Akıl Güncem

Listeleniyor (45—68) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17

Günce

SİYASET SANATI İNCE İŞTİR

 

 

                                    Prof. Ahmet ATAN

 

Her insanın bir geleceği vardır.

Siyasetin de geleceği vardır.

Sanatında geleceği vardır.

Siyaset de insan ruhunu yansıtır. Sanat da…

Siyaset de bir anlamda ir arada yaşayan insanların geleceğini geliştirir. Sanat da…

Siyasetten insana bir “varış” söz konusu olduğu gibi, sanattan da insana bir varış söz konusudur.

Ancak bu benzeşmeler bize sanat ile siyasetin birebir eşitliğini vermez. Verse verse aynı özneye yani, “insana” dayandığına dair bir “ipucu” verir.

Aristo, sanatının varlığını, insan doğasında temellenen taklit ve hoşlanma gibi iki temel nedene dayandırıyor. Bazı düşünürler bunu bütün sanatlar için bir gereklilik sayarlar. Tek tek insanı birey olarak açıklayan, hatta insana referans olan sanat; insanın geçmişine referans olan siyaset... Hepsi de insana dayalıdır.

İyi siyasetçilerin iyi sanatçılar olduğunu söylemeksizin, iyi siyasetçide mutlaka bir sanatçı damarı olması gerektiğini söylemek gerekir.

Siyaset, Halka veya millete ait işleri takip eder, bu işleri usulünce halleder.

İç işleri bakanlığı (Nazırı) Dış İşleri Bakanlığı, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü gibi…

Siyaset Devlet idaresi ile milleti idare eder.

Devletlerarası ilişkileri yolu ve usulünce yürütür.

Siyaset, birçok ülkede devlet yönetimi ve siyasal organizasyon düşüncesi anlamında kullanılmaktadır.

Siyaset meselesinin temelinde halk yani insan yatmaktadır.

Siyasetin tanımında İnsanların meydana getirdiği halk topluluğuna ait işler söz konusudur. Bu işleri yürütmek başlıca siyasi amaçtır.

Ancak bir özellik hemen öne geçiyor. Yolu ve usulünce yürütmek.

Bu devletten devlete olursa uluslararası siyaset olmaktadır.

Demek ki; insandan insana, topluluktan topluluğa ya da devletten devlete olsun, siyasetin esasında halka ait işleri gözeterek yolu ve usulünce yürütmek yatmaktadır. Siyaset, bu tarife göre günlük bir meseledir. Çünkü halka ait işler o an zuhur edecek ve onlar için çözüm üretilecek.

Siyasetin temelinde gelecek için bir rüya, bir hayal yatmaktadır.

Sanatın temelinde de fütürist bir endişe yatar.

Siyaset, o rüyanın, o hayalin gerçekleşmesi için, ona ulaşılabilmesi için yolların aıçılmasıdır.

Sanat gibi, siyasetin de olurları ve olmazları vardır.

Sanat gibi siyasetin de unsurları, kuralları, incelikleri vardır.

Azerbaycan’da Güzel Sanatlara “ İnce Sanatlar” denildiğini biliyorum.

Nasıl ki bir resimde, bir heykelde, bir şiirde en küçük bir ayrıntıda aranılan mükemmellik duygusu, o sanat eserini büyük esere dönüştürüyorsa, siyasetin de tüm incelikleri, bilimsel ve katı kurallar çerçevesinde, duyguya yer vermeksizin uygulanacak tek tek taşlar bir araya getirilecek, olağanüstü güzellikte ve sağlamlıkta bir mimari eser elde edilecektir.

Siyaset de, sanat da “ince sanatlar” kategorisinde yer alırlar.

Küçük bir hata harika bir sanatsal tabloyu berbat edebileceği gibi, Siyaseti de berbat edebilir.

Büyük siyaset adamları ancak büyük rüyayı görebilirler… Dünyaya ait, insanlara veya organize biçimde yaşayan halka ait işlerde gelecek için büyük projeler hazırlamak da yine büyük siyaset adamlarının özelliklerindendir. Bu tanım, bu yaklaşım büyük sanatçılar için de böyledir.

O rüyayı realize edebilmek, o hayali gerçeğe dönüştürebilmek çok teknik bir iştir.

Bu bir yetenek Bilgi Çalışma Ve sabır işidir. Bu, parçaları bir araya getirebilme sanatıdır. Bu; hem beyin, hem de yürektir.

Büyük işleri başarmada; Leonardo da Vinci ile Mimar Sinan arasında hiçbir fark yoktur.

Hattat Ahmet Karahisari Picasso’dan sanat değeri açısından daha nitelikli eserler bırakarak bu dünyadan göç edebilmeyi başarmıştır.

Hz. Muhammed dünya döndükçe etki alanı bulabilecek gelişim, değişim, doktrin ve devrim eylemlerini 23 yıllık bir zamana sıkıştırabilmeyi başarmıştır. Bu Hz. Musa, Hz. Davut, Hz. İsa ve diğer dava insanları içinde böyle olmuştur.

Bu nebilerin her biri siyaset ve sanat insanlarıdır.

Dava “hak” olursa, dava adamı da geçmiş dönemlerin büyük insanlarının en azından gölgelerinin uzantısıdırlar.

Dava sahipleri, hangi zaman ve mekânda yer alırlarsa alsınlar birbirlerinin devamı ve birbirlerinin mirasçısıdırlar. Bu miras kimi zaman nimet, kimi zaman külfettir.

Namık Kemal gibi bir sanat ve dava adamı, sürgündeki Malta adasından eşine yazdığı mektupta; ” İyi günde olup kötü günleri beklemektense, kötü günde olup iyi günü beklemek daha iyidir.” Manasına gelen dizelerle duygu ve düşüncelerini dile getirmiş.

İşte, tarihin ibret sanat ve siyaset adamlarından biri…

İşte Sanatın bir dava adamına kazandırdıkları…

Sanat ve siyaset “insan” eksenli iki özel alan…

Günce

SANAT  SİYASET KARŞILAŞTIRMASI

 

                                                         Prof.Ahmet ATAN

 

 

 

Sanat ve siyaset arasında her zaman bir bağlantı bir ilişki olmuştur.

Bunun en önemli nedeni, her ikisi de insan eksenli olmasıdır. İnsanın olduğu yerde hem sanat, hem de siyaset vardır.

Sanatçının; “ben siyasetle ilgilenmiyorum” demesi kadar anormal bir şey olamaz.

Sanatçı az ya da çok siyasetle ilgilenir.

Sanatçı örtülü ya da örtüsüz siyasetle ilgilenir.

Sanatçı kimi ya da çoğu zaman siyasetle iç içedir.

Sanatçı ancak bunu yerine ve zamanına göre ustalıkla değerlendirir.

Sanat ve siyasetin zıtlıklar içerisine olması da bağlantısızlık nedeni olmaz.

Arayışlar, buluşlar, gerilimler her zaman hem sanatta hem de siyasette yer alırlar.

Sanatta yer alan görsellik, sözü, rengi ve perspektif görüntüsü ile siyasette de yer alır.

Sanallık sanatın hemen hemen bütününü kapsarken, siyasette sanallığın olmadığı iddia edilebilirmi?...

 Sanat objenin görünen görüntüsünü resmederken, Siyaset ne kadar gerçeklerle iç içedir?...

Sanat ve yalan, Siyaset ve yalan… Yanlış ellerde yalan her ikisi içinde yapay afet. Belki de sanatta rengini beyaz ile tanımlayan yalan insan ruhunda hoşa giden değerler manzumesi oluştururken, siyasette bireysel ya da kitlesel tahribata yol açabilir.

Bu benzetmeler marjinal olsa da sanat siyaset ilişkisini ortaya koyan örneklerdir.

İnsanlar yerkürede yaşıyorlar…

Ve siyaset adamları insanların bir anlamda yaşama biçimini tanzim ediyorlar.

Sanatçılar da insanların ruh dünyasını harekete geçiriyorlar.

Yeryüzünde yürütülen siyaset, bunalımdan çıkış vesilesi olduğu gibi, kimi zaman da siyasetin kendisi bunalım olabiliyor.

Bunalımlar siyaseti şekillendirdiği gibi, siyaset de bunalımları biçimlendirebiliyor.

Sanat bunalımlardan beslenebiliyor.

Sanat kaynağını bunalımlardan alabiliyor.

Peki, bunalımlar ortadan kalkacak mı?...

Bunalımlar ortadan kalktığında, sanat da ortadan kalkacak mı?...

Sanat öldü, yaşasın sanat diye sloganlar atılacak mı?...

Ancak ne bunalım, ne siyaset ne de sanat ortadan kalkmayacak…

Ne zamana kadar?.. Dünya kozmik âlemde duruncaya kadar…

Dünya, kozmik âlemin boynuna asılmış bir gerdanlık, bir kolye gibi duruyor.

Dünya, galakside bir önemli gezegen iken, sanat ve siyaset adamları da, dünyanın önemli iki önemli gezginleridir.

Siyaset adamı dış âlemin gezginleri arasında yer alırken, sanatçılar iç âleme yönelik gezginlerdendir. Sanatçılar zengin hayal güçleri ile dünyayı güzelleştirirken, siyaset adamları, sanatçı bir tasarımcılıkla sosyal hayatı ve ilgili alanları imar ederler.

Tarih, Oğuz Kaan’dan bahsederken, Mimar Sinan ‘dan da bahseder. Ya da Neron, Napolyon, Mustafa Kemal Atatürk’ten bahsederken, Leonardo da Vinci, Salvador Dali, Ahmet Karahisari, Necip Fazıl Kısakürek’ten de bahseder.

Büyük siyaset ve devlet adamı rahmetli Alparslan Türkeş ile büyük sanat adamı, Sultan-ı Şuara unvanını almış rahmetli Necip Fazıl Kısakürek ile birlikte siyaset meydanlarına çıkmışlardı.

Sanatçılar büyük düşündüğü ölçüde büyüktür. Büyük düşünebilen siyaset adamları da büyüktür.

Büyük sanat ve siyaset adamlarının disiplinli, planlı ya da plan yapma disiplinine sahip olduklarını biliyoruz.

Büyük sanat ve siyaset adamının nihai hedeflerinden biri; zamanın gerisinde kalmama, Zamanın içerisinde eskimeme, zamanı ve mekânı aşma, geleceği yakalama ve yaşamadır. Arkalarından da diğer insanları sürükleyebile, onları da geleceğe taşıyabilmedir.

Sanat ve siyaset adamının varlık nedenlerinden biri de tasarım gücü ile insanları etki altına almak, etki alanını yitirmemektir. Bunu yaparken her ikisi de insanüstü çaba içerisinde olur.

Kendini iyi yetiştirmemiş sanat adamının, siyaset adamını iyi anlayamayacağı gibi, kendini iyi yetiştirmemiş siyaset adamı da sanat adamını iyi anlayamaz.

Endüstriyel sanat tasarımın okulu olan “Bauhaus Okulu” ve onun kurucuları arasında yer alan Paul Klee’yi kaç siyaset adamı bilir. Ya da bir müzik sanatçısının konuşması sırasında “etik ahlakından” söz etmesi ne kadar doğrudur.

Rahmetli Alparslan Türkeş’in siyaset anlayışını solcu olduğu için kaç tane sanatçı anlayabilmiş ve doğrulamıştır. Ya da Dostoyevski bir Rus sanatçı olduğu için “Evreni kurtaracak güzelliktir” sözünü, sağcı olduğu iddiasıyla derinliğine düşünebilmişmidir. Ya da Nazım Hikmet’ten bir dize şiirini okuduğu için Rahmetli Alparslan Türkeş’e bile “şüpheci” yaklaşılmamışmıdır?...

Sanat ve siyaset adamı, gelecekçi (fütürist) hedeflere doğru, attığı her adımı öndekine bağlayarak hızla yürümelidir. Gelinen her aşamayı aşmak, geçmişle hesaplaşmak durumundadır.

Sanat da siyaset de amaç değil, insanlığın yücelişi için araçtır…

 

SANAT VE SİYASET       23.MAYIS.2010   

 

 Dünyanın avucunun içine girmektense, dünyayı avucunun içine almak daha iyidir...

Bakıyorum balkondan görünenler, gösterilenler bunlar...

Kitlesel değişikliklerin uzun zaman alacağını düşünürken,

Zaman bize üç günden daha kısa zaman diliminde değişimin olabileceğini gösterdi...

Oyun içinde oyun var...

Tek merkezli yazılan senaryolar uygulamaya konuluyor...

Tek merkezden yeni tablolar oluşturuluyor...

Ressam kendini göstermiyor ama...

Eser iyi kötü, çirkin güzel, flu da olsa görülüyor...

Yeni yeni kahramanlar oluşturuluyor...

Güç bu... umarım doğru kullanılıyordur...

Çünkü...

Gücünü yanlış kullananların gücü kırıldığında...

Gücünü doğru kullanacaklara yol açılmış olur...

Ama güçsüzken doğru olanların,

Güçlendiğinde yanlışa yönelme ihtimalleri de çok güçlüdür... 

 

Prof. Ahmet ATAN

Günce

SİYASET VE SANAT ADAMI OLMAK

 

 

                                                   Prof.Ahmet ATAN

 

 

 

Sanat icra eden siyaset adamı olduğu gibi, siyaset adamlığı yapan sanatçılar da vardır. Aslında buna şaşırmamak gerekir. Nasıl siyaset ve devlet adamlığında sançtı sıfat aranmıyorsa, her sanatçın da siyaset ve devlet adamı olması beklenmez. Ama ince bir nokta var ki; o da her siyaset ve devlet adamında sanatçı ruh olmalıdır. Sanatçı duyarlılığı yoksa onun siyaset ve devlet adamlığını yürütürken sanat çevresinin desteğine ihtiyacı vardır.

Şair devlet adamlarına tarihte sık rastlamışızdır.

Hem devlet adamlığıyla ün salmış hem de devrinin iyi şairlerinden bir olan Kanuni Sultan Süleyman Han herkesin bildiği o meşhur beyitinde;

 

“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.”

 

diyor.

Kanuni Sultan Süleyman Han’ın bu şiiri, sağlıktan sanata ekonomiden eğitime, çok ince mesajlar göndermektedir. Ve bu özelliği ile iyi bir siyaset ve devlet adamlığı yanında, usta bir sanatçı şairliği ile örnek olmaktadır.

Siyaset ve devlet adamları aralarından sanatçı şair ressam çıkarabildikleri gibi, Sanatçıların da aralarından siyaset ve devlet adamı çıkarmalarına hayret etmemek gerek. Gerçi sanatçı olmak için siyaset ve devlet adamı, siyaset ve devlet adamı olmak için sanaçtı olmak “şart” değildir.

Tarihte yine binlerce insanın ölümüne neden olan devlet adamlarının çok hassas sanatçılığa özendiklerini görebiliyoruz.

Ya da Zulümlere engel olamayıp ancak yüreği burkularak seyretmek zorunda kalan siyaset adamlarını da izlemişizdir.

 Zamanın ilk siyaset ve devlet adamı olan Adem (a.s) ilk şiiri söyleyendir.

Kabil, Habil’i öldürdüğünde bu manzarayı görünce Hz.Adem’in yüreğinden sükun ve karar gitti. Uzun bir süre şaşkın ağlayıp inledikten sonra mersiye tarzında bu birkaç beyiti okudu:

“Yöreler ve orada yaşayanlar değişti,dünyada yaşayanlarsa çok hoyratlaştı.

Herşeyin rengi ve tadı farklılaştı,güzel yüzlerin gülümseyişi azaldı.

Zulme uğrayarak mezara konan öldürülmüş oğlum Habil’e yazık.”

İlk insan olmasına rağmen; zamanın, dünyanın, insanların değiştiğinden, her şeyi rengi ve tadının farklılaştığından bahsediyor. Daha sonra yaşayan bütün insanlar da bu duyguları hissettiler.

Âdem daha o zaman olumsuzluklardan şikayet ediyor. Yıl 2007. Sanki bugünkü duygularımızın ifadesi.

Çünkü, sanatın esası insandır.

Siyasetin temeli insandır.

Sanat, insanın bir ekspresyon unsuru olarak dışa yansımasıdır.

Âdem gibi bir İnsan, bütün zamanlardaki yaşayan ve yaşayacak tüm insanları temsile yeterlidir.

İnsanlar çeşitli zamanlarında acı duygularını yüreğinde gizler.

Sevinç için de bu böyledir.

İnsanlar, çeşitli biçimlerde ifade ederler sevinçlerini.

Çünkü; Sanatın öznesi de siyasetin öznesi de insandır.

İnsan da “insani” olan her şey vardır.

Sanat da siyaset de… İnsanda vardır…

O halde mesele;

Siyaset ve Sanat Adamı Olmaktır…

Makaleler

“d” GRUBU HAREKETİ..

 

 

 

                                       Prof. Ahmet ATAN

 

 

 

 

 

*“D” grubu üyesi Nurullah Berk

 

Ressam, Öğretmen  ve yazar Nurullah Berk “D” Grubu’un dağılması konusunda şöyle diyor;”Grup sanatçıları 1947 sergisinden sonra dağıldılar. Bu dağılma herhangi bir anlaşmazlıktan doğmuyordu. Grup, modern sanatın çeşitli eğilimlerini savunmakla beraber, tek bir çizgi üstünde, bir ‘ekol’ değildi. Onbeş yıllık yoğun bir faaliyet döneminden sonra sanatçıların kendi başlarına çalışarak belirmiş kişiliklerini bir topluluğun desteğinden uzak geliştirmek istemeleri normaldi”. Gene Nurullah Berk bir notlama verir: “… On yıldır, Galatasaray Lisesi salonlarında açılan sergiler modern sanatımızın temelini atan ressamları memlekete tanıtmıştı: Çallı’lar, Nazmi Ziya’lar, Hikmet Onat ve Feyhaman’lar gençlerin hocalarıydı. Gençler, Türk resmine yeni bir yön vermiş olan bu ressamlara karşı gelmemekle beraber, toplanmak, kendi sergilerini düzenlemek özlemindeydiler… O yıl Çallı atölyesinden diploma alanların başlıcaları Şeref Akdik, Saim Özeren, Refik Epikman, Elif Naci, Mahmut Cuda, Muhittin Sebati, Ali Çelebi, Zeki Kocamemi idi. Kurulan bu cemiyetin hiç birr özelliği yoktu. Etüt süresini bitiren gençler, yeni bir sanatı getirmek şöyle dursun, tutacakları yolu da kararlaştırmamışlardı. Ne var ki, hamle özlemini duyuyor, o güne gelinceye kadar tek ölçü bilinen Galatasaray sergilerine bir şeyler katmak istiyorlardı.  Cevat Derel,, Saim Özeren, Elif Naci, daha başka gençler vardı. ‘yeni Resim Cemiyeti’nde. Bir sergi de açmışlardı. Ama çok sürmedi, Türk resminin bu ilk genç topluluğu, Bakanlık ve Avrupa yarışması açmış, kazananlar Paris’in yolunu tutmuşlardı. Refik Epikman’ı, Cevat Dereli’yi, Mahmut Cuda’yı, Muhittin Sebati ve Ali Karsan’ı 1924’de Paris’te görüyoruz. Kimi Güzel Sanatlar Okulunda, Lucien Simon ve Jean-Pierre Laurens’la çalışıyordu… Paris ve Münih’ten 1928/29’larda dönen genç sanatçılar, geride bıraktıkları “Yeni Resim Cemiyeti”ni unutmamışlardı her halde. Onun uzantısı, taze bilinci içinde, “Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği”ni kurarken, Belki de “D Grubu” hazırlıklarını da hızlandırıyorlardı. Bu ‘Bağımsızlar’ da denilebilecek sanatçıların girişimlerini Elif Naci şöyle kaleme alıyor: “Müstakiller ilk sergilerini1929 Ankara Türk Ocağı Salonlarında açtılar. Yüzden fazla tablo ve 6 heykel teşhir ettiler. Ankara ve İstanbul’da bu sergi mühim bir resim hareketi olarak telakki olundu. Maarif Vekili Cemal Hüsnü Bey (Taray) bu sergiyi açtı. Sefir ve ekabir küşatta (açılışta) hazır bulundu. Gençler teşvik edildi...” Muhittin Sebati, Hale Asaf, Saim Özeren, Şeref Akdik, Cevat Dereli, Refik Epikman, Turgut Zaim, Ali Avni Çelebi ve Zeki Kocamemi bu birliğin ressamları olarak gerek İstanbul, Gerek Ankara ve gerek diğer illerimizde açılan sergilerin önde gelen kişilikleriydi ve bir başka değerlendirmeye, dha sonraki yıllarda ulaşmışlardı, bu etkinliklerinde. Aralarında Nurullah Berk’in bulunduğu onbeş kadar ressam ve heykeltıraştan oluşan bu sanat kurumu için, Berk kendi yorumunu yaparken, “Müstakiller’in İstanbul Cağaloğlu Türk Ocağı’ndaki sergisiyle ilgili olarak Vakit Gazetesi’nin Mayıs 1928’indeki bir tanıtmayı aktarıyor: “Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği’nin ilk resim ve heykel sergisi dün Türk Ocağı’nda açıldı. Birliği teşkil eden genç ressamlar, diğer ressamlardan ayrılmışlar, ayrı birlik teşkil ederek geçen sene Ankara’da bir sergi açmışlardı. Bu münasebetle dün açılan sergi genç ressamların ikinci sergisi addedilebilir. “Gençlerin bu temennilerinde muvafak olmaları muhakkak telakki edilebilir. Çünkü küşat resminde (açılış töreninde) gösterilen canlı alaka, bu tahakkuk yolunda canlı bir işaret teşkil ediyor. Büyük Şair Abdülhak Hamit tarafından küşat edilen sergi seksen kadar eserden terekküp ediyor. Bunlar arasında  Muhittin Sebati, Cevat, Hale Asaf, Nurullah Cemal, Mahmut Cemalettin, Ali Avni, Ahmet Zeki, Şeref Kamil, Refik Fazıl beylerin tablolarıyla Muhittin Sebati beyin dört heykeli vardır.  “ Serginin belli başlı eksiklerinden birisi memleket resim ve görüşlerinin azlığıdır. Mesela memlekete ait 5-6 intibaa mukabil 10 tane Paris’e ait tablo vardır. Bunun bir sebebini belki gençlerin ekserisinin tahsillerini Paris’te yapmış olmaları teşkil ediyor. Fakat bu öyle bir nota ki, ne de olsa işaret etmekten kendimizi alamıyoruz.  Bununla beraber sergi, muvaffakiyetle dolu ve ümit verici bir merhaledir. Fazla atak, fazla aşırı olmamakla beraber Müstakillerin İstanbul sergileri yine de halk tarafından yadırganmıştı”, diyen Nurullah Berk, Muhit dergisinin 1928 yılı sayılarının birinde şunları yazıyordu:” Muhtelif Memleketlerde, genç sanatkarlarının, yeni fikir pişdarlarının aynı lakaydi, aynı hasede maruz kaldıklarını bilen şimdiki genç Türk ressamları, halkın alakasızlığında daha kuvvetle çalışmaya, mücadele etmeye bir sebep görüyorlar. “Sanatta anormal belli klasik kanunlardan hariç görünen eser, muhakkak aykırı olan eser değildir.   Halk alışmış olduğu, dolayısı ile kolay hazmettiği formüllerden ayrı bir sanat nümayişi karşısında lakayt kalmaya, reddetmeye mütemayildir.” … Ve sürdürür diyeceklerin Nurullah Berk, o yılın bir günlük gazetesinde çıkan kısa bir yazı üzerine: “Genç  ressamlardan birisi sergileri hakkında diyor ki: ‘bu mahiyeti itibariyle bir inkılap sergisi addedilebilir.’ Aynı Genç, ‘Diğer ressamlardan niçin ayrıldınız, madem ki sanatı serbest telakki ediyorsunuz, tahdit etmiyorsunuz, o halde bu ayrılığa sebep ne? Sualine de şu cevabı veriyor: ‘sanat telakkilerinin değişmesi… Eskilerin mutaassıp hareketleri, hamlelere sekte vurmaları…” Bu arada şunu da zikredelim ki gençler tarafından eski olarak addedilen ressamlardan dün bir teki bile merak ederek sergiyi görmeye gelmemişti.”… “Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği’nin çabası birkaç yıl sürdükten sonra durmuştu, diyor Berk. Ve 1973 yıllarında bu tarihlemesini şöyle noktalıyor: “Bununla beraber, 1928 döneminin bu önemli topluluğu, sanatçılarının dağılması ve “D Grubu’nun kurulmasına karşın, modern resmin temelini memleketimizde atmış bulunuyordu. Dağılan sadece Birlik’di, sanatçılar asıl kimliklerini, kişiliklerini gelecek yıllarda bulacaklardı.” İşte bu Birliğin birkaç yıl sonrasında ve günümüzden elli yıl önce, bir bakıma gene aynı isimler içinden beş ressam ve bir heykeltıraş bir araya gelirler. Bu birliktelik ya da kuruluş, resim-heykel için dördüncü basamak sayıldığından da bir ad için, alfabenin dördüncü harfi seçilir. Bu kuruluş olayını Zeki Faik İzer'den dinleyelim özetinde : ...1933 yılının yaz bitimine yakın, Ağustos sonlarında bir gece cihangir Parkı üst yanında, Kumrulu Sokak köşesinde,  Yavuz apartmanının üst beş numaralı dairemde, bir müteahhit dost ile birlikte bir sohbette, Nurullah Berk, Z.Müridoğlu, Elif Naci'yle birlikte, konuşmalarımız koyulaştıkça böyle bir grup fikri hep birlikte, kollektif olarak ortaya çıktı. kısa bir süre önce, Cemal Tollu, Galatasaray sergisi -Türkiye Ressamlar Cemiyeti'nde, bir sergide bir odada resimlerini sergilerken, ben de bu sergilemeye sembolik dört resimle katılmıştım. O gece ben Cemal Tollu'yu da bu grubumuzda teklifimle görmek istediğimizi söyledim. Uygun bulundu. Nurullah Berk de, o zaman 19 yaşlarında olan Abidin Dino'yu teklif etti. ben ve Zühtü kendisinin çalışmalarını bilmiyorduk, ama teklif Nurullah Berk'ten geldiği için tasvip gördü. Nurullah Berk, Müstakillerin üyesi ama ben değildim. Konuşup, anlatabileceğim arkadaşlarım ile o gece, dört kişiye iki teklif ile altı kişi, yani Elif Naci, Zühtü Müridoğlu, Nurullah Berk, ben, Cemal Tollu, Abidin Dino olarak bir arada sergiler yapmaya karar vermiş olduk, ilk sergimiz 'desen' sergisi olsun dedik. Bunu desenin önemini belirtmek için yapacaktık. Sonrakiler kompozisyon sergileri olabilir, dedik. Beş ressam bir heykeltıraş yeterdi bu müstakil çalışmalarımız için. Bir bakıma mevcut cemiyetler beni tatmin etmiyordu. Cemiyet kurmaktan da asla hoşlanmıyorduk. O halde, sergiler açalım birlikte. Reisi olmasın, jürisi olmasın... herkes kendi yaptığını sergilesin. işte, tekrar edeyim, grup böyle kuruldu. Ben yazı yazmayı sevmem. Ama A. Kutsi Tecer’in çıkarttığı 'Görüş'   mecmuasında   modern resme ait bir yazı serisi çıkartmıştım. C.Tollu kolay yazar, yazıyordu. Sonra Nurullah Berk, yazıyordu ve kalitesi vardı. Elif Naci de öyle. Diğer resim cemiyetlerini düşünerek, sayıp, grubumuzun adını Fikret Adil (Kamertan) koydu. Doğrusunu söyleyeyim, grubumuz kurulduğunda biz mücadele yaptığımızı bilmiyorduk, sonunu da düşünmemiştik. ithamlar da oldu, Burhan Toprak 'D Grubu' nü Akademiye aldı bile dediler! Arka arkaya üç sergi açtık, ilk sergi için sandalyeleri N.Berk evinden getirmişti. ilk sergiden ben tanesi iki-buçuk liradan iki desen. Cemal Tollu da bir desen satmıştık. O günlerden bu yana, bu gibi cemiyet ve kuruluşların fazla bir şeyler yapamadığını da sözlerime eklemeliyim..."Sonradan 'D Grubu'nun gerekçesi, amacı, ilk konuşma ve birlikteliğin yanı sıra gelişmiş oluyor ve de Fikret Adil ile, Nurullah Berk yazı ve eleştirilerinde aydınlığa ulaşıyordu. Ekim 1947 yılında kuruluşunun 15. yıldönümünü kutlayan 'D Grubu' için bin nüsha olarak basılan "D Grubu" ve Türkiye de Resim kitapçığı, Fikret Adil' in 1947'de yazdığı, 'D Grubunun On Beş Senesi Münasebetiyle' yazısının ardından, Kronoloji veriyor. Sonra da, yerli ve yabancı tanıtı, haber, eleştirilerden alıntı yaparak, 'ihtisaslar' kesimiyle sabiteler kapatılıyor. Fikret Adil bu yazısında, genelinde Türk resminin bir özet tarihlenmesine yaklaşır, adını nasıl alfabeden aldıysa işe de alfabeden başladığını söyler. Bu girişimi bir mucize, diye niteler. Sevdiği, ressam, heykeltıraş olsaydı, aralarında mutlaka bulunurdum, dediği bu grubun giderek, sanatçılarının da sayıca gelişme göstererek, yaygınlığı sağladığnı belirtir. Gene bu yazısında F. Adil, "Türkiye'de her kim ki halk resimden anlamıyor, derse bu münakaşa edilebilir, fakat halk resmi sevmiyor diyen, yalan söylemiş olur.", dedikten sonra, D Grubu için, halkın ilgisini toplama, çekme yönünden başarılı olduğunu ve ancak sanat ve kendilerini tatmin bakımından henüz hayır, denilebileceğini ekliyor, ifrat ile başlayan grup mensuplarının  sonraları  tefrite düştüğünü de vurgulayan F. Adil, ülke içindeki 'D Grubu' sergilerinin dışında, Atina, Bükreş, Belgrad, Moskova, Petrograd, Viyana Budapeşte ve Paris'te de birer imtihandan  geçtiğini,   şimdilerde (1947) verimli çağlarına girdiklerini açıklıyor. "Temeli atılmış bir Türk daha doğrusu bir İstanbul Mektebi'nin kilit taşı" diye isimlendirdiği grubun 15 yılda onbeş sergisi gerçekleşirken, Zeki Faik İzer (1905), Zühtü Müridoğlu (1906), Elif Naci (1898), Abidin Dino(1911), Nurullah Berk (1906-1982) ve Cemal Tollu (1886-1968)'nun ardından Eşref Üren, Bedri R. Eyüboğlu, Eren Eyüboğlu, Sabri Berkel, Arif Kaptan, Salih Urallı, Halil Dikmen, Zeki Kocamemi A. Hakkı Anlı, Turgut Zaim, Fahrünnisa Zeid, Nusret Suman ve Cemal Nadir Güler etki ve tepki halkalarının elbette ki genişlemesine yardım etmişlerdir. Elbette ki, 'D Grubu' ardından en azından bir çok yeni grupları, birlik, dernekleri de doğurmuş, galeri ve müze düşüncesinin gerçekleşmesine de basamak getirmiştir... Grubun sanatçılarından Cemal Tollu, "... Neslimiz içinde yeni anlayışımızı anlatmak için bu grubu kurmuştuk. İsteyince sergi açalım, geçmişteki otorite sayılanların tahakkümünden, aralarındaki çalı dikeni durumumuzdan kurtulalım istedik. Benim 'ihtiyar Başı' desenim ilk sergimizde vitrinde teşhir edilmiş, biraz da olaylara sebep olmuştu. Bir doktor da, Gromaire' in başkalarına örnek diye gösterdiği, renkli bir desenime 'raşitik' demişti...", diyor. Onbeş yıllık gerçekten gösterilen bu çabanın, gerçekleştirilen birlikteliğin özellikle basınla kurduğu ilişki, yazarlar ve diğer sanat kişileriyle yarattığı ortam, zaman zaman   anlayışsızlıkla,   zaman zaman alaylarla, karikatürlere konulanmalarla ve ama dolu dolu bir zaman sürecini, çağdaş resim olgumuzun unutulmayacak bir kesitini göstergesinde daima bulunduruyor 'D Grubu', bulunduracaktır da. Acaba bu grup bir zorlama, bir uyarı ve de yurt içi ve dışında bir yaygınlık, tanıtma getirmemiş midir? Elbette ki evet. Seçkin, amaca yönelik görünüş, sanatçıları da Batı ile kendi ortamlarının etki-tepkilerinden verilen çalışma ve savaşımlarıyla, gelecek yılları için daha bir arınmış ve yollarında özgünleşebilme olanağına da ulaştırmıştır, denilebilir. Sait Faik,  "D Grubu Sergisi" soruşturma/tanıtma yazısında, "Öyle sanıyorum ki, bugün "D" Grubu diye bir şey yoktur. Türk ressamları vardır..." diyor. O günlerde, sergiler için girişilen çabaların giderek gerçekleştiğini, üstelik bir resim ve heykel müzesinin de kurulduğunu ardında bırakan nice dernek ve birlik, grupların şimdilerde bireysel girişimleri önde tutmasında bile, acaba "D Grubu"nun etkisi görülemez mi? Bunu bu grup yerine sanatçının, insan yapısının bir bilinen köşelerine bırakmak daha uygun olur. İstanbul'da yalnız nice galerilerin etkinlik gösterdiği yıllarımız, artık, bir resim piyasasından, koleksiyoncuların, alıcıların artmasından, yayınların çoğalmasından söz ediyorlar ve buna çözümler öneriyorlar. Acaba, Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun, Elif Naci için yazdığı bir yazıda, "D Grubu"nun nerede olduğunu sorduğu ve de " Süleymaniye taraflarında görürsen haber ver olmaz mı?", dediğince,   "Ressamlar-Heykeltıraşlar Odasını da Süleymaniye taraflarında mı arayacağız.[1]

Paris’ten yurda dönüşünde Müstakil Ressam ve Heykeltraşlar birliğinin kuruluşuna katılan Nurullah Berk bu birliğin bir çeşit dayanışma isteğinden öte herhangi bir akım felsefesi ortaya atamamasından dolayı birlikten ayrılmıştı. 1932 yılında tekrar Paris’e öğrenim görmek için gitmiş ve orada Andre Lhote ve Fernand Leger gibi kübist – konstrüktivist tarzda çalışan sanatçıların atölyelerinde çalışmış ve bu sanatçıların anlayışlarında ilk kübist – konstrüktivist resimleri ülkesine taşımıştır.

Nargile İçen Adam 60 x 93 Tuval üzerine yağlıboya, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi: Resim ilk bakışta kübist parçalanmalarıyla ve kalın siyah konturlarıyla dikkat çekiyor. Batıdaki anlamda bir kübizm yoktur bu resimde. Biçimsel olarak yararlandığı bu akım burada farklı bir ifadeye kavuşmuştur. Konturların arası pürüzsüz ve arı bir şekilde boyanmıştır. Sıcak ve soğuğun dengeli bir uyumunun göze çarptığı resimde Nurullah Berk yerel motifleri kübizme uygulamış böylece değişik bir doğu batı sentezi oluşturmuştur.

Nurullah Berk’in, sanatı bir sınıf silahı, savaşım aracı sayan Marksist  anlayış gibi, sanatsal yaratıcılığı belirli bir çerçeve içine sokan, bireyci yaratıcılığı yok etmeyi amaçlayan anlayışlara da karşı çıkan yazısı rastlantı sonucu olamaz. Berk bir yazısında, <> diyor ve ekliyordu: <[AA1] [2]

Ölümünün 10 yılında Destek Reasürans galerisinde düzenlenen "Nurullah Berk ve Öğrencileri" Adlı sergi, cumhuriyet dönemi resmimizin çağdaş akımlara açılmasında katkıda bulunmuş; fırçasıyla olduğu kadar sanat üzerine yayınladığı yazılar, kitaplarıyla ve akademide yetiştirdiği öğrencilerle yarım yüzyıldan çok ülkemizde resim sanatının gelişmesine önayak olmuş bir ustayı anma fırsatını getiriyor. Sanayii Nefise Mektebi'ni bitirdikten sonra, 1924/28 yıllarında Paris Güzel Sanatlar Okulu'nda Ernest Laurent yanında eğitimini geliştiren Berk, 1932 sonlarında yeniden Fransa'ya giderek Andre Lhote ve Fernand Leger'nin özel akademilerinde çalışmıştı. Yurda dönüşünden sonra Leger'den etkilenen kübist ve geometrik düzenlemelere girişen sanatçı, 1928'de Avrupa'dan dönen sanatçılarımızın kurduğu "Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar" arasında yer almış asıl etkinliğini 'İsim babası' olduğu'' D Grubu" nda (1933-1947) göstermişti. ilk dönemde biçimlerin belirginliğini bozan girinti ve çıkıntıları atarak tuval yüzeyine yapısal bir değer veren Nurullah Berk, sonraları yerel motifleri stilize ederek Doğu ve Batı sanatları arasında bir senteze yöneldi. Aile koleksiyonundan derlenen sergide sanatçı 1930'lardan son yıllarına değin süren çalışmalarından yağlıboya, guaş, özgün baskı ve birkaç desen, eskizle tanıtılıyor. 1933 yapımlı pencerede bir kadını konu alan figürlü peyzajla "iskambil Kağıtlı Natürmort'ta klasik anlayıştan kübist ve geometrik araştırmalara geçiş dönemi belgelenmiş. 1950 tarihli pastel/guaş karışımı örgü ören kadın figüründen beliren biçemleme eğilimi, sonraki düzenlemelerinde sanatçıyı Batı yöntemlerini Doğu'nun çizgi arabeskinden ve minyatür beğenisinden esinlenen çağdaş bir yoruma ulaştırıyor. Giderek ağırlığnı duyuran bu geometrik stilizasyon eğilimi, "Nargile içen Adam", "Gergef işleyen Kadın", "iskambil Oynayanlar" ve "Padişah" figürlü düzenlemelerde 1970 yıllarında çizgi kesinliğine dayanan bir biçim karakterini vurguluyor. Önceki temalarım linol ve serigraf baskıya da uyguladığı son dönem resimlerinde ise öteki çalışmalarına koşut yüzeysel renk ve çizgi arabeskinden ayrılmayan biçim yorumları sürdürülüyor. Nurullah Berk atölyesinden yetişen 26 sanatçının yağlıboya, akrilik, gravür ve karışık teknikte resimleri galerinin alt salonunda yer alıyor. Günümüz resminde etkinliğini duyurmuş sanatçılardan derlenen bu toplam, Berk'in çok yönlü, bağımsız biçem seçeneklerinde gelişme olanaklarını veren sanat eğitimciliğini örnekliyor. Bunun yanı sıra hocalarının anısını da yaşatmak isteyen karma sergide Şükriye Dikmen, Şadan Bezeyiş, Fethi Kayaalp, Güngör Taner, Abdurrahman Öztoprak, Dinçer Erimez, Mustafa Ayataç, Gökhan Anlağan, Oya Kınıklı'nın çoğulcu biçem yelpazesinde çeşitlenen resimleri, Berk atölyesinin çok farklı kişiliklere görüşlere açık eğitiminin bir göstergesi sayılabilir.[3]

 

 

“D” grubu üyesi Elif Naci.

 

 

Bir ev içi ressamı olan Elif Naci de “D” Grubu kurucuları arasındadır. Ressamlığının yanında yazarlık, müzecilik ve organizatörlük yapan sanatçı çok yönlü bir kişiliktir. Akademide Çallı’nın öğrencisi olmuş, zamanla eski Türk sanatlarına yönelmiştir. Özellikle soyut müzikal karakterlerinden faydalanarak eski yazıları tablolarına birer plastik eleman olarak yansıttı. Batı hayranlığını bir kenara iterek Türk resminin yaratılmasında önemli payı olmuştur.[4]

 

“D” grubu üyesi Eren (Ernestine) Eyüboğlu.

 

Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun eşi olan sanatçı büyük ölçüde Bedri Rahmi’den etkilenmiş. Paris yıllarıyla birlikte başlayan ve küçük bir arayla Bedri Rahmi’nin ölümüne dek süren bu beraberlik resim sanatımız açısından verimli bir birlikteliktir. Pirinç Hanı, 50x70 Mukavva üzerine yağlıboya özel koleksiyon “D” Grubunun genelinde olduğu gibi Eren Eyüboğlu gündelik insan yaşamını bu resimde yine ele almıştır. Oldukça dinamik, heyecan dolu bir resimdir. Eşi Bedri Rahmi’den bazı izler taşımakla beraber Eren Eyüboğlu bu resminde plastik anlamda daha başarılı çalışma ortaya koymuştur.[5]

 

“D” grubu üyesi Sabri Berkel.

 

 

Türkiye’de soyut resmin oluşumunda çok önemli olan sanatçılarımızdandır. Zamanla geometrik soyuttan kaligrafik ve lekesel soyuta doğru bir eğilim gösteren sanatçı resim çalışmalarını Zagrep Akademisinde yürüttükten sonra İtalya’ya gitmiş Floransa Akademisinde Felice Carena ile çalışmalarını sürdürdü. İtalya’da oradaki klasik kültürün sağlamlığı onu etkilemiş Türkiye’ye döndüğünde sanatının en dikkat çekici yönü olmuştur.

Yoğurtçu, 130x162 cm Tuval üzerine yağlıboya, Özel Koleksiyon: Sanatçının olgunluk dönemi eserlerinden biridir. Gündelik yaşamda karşılaşılan bir insan manzarası bu resimde yer alır. Birbirini değişik yönlerde ve farklı konumlarda kesen eğrilerin ve düz çizgilerin kendi aralarında oluşturdukları bir uyum göze çarpar. Daire, elips, yarım daire, üçgen gibi geometrik unsurlar kullanılarak biçimlendirilmiş yoğurtçu figürü daha çok düz çizgilerin bulunduğu bir fonda yer almıştır.[6]

 

“D” grubu üyesi Salih Urallı.

 

Picasso’dan etkilendiği anlaşılan oldukça etkileyici resimleri olan sanatçı daha çok figürlü kompozisyonlar yapmıştır. İleriki dönemlerde sergilerde yer almamıştır.[7]

 

 

         “D”grubu üyesi Halil Dikmen.

 

Sanatçı İtalyan Rönesans’ından etkilenmiş, gerçekleştirdiği birkaç soyut çalışmalarının yanında Rönesans ilkelerine bağlı resimler yapmıştır. Kübist deformasyon tarzında soyutlamalar yapmış, Türk soyut resmine önemli katkılarda bulunmuştur.

Balıkçılar 151x226, yağlıboya, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi. Ağlarını çeken balıkçıları konu edinen resim etkileyici bir kompozisyona ve duygusal bir atmosfere sahiptir. Kullanılan renkler ve ışık etkileyici bir şekilde kullanılmış, duygusal atmosfer böylece oluşturulmuştur. Siyah oldukça cesur kullanılmış, resmin solunda ve ortasında yer alan figürde kullanılan kırmızılar dikkat çeken tek parlak renk olarak resmi dengeleyen bir rol üstlenmiştir.[8]

 

*       “D” grubu üyesi Eşref ÜREN (1897):

 

Bedri Rahmi Eyüboğlu Eşref Üren Hakkında şöyle yazıyor; Bir evliyamız var(dı):… Eşref Üren.

         Tanınmış ressamlarımızdan Eşref Üren 19 Kasım Pazartesi günü Ankara'da öldü. 1897 yılında İstanbul'da doğan sanatçı. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ndeki öğreniminden sonra Paris'e gitti. Dönüşte çeşitli okullarda resim öğretmenliklerinde bulundu. Kişisel sergileri yanı sıra Devlet Resim ve Heykel Sergileri'ne katıldı. Yapıtları Venedik Bienali'nde Paris'te LNESC'O'da, San Fransisko ve Atina'da sergilendi. Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun, II Nisan 1975 tarihli Milliyet Sanat Dergisi'nde yayınlanan o güzelim, tadına doyum olmaz.. coşkulu yazışım ("Bir Evliyamız Var: Eşref Üren") küçük bir başlık değişikliğiyle bir kez daha okurlarımıza sunuyor, her iki sanatçımızın anısı önünde saygıyla eğiliyoruz. Eğerçi köhne melal/ revacımız yoktur Revaca da ol kadar ihtiyacımız yoktur. Buradaki "köhne" yerine "gizli" deyin. O zaman tıpatıp oturur Eşref Üren'e. Sorun Eşrefin adını, liseyi, fakülteyi bitirenlere, doçentlere, prof.'lara... Onundan biri bilirse yüzüm güler. Ama ne yazık ki şüpheliyim. Soruyu yönelttiklerinizin hepsi kalburüstü yazarlarımızı bir bir saymakla kalmaz, henüz millete malolmamış, ama hızla gelişen bazı isimleri de eklerler. Ama bir Eşref Üren, bir Kocamemi, bir Tollu, bir Zaim, bir Hadi Bara... Bu sanatçılarımızın pek okunmaz esamileri... Niçin bu ressamlar değer hanesinde yazarlarımızın ulaştıkları yerlere konulmazlar? Benim paramla hepsine de aynı fiyatı biçerim. Adını ettiğim ressamları sevdiğim, saydığım yazarlardan küçük tutmak aklımın ucundan geçmez... Evet ama, benim değer yargımda toplumumuzun kılını kıpırdatmaz. Çoğu zaman şaşarım. Ünlü yazarlarımızdan biri, yedi-sekiz ay çalışır, bir piyes kor sahneye. iyi-kötü sular kabarır, sular yarılır, iyi-kötü eleştirmeler, alkışlar, ıslıklar. Falan filan. Ötede ömrünü resim sanatına bağışlayan yaşı altmışa dayanmış ressam en az on yılda hazırladığı resimleri sergiler, bütün gazetelere haber ulaştırır. Çoğu iki satırlık haberi bile vermez. Sergicik surların dışında açılan kır çiçeği misali, insan eline hasret, solar gider. Eee... N'apalım!.. Katlanmak gerek... Bu zanaat daha çok körpe... Daha çok zaman ister ki, derinlere kök salsın, gelişsin, gürbüzleşsin. On yıl önce ölen Fransız ressamı Braque (Brak) için Fransızlar unutulmaz bir cenaze töreni yapmışlar. Mezarı basında konuşan ünlü Malraux (Mairo): — Bu muhteşem cenaze töreniyle kimselerin ruhu duymadan toprağa verilen Fukara Modigliani'lerin, Van Gogh'lann öcünü almış oluyoruz, demiş. Hani bizim Koca Yunus: "Bir garip öldü diyeler. Üç günden sonra duyalar" demiş ya! Sahiden bugün tabloları üzerinde milyarlar dönen Van Gogh'lrın, Modigliani'lerin nasıl toprağa verildiklerim bilseniz ağlarsınız. Yunus'un soğuk suyla yunulan garibini hatırlayınca isler islemez şu geliyor akla: — Biz yabancıların üçüncü basamak sanatçılarım okul kitaplarımıza kadar benimsiyor, bağrımıza basıyoruz ama, onların ne Yunus'tan haberleri var, ne Karacaoğlan'dan ne Pir Sultan'dan... Kabahat kimde? Önce bizde tabiî... Sonra da onlarda... — Kroma evet, bakır cevherine evet, bor'? hay hay, ama Yunus?.. Bir balık ismi de olabilir. Dilimize düşen ilk mübarek cemre / Bilip tükenmeyen Yunus Emre / Onun da pek umurundaydı dünya piyasasını haraca kesmek... Evet, gelgelelim 1975 yılının Türk resim sanatının ana direklerinden biri olduğuna inandığım evliyamız Eşref Üren'e. O, bizim evliyamızdır vallahi... Öyledir: Eşref Üren al haberi / Arı sensin bal sendedir / Aynı bahçede yeşerdik /Yediveren gül sendedir. / Arı vardır uçup gezer / Teni tenden seçip gezer / Yetim bozkırlardan keder / Kır çiçeklerinden haber / Alçakgönüllere sefer / Yetmiş iki yol sendedir./ Eşref Üren'i tanıyalı kırk yıl oldu. Bunun otuz yılında üst üste otuz kez buluşmuşuzdur. Kimi haftada beş gün, kimi üç-dört yılda birkaç kez. İlk gününden bugüne kadar onu ne zaman gördümse içim açılmıştır. Dibi görünen derin sulara, adlandıramadığım, delicesine sevdiğim kır çiçeklerine, dünyanın en pahalı mücevherlerinden üstün tuttuğum renkli çakıl taşlarına kavuşunca duyduğum başı-boş bedava sevinci duyarım Üren reisi görünce. Kimi sanatçıların halleri, tavırları, yüzleri, gözleri, rakı içmeleri, kısacası bütün varlıkları tıpatıp işlerini hatırlatır bana. Tümünün diyemem ama, kiminin eseri neyse kendisi odur. Hayatları ile içleri bir kılıçla kını kadar tıpatıp uyarlar birbirlerine. Son kırk-elli yıl içinde yakından tanıdığım sanatçıların kimi öylesine değişti, öylesine bambaşka yönlerde geliştiler ki... 1946'larda tanıdığım, ortaya çıkmak için bizlere güvenen bir genç yazarımızı hatırlarım, bütün canlılığı, sevimli yanı, çevresini emmesi, çevresiyle ağzına kadar doluşuydu... O kadar ki, ağacı anlatırken ağaç kesiliyordu, bakracı anlatırken bakraç. Ama en çok on yıl içinde bir yürüdü ki kulumuz. Arkasından kurşun yetişmez oldu. Şimdilerde ne zaman karşılaşsak diyelim üç saat mi beraberiz? Hilafsız tam üç saat yalnız, ama insafsızcasına yalnız kendini anlatıyor... Dayanamadım bir gün: — Bana bak reis, dedim. Diş macununun içinde ne kadar macun varsa senin içinde de bir o kadar sen varsın... Öf, be... Yani tam bizim Eşref Üren'imizin tersi. Üren'den Erzurum'da, Sivas'ta, Ankara'daki resim öğretmenliği anılarını dinlemek, bulunmaz bir şölendir. Ara sıra kalemi eline aldı mı, fırçasını utandırmaz. Ve sırası gelince onun yumuşacık kurşunkalemi öyle belalı bir kılıç kesilir ki, nemene derinlere işlediğini ünlü karikatürcümüz Ratip Tahir'e sorabilirsiniz. Eşrefin kişiliği, eşine, yuvasına, kedilerine, mesleğine, çevresine bağlılığı pırıl pırıl ortadadır. Peki, nedir onun resimlerinde bizi coşturan, sevindiren, kalıcı olduğuna inandığımız, dünyanın her köşesinde sahici resim saygısıyla karşılanacak özelliği? Ne buluyoruz onun tablolarında, nasıl değer biçiyoruz onlara? Basından bugüne kadar Eşrefin resimlerinde beni saran: En ufak bir çalım, bir fiyaka, bir fırça oyununa kulak asmaması, dünyayı haraca kesen, çoğu zaman bir moda rüzgarı gibi esince kesen, kesince biçen akımları çok yakından izlediği halde, doksan derecelik dönüşlerle kervana katılanlara kıskıs gülebilmesi. Bu akımları küçümsediğinden değil, ama: — Komşuda pişenin ille bize de düşmesi şart mı? Hele bir dur, düşün, bu akım sana göre mi, sana uyar mı? Bu alanda Turgut Zaim'le çok iyi anlaşıyorlardı... Bizler yüreklerimizi har vurup harman savururken, çeşitli rüzgarlara yelken açıp zaman zaman devrilirken bu iki evliya, Ankara Kalesi'nde iki tecrübeli kartal gibi sımsıkı tutunuyorlardı. Bu evliyalar arasına bir Cevat Dereliyi, bir Kocamemi'yi eklemesem içim rahat etmez. Bugünlerde Moda'da Cumalı Galerisi'ndeki son resimlerini gidip görün. Eşref Üren orda. Bir top kırçiçeği... Anadolu'da kaybolmuş bir köy, bir dere, bir karamuk, bir ardıç, bir köknar fidanı gibi sizi bekliyor. Kapıdan girer girmez üstünüze atılmayacak, size gümbür gümbür bir merhaba çekmeyecek... O kadar ki: — Acaba yanlış mı geldik? diyebilirsiniz. Evet... Bu alçakgönüllülük her işin başı... Gözü gönlü resimle dolu kişi bakın ne biçim konulardan resim çıkartabiliyor: / Arı vardır uçup gezer, / Teni tenden seçip gezer./ Arı, adım bilmediğimiz, çiğneyip geçtiğimiz çiçeklerden yapıyor balını... Eşref de öyle... Bütün evliyalarda olduğu gibi onda bizi büyüleyen etkenlerden biri de çocuksuluğu... En ucuz çizgili okul defteri kağıtlarına yaptığı minik suluboyalar... Bir yürek röntgeni kadar derine işleyen çalışmalar. Resimlerinin çoğu bir çırpıda. Van Gogh misali. Hey güzeller! Hey sanatlar! Hey geneller! Hey müdürler! Hey akademiler! Hey bankalar, turistler!.. Nerdesiniz? Karşınızda inanılmaz bir sabırla, sevgiyle, binbir dağdan devşirilmiş bir demet bir hazine var. Bu demeti kocaman bir kitap, bir müze çatışı altında gelecek kuşaklara aktarmak için ne bekliyorsunuz?[9]

          Eşref Üren D Grubuna sonradan katılan Eşref Üren D Grubunun genel havasından farklı bir yol tutturmuştu kendine. Kübist, Konstrüktivist ilkelerin aksine, empesyonist bir tarz sergiliyor.Daha çok Ankara’da yaşadığı için, Çankaya dan, Kurtuluş Parkından yaptığı açık hava resimleri empresyonist tarzı yansıtıyorlar Bir anlamda günü modası olarak algıladığı kübist, konstrüktivist gibi eğilimlerin gelip geçici olduğuna inanmış bu yüzdende açık havada çalıştığı empresyonist tarzındaki resimlerin kalıcılığına inanmış bir sanatçıdır. Kurtuluş Parkından bir manzara .İstanbul Resim ve Heykel Müzesinde bulunuyor.122+129cm Tuval üzerine yağlı boya.Günlük yaşamdan bir kesit görüyoruz bu resimde.Parkta dolaşan insanlar ön planda resmedilmiş.Sağda, solda ve arka planda ağaçlar daha arka planda da şehir görüntüsü var.İlk bakışta hemen görebileceğimiz gibi, gökyüzünde, ağaçlarda ve yer yer yerlerde fırça vuruşlarında empresyonist bir etki görülüyor.Genel olarak soğuk renkler hakim.[10]

         Açık havayı, doğayı, ağaçları çok seven, doğaya çıkmaktan hoşlanan izlenimlerini Ya da gözlemlerini. saf bir sanatçı yaklaşımıyla resimlerine aktaran,  katı kuralcılığa karşıt bir tavır içinde gönlünün sesine kulak veren bir sanatçıdır Eşref Üren. Büyük ustaların deneyimlerini, sanata kazandırılmış tükenmez değerle olarak kabul etmekle beraber, resimlerini, bu deneyimlerin birikimi üzerine kurmaktan kaçınır. Bütün bildiklerini bir kenara itip, içinden geldiği gibi çalışmaktan, taze duyumsallıkların peşi sıra gitmekten büyük haz duyar. Başkentin sokakları boyunca yürüdükçe, parkların insanları çeken atmosferine girdikçe, resim yapma heyecanı artar. Görüş açısına giren her nesneye ve görüntüye, sahiplenici bir tutumla yakınlaşır. Bütün bunlar, Eşref Üren‘in, resim sanatımızda benzer örneklerine fazla tanık olmadığımız içtenlikçi (intimist) bir sanatçı olduğunun göstergeleridir. Yaz tatillerinden birini geçirdiği devlet kampının, yüksek ve hakim bir yerden görünümünü konu alan bu resminde Eşref Üren, doğa hayranı bir sanatçı olduğuna ilişkin görüşleri gene haklı çıkarmaktadır. Karşı sahilin belli-belirsiz seçilen adacıkları arasından denize doğru sandal ve yelkenliler açılmakta, resmin sağ tarafından görüntüye giren sahil burnu, kıvrılarak resmin yakın planındaki sahil şeridiyle birleşmekte, bu şeridin görüş açısına giren yarı ağaçlıklı toprağı üzerinde gezinen, eğlenen insan grupları, izleyenleri yaşam sevincine davet etmektedir. Yakın kıyı boyunca kurulmuş çadırlar, beyaz çadır bezleriyle, toprağın sarı-kahverengisi ve ağaçların yeşil lekeleriyle, resimde ışıklı bir çizgi oluşturuyor. Resmin sol alt köşesindeki büyük çadır, tabloya bir nirengi noktası olarak girmekte ve sağ taraftaki sahil burnuyla görüntüsel bir bağlantı kurmaktadır. Manzara, özellikle seçilmiş bir doğa parçası izlenimi vermiyor. Eşref Üren'in rastlantıyla konakladığı kuşku götürmeyen bu doğa parçası, kent gürültüsünden uzak, sakin bir ortam elması nedeniyle sanatçının ilgisini çekmiş olabilir. Ama böyle bir neden söz konusu olmasa bile, Eşref Üren, birkaç günlüğüne içinde yaşadığı bu çevreyi, gene resimlerine aktaracaktı kuskusuz. Onun her türden doğa kopyacılığını, aktarmacı kolaylığını reddeden sanatçı yapısının, salt resim çalışmaya vesile olduğu için, bu yörenin peyzajını da resimsel bir açıdan gördüğü ve yansıtmaya çalıştığı kuşku götürmez. Batı anlayışındaki sanat geleneğimiz içinde, daha ilk dönemlerden başlayacak doğa görünümlerinin önemli bir yer işgal ettiğini biliriz. İstanbul doğasıyla başlamış olan bu ilgi, zamanla Anadolu'ya açılmış ve böylece doğa, salt gönül serinletici ya da herkesin izlemekten sonsuz zevk duyacağı İstanbul'la sınırlı bir çevre imajının ötesinde, sanatçıların yalnızca görsel tanığı olmakla övünebilecekleri her hangi bir "görünüm" düzeyine indirgenmiştir. Eşref Üren'in, çoğunluğu Orta Anadolu yaşantısı çevresinde yoğunlaşan manzara resimleri,   bu nedenle, görünümü salt bir görünüm olarak değerlendirir, resim sanatının ilgi alanına girebildiği sürece, her çeşit doğa parçasının plastik açıdan ilginç olabileceği varsayımından yola çıkar.[11]

 

 

 

 

 

 

*“D” grubu üyesi Arif KAPTAN (1906):

 

 Hiçbir akademik eğitim görmeyen kendi kendini yetiştiren arif kaptan ilk zamanlarda doğadan çalışmış, daha sonra soyut araştırmalara başlamış ve uzun süre soyut resimlere bağlı kalmış.Fakat 1978 de İstanbul’da açtığı son sergide soyut türden ayrıldığını başlangıç dönemindeki tarzına döndüğünü açıklamıştır. Tuval üzerine yağlı boya. Empresyonist tarzda yapılmış bu resim doğadan çalıştığı döneme ait.Tarz olarak Eşref Üren’in resimlerini çağrıştırıyor.Ağaçlarda ve mimarideki çizgiler, öncelikle Eşref Üren den etkilenebildiği düşüncesini akla getiriyor. Gene aynı soğuk renkler hakim.Mavi ve Özellikle bir çok tonu kullanılmış.[12]

 

*“D” grubu üyesi Hakkı ANLI (1906):

 

Arif Kaptan gibi ilk başlarda somut çalışan figür ve natürmort resimleri yapan , sonradan soyut resimler yapan diğer bir ressam da Hakkı Anlı dır.Hakkı Anlı Fransa’ ya gidip yerleştikten sonra tamamen soyut bir tarza yöneldi.[13]

 

Ercüment KALMIK (1909-1977):

 

D Grubuna üye olmayan fakat bu grubun döneminde yaşayan ve bu gruba çok yakın olan Ercüment KALMIK ilk resim denemelerinde daha çok gazete ve dergi ressamlığına, bir çeşit luğa yaklaşan bir üslupla, uzun bir süre çalıştıktan sonra Avrupa gezileri sırasında Sanat sorunlarını derinlemesine incelemiş, yağlı boya, fresk, mozaik, gravür gibi türlerde de adından söz ettirmeye başlamıştı.Önce İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Mimarlık fakültesinde, sonra Güzel Sanatlar Akademisi’nde öğretim üyeliği yapmıştır.Hızlı ve Pratik bir tarzda çalışma yöntemiyle büyük boyutlu yağlı boya tabloların yanında linol baskılar, Mozaik, lavi çalışmaları, sulu boya, guaj desen ve taslaklarıyla Ercüment KALMIK resim sanatımızın önemli temsilcilerimizden biridir.Eserleri arasında <İstanbul Limanı>, ,, gibi eserleri sayabiliriz.Ayrıca ve gibi iki önemli kitabıyla da sanat alanında yetişen öğrencilere önemli bilgiler sunuyor. Doğu Anadolu Köyü. 140x110 cm. Tuval üzerine yağlı boya.Ankara Resim ve Heykel Müzesinde bulunuyor.Bir köy manzarası konu edilmiş.Arka planda bir köy.Solda Doğu Anadolu kıyafetiyle bir kadın var.Biçimler geometrik parçalamalarla düzenlenmiş.Çok parçalı bir kompozisyon.Çok canlı ve sıcak renkler resme hakim.Düz, gölgesiz renk lekeleri ve geometrik biçimlerle oluşturulmuş bir kompozisyon.Kare ve dikdörtgenlerle oluşturulmuş bir köy manzarası var. Soyut Manzara Liman.100.5+150.5 cm .Tuval üzerine yağlı boya.İstanbul Resim ve Heykel Müzesinde bulunuyor.Soyut biçimlerle oluşturulmuş merkezi bir kompozisyon.Sert çizgi hatları ve lekeler resme hakim.En alttaki biçimler limandaki kayıklar,onların üstünde arka planda İstanbul’un bir panoramasını çağrıştırıyor.Sanırım en üstteki yuvarlak biçimi güneşten esinlenerek kullanmış.Yani, resmin çıkış noktası İstanbul’da bir liman olduğu çok rahat seziliyor.Özellikle resme hakim olan turuncular, kırmızılar ve sarılar gün batımından etkilenerek yaptığını gösteriyor.Soyut bir resim ama karşımızda somut bir resim varmış gibi bakabiliyoruz.Somut biçimlerden yola çıkarak ortaya koyduğu soyut bir manzara.[14]

 

 

Malik AKSEL (1903):

 

Herhangi bir gruba dahil olmayan Malik Aksel Almanya da ki çalışma süresinden sonra Ankara Gazi Terbiye Enstitüsüne öğretim üyesi olarak atanmıştır. Lovis CORİNTH, Max LİBERMANN gibi ünlü Alman hocalarıyla çalışmış, genellikle yerel konuları ele alan Expresyonist denilebilecek eserler ortaya koydu.Köylü tipleri, eski İstanbul yaşantısından sahneler, onu yerel ve bilgesel ressamlar sınıfına sokar.Eski Türk resmi, halk sanatları araştırmaları, dinsel duyguların sanata etkileri üstüne incelemelerde bulunmuştur. İki Genç Kız. 50+63.5 cm. Tuval üzerine yağlı boya.İstanbul Resim ve Heykel Müzesinde bulunuyor.İki Genç Kız figürü tablonun tüm yüzeyini doldurmuş.Kızlar gerek giyimleriyle, gerekse duruşları ve yüzlerindeki ifadeyle, tipik köylü dünyasını, onların saflığını, deyim yerindeyse köylünün bönlüğünü hissedebiliyoruz.Bu yönüyle belki expresyonist denilebilecek bir yönü var tablonun.Tablonun, büyük bölümü koyu tonlardan oluşmuş, sadece sağdaki figürün üstünde ve yüzlere yansıyan ışıkla, soldaki figürün başındaki eşarpta, açık lekeler var. Tablonun genelini açık renkler oluşturuyor.Özellikle sağdaki figürün üstündeki kadminyum sarısı çok dikkat çekiyor. Kır Kahvesinde Temsil. 25+35.5 cm. Kağıt üzerine yağlı boya.Özel koleksiyon.Solda arka planda bir pencereden görülen bir eğlence, temsil gösterisi yer alıyor. Sazcıların, çalgıcıların önünde dans eden bir dansöz, bir paravanın arkasında, tablonun ön planında çarşaflı ve açık kadınlar, gizlice gösteriyi izliyorlar.Nerdeyse desen niteliğinde çalışılmış, çizgilerin ağır bastığı bir kompozisyon.Çarşaflı kadınlar aracılığıyla yer yer serpiştirilmiş koyu lekelerle resim dengelenmiş.Çizgisel desenin niteliğini özellikle sağdaki şemsiyeli kadında, yüzlerde ve arka plandaki dansözde görüyoruz.Neredeyse karikatür niteliğinde çizilmiş yüz hatları, anlatımcı tarzın belirtileri sayılabilir.Renk yok denecek kadar az, kroma değeri son derece düşük renkler kullanılmış.Çizginin değeri ön plana çıkartılmış.[15]

 

Şükriye DİKMEN (1918):

 

Tablolarında genellikle tek figürü, özellikle kadın ve genç kız portrelerini kullanan kadın sanatçımız, üsluplaştırılmış şematik bir deseni örten düz, gölgesiz, uyumlu renklerle kendine özgü bir tarz çizmiştir.Genellikle kontrplak üzerine çalışan Şükriye Dikmen, portreleri dış konturlarla belirlenmiş, iri gözlü oval yüzler, ince boyunlar, kavuşturulmuş ellerle belirgin bir kişiliği yansıtıyorlar. Portre.54x114 cm.Kontrplak üzerine yağlıboya.Özel koleksiyon Resmin tüm yüzeyini dolduran kadın figürü, hafif diyagonel bir yön çizmiş.Resmin büyük bölümü koyu lekeden oluşuyor.Yüzü belirgin şematik çizgilerden oluşuyor.Yüzündeki açık leke boynundan aşağı, oradan da ellerde son buluyor.Figürde anıtsal bir hava var.Arka plan son derece sıcak renklerden oluşmuş.Sol üstteki deve tabanı yaprağı, kadının yönünü dengelemek ve boşluğu değerlendirmek amacıyla konulmuş.Resimde en çok dikkat çeken kadının elleri.

 

Tiraje DİKMEN(1923)

 

Léopold Lévy’nin yanında çalıştığı için, hocasının soyut biçimlerinden etkilenmiş, sonradan sürrealist bir yol çizmiş kendisine.Boşlukta dağılmış biçimleri, uyumlu renk lekeleriyle oluşturduğu kompozisyonlarıyla başarılı eserler vermiştir.

 

Maide AREL:

 

Soyut resim alanında geometrik kompozisyon yöntemlerini zaman zaman başarıyla uygulayan Maide AREL 19602’ lardan sonra, soyut resim çalışmalarında eski Türk kalligrafi geleneklerini canlandıran yapıtlar ortaya koymuştur. Bağ Dönüşü.73+92 cm. Tuval üzerine yağlı boya.İstanbul Resim ve Heykel müzesinde bulunuyor. Maide AREL den somut bir resim.Geometrik biçimlerden oluşturulmuş bir kadın figürü.Önünde üzüm salkımlarıyla dolu bir sepet, sağ elinde bir üzüm salkımı ağzına götürüyor.Resme pastel renkler hakim.Biçim açısından parçalı bir kompozisyon fakat birbirine yakın renk tonlamalarıyla sadeleştirilmiş.

 

 

 

 

Bak;

Nurullah Berk, 50 yılda türk resmi, işbankası kültür yayınları

 

 

 

 

 

(Nurullah Berk, ağabeydin Dino, Zeki Faik İzer, Elif Naci, Cemal Tollu ve bir heykeltıraş Zühtü Müridoğlu) 1933 yılının Eylül ayında, İstanbul’da Zeki Faik İzer’in evinde bir araya gelerek, “D” grubu adı altında bir sanat topluluğu oluşturmaya karar verdiler. Gruba isim olarak de, uluslar arası alfabenin dördüncü harfini, Nurullah Berk’in önerisiyle seçerler.

“D” grubu üyesi Abidin Dino.

“D” grubu kurucusu Zeki Faik İzer.

“D” grubu üyesi Bedri Rahmi Eyüboğlu

“D” grubu üyesi Cemal Tollu

“D” grubu üyesi Nurullah Berk

“D” grubu üyesi Elif Naci. 

 

 

 

 

                                                                                               

Kaynakça:

 

Günsel Renda, Kaya Özsezgin, Atilla Atar, Aytaç Katı, Türk Plastik Sanatlar Tarihi, Anadolu Üniversitesi Yayın No:581

 

YARARLANILAN KAYNAKLAR:

(*)1 bakınız : Nüzhet İSLİMYELİ –Asker Ressamlar – sayfa 158

bakınız : Turan EROL , Günsel RENDA –Geçmişten Günümüze Çağdaş Türk

Resim Sanatı Tarihi –sayfa 78-83 –Tiglat Yayınları 1980

(*)2 bakınız : Nüzhet İSLİMYELİ –Asker Ressamlar –sayfa 158-159

Ankara 1965 Doğuş Ltd. Şti. Matbaası

(*)3 bakınız : Nüzhet İSLİMYELİ –Asker Ressamlar –sayfa 159

Ankara 1965 Doğuş Ltd. Şti. Matbaası

(*)4 bakınız : Turan EROL, Günsel RENDA –Geçmişten Günümüze Çağdaş Türk

Ressan Sanatı Tarihi –sayfa 91-93 –Tiglat Yayınlatı 1980

(*)5 bakınız : Turan EROL, Günsel RENDA –Geçmişten Günümüze Çağdaş Türk

Ressam Sanatı Tarihi –sayfa 86-88 –Tiglat Yayınları 1980

(*)6 bakınız : Turan EROL, Günsel RENDA –Geçmişten Günümüze Çağdaş Türk

Ressam Sanatı Tarihi -sayfa 99-101 –Tiglat Yayınları 1980

(*)7 bakınız : Turan EROL, Günsel RENDA –Geçmişten Günümüze Çağdaş Türk

Ressam Sanatı Tarihi –sayfa 89-90 –Tiglat Yayınları 1980

(*)8 bakınız : Nüzhet İSLİMYELİ –Asker Ressamlar –sayfa 22-25

Ankara 1965 Doğuş Ltd. Şti. Matbaası

(*)9 bakınız : Nüzhet İSLİMYELİ –Asker Ressamlar –sayfa 26-29

Ankara 1965 Doğuş Ltd. Şti. Matbaası

(*)10 bakınız : Nüzhet İSLİMYELİ –Asker Ressamlar –sayfa 30

Ankara 1965 Doğuş Ltd. Şti. Matbaası

 


[1] Elibal, Gültekin, “d Grubu Olayı”,Hürriyet Gösteri Sanat edebiyat Dergisi,Ekim 1983, sayı 35, s.52-54
[2] Erol, Turan, Günümüz türk Resminin Oluşum Sürecinde Bedri Rahmi Eyüboğlu, Yetişme Koşulları, Sanatçı Kişiliği,Cem Yayınevi, İstanbul,1984,s.66
[3] Köksal, Ahmet, Nurullah Berk’ten Günümüz Sanatçılarına, Milliyet Sanat Dergisi, Sayı:301, 1 Aralık 1992, s.45
[4] www.geocities.com/turkresmi1/dgurubu/index.htm
[5] www.geocities.com/turkresmi1/dgurubu/index.htm
[6] www.geocities.com/turkresmi1/dgurubu/index.htm
[7] www.geocities.com/turkresmi1/dgurubu/index.htm
[8] www.geocities.com/turkresmi1/dgurubu/index.htm
[9] Eyüboğlu. Bedri, Bir Evliyamız Var(dı): Eşref Üren, Milliyet Sanat Dergisi, 1 Aralık 1984, sayı 109, s.10-11
[10] www.geocities.com/turkresmi1/dgurubu/index.htm
[11] Özsezgin Kaya, Cumhuriyet’in 75. yılında Türk Resmi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s.116
[12] www.geocities.com/turkresmi1/dgurubu/index.htm
[13] www.geocities.com/turkresmi1/dgurubu/index.htm
[14] www.geocities.com/turkresmi1/dgurubu/index.htm
[15] www.geocities.com/turkresmi1/dgurubu/index.htm

 [AA1]

Listeleniyor (45—68) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17
 
Bu sitedeki eserler Prof. Ahmet Atan'a ait olup, izinsiz kullanılamaz © 2010