaptırdığı türbeye defnedildi.Bilim adamlarına sahip çıkan ve bilimi teşvik eden Sultan Sancar’in döneminde, Horasan bütün İslam dünyasına ve Anadolu’ya din ve bilim adamı sevkeden bir merkez olmuştu.

[2] Akar, azade, Gabide Keskiner, Türk süsleme Sanatlarında Desen ve Motif, Ornament And Design in Turkısh Deeorative Arts , Tercüman sanat ve kültür yayınları:2 , istanbul 197S, s.9.

 

[3] a.g.e., s.9.

 

[4] İSLAM ANSİKLOPEDİSİ TÜRBE Ziyaret olunan mezar, Müslümanlardan, büyük âlim, velî, hükümdar, hükümdar zevcesi ve çocukları, emir, vezir ve komutanların kabirleri üzerine inşa edilmiş, üzerleri özellikle kubbelerle örtülü bina. Müslüman olmayanların kabirleri üzerine yapılmış binalara türbe denilmiş. İslâm büyüklerinin üstü açık olan mezarlarına da onlara hürmeten türbe denir. İran ve Azerbaycan'da türbeye, sonundaki tâyı telaffuz ederek "türbet" derler. Hz. Fatıma (r.a) babasının (s.a.s) mezarını ziyaret ederken şöyle demişti: Hz. Fatıma bu sözünde Kabr-i Şerif için Türbet'e Ahmed sözünü münasip görmüştü. Hz. Fatıma'nın Kabr-i şerifin başında söylediği nazmın tamanının anlamı şöyledir: "Ahmed Aleyhisselâm'ın Kabrinin toprağını koklayan kimseye ne olur? Ona ömür boyunca miskü-anber gibi güzel koku koklamamak lazım gelir. Benim üzerime öyle musibetler döküldü ki, onlar gündüzlerin üzerine dökülselerdi, belki gece olurlardı" (Kastallanî, Mevâhibü'l-Ledünniye, Mısır 1281, II, 501).Fakat, Hücre-i Saadete (Hz. Peygamberin Kabr-i şerifine) hürmeten ve tebcilen türbe denilmeyip "Ravza-i Mutahhare, Kubbetü'l-Hadrâ" isimleri verilir. Peygamberimiz (s.a) bazı hadislerinde kabirler üzerine bina ve mescidler yapılmasını yasaklamıştır (bkz. Buhârî, Cenaiz, 69; Müslim, Cenâiz, 31-32, Mesâcid 63; Ebu Davud, 76; Neseî, Cenaiz, 295, 339, 299). İslam alimlerinin çoğunluğu şöyle demişlerdir: Kabir üzerine, ev, türbe, kümbet, medrese veya mescid ya da duvarlı oturma bahçesi yaptırmak, eğer bunlarla ziynet ve övünmek kastedilmiyorsa mekruh olur; eğer, övünme ve ziynet kastedilirse haram olur. Umuma aid olan mezarlıkta türbe yaptırmak meşru değildir. Eğer, mezar müteveffanın mülküne dahil ise, onun üzerine türbe yaptırmak mekruh olur (bkz. Abdurrahman el-Cezîrî, el-Fıkh Ale'l-Mezahibi'l-Erbea, Kahire (t.y) I, 536). Ancak bir kısım İslâm âlimleri meşayih, ulema, hükümdar ve hükümdar eşleri ve çocuklarının üzerine türbe yapılmasını caiz görmüşlerdir. Türbelerin yapıldığı yerde, bunun gibi bina ve kubbeler çok olup bunlar ölenlerin isimlerinin bilinmesi ve tanınmalarından başka, onlara prestij ve buna benzer bir hürmet ve saygıya sebep olmayacaksa, böyle zamanlarda türbe ve kubbe inşasının caiz olduğuna fetva veren alimler bulunmuştur (Hasen el-Idvî, Meşâriku'l-Envâr, Mısır, 1316/26).Müteveffanın ismi ve yattığı yer bilinsin diye taş gibi bir alamet dikilmesinin gerekli olduğunda Vahhabiler hariç, ittifak edilmiştir.Mezarlarda ölünün isminin ve yerinin unutulup kaybolmaması için mezar taşı dışında lüzumsuz, süsleme ve yapılardan kaçınmak lazımdır. Mezarlara yapılacak masraflar, ölüden ziyade dirilere layıktır. Bunların (ağaç dikmek hariç) ölülere hiçbir faydası olmaz.İslâm âleminde Abbasîler devrinden itibaren, hükümdarlar, halifeler, hükümdar eşleri ve çocukları, emirler, vezirler, âlimler, veliler, sanatkârlar ve komutanların mezarları üzerine türbeler (kubbe ve künbedler) yapılmıştır. Yapılan türbelerin sanat tarihi ve mimari açıdan değerli olanları pek çoktur. Zamanımızda bu sanat eserleri ve tarih hazinelerinin korunmasına dikkat etmek lazımdır. Türbelerin çatıları birer kubbe ile kaplanmış olduğundan bunlara "kubbe" de denilmiş, Türklerde ve İran'da bunlara kümbed veya kümbed denilmiştir. Mağrib'de türbelere "marabût" denilir. Şehidlerin gömülü olduğu ve üzerinde onların hatırasına yapılmış olan büyük yapılara "Meşhed" (Şehidlik) adı verilmiştir.Türbeler yapılış biçimi bakımından başlıca iki kısma ayrılır:1- Üstü örtülü ve kenarları kapalı türbeler. Bunlar murabba (kare), müseddes (altığen) ve daha çok kenarlı veya daire şeklinde bir plan üzerine inşa olunur ve duvarlar üzerine bir kubbe bina edilmek suretiyle yapılırlardı. Kubbeler, külah, mahrut (koni), piramit, çadır, küre ve sivri kubbe olarak yapılırdı. Bunların mimarî unsurları ve tezyinatı da zamanlarının üsluplarına göre yapılırdı. İslâm âleminde minareli ve kubbeleri çok yüksek olan muhteşem türbelere de rastlanır. Kayseri'de Ali Cafer Kûnbedi, Emir Cemâleddin hünbedi, Alaca Künbed ve Çifte Medrese yanındaki türbelerin üstleri taştan yapılmış ehram (piramit) şeklindeki sivri kubbelerle örtülmüştür. Kayseri'deki Döner Künbed, mahrut (koni) şekfinde taştan yapılmış kubbe ile örtülüdür. Hasankeyf'teki (eski adı Hısn-ı Keyfa) Zeynel türbesinin üzeri sivri kubbe ile ve Kahire yakınındaki Halife türbelerinin üzerleri sivri küre şeklinde yüksek kubbelerle kaplıdır. Bu kubbeler, duvarların üzerine ya tromplarla, ya da pandantitlerle oturtulmuştur. Umumiyetle taştan yapılmış türbelerin duvarları, kenarları ve kapı ağızları taşların oyulmasıyla husüle getirilmiş çeşitli tezyinat ve arabesklerle ve mukarnaslarla süslenmiştir. Kayseri'deki Döner künbet gibi çok defa mevta türbenin altına inşa edilmiş bir mahzene konuldu. Pekçok türbenin kapıları üzerinde içlerinde medfun olanın kim olduğunu bildiren kitabeler bulunur, bazen de bu kitabeler kuşak halinde türbe dış duvarlarının üst kısımlarına konurdu. Çoğu defa türbe duvarlarının iç ve dış yüzeylerinde ve türbe duvarlarının en çok görünen kısmına ve pencereler üstünde ölümü hatırlatan ayet ve hadisler taş veya mermerler içine oyulmuş kufi veya nesih yazılarla yazılmıştır. Çini kitabeterle türbe duvarlarının süslendiği de olmuştur.Türbelerin içinde mezarın üzerine kıymetli ve dayanıklı ağaçtan tabut şeklinde bir sanduka yerleştirilirdi. Bu sandukaların üstüne yeşil renkli ve üzeri sırma ile ayet ve hadisler işlenmiş örtüler serilirdi. Çok defa mevtanın yattığı yerin üzerine muhtelif taşlardan kesilmiş lahid şeklinde taşlar konurdu. Lahid taşları süslemeli ve yazılı veya süslemesiz ve yazısız olurdu. Bazı türbelerde yazılı ve tezyinatlı çinilerle kaplanmış lahidler de mevcuttur.Dıştan görünüş itibariyle Selçuklu türbeleri künbed veya künbed-eyvan bileşimi şeklindedir. Künbed biçiminde olanlar Döner Künbed gibi ya müstakil olur, ya da bir caminin veyahutda bir medresinin bünyesine bitişik olur. Kayseri'deki Hunad (Mahperi Hunad) Hatun türbesi (635/1237) Hunad cami'nin hareminden ayrılmış köşe kısmına bitişiktir. Gevher-i Nesibe Hatun Türbesi, Darüşşifa'nın bitişiğindedir. Yozgat'ın Çandır kazasındaki Sultan Hatun türbesi künbedeyvan bileşimi türbeye güzü bir misaldir. Türbenin kubbesi çok kenarlı muhrut şeklindedir. Doğuya açılan eyvan ise içten sivri beşik tonozlu, dıştan kırma çatılıdır. Kırmızı taştan yapılmış olan bu türbe (1499) Dulkadiroğluları hükümdarı Alâüddevle Beyin gelini Şah Sultan'a aittir.Konyadaki Mevlana Celâleddin Rumi (ö.1273m) türbesi birçok tamir ve tevsi'ler geçirmiş olmakla beraber eski duvar ve ayaklarını özellikle külahını muhafaza etmiştir. Dört köşeden sekize geçiş pahlı iri bademlerle olmuştur. Bunun üzerine 16 kavaldan mürekkeb silindir şeklindeki dilimli gövdenin üzeri yine dilimli bir külah ile örtülmüştür. Gövde ve külah baştanbaşa firuze çini ile kaplı olup Âyete'l-kürsî yazılı bir kuşak, gövde kornişini dolaşır. Selçuklularda eyvan tipli türbelere de rastlanır. Bunlar penceresiz uzunlamasına yapılardır.2- Türbelerin bir kısmının yanları açıktır. Kubbe, taş veya mermer sütunlar üzerine oturtulmuştur. Beylikler devrinde Van'da yapılmış etrafı açık, üstü konik çadır şeklinde bir kubbe ile örtülü türbeler ve Ahlat'taki Bayındır Türbesi gibi. Akşehir'deki Nasreddin Hoca türbesinin de kubbesi bu şekilde yapılmıştır. Bunun dış kısmı Osmanlılar zamanında yapılmıştır.Osmanlılar zamanında bazı türbeler de içlerinde yatan mevtaların Allah'ın rahmetinden nasibini alması için üstü açık yapılmıştır. Bunlar dört, altı veya sekiz mermer sütun üzerine demir çubuklardan yapılmış bir kafes kubbe ile mücehhezdir. Bu üstü veya yanları açık türbelerin sütunları arasındaki duvarlarda kitabeler ve tezyinat hakkedilmiş olanları olduğu gibi olmayanları da vardır. Bunlardan bazılarının kapısı üzerinde kitabe de bulunur.Çeşitli devirlerde ve yerlerde yapılmış meşhur türbeler: Bilinen ve zamanımıza kadar gelen en eski türbe Abbasiler devrinde Halife Muntansır için Dicle nehrinin bir kenarında yapılmış olan Kubbetü's-Suleybiye'dir.Buhara'da bugün hâlâ ayakta kalan en eski türbe 296/907 tarihinde yapılmış olan İsmail Türbesidir.Cürcan'daki 397/1006' da pişmiş tuğladan yapılmış olan "Künbed-i Kâbûs" ün kubbesi çadır (mahrut) şeklindedir ve yerden yüksekliği 51 m dir.Bağdad'daki Kâzımeyn (Altın Kubbe) ve Kerbelâ'daki Hz. Hüseyin'in kubbesi altınla kaplı olan türbesi meşhurdur.Fatımîler devrinde de dört köşeli, duvarlar üzerine birer kubbe yerleştirilmiş türbeler yapılmıştır. Bunların en eskisi Mukattam civanndaki Bedrü'lCemâlî (el-Cürûşi)'nin (478/1085) meşhedidir. Bina dikdörtgeni şeklinde olup sekiz köşeli kasnak üzerine oturan bir kubbe ve 5 çapraz tonoz ile örtülüdür. Merv'deki Büyük Selçuklu hükümdarları Sultan Sancar'in (ö. 552/1117) türbesi en sanatlı ve muazzam yapılı türbelerden biridir. Kubbesinin çapı 17 m ve yerden yüksekliği 30 m. dir. Kubbe bu gün yıkılmış 8 kenarı olan külahlı ve 8 kenarlı bir kasnak üzerinde idi ve kubbenin dışı firuze renkli çinilerle kaplı idi. Bu türbe Ruslar zamanında harabeye dönmüştür.Mısır'da Eyyûbiler devrinden kalma, Sultan Salih, Necmeddin Eyyub (ö. 648/1250) ve bunun karısı Şecerü'd-Dürr'ün adlarını taşıyan beyzî (yumurtamsı) kubbelerle örtülü türbeleri vardır.Memlüklülerden kalma Sultan Kalavun'un (ö. 689/1290) medresesinin yanındaki türbesi, Kudüs'teki Kubbetü's-Sahra biçimini hatırlatır. Bugün bunun kubbesi çöktüğü için yerine tahta bir kubbe yaptırılmıştır. İran'da İlhanlılar devletini kuran Moğollar, hükümdarları Gazan Mahmud'un 695/1296'da İslâmî kabul etmesiyle müslüman olmaya başlamışlardı. İlhanlılar da müslüman olduktan sonra hükümdarlarına türbeler yaptırmışlardır. Gazan Mahmud Han'ın (ö. 703/1303) türbesinden başka Sultan Muhammed Olcaytu Hüdabende'nin (ö. 716/1313) kurmuş olduğu Sultaniye şehrindeki türbesi sanat ve inşa tekniği bakımından dünya mimarileri içinde pek büyük bir kıymeti haiz olan bir şaheserdir. Bu türbe 8 köşeli gövde profili bir kubbe ile örtülmüştür. Sekiz köşede yükselen ince minareler aynı zamanda birer ağırlık kulesi vazifesi görür. Kubbe yerden 51 m. yüksekliktedir. Bu türbe 1320 de yapılmıştır. Minareleri yıkılmıştır.Meriniler (Beni Merin) hükümdarı Ebu'l-Hasan'ın Tlemsem'deki türbesi ve el-Ubbâd kasabasındaki Ebû Medyen (ö.1198 m) türbesi gibi Fas ve Cezayir'de mühim zatlara aid çeşitli biçimlerde kubbeli türbelere rastlanır.Semerkant'ta Şah Zinde türbeleri, kubbeleri değişik yükseklikte ve çapta olan türbelerdir. Timur'un ailesi için inşa edilmiştir. Bu türbelerin arasında en heybetlisi 808/1405'te yapılmış olan Gur-ı Emir ismi verilen Timurleng'in türbesidir. Bu türbenin dört köşesinde dört eyvan vardır. Yüksek kubbesi silindir bir kasnak üzerine oturtulmuştur. Bu kasnağın "üzerine şişkin soğan şeklinde bir kubbe daha oturtulmuştur. Kubbenin üstü tepede birleşen birçok şakûli dilimlere ayrılmış ve üstleri yarım silindir şeklinde firûze mavisi renginde çinilerle kaplanmıştır.Babür imparatoru Şah Ekber'in (1556-1605) babası Şah Humayûn için Delhi'de yaptırdığı türbe ve kendisi için Agra'da Sigantra'da yapılan türbe Türk-Hind mimarisinin en güzel eserlerinden olan çok muhteşem yapılardır.Şah Cihan'ın (1628-1659) çok sevdiği zevcesi Mümtaz Mahal için Agra'da 17. asrın ortasında yaptırdığı Tac Mahal ismi verilen türbe, sanat ve güzellik bakımından dünyanın en nadide ve muhteşem eserlerinden biridir. Tac Mahal, kenarları 100'er metre ve yüksekliği 5 m. olan bir sed (kâide) üzerine yapılmıştır. Bu kaidenin her köşesine birer minare inşa olunmuştur. Kubbesinin yüksekliği yerden itibaren 80 m'dir. İslam aleminde yapılan en yüksek kubbe budur.Türbeler, Osmanlı imparatorluğu devrine kadar ancak hükümdarlara haneden ailelerinden mühim zatlara, büyük şeyhlere, emir ve vezir gibi büyük devlet ricaline mahsustu. Bunlardan başkaları için türbe yaptırmak yasaklanmıştı. Bu yasaklık Osmanlı Devleti zamanında kaldırılmıştır. Osmanlılar'da umumiyetle salatin camileri gibi büyük camileri yaptıranların türbeleri bu camilerin avlusunda yaptırılmıştır. İstanbul'da cami yaptırmayan bir kısım Osmanlı padişahlarının türbeleri Ayasofya'nın avlusunda yapılmıştır. Osmanlılarda türbe mimarisi diğer mimari eserlerden sonra gelir. Daha ziyade Osmanlı türbelerinde kare ve sekiz kenarlı taş veya mermerden duvarlar üzerine bir kubbe oturtulurdu. Kubbe kasnakları iki kattır. Kubbe kasnağına çok sayıda pencereler açılırdı. Bursa'da yapılan en önemli türbeler Osman, Orhan türbesiyle Murad Hüdavendiğar, Yıldırım, Muradiye ve Cem Sultan türbeleridir. 4 ve daha çok kenarlı Muradiye türbelerinin sayısı onbir tane kadardır. Yeşil Cami'nin yanında yapılmış olan Çelebi Sultan Mehmed'in (ö. 823/142) türbesi 8 köşeli olup, üzerine sivriye yakın bir kubbe oturtulmuştur. İç duvarlarının 3 m. yüksekliğe kadar olan kısmı yeşil renkli çinilerle kaplıdır.Osmanlı İmparatorluğunun yükselme devrinde inşa edilen türbelerin en önemlisi Süleymaniye Camii'nin dış avlusunda Mimar Sinan tarafından yapılan Kanuni Sultan Süleyman Türbesidir. Sekizgen bir planda olan bu türbenin dış tarafında 29 sütunlu bir revak binayı kuşatır, mukarnaslıdır. Türbe kapısının sağ ve solundaki duvarlar fevkalade güzel nakışlı çinilerle kaplıdır. Diğer duvarları da çinilerle kaplıdır. Türbenin içinde 8 sütün üstündeki 8 sivri kemer üzerine bir Kubbe oturtulmuştur. Bu türbenin yanında Hürrem Sultan'ın türbesi vardır.İstanbul'da Divan yolu üzerinde Sultan Mahmud Türbesi ve bunun yanında ufak birkaç türbe daha vardır. Bu semt bu türbelerden dolayı Türbe olarak da isimlendirilmiştir.Muhiddin BAĞÇECİ

 

[5] Bu bildiri, çeşitli güçlükler ve imkansızlıklar yüzünden yerinde incelemeler yapılamadığından, büyük ölçüde çeşitli yayınlardan ve arşiv kaynaklarından TİKA Başkan Yardımcısı Musa Kulaklıkaya’nın çektiği fotoğraflardan faydalanmak suretiyle meydana getirilmiştir. Bu bakımdan bazı aksaklıkların ve tam aydınlatılamayan sorunların anlayışla karşılanmasını dilerim. A.ATAN

 

[6] Ahmet bin Mahmud, Selçuk-Name, (Hazırlayan: E.Merçil), İstanbul 1977, s.81 (Y.Doç.Dr. Yaşar Çoruhlu, Sultan Sancar Türbesi’nin içerisinde bulunduğu Tarihi Doku, s. 193)
[7] Her iki adlandırma için ayrıca bkz. Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk- İslam Medeniyeti,İstanbul 1980, 3. baskı), s.248 (Y.Doç.Dr. Yaşar Çoruhlu, Sultan Sancar Türbesi’nin içerisinde bulunduğu Tarihi Doku, s. 193)

 

[8] Y.Doç.Dr. Yaşar Çoruhlu, Sultan Sancar Türbesi’nin içerisinde bulunduğu Tarihi Doku, s. 193
[9] Müslüman halkların mimari yapılarda kullandıkları ana unsurlardan biridir. Türklerden geldiği bilinmektedir. Kelimenin kökünü teşkil eden “karnas” Türkçenin Yakut şivesinde “çıkıntı ya da yüksek burun” anlamına gelir. Araplar’ın istalaktitlere verdiği addır.
[10] Bu karşılarştırma ilk kez şu yayında yapılmıştır: L.İ. “ Rempl, Arhitekturnıy Ornament Yujnogo Turkmenistan Mimari süslemesinde “Selçuklu” Tarzı Meselesi) “ Trudı-Yujno-Turmenistanskoy Arheologiçesoky Kompleksnoy  Ekspedittsi, C.XII, Aşkabad 1963, s. 295-296. Bkz. Kakacan Bayramov, Merv Mimarlık Mektebine Bağlı Bazı önemli Anıtlar üzerine, “ IV. Milli  Selçuklu  Kültür ve Medeniyeti Semineri Bildirileri” 25-26 Nisan 1994, Konya 1995,s. 152 (Y.Doç.Dr. Yaşar Çoruhlu, Sultan Sancar Türbesi’nin içerisinde bulunduğu Tarihi Doku, s. 193)

 

[11] Akar, azade, Gabide Keskiner, Türk süsleme Sanatlarında Desen ve Motif, Ornament And Design in Turkısh Deeorative Arts , Tercüman sanat ve kültür yayınları:2 , istanbul 197S, s.9.

 

[12] a.g.e., s.9.

 

 

Günce

ARArSEN BULurSEN

 

                            Prof. Ahmet ATAN

 

Toplum o kadar kargaşa içerisinde yaşıyor ki,

Yanlışlar içerisinde doğruları bulmak da o kadar zorlaşıyor…

Doğrular mı?..

Hangi doğrular?

Kime göre olan doğrular…

Slogancı yaşayışın ortasında buluyoruz birden kendimizi…

Sen ondan, o senden, ben senden, sen benden… Ol da, istersen çamurdan ol…

İyi doğrudadır… iyilik de doğrudadır.. doğruluk iyiliktir…

Çirkinlik güzel değildir…

Güzel de çirkin değildir…

Güzellik güç’temidir yoksa???...

Güzel güçlümüdür?

Güç’lü güzelmidir?...

Doğrusunu bulana…

Ne mutlu O’na..

Doğrusunu bilene de…

Estetikte yanlışlar ve doğrular,

Siyasette yanlışlar ve doğrular,

Sağlıkta, eğitimde yanlışlar ve doğrular…

Nefiste yanlışlar ve doğrular…

Bel fıtığı tedavisinde, sivilceler hakkında yanlışlar ve doğrular…

Sevmede yanlışlar ve doğrular….

Sevgide yanlışlar ve doğrular…

İnsan sevdikçe yanlışlar değişiyor…

Yanlışlar sevildikçe doğrular değişiyor…

Sevdikçe adresler değişiyor…

Adresler değiştikçe, yanlışlar değişiyor…

Yanlış doğrular çoğalıyor..

Doğru yanlışlar yok oluyor…

Zamana ve Mekâna bağlandı yanlışlar ve doğrular…

“Dün dündür, Bugün Bugündür” atasözü oluverdi birden…

Nerede “O söylüyorsa doğrudur” diyen…

Nerede O, Nerede ben?...

Artık “ben söylüyorsam doğrudur” zamanı…

Yamuk doğrular, paralel doğrular, evrensel doğrular,

Aynı düzlemde bulunmayan doğrular..

Sektörel doğrular, vektörel doğrular..

Örtüşen doğrular, çakışan doğrular…

Aykırı doğrular, ağlatan doğrular… eğimleri eşit doğrular..

Şerefli doğrular, agresif doğrular… medyatik olgular…

 İmgesel ve dahi simgesel doğrular…

Gülmeyen doğrular, ölmeyen doğrular….

Ayıkken olan doğrular, sarhoşken olan doğrular…

Yanlışa doğru demezsen, sonuçlarına katlanırsın,

Ya aklanırsın, ya da atlanırsın…

Yanlış anlama, ama…

Yanlış anlaşılmaya mahkum mu ettim kendi kendimi?...

O halde, katlanası doğrular, kutlanası doğrular…

Samanlıkta iğne misali…

Ben diyorum ki; Bu samanlıkta bir iğne var… İnanmazsan ara.. Bulabilirsen bul..

YANLIşLAR İÇERİSİNDE DOĞRUSUNU BULmak!!!

ARArSEN BULurSEN

Günce

ART TERAPİ

 

 

 

                                                            Prof. ahmet ATAN

 

 

 

 

1.

Sanat ve psikoloji, birbirini tanımlayan ve tamamlayan iki kavramdır. Sanat, tasarım aşamasında biçimini bulmamış bir olgu olarak ruh âleminde belirmeye başlar. Sanat, insanın psikodünyasının dışa vurumudur. Düşünce, duygu, sevgi, nefret bu psikodünyanın birer elementleridir.

İnsan her durumda kendisinin bir şekilde anlaşılmasını ister. Ya da İnsan Bir şekilde başkalarına kendisini anlatmak ister. Sanat, insanın kendisini anlatma yollarından biridir. İşte burada “kendisi” kavramı ruhsal bir olgudur. Zaten sanat insan ruhunun madde üzerindeki yansımasıdır.  Ses, resim, heykel ve mimari uygulamaları ruhsal tercihlerin ürünleridir.

Eserini ortaya koyan sanatçının psikolojisi kadar, o eserin muhatabı olan izleyicinin algılama psikolojisi de Sanat Psikoloji ekseninde yerini alır.

S. Freud (1856-1939), Psikoanalitik disiplin alanı içerisinde sanatçıları, onların ortaya koydukları eserleri üzerinde eleştirel araştırmalar ve tartışmalar yaparak inceler. Psikoanalist görüş, izlenim, rüyalar, sevinç, bilinç, fantazya, ütopya, imajinasyon, dikkat problemleri üzerinde yoğunlaşır. Duygu ve düşünce, saplantı gibi sorunlarla birlikte sanata eğilen bu akım, sanattaki üslûp sorunundan çok, bilinçaltını açıklayan temalarla ilgilenir. Ya da bilinçaltını anlamaya çalışır.

Freud’un başını çektiği Psikoanalist ekole göre, sanat eserinin; istekleri, hayalleri, bastırılmak istenen duyguları, bir başka plânda dile getirdiği düşünülmektedir. Psikolojik verilerin, sanatçı hakkında bilgi verdikleri, sanat eserinin bildirisini açıklamaya yardım ettikleri bir gerçektir. Bunda birinci amaç sanat esrinin kaliteye yönelik değerini araştırmaktan çok, sanat yolu ile insan ruhunun bilinmezlerini keşfe çıkmaktır.

Psikolojik yaklaşımın ikinci sorunu “algı” olayıdır. Bu olayı başlı başına ele alan psikoloji alanı “Gestalt” okulu olarak bilinmektedir. Algılama işlemi, çevredeki eşya ve olayların bünyeleşmiş bütünler halinde kavranmasını sağlayan psikolojik bir olgudur. Bununla, bir şeyi, bir nesneyi (rengini, hacmini, boyutlarını) duymaktan dolayı zihnimizde bir iz meydana gelir. Sanatçının tabiatı anlamaktaki yeteneği, bilincindeki bazı tasarımların yerleşmesiyle gerçekleşir.

Plâstik sanatlarda görme, gözle bir şeylerin varlığını duyma, işin en önemli yanıdır. İnsan, estetik faaliyeti geliştikçe eşyalar, varlıklar ve simgeler dünyasında yaşamaya başlar. Beş duyudan biri olan gözün kapsadığı duyumlar aydınlık, karanlık, renkler, hacimler, biçimler, uzaklıklar gibi en temel kavramlarını, zihnin estetik perspektifi içine alır. Bu kavramlardan oluşan bir konuyu, sanatçı kafasında oluşturamamışsa, yani sanatçı bir konuyu tam anlamıyla incelememişse, konuyu kâğıt üzerine ne kadar güzel çizerse çizsin, çizim göze ne kadar hoş görünürse görünsün, obje ya da model sağlam algılanmadığından ortaya sağlıklı bir desen çıkmaz. Bu nedenle Klee der ki; “önemli olan görüntü değil, görünen görüntünün arkasındaki görünmeyen gerçeği görebilmektir.”

Yaratıcılık, daha başlangıçta, sanat konusu olmazdan önce, insanoğlunun psişik yapısıyla gerçekleşen bir işlemdir. Yalnız figürlü sanat konuları değil, en soyut yaratmalar bile, daha önce görüntüsü ve biçimleri mevcut olan malzemeye dayanmaktadır. Seyircinin de algılama işlemi, çevredeki eşya ve olayların, bünyeleşmiş bütünler halinde kavranmasını sağlayan psikolojik bir olaydır. İnsan gözü çevresindeki olay ve eşyaları algılarken, her zaman fotoğraf makinesi gibi çalışmaz. Özellikle büyük sanat eserleri; yalın bir uyarıcı olmaktan çok, karmaşık ve kavranması zor, değişik sembollerle zenginleştirilmiş ürünlerdir. Eserde beliren kültür faktörünün ağırlığı, izleyici tarafından çözümlenirken; tabiattaki modele nelerin eklendiği, nelerin abartıldığı veya vurgulandığı dikkatle ele alınmalıdır. Çünkü, eser, seyirci tarafından biçimi aracılığı ile algılanır. Bu durumda, sanatçıyla seyirci arasındaki titreşimin açıklanabilmesi, bir bakıma, algılanmakta olan konu ile ona katılan kültürel unsurların belirleyiciliği arasındaki salınımda ve ilişkide düğümlenmektedir. Hangi çağda olursa olsun, sanatçı da, seyirci de bir görme ve idrak etme eylemine girer. Bu bakımdan algı kavramı ve ona eklenen unsurlar, sanat psikolojisinin önemli sorunları arasındadır.

Nietzsche der ki: "Her duyu ebedileşmek ister." Sanat duyusunda da bir devam arzusu vardır. Gerçekte psikoloji sanatın başlangıç noktası olarak kabul edilebilir. Psikolojiyi sanat yolu ile açıklamak mümkün olabildiği gibi, sanatı da psikolojik yoldan çözümleyebiliriz.

 

2.

 

Terapi sürecinde sanat yapılabildiği ya da yaptırılabildiği gibi, sanat sürecinde de terapi yapılabilir ya da yaptırılabilir. Terapide amaç; ruhsal ünitenin bir parçası, hem de önemli bir parçası olan düşüncenin kontrol altına alınmasıdır. Düşüncenin kontrol altına alınmasının çeşitli yolları vardır. En basit yaklaşım olarak, güzel şeylere bakmak, güzel şeyleri dinlemek, güzel şeyleri söylemektir. Onun için Said Nursi” Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” Demektedir. Bu anlayış insana; daha sonraki terapi sürecinde başka kazanımlar elde etmesine yol açacaktır. Bu kazanımlardan bir tanesi, düşünceyi kontrol altına almayı kontrol edebilmektir. O zaman bu terapi sürecinde insan kendisine ototelkin yolu ile şöyle dedirtecektir; “Güzel düşünen güzel görür, güzel gören hayatından haz duymasını öğrenir”… Burada güzel, sanattır. Sanat güzel ‘dir. Her iki olgunun da insan psikolojisindeki yeri; hayatın tamamı olmasa da önemli bir bölümünü kapsayacak ya da kuşatacak kadar etkisi vardır.

Güzel ile korkunç arasındaki fark, cennet ile cehennem arasındaki fark kadardır. Ama sanırım O büyük irade sahibi, iki gerçeği de dünya da insanlara göstermediği için, ne cennete sevdalananlara, ne de cehennemden korkanlara rastlıyoruz.

Art terapide amaç; sanat yapmak yanında, sanat yolu ile ruhsal tedavi yapmaktır.  Sonuç profesyonel olmasa da, spontane sanat etkinliği olarak değerlendirilebilir.

Tablo yüzeyi bir “gösteri merkezidir.” İnsanın sahip olduğu bir çok psikolojik özellikler somut olarak tablo yüzeyinde görünebilir, görülebilir, gösterilebilir. Çünkü tabloyu yapan insandır. Tabloyu tanımak insanı tanımaktır.

İnsan kendi ruh dünyasında kendini keşfe çalışır. Bu keşif süreci ya da serüveni zorlu ama zevkli geçer. Her yolculuğun olduğu gibi, bu keşif sürecinin de bir başlangıcı, gelişim süreci ve sonu vardır. Aslında bu terapi sürecinin önemli noktası insanın ne istediğinin net olarak anlaşılmasıdır. Bir anlamak isteyen, bir anlaşılmak isteyen vardır. Yani art terapi yolculuğu iki kişiyi gerektir. Sanat terapi sürecinde, anlamak ve anlaşılmak olgusunun yardımcı unsurudur. Terapi, zihinsel ve duygusal bozukluk gösteren bireylerde daha sağlıklı bir ruhsal denge sağlamak amacı güder. Ve bu süreçte danışan ve Artterapist arasında düşünce ve duygu alışverişi kurulur. Bu alışverişin kurulduğu süreç hem bir bilimsel süreçtir çünkü kendi içinde sistemi vardır hem de sanattır çünkü yaratıcılık ve zekâ gerektirir. Acaba benim terapiye ihtiyacım var mı sorusunu sorabilen insanların çok açık bir şekilde terapiye ihtiyaçları vardır. Gerçekte her insanın terapiye ihtiyacı vardır. Bu anlayıştan yola çıkılırsa benim terapiye ihtiyacım yok diyen insanın da terapiye ihtiyacı vardır. Her insan mutlu olmak ister. Mutlu olmak isteyen her insanında terapiye ihtiyacı vardır. Sadece dert ve sıkıntılardan kurtulmak için terapiye ihtiyaç duyulmaz.

Hayatın dağdağası içinde, günlük yaşam sorunlarıyla başa çıkmada güçlük yaşanıyorsa, bir arttreapiste ihtiyacı var demektir.  Daha önce çok rahat yapabildiği sıradan şeyleri bile artık yaparken daha fazla güç harcıyorsa, kendisine karşı ve diğerlerine karşı tolere gücü düşmeye başlamışsa, bir arttreapiste ihtiyacı var demektir. Hayata ve olaylara daha karamsar bakıyorsa, içsel sorgulamaları ve çatışmaları; yaşama dair korkuları artmışsa ve mutsuzsa işte o zaman kendisine kılavuzluk eden bir arttreapiste ihtiyacı var demektir.

Art terapi hem sohbet hem de uygulamadır.  Art terapi bir kuşun iki kanadı gibidir. Elektrik güç kaynağını oluşturan Anot-katot misali gibidir. Bu ikili güçlerle insan güç kazanır ruh sağlığına kavuşmanın olduğu kadar ruh sağlığını korumanın yollarından birini bulur. Art terapi hem bilişsel bir süreç hem de yaratıcılık ve zeka gerektiren bir süreç.. Bilimsel ve sanatsal süreç art terapinin varlık nedeninin oluşturmaktadır. Bu mantık bilimi sanatsal bir uygulama ile sunarken, sanatbilim disiplini ile psikodünyasına göndermelerde bulunur.

Art terapi karşılıklı sohbet etmektir. Ancak bu sohbet kuru, temelsiz bir karşılıklı konuşmadan ibaret değildir. Bir akıl verme de değildir. Burada yol göstericilik gibi bir amaç da söz konusu değildir. Bir pedagojik birikim paylaşımıdır. Pedagoji, bilgi birikiminin paylaşım biçimini bilerek kişilik gelişimine katkıda bulunmaktır.. İnsan paylaşmaya açık ise; ona destek ve yardım edilebilir.

Başarı ya da en azından istenen sonuca götüren yollar her zaman düz olmayabilir. Yolda çakıllar, tümsekler, tepeler, dağlar olabilir. Bunun farkında olmak, gerekirse yardım talep etmek gerçekte insan olmanın gereğidir. Bunu kabul etmek zorlukların üstesinden gelmenin ipuçlarını yakalamaktır.

Art terapist yaratıcıdır, sırdaştır, hümanisttir, inançlıdır. Art terapistin sezgileri güçlüdür. Bu özelliklerinden dolayı karşılaşılan olumsuzlukları direkt dillendirmez. Modellemelerle anlatır. Farkındalıkları belli etmeden izler. Sorunları gözlemler ve çözüm yolları arar. Gelişim ve değişimleri en azından hafızada kayıt altına alır. Bu kayıtlar doğrultusunda art terapist de bilimsel esaslara göre yol haritasını belirler.

 

3

 

Her alanın olduğu gibi artterapi’nin de kendi içinde ve kendini tanımlayan kuralları vardır. Bu kurallar hem psikoloji hem de sanatbilim tarafından ele alınır. Belirlenmiş bu kurallar art terapinin ilkelerini oluşturur. Artterapi kurallarının bir kısmı yazılı kurallar olabileceği gibi, bir kısmı da sözel kurallar olabilir. Öz’de olmasa da zamana, mekâna ve bireylere göre uygulama biçiminde değişkenlik gösterebilir. Her birey sanatsal açıdan aynı düzeyde yetenekli olmayabilirler. Ya da problemlerinin türü ve şiddeti farklı olabilir.

Bu edenle art terpinin türleri de  değişebilir;

  1. Destekleyici art terapi,
  2. Paylaşımcı art terapi,
  3. Eğitici art terapi,
  4. Form inşacı art terapi, (Yapılandırmacı art terapi)

 

Bu yöntemleri, kişinin gittiği artterapist, bireyin içinde bulunduğu duruma ve kişilik yapısına göre belirler.

 

  1. Destekleyici art terapi:

 

Destekleyici art terapide amaç; insanın sağlıklı savunma ya da direnme mekanizmalarını güçlendirmek ve kişinin hem bedensel kontrolünü kemde psikolojik temelde otokontrolünü sağlayabilmesi için daha sağlıklı ve alternatif yollar oluşturmasını sağlamaktır. Bunda sanatın her alanından bireyin ilgisini çeken örneklerle tanıştırılabilir. Birey kendi konumunu bilir, bunun istediği amaca ulaşması için bir yardım veya desteğe ihtiyaç duyar, verilen desteği kabul eder ve art terapi süreci başlar. Destekleyici Art terapi resim, müzik, dans, ritmik hareket, drama, tiyatro ve edebiyat gibi sanat dallarıyla yapılan bir terapi çeşididir. Destekleyici Art terapinin temel amacı bireyin kendini özgürce ifade etmesini, baskılanmış yaşantılarını dışa vurmasını, yaratıcılığının artmasını ve estetik yönünün ortaya çıkmasını sağlamaktır. Art terapi, ruhsal, gelişimsel, nörolojik, mental ve davranışsal gibi bir çok gerilik ve rahatsızlıkta kullanılan bir psikoterapi yöntemidir.

 

  1. Paylaşımcı art terapi

 

Bireyin, içindeki heyecanı, coşkuyu normal iletişim kanallarıyla başkalarıyla paylaşma isteği bir ihtiyaçtır. Bireyin ruh dünyasındaki biçim bulmamış varlıklarını paylaşmak bir gerekliliktir. Bunu dışarı vuramamak ya da çeşitli nedenlerle paylaşamamak bireyin ruhunda bir darlık oluşturabilir. O’nu sıkıntıya sokabilir. Kişiler ve bozulmuş ruh sağlıklarından dolayı çevresiyle iletişimi kopmuş bireyler, sanat yoluyla paylaşıma dayalı  iletişim kurabilirler ve içlerindekini başkalarına aktarabilirler. Böylece sosyal çevresiyle kopmuş olan iletişimi ve etkileşimi yeniden onarabilme fırsatını yakalayabilirler. Aynı zamanda ruhsal travmatik yaşantılarını da sanat aracılığıyla dışavurma imkânına kavuştukları için bu yaşantıların oluşturacağı olumsuz etkilere karşı kendilerini korumuş olurlar. Kişinin kendisi ve çevresiyle arasındaki uyumu sağlamak paylaşımcı art terapinin başlıca amaçlarından bir olarak kabul edilebilir.

 

  1. Eğitici art terapi

 

Eğitici art terapide amaç; sanat yolu ile eğiterek terapide bulunmaktır. Bu tür art terap’de bireyi hem sanatsal etkinlikte bulundurmak, hem de sanat yoluyla eğitmektir. Art terapi bireyin yaratıcılığı güçlendiren, özgüvenin kazanımına katkıda bulunan, özgürlük ve özgünlük bağlamında isabetli kararlar almasına yardımcı olacak sanat eğitimi ile desteklenmesi gerekir. Özgür düşünen bireyler özgün, özgün olan birey de özgürdür. Sanat eğitiminin önemi, sanat eğitimbilimi boyutlarında değerlendirildiğinde, bireylere kendini anlatacağı bir dil, bir anlatım yolu kazandırmasında temellenir. Eğitici art terapiler de yeni olmasa da farklı bir model oluşturulabilir. Birey’in içindeki yaratıcılığı öne çıkarması için oluşturulan bir art terapi şekli. Danışan merkezli  bir art terapi şeklidir. Bu bireyin kendisi, yakını olabildiği gibi, bilişsel terapiler, aile terapileri, eş terapileri gibi art terapiler olabilir.

 

  1. Form inşacı art terapi, (Yapılandırmacı art terapi)

 

Form inşacı art terapide amaç; bireyin var olan değerlerine eklentilerde bulunmakla olur. bireyin özgüven kazanmasına yönelik etkinlikte bulunmaktır. Kişilik gelişimine yönelik değişim ve olgunluk kazandırma amaçlıdır. Form inşacı art terapinin sağladığı yararlardan biri de bireyin durum farkındalığını maksimum düzeye çıkarmasıdır. Bu farkındalık hem içsel hem de dışsal olabilir; içsel çatışmalarını, bastırılmış duygularını, ruhsal sorunlarını, kişilik özelliklerini görebildiği gibi fiziksel nitelikleriyle ilgili algılama düzeyi de yükselir. Dolayısıyla çeşitli alan ve durumlarla ilgili algılamaları bozulmuş kişiler, farkındalıkları arttığı zaman algılamalarıyla diğer insanların algılamaları arasındaki farkı anlayabilme yetisine kavuşabilmekte ve onlarla kendisi arasındaki farkı daha iyi fark edebilmektedir. Olumsuz yönlerini, zaaflarını iyi bilen kişi, kendini daha kolay eleştirebilir ve bunları aşmak için daha çok çaba sarf edebilir. Duygularını tanıyıp yeniden form inşa yoluna gidilebilir.

Art terapi sürecinde bireyin duygusal yaratıcılık boyutu ortaya çıkar ve birey  kendine ait bir tasarım ve uygulama gücüne sahip olduğunun farkına varır. Bu sürpriz çıkışlar onu işe yaramazlı, değersizlik, aşağılık kompleksi  gibi olumsuz hislerin etkisinden kurtararak öz güven ve benlik algısını artırır, çevresiyle güven için.de ilişkiler geliştirmesine yol açar. Bireyde hızlı bir değişme, gelişme ve özgüven yaşanacağı için hayatına birçok yenilik eklenecek, birey daha mutlu, aktif ve insanca bir yaşama gücünü kendisinde hissedebir

 

 

4.

 

Art terapi’de terapist’in aktif olması kadar art terapiyi alan bireyin de aktif olması gerekir. Art terapist bilgi birikimi, tecrübe, gözlem ve bilince dayalı yönlendirmede bulunması, terapi alan bireyi araç ve amaç konusunda bilgilendirmesi art terapinin amaca ulaşmasını kolaylaştırabilir. Ruh ve vücut aktivitesi uygulamada uyuştuğu ve buluştuğu yerde amaca ulaşılabilir. Bu süreçte yaratıcılığa dayalı yetenek önemlidir. bireyin kendini dışavurumu açısından yaratıcılık zorunludur. Zaman zaman çalışmaya terapist değil, terapi alan birey yön verir.  Art terapi sürecinde anlık durumlara göre esnek uygulamalarda bulunulabilir. Daha önceden belirlenmiş katı ve tavizsiz kurallar, çalışmalarda yer almamalıdır. Art terapinin çok önemli bir kullanım alanı ise özel eğitimdir, yani özel gereksinimli bireylerle art terapi çalışmaları yapılabilmekte ve başarılı sonuçlar elde edilebilmektedir.

Bireylere özgüven, iletişim, sosyal toplumla uyum, inanç, huzur ve mutluluk kaynağı gibi temel bilgi ve beceriler kazandırmak, art terapinin amaçları arasında yer alır. Art terapi inanç değerlerine göre; yasak olarak nitelendirilen ruha ve bedene zararlı tüm alanlara karşı ihtiyaç duymadan yaşayabilmenin yollarını arar, bulur ve gösterir. Bir çok insana göre hayat yasaklarla doludur. Bu yasaklar hayatın olumsuz yanları olarak değerlendirilir. Ancak Art terapi çalışmaları yasakları aratmayacak kadar güzel şeylerle insanı meşgul eder. Terapi sürecinde çeşitli yol ve metodlar kullanılır. Bireyi kısıtlayan kasılmalar terapi uygulamaları ile dışarıya atılır ya da dışarıda tutulur.

İnsanın, inancının gereklerini gereği gibi yaşama gibi güzel bir şey yoktur. Her şeyin bir direği vardır. Bu inancın direği de günübirlik değişmez asli güzelliği anlayıp yaşamaktır.”

Gerçekte art terapist sanatsal ve bilimsel birikimini önce kendi hayatına nakşeden, sonra insanlara öğreten kimse böyledir. Bilimi önce kendisine fayda vermiş ve onu her haliyle huzur ve mutluluğun yoluna sevk etmiştir. İşte bizim art terapiste getirdiğimiz tanım da böyledir. Onlar iç huzurun devamlılığının simgeleri konumundadırlar.

Bilgisizliğin yaygınlaştığı, gerçek ve değişmez güzele ilginin azaldığı ya da toplumsal dinamiklerin etkisinin kaybolduğu zamanlar, hem birey için hem de toplum için karanlık dönemlerdir. Bu karanlık içinde doğruyla yanlış birbirine karışır. Toplumsal değerler insanların gözünde belirginliğini kaybeder. Evdeki doğru ve yanlışlar ile sokaktaki doğru ve yanlışlar arasındaki çelişkiler ruh sağlığı bozulmuş bireyler üretirler. Böyle zamanlarda bireyin imdadına yine sanat biliminde yetkin ve söz sahibi art terapistler yetişir. Bireyin ruh dünyasındaki kaos ve karanlığa karşı kalpgözünün ışığı bilim ve sanattır. Cehalet “ölü” yaşamaktır. Cehalet ölümüne karşı kalbe hayat veren şey bilimdir sanattır. Ruhsal kaos ve karanlığına karşı kalpgözünün nuru da bilimdir, sanattır. Huzurlu hayatın hükümleri noktasında bilgi sahibi olmayan kişinin kalbi bilgisizlik yüzünden ölmüştür. Kalpten dolayı Ruh bunalım içindedir. Çünkü böyle bir kalp, cehalet içindedir. Toplumsal değerler konusunda cehalet içindedir. Sahip olunan güzelliklerin verilecek hesabını bilen insan, otokontrolün başarılı operatörü konumundadır.  Bunu başaramayan bireyler bilgili ve bilinçli bir art terapist güdümünde iç huzura giden yolun ip uçlarını yakalama konusunda önemli adım atmış sayılabilir.

Günce

Bir İstanbul Sevdası

 

 

                                                                    Prof. Ahmet ATAN

 

İstanbul’u anlatırken aslında kendimi anlatmayı düşündüm… Ama zihnimde zaman içinde İstanbul’u en saf bir biçimde tuvalete aktarma fikri oluştu. En çocuksu çizgilerle bir anlatım yolu tercih ettim… Çünkü konu İstanbul ise, gerisi teferruat idi… Çizginin ve rengin temel anlatım aracı olarak kullandığı bir tekniği tercih ettim ve sonunda tuval üzerinde güzel İstanbul çıktı…‘‘Türkmen Ressamların Fırçasından İstanbul Projesi’’, Aşkabat Kültür ve Tanıtma Müşavirliğince hazırlanmış Kültür ve Turizm Bakanlığının önemli organizelerinden biri olarak dikkati çekmektedir. Böyle bir organize hem Türk sanatçılarını teşvik edecek hem de İstanbul gibi bir dünya kültür başkentinin güzelliklerinin paylaşımına ortam hazırlamış olacaktır.

Sanat etkinliklerinin, en az diğer etkinlikler kadar önemli olduğunu uygulamada gösterdiğimiz zaman her alanda önemli mesafeler kat ettiğimiz görülecektir. Bu Aşkabat Kültür ve Tanıtma Müşavirliğinin projesinde beş ressam beş kardeş olarak gerçekleştirmeye çalıştık. İstanbul bizim ortak kültürümüzdü. İstanbul gibi sahip olduğumuz bu ortak kültür ve sanata her zamankinden daha fazla sahip çıktığımızın göstergesiydi bu etkinlik. Geçmişten aldığımız güç ile geleceğin gelişimci profilini şekillendirmek renk ve fırça darbeleri ile en güzele çağır açacaktı…

Bu güzellik büyüdükçe dünya küçülecekti… Bu Proje birkaç açıdan önemlidir. Birincisi iki kardeş ülke sanatçılarının bu proje çalışmasıyla birbirlerine yakınlaşması olmuştur.  Bu tür yakınlaşmalar devlet yöneticilerini olumlu etkilerde bulunarak yönetsel düzeyde de yakınlaşmalara  ortam hazırlayacaktır. İkincisi çok laf az iş anlayışının yerini, az laf çok iş prensibi ile sanatçıların öncülüğünde kardeşler arası işbirliği her alanda yayılarak genişleyecektir. Sanattan sağlığa, ekonomiden eğitime varıncaya kadar bu iş birliği hep beraber kalkınmayı sağlayacaktır.

 

‘‘…Istanbul’s Love Story

 

Speaking about Istanbul… I decided to paint a simple picture of   Istanbul, which tell about my story by means of simple lines, as simple as even child can draw it… When the talk is going to be about Istanbul, the other things lose their urgency. I have chosen my own style of portraying Istanbul by means of simple lines and colors and gradually a picture of Istanbul has emerged on the paper. ‘‘Istanbul in the eyes of Turkmen Painters’’ project, elaborated by the Turkish Embassy in Ashgabat has drawn much attention as one of the important organizational projects implemented by the Ministry of Culture. Such kind of the world’s cultural capital-Istanbul all over the world.

If we show in practice that the roles of cultural events are no less important than other kind of activities, we will soon be able to make some advances in all spheres. I made my contribution to the project of the Turkish Cultural and Information Department in Ashgabat, together with other 5 gifted Turkmen artists. Istanbul is our common city. This event is another convincing evidence of our respect to the common cultural values of the world. Inspired with the glorious events of the history, we try to portray our future using the bright colors and strokes of brush. The world gets smaller as the art expands its borders.

This project is important from several points of view: first among them, it enhances mutual understanding among the painters of two friendly states; such kind of close relations promote the development of friendly relations between our countries as well. Second, it promotes unity among our brothers, who takes it to their heart the working principle ‘‘Less words-more work’’. A combination of hard work and unity can bring much success not just in the field of art, but also in healthcare, economy and education…’’

Listeleniyor (53—70) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18
 
Bu sitedeki eserler Prof. Ahmet Atan'a ait olup, izinsiz kullanılamaz © 2010 | Design By Web Tasarım | Seo