Akıl Güncem

Listeleniyor (41—68) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17

Günce

GÜZEL SANAT GÜZEL SİYASET

 

 

                                                               Prof. Ahmet ATAN

 

 

 

“Güzel sanatlardan etkilenmemiş siyaset, insanları çirkinliğe sürükleyen kirli bir güç haline gelebilir.” Sanat, Güzel ile eş zamanlı bir olgudur. Her güzel de bir sanatsal yaratıcılık, her yaratıcılıkta da bir güzellik vardır. O halde denilebilir ki; Sanat "güzel"dir. Güzel ise “sanatsal” dengedir... Denge, ölçü üstü matematiktir. İki kere iki dört eder demek yetmez... Sırrına ermek gerekir... Matematik, ne kadar gerçek ise Güzel'de o kadar gerçektir. Gerçek güzel sanat ise; insana, dünya ve dünya ötesi gerçeği göstermelidir. Sanat; ortaya konulan eserler ile ne olduğu hakkında bilgi veren, sübjektif ağırlıklı yaratımcı bir çalışma alanıdır. Genel kavramlar ötesinde sanat, soyut değerler demetidir. Sanatta güzel ve olgun olan hissedilir ya da duyulur. Sanat bir bilgi anlayışından çok kavrayıştır. Güzel siyaset insanları sevmekle başlar ve devam eder. Sevmek, beğenmek, seyretmek kültürü, duyguları harekete geçiren aktivitelerdir. Sanatta olduğu gibi siyasette de objeler dar çerçevede düşünülemez. Görüntüye bağlı olarak objeler, sonsuzluk deryasının birer basit materyalleridir. Objeler sanat için sadece birer bahanedir. Objenin dış görüntüsünden yola çıkarak, hazzın doruğuna ulaşmak için sanat, merdivenler inşa eder. Bu yüzden sanat, öz problemlerine karşı anlayış, kavrayış ve inanç ister. Sanat bir iç yaşamdır. Ruh âleminin mucizevî bir olayla baş gözü ile görülebilir hale gelmesidir. O, iç hayatın eşyaya ve eşyada yansımasıdır. Sanat sezgi ve içten yaşayıştır. Sanat eseri, ruh âleminin bilinmezlerini yakalamada gösterdiği hassasiyet oranında yüceliğe ulaşır. Sanatın kökleri ruhun siyasetin kökleri halkın derinliklerindedir. Sanat ve siyaset, akıl ve kalp ile ilgilidir. Sanat ve siyaset psikoloji ile yakından ilgilidir. Yüksek sanat eserleri, insan psikolojisi ile derhal yakın ilgi kurarak onda mistik heyecanlar uyandırır. Bu yüzden, duygunun yatağı ve kaynağı olan kalp, heyecan çarpıntıları ile yüksek sanat eseri üzerine dikkat ve özenle eğilir. Uygunluk, olgunluk, düzen ve denge, ürünü gerçek ve yüksek sanat eseri yapar. Çünkü insanı manâda yaşatan mistik değerler, uygunluk ve olgunluk olduğu gibi, düzen ve dengedir. Maddi âlemin malzemesi olan objeler, sanat eserinin ortaya konması için, konulara birer bahanedir. Bu objeler insan ruhunun veya mânevi âlemin sonsuz derinliklerinden gelen sübjektif değerlerin biçim bulmasına katkıda bulunur. Sanat da siyaset de bir yetenek meselesidir. Sanat ve siyaset konusunda herkes aynı payı almaz. Kimisi çok pay alır kimisi az pay alır. Fakat siyasete herkese eşit oranda pay verilmesi anlayışı ağırlık kazanır. Paul Klee öğrencilerine; " Allahın size vermediği yeteneği, ben size nasıl verebilirim?... olsa olsa ben size rehberlik edebilirim." diyor. Siyaset adamının durumu da buna benzer. Gerçekte siyaset adamı sonradan olunmaz, siyaset adamı olarak doğulur tezi ileri sürülebilir. Çünkü Siyaset adamında aranan en önemli özelliklerden biri, sanatçı gibi öngörüsü kuvvetli olmalıdır. Siyaset adamı, tasarımcı olmalıdır. Siyaset adamı gelecekçi olmalıdır. Gerçek sanat adamları; âlemde saklı olan estetik bilinmezleri, ortaya çıkarırlar. Gerçek siyaset adamları; toplumsal bazda mutlu yaşamanın gizli anahtarlarını ortaya çıkarır. Sanatçı doğal maddeleri yararlı konulara dönüşmesini sağlar. Siyasetçi de bunu yapabilmelidir. Sanat sıradan bir eşyaya katkısı ile orijinal bir özellik kazandırır. Çizgi ve leke sanatın birer ifade araçlarıdır. Toplum ve onu oluşturan insan da siyasetçinin ruh dünyasının imara muhtaç elemanlarıdır. Ruhsal bir değer olan sanat; varlığın özü, olağandışı bir yaratının eseridir. Sanat insan ve onun ahlâkî temelleri yanında, ruhî bir gelişim ihtiyacı olarak belirir. Sanatın, insanın manâda yaşama isteği ve içgüdünün bu yönlü itişi sonucunda ortaya çıkmıştır denilebilir. Sanat insanın hayati güçlerini sevgi ve neşeyle elinde tutan, kalıcı biçimleri yansıtan her şeydir. Siyasette aynı endişe ile yola çıkar. Bu yüzden sanat, hümanizimin kendisini koruma altına alan, sağlamlığı ve bütünlüğü kucaklayan şeyin ta kendisidir. Hümanizmi yaşamayan siyaset adamının insanlara erebileceği fazla bir şey yoktur. O egosunu tatmin çabasındadır. Sanat bir ifade tarzıdır, anlatım usulüdür. Diğer bütün anlatım ve ifade yöntemlerinden çok daha etkileyici ve daha kalıcıdır. Sanat kalıplarına dökülmeyen hiçbir mesajın yayılma şansına sahip olamayacağı bilinmelidir. Bütün yeni mesajlar için en uygun ve en güzel kalıp sanattır. Sanat bu mesajların bütün zaman ve mekanlarda canlara ve yüreklere en etkili biçimde nüfuzunu sağlayan fevkalâde bir kaynaktır. Sosyal değişimler sanata ve gelişmeci siyasete muhtaçtır. Sanatın kendine has bir özelliği vardır; insanın ruhuna hitap ettiği için onu mutlaka etkiler. Sanatın hangi alanı olursa olsun, kişinin üzerinde bir etki bırakır. Etkilenen şahıs söz konusu sanat eserini gereğince algılayamamış veya yorumlayamamış olsa bile bu etkinin muhakkak vuku bulacağı inkâr edilemez... Sanat, yapacağı etkiyi yapar; yani kalbi altüst eder, gönül ve ruh üzerinde kalıcı bir iz bırakır. Aristo; Madde ve onun bulanık şeklinden saf, asil ve ruhsal güçleri ayırıp ortaya çıkarmak için, insan tarafından konan prensibin adına, sanat demiştir. Aristo sanatı; artistik bir tasarım olarak görür. Ona göre sanat, yüksek ve mistik bir telkin için sebep ve şartları araştırmaktır. sanat; düzen ve sınırlılıktır. Sanat, içeriğinde insanın kavgalarını, sevdalarını, hezeyanlarını, yoksulluk ve zenginlik arasında uzayan uçurumları, çileleri, acıları ifade eder. Ama bununla beraber “ Sanatın ve siyasetin görevi, açık bir tehlikeyi sezen kişilere ölüm reçetesi yazmak değil, çıkış yolları göstermektir. “ Bu yüzden sanat, meselelerin ahlâkî yönden nasıl değerlendirilmesi gerektiğini anlatmakla yükümlüdür. İnsanoğlunun yaşam standartlarını yükselten Muhteşem uygarlığa, Güzel sanatın ve güzel siyasetin açtığı yoldan gidilecektir. Aristo'ya göre sanat; eşyada devamlı var olanı taklitten doğmuştur. Nesneler, karar vermede yardım eder. Tabiatta kanunlar vardır, düşünce onları keşfe muktedirdir. Aristo'da sanat soyut bir kavramdır. Soyut sanat sezgi yolunun en yüksek aşamasıdır. Varlıklar, plastik unsurları saklar. Bulanıklığı ve karışıklığı arıtmağa çalışmak, düzeni bulmak demektir. Siyasette en kötü düzen, en iyi düzensizlikten iyidir. Sanatta da böyle, Düzensizlik olacaksa bile düengeli bir düzensizlik olmalıdır. Aristo, her olayda ilâhi bir yön sezmiş ve mükemmel olanın ardından gitmiştir. Şekilsiz madde yoktur, ruh devamlı kuvvettir. Sanatı formüle etmek akıl azlığını gösterir. Siyasette de gelişen çağa göre, siyasal programı geliştirmemekte ısrar etmek siyasal intihar demektir. Sanatta formül yok, kural ve kanun vardır. Bir insan vücudu çizmek kâinatı çizmektir. Bir insanı üzmek, bir milleti tahkir etmektir. İnsan vücudunun öz'ü evrenin özetidir... İnsan vücudu kâinatın vitrini, insan vücudunun vitrini ise İnsan yüzüdür... Bir çiçeği yapmak bir baharı yapmak kadar zordur... Bir yüzü yapmak da bir vücudu yapmak kadar zordur... Zorluk dengeyi kurmaktadır... İlâhi dengeyi... Figür çalışması yapmadan önce portre çizmeyi istemek daha cazip ve daha kolay görünebilir... Ama bu, hiç te o kadar kolay değildir. Portre, insan yüzü resmidir... Kalemi alıp derhal çizmek yetmiyor. Buna karalamak derler... Ben siyasetçi oldum demek de yetmiyor. Buna düzenbaz derler. Sadece görünene bağlanmak yüzün yalan tarafını resmetmektir... Önemli olan görünen görüntünün ardındaki görünmeyen gerçeği, görmek ve göstermektir... Psikoloji'yi yakalamak... Matemetiksel ölçüler üstü dengeyi bulmak... Bir portre çizmek istediğiniz zaman kullanacağınız bütün ölçüleri, estetik orantılarını, simetri ve radyal simetri formüllerini, insan yüzünden ve insan vücudundan almak zorundasınız- bilseniz de, bilmeseniz de... Yirmi beş asır önce Pisagor'un üzerinde çalıştığı bu formüller, bugün resimde, fotoğrafçılıkta, filmde, televizyonda, mimaride, dekoratif sanatlarda ve daha bir dizi estetik alanda aynı geçerlilikle kullanılmaktadır. Kısacası insan yüzünü çirkinleştirmeden değiştirmek için, önce kâinatı değiştirmek gerekir. Sanat, kandırıcı güzel duyguları harekete geçirmeye yarayan bir gösterge eylemidir. Sıkıntı sürecinde olgunlaşan, düşünce ile yoğunlaşan, emek ile hazırlanan ve en iyiyi vermeyi amaçlayan faaliyete sanat denir... Çile çekerek olgunlaşan, fikri doktriner programla yoğunlaşan, zahmet ve emekle ortaya konulan, insanlara huzur ve mutluluk vermeyi amaçlayan siyaset de kutsaldır. İnsan olarak yapabileceğimizin en güzeli, güzel siyasetin sağladığı güzel ortamda güzel sanat yapabilmektir

Makale

GÜZEL, SANAT VE TABİAT

 

 

                                   Prof. Ahmet ATAN

 

 

“Tabiat olmadan sanat olmaz.”

 

 

İki güzel vardır. Biri tabiat’taki güzel, diğeri de sanat’taki güzel’dir. Tabiattaki güzelin, güzelliğini daha derin görebilmek için, sanattaki güzeli bilmek gerekir. Sanattaki güzeli görebilmek için de tabiattaki güzeli bilmek gerekir. Güzel sanatı artan bir şiddette güzelleştirmek, tabiatı gereği gibi bilmekten geçer. Sanatın da sadece görünen görüntüye bağlanmanın ötesinde görünmeyen gerçeklerini de yakalamak için tabiatı bilmek gerekir. Dünya tabiat, tabiat dünyadır. Tabiat insan içindir. İnsan da tabiatı güzelleştirmek içindir. İnsanların en büyük görevlerinden biri dünyayı güzelleştirmektir.[2] Çünkü Dünya’yı ve daha geniş anlamda “evreni kurtaracak ve kollayacak güzelliktir.”[3] İyiliğin, doğruluğun, yararın, erdemin güzellikten ayrılmaz bir nitelik olduğu kabul edilirse; Güzellik bir güneş gibi yeryüzündeki her şeyi aydınlatmalıdır. Bilimin, felsefenin, politikanın daha geniş anlamda toplumsal hayatı ilgilendiren tüm alanların iyi, güzel ve mükemmel olmasını istemektedir. Güzellik yalnız, Leonardo’nun fırçasından, Hattat Hamit’in Kaleminden, değil; Güzellik, demircinin çekicinden akmalı, ayakkabı boyacısının fırçasında, simitçinin tablasında da görünmelidir. Dünyada her şey ve herkes güzel olmalıdır. Şehir merkezlerinde yol kavşaklarına dikilmiş heykellerden tutunuz da, kaldırım taşlarından caddedeki gece lambalarına kadar her şey güzel olmalıdır. Ya toplum, ya insanlar!... Evet insanlar da, aileler de, ailelerin yaşayışları ve toplumun yaşayışı da; güzel olmalıdır. Türkiye’mizin çiftçilerinin çalışmaları da, yaşantıları da güzel olmalıdır. Ziraatçı, tarlada güzel iş yapmalı, harcadıkları emekler de güzel; ruhları doyurucu ve kandırıcı olmalıdır. Güneş; kocaman bir elmas küre parıltısı ile dünyanın her yerinde bataklığa da, saraylara da ışığını, ziyasını gönderir. Demez ki; ben bu bataklığa ışığımı göndermem. Ama işin güzel tarafı; Güneş küre ışığını bataklığa gönderirken onun büyüklüğünden ve onurundan bir şey kaybolmadığı gibi, sarayın penceresinden de girmesi ile fazladan bir onur kazanmaz. Zaten aydınlığın merkezi kendisidir. İşte Güneş, demet demet, salkım salkım ışınlarını yeryüzünün her tarafına yayarak doğayı ve insanları aydınlatıyor, ısıtıyor ve yaşatıyorsa; güzellik de onun gibi; insanların ruhlarına dolmalı, insanların ruhlarını ısıtmalı, zihinlerini aydınlatıp parlatmalı; her yerde her işde insanların temiz, kusursuz olmalarına, dürüst, neşeli ve sağlıklı yaşamalarına yardım etmelidir. Ve böylece; her insanın bakışlarından, söylediği sözlerden, yaptığı her hareketten ve yüzünde beliren çizgilerle kıvrımların her birinden… insanların düşüncelerinden, elleriyle parmaklarıyla dokundukları her şeyden; zerre zerre, demet demet, salkım salkım güzellik fışkırmalıdır.Ve ancak toplum güzelin önemini kavrama ve benimseme olayının gerçekleştiği gün; hayatta güzellik denilen insanlara ya da toplumlara dirlik, dirilik, birlik ve esenlik verici bir yüce kaynağın var olduğu söylenebilir. Canlıların canlı kalabilmeleri için gerekli tüm uygun şartların, canlılara daha can verilmeden hazırlandığı çeşitli mistik kaynaklarda açıklanmaktadır. Toprak, hava ve su, canlıların hayatını hayatlandıran üç temel unsurdur. Bu üçlü değer, sistematik bir biçimde, kendi aralarında dayanışma, yardımlaşma gibi ilginç bir işbirliği sergiler. Tabiat, varlık olarak sanatın başlıca güç kaynağıdır. Tabiat sanatın kullanımı için tüm gerekenlerden göndermelerde bulunur. Buna göre; “ Güzel sanatın temel malzemesi tabiattır. “ Tabiatın en önemli yararlanıcılarından olan insan; bireysel yeteneklerini en olgun ölçüde kullanarak, tabiatın sunduğu malzemelerle kendi anlayışına göre bir sentez kurar. Plastik olgunluk taşıyan, estetik disipline uygun bu bileşim güzel sanatın ta kendisidir. Tabiat, güzel sanatlar için olağanüstü usta bir öğretmendir. Sanatçı eserini ortaya koyarken ne yapması gerektiği konusunda birinci derecede tabiata danışır. Bir şeyler öğrenmek için onun hocalığına başvurur. Bu anlamda tabiatın öğretmenliğine iyi ve sadık bir öğrencilik yapan sanatçı için artık korku yoktur. O süratli bir biçimde çalışmalarında mesafe alır. Sanatçı Eserindeki Işık-gölge dağılımını tabiattan öğrenir, Tuval üzerindeki objelerin yerleştirme planını tabiattan öğrenir. Renklerin dokusunu tabiattan öğrenir. Güneş ışığının nesnelerin üzerine farklı zamanlarda farklı şiddette vurmasıyla ortaya çıkan renk titreşimlerinin tadını eserinde yansıtmasının sırrını tabiattan öğrenir. Armoni, denge, valör, perspektif daha nice temel elemanları tabiatın o cömert öğretmenliğinden öğrenir. Tabiat, mükemmel bir atelyedir. Sanatçı eserini ortaya koyarken bir atelye için en uygun ortamı ancak tabiatta bulur. Tabiat atelyesinde sanatçı için eserine yön vermede bir çıkış noktası olan modeller, birbirinden güzel biçim ve duruşlarıyla ressama eşsiz bir ilham kaynağı durumundadır. Plastik sanatların vazgeçilmez unsuru olan ışık, sanatçının istediği biçimde ister üniversal olsun ister lokâl olsun değişik ve kullanışlı frekanslarda kendisine yardımcı olur. Tabiatın ne kadar olağanüstü bir atölye olduğunu gözü ile görmek isteyenler Ressam Van Gogh’un resimlerine baksın... Tabiat olağanüstü bir müze ve galeridir. Tabiatın ne büyük bir müze ve galeri özelliğini üzerinde taşıdığını ne kadar anlatmaya çalışsak azdır. İnsanın tabiata kısa bir bakışı onun en orijinal tarihi eserleri bağrında taşıdığını görür. Tabiatın teşhirgâh noktasında en güzel sanat eserlerini sergilediğini görme yetisini kaybetmeyen herkes görebilir. Ünlü estetikçi Baumgarten’den yola çıkarak, tabiatın en büyük denge ve en kudretli güzellik olduğunu söyleyebilmek mümkündür. Baumgarten, sanatın tabiattan esinlenmesi gerektiğini vurgulamıştır. Tabiatı gözlem ve onu resmetmek, tabiata hakim olmak veya tabiatı en ince detaylarına kadar tuvale aktarmak sanatçının gücünün ve amacının dışındadır. Onun böyle bir endişesi de yoktur. Tabiat; duyguları ve düşünceleri ortaya çıkaran bir mahşeri materyaller deryasıdır. Tabiat denildiğinde, gözlerimizle gördüğümüz objeler topluluğunu ararız. Tabiat, sanat açısından duygu ve haz kaynağıdır. Nesneler, duygular üzerinde birtakım etkilerde bulunarak sempatik ya da antipatik şekiller meydana getirirler. Sanatçı kendi açısından estetik sınıflandırmalarda bulunarak bir kısmını alırken bu şekillerin beğenmediklerini de atar. Böylece ortaya estetik değerlere sahip sanat eseri çıkar. Rodin: “Taşın fazla taraflarını atıyorum, geriye heykel kalıyor” demektedir. Michelangelo’nun taşın fazlalıklarını atarak bitirdiği Hz. Musa Heykeli’ne baktığında “konuş ya Musa” diyordu. Ancak Michalengelo bir heykelin konuşamayacağını bile bile neden bu soruyu soruyordu?... Olabilir ki; Allah’ın Sanatının sırları konusunda bir takım ipuçlarını sezmiş olabilirdi. Zaten Allah da bu ve buna benzer konularda şöyle diyordu;” Sonra o damlacığı bir embriyo halinde yarattık, sonra o embriyoyu bir et parçası halinde yarattık, sonra o et parçasını bir kemik halinde yarattık ve nihayet o kemiğe de bir et giydirdik. Sonra onu bir başka yaratılışta yeniden kurduk. Yaratıcıların en güzeli Allah’ın kudret ve sanatı ne yücedir![4] Plastik sanatlarda, tabiat şekillerinden ayrılmağa ne imkân ne de ihtimal vardır. O halde sanatçının iki gözü, tabiatta ve onun bin bir şekilleri üzerinde gezinmeye devam edecek. Bu özelliği ile Tabiat ve varlıklar sanatçının araştırma arzularını tahrik ederek sanatın temel malzemelerini bulduracaktır. Sanatçı, her şeyin ufuk çizgisine ya paralel, ya da dik olduğunu görür ve bunu eserinde vazgeçilmez bir malzeme olarak değerlendirir. Demek ki tabiat, sanata ait olan malzemesini en zengin bir biçimde kendi içinden vermektedir. Ufuk çizgisi ve birbiri ardınca sıralanan ve kendi aralarında mesafeler yapan, bunu yaparken büyüyen küçülen, daralan ve genişleyen görüntüsü ile sanatçıya perspektif malzemesini sunmaktadır. Plastik Sanat için perspektif vazgeçilmez bir unsurdur. Tabiatta derinlik kavramının sanata bulunduğu katkı ile, plastik sanatlar saygınlığın doruğuna ulaşır. Tabiattaki biçim ve lekenin, renklerin sanatçıya kazandırdığı hayâl zenginliği, muhayyilede taze ve yeni kombinezonların doğmasına neden olur. Ressam, Tabiat âleminden eserine malzeme seçip toplarken, varlığın bütün görünüşlerinin, geometrinin takdim ettiği formları en güzel şekilde değerlendirir. Tabiatın esrarı, şüphe yok ki, insan aklının üzerindedir. Sanatçılar ona ilhâm ile varmak isterler. Tabiatın bu halleri güzel sanat eserlerinin meydana getirilmesine kaynak olur. Tabiat bir kanunlar manzumesidir. Tabiatın kendisi varlık olarak, eski ve yeni dünyanın “tek” harikası iken, kurallar kümesinden harika bir “yasalar manzumesidir”. Bu perspektiften bakıldığında Costable’ın ifadesiyle;” Resim Sanatı, tabiatın yasalarını konu alan bir bilimdir ve resim sanatı alanında böyle çalışması gerekir“. Buna göre resim sanatı görselliğe dayalı yüzeysel bir olgu iken burada ikinci önemli bir vizyonu ve misyonu ortaya çıkıyor ki; o da tabiatın yasalarını çözümleyen, sorgulayan bir bilim dalı olma özelliğidir. Tabiat, kanunlarla donatılmış, gözün gördüğü, görmediği yer küreyi kapsayan geniş bir alandır. Dominant materyaller başlıca; yeryüzü kara parçası (toprak), deniz, göl, nehir (su), gökyüzü (hava)dır. Genel anlamda üçlü bir değer sistemidir. Toprak, canlıların üç can kaynağından biridir. Tabiatın görsel anlamda, insanın varoluş programıyla uyuşan, örtüşen özellikleri vardır. Statik ve dinamik farklılıklar, insan psikolojisine olumlu olumsuz etkide bulunur. Tabiat, yatay ve dikey çizgilerden oluşan görsel bir bütünlüktür. Yatay çizgiler; sükunet, hüzün, ölüm gibi psikolojik etkilerde bulunur. Dikey çizgiler hareket, heyecan, hayat gibi dinamizm yüklü psikolojik etkiler telkin eder. Toprağın yapısı, sert zemine basmış olmanın güvenini verir. Bu güven insan hayatı ile ilgili tüm alanlara olumlu yansır. Bilimden felsefeye, sağlıktan sanata her alan bundan olumlu payını alır. Su, varlık olarak insanlar tarafından “can” ile eş anlamlı kullanılmıştır. Bereket simgesi olması yanında meslekleri belirlemiştir. Su ve su ürünleri mühendisliği yanında, suluboya sanatçıları, deniz ressamları gibi alanları da belirlemiştir. Uçsuz- bucaksız okyanuslardan, denizlerden, bir bardak içerisindeki suya varıncaya kadar insanların, ressamların ilgi odağı olmuştur. Hava’nın ya da gökyüzünün sınırsızlığı, ruh ve düşünce ufkunun son sınırını ortadan kaldırmıştır denilebilir. Kozmik uzay somuttan soyuta çağıran, tasavvufi yücelişi simgelemektedir. Varlığı ile huzuru, yükselişi, uçmayı çağrıştırmaktadır. Gökyüzü ressamları sanatçı yeteneklerini sergilerken, seçmiş oldukları konu nedeni ile de ilgi çekmişlerdir. 1945 sonrası, insanların gökyüzüne tırmanışları, insana yakışacak yükselişler, sonsuzluk arayışını da beraberinde getirdi. Bütün bunlar, bugünkü insanın sanata bakış tarzını da biçimlendiren gelişmelerdir. İnsan hem doğanın bir parçası, hem de doğanın yorumlayıcısıdır. Bu görüş natüralizm ile örtüşür gibi görünse de ayrıştığı tarafları daha fazladır.[5] Sanatçı, sanat eserini ortaya koyarken, aslında; “akıl ve sezgi yollu doğanın yorumunu yapmaktadır”. Resim sanatı için çıkış noktalarından biri canlı cansız modellerdir. Ressam kendini ifade etmek için bir konu ele alarak yola çıkar. Tabiat, güzel sanatlar için en mükemmel ve vazgeçilmez bir modeldir. Sanatçı bu modelin etrafında dört dönerek onu anlamaya çalışır. uzun araştırmalardan sonra sanatçı kendi yorumu ile tabiatı daha da fark edilir hale getirerek, bir anlamda tabiatın tanıtım broşürünü hazırlar. Tabiatın aynısının resmedilmesindeki imkânsızlık, o hârika modelin mükemmelliğindendir. Gerçekten o modeli resmetme karşısında insan gücü sınırlıdır. Bununla beraber İnsan’ın kendisini harikâ bir manzara karşısında aciz bir ressam olarak kabul ettiği an, Tabiat; usta bir hoca sıfatıyla sanatçının imdâdına yetişmektedir. Ve ona hiçbir kişi ve kuruluşun yardım edemeyeceği kadar rehberlik etmektedir. Tabiat sanatçıyı, içinde bulunduğu zor durumundan kurtararak; onu, eserini ortaya koyarken büyük haz ve lezzet verici yorumlara ulaştırmaktadır. Tolstoy, “İnsanın bir zamanlar yaşamış olduğu duyguyu, kendinde canlandırdıktan sonra, aynı duyguyu başkalarının da hissedebilmesi için hareket, ses, çizgi, renk veya kelimelerle belirlenen biçimlerle ifade etme ihtiyacından sanat ortaya çıkmıştı” der. İnsan, nasıl duymaya, düşünmeye başladığı andan itibaren kelimenin gerçek anlamıyla hayata girmiş olursa, insanlık da duygularını ve düşüncelerini sesler, çizgiler ve renklerle canlı ve cansız simgeler halinde şekillendirmeye başladığı andan itibaren, gerçekten tarih sahnesine çıkmış olur. Sanat; din ve felsefe gibi, insanı günlük hayatın dar kalıplarından kurtaran bir teneffüs anı gibidir. Sanatta güzeli, bilimde doğruyu arayan insan ruhu ve zekâsı, aslında kendini aramaktadır. Din, felsefe, bilim, sanat ve hatta teknik gibi alanlar, birbirine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Her sanat eseri, var olan bir şey ile, bir nesne ile ilgilidir; belli bir varlığı anlatır, ondan bir kesit ortaya koyar. Bir resim, belli bir tabiat parçasının resmidir veya bir insan görüntüsüdür. Bir tiyatro oyunu, belli olayların simgelenmesidir. Bir şiir ya da müzik parçası, ya tabiattan ya da insan ruhundan, insan duygularından bir anlatımdır. Sanatçının gördüğü, kavradığı ve gerçeklik olarak belirlediği varlığın bilgisi, sanatın öz konusunu oluşturur. Bugün Türkçe’de, iyi yapılan her iş için «sanat» kelimesi kullanılmaktadır. Türkçe’deki «sanat» kelimesi, kapsamı bakımından, pek çok oluş ve nesnelere ilişkin durumu içine almaktadır. Bugün, hiç şüphe duymaksızın en yaygın biçimde kullandığımız «sanat» kelimesi, etimolojik bakımından Osmanlıca’ya dayanmaktadır. Osmanlıca’nın kelime kaynakları olan Arapça ve Farsça’da, sanat kavramını ifade etmek için kullanılan durumu oldukça farklıdır. Sanat kelimesi Arapça’da amel, iş yapma anlamlarını veren «san’a» kökünden gelmektedir ve yapılan iş, alet yardımıyla, belirli bir el becerisiyle sürdürülen marangozluk, duvarcılık gibi meslek dallarını kapsamaktadır. Görüldüğü gibi bu kelime Arapça’da, insanın akıl ve zekâsını kullanarak yaptığı işleri anlatır. Bugünkü Türkçe’de kullandığımız «sanat» kelimesi, Osmanlıca’da bir değişiklik geçirmiş, yeni kazandığı anlam ve muhtevayla birlikte benimsenmiştir.[6] Albert Dürer’e göre; « Sanat tabiatın içindedir. Onu, oradan çıkarabilen sanatçıdır.» Tabiat zengin imajlar kaynağıdır. Tabiattaki, yeşiller, sarılar, maviler ve daha nice renkler, sanata analık etmektedir. Güzel, tabiattadır. O’nu oradan çıkarabilen sanatçı, çıkarılan da sanattır. Doğal bir sanat eserinden, yapay sanat eserini çıkarmak; sanatçı ruhlu insanların el, kafa ve kalp güzelliklerinin bir ekspresyon yansımalarıdır. [1] Gazi Üniversitesi, Sanat ve Tasarım Fakültesi, Uygulamalı Sanatlar Eğitimi Bölümü Öğretim Üyesi, Beşevler/ANKARA [2] Hadis. [3] Dostoyevski. Grigoriy Petrov, Büyük sanatçılar ve Üstün Yapıtları. [4] Muminun Suresi,14.Ayet [5] İnsanı tabiatın bir parçası olarak kabul eden Natüralizm, ahlâkî hayat dediğimiz yaşayış biçimini de tabiat kanunlarına uydurmaya çalışır. Bu sisteme göre, tabiat ve tabiat bilimlerine uygun yaşamak ve hareket etmek ahlâkîliğin ta kendisidir. Çünkü ahlâkî olgunluğun hedefi, hayat, hayatın devamı, yaşama arzusu ve ihtiyaçların tamamı birer içgüdü faaliyetinden ibarettir. İnsandaki ahlâkî değerler, aynı zamanda, tabiatta da var olan değerlerdir; ahlâkî kavramlar da deneysel kavramlardan ibarettir. [6] Enver, Yolcu, sanat nedir.

YAŞANMIŞ HİKAYELERİM...

KIRIKHAN'DA BİR HAMAL HASAN VARDI...
 
 
 
                                                              Prof. Ahmet ATAN
 
 
 
Sabahın ilk aydınlığı ile bakkal dükkânımızın önünü süpürüyordum. Amanos dağından beri akıp gelen suyu kaldırımın üzerine serpiştiriyordum. Ağır soğan, patates sandıklarını kaldıramadığım için sürüyerek dışarı çıkarıyordum … Belimi doğrultarak temaşa ediyordum çevreyi, dinlenmek adına.. Amik ovası tarafına baktığımda, güneşin yükselişi harika görünüyordu … Sulfata ağaçlarının zafer takı gibi süslediği caddenin ortasında güneş, tüm kızıllığıyla bir koca lamba gibi duruyordu… Ve komşu esnaf çocukları da dükkânların kepenklerini tüm güçleriyle açmaya çalışıyorlardı. Şaban, Cafer, Hamza…
 
Sayfa İçerisine Ekle

 

Kırıkan'da Hamal Hasan Desen: Ahmet ATAN

 

İlerleyen dakikalarda, Kanatlı caddesi sakinleri, kendisine has gürültüsüyle hareketlenmeye başlıyordu. Ve ben seyrediyorum, bu dur durak bilmez koşturmacaları… Babamın Sebze halinden getirdiği sebze ve meyveleri telaşla tezgâha diziyor, elmaları bez parçasıyla özenle parlatıyordum. Günün sonunu düşünmeye gerek yok, zaten zaman da bulamazsınız ki !!!... Dükkânı artık idare edebileceğimi düşünen Babam eve gidiyor ve ben de kendimle baş başa kalıyorum… Disiplin güzel, ama dayatmaya hayır diyorum çocuk aklımla. Tanım getirmeye gerek duymadığım yalnız kalmak, para vermeden en güzel eğlence… Hayaller, sahip olduğumuz en bedava servetimiz… Zengin olmak gibi geniş düşündüğümü hatırlamıyorum ama… Dükkân kapısının önünde dururken, gözüme bir salkım güzel üzüm ilişiyor. Ve ben dayanamıyorum, aldığım gibi su ile buluşturduktan sonra yemeye başlıyorum… Tam o esnada, bizim dükkânların temel taşıyıcısı hamal Hasan gülümseyerek yanıma geliyor. Ama biz ona “Hambal Hasan” deriz… Kilisli Kurdoğlunun fırınından sıcak somun ekmeğini almış yaylana yaylana geliyor. Belli ki yirmibeş kuruşluk bir salkım üzümü ekmek arası yapacak. Bana doğru yönelmiş sempatik gülüşüyle yaklaşıyor. Ama bu gülüşün arkasında o yirmibeş kuruşu almasam daha iyi olur mantığı yatıyor… Bunu hissettiriyor… Ben de biliyorum… Çoğu zaman da almıyorum zaten… Elimdeki bir salkım üzüme bakıyor. Gülüyor… Cömertlik bu ya; Hambal Hasan’a bir çıtıf koparıp alması için elimdeki bir salkım üzümü uzatıyorum… Hambal Hasan’da elini uzatıyor… İki parmağı ile bir çıtıf üzüm koparmak için… İçim gidiyor… En güzel üzüm salkımı küçülecek diye… Ben bu düşünceler içerisinde kıvranırken, bir de ne göreyim ??? Elimde kalan üzüm bir çıtıf… Umutsuzca bakıyorum Hambal Hasan’ın elindeki o güzelim üzüm salkımıma… İçin için sinirleniyorum uyanıklık yaptığı için ama kitabımızda yoktu geri istemek… Yiğitlik bende kalsın diyorum içimden…

 

 

Sayfa İçerisine Ekle

 

 

                                                            Kırıkhan Kanatlı Caddesi

 

 

 

Halen bilemiyorum ki; Hambal Hasan nasıl bir usta manevrayla elimdeki bir salkım üzümü bir çıtıfa dönüştürmüştü…Ne yapsaydım ki ??? Hambal Hasan’a; -Tamam Hasan Amca, afiyet olsun. Diyorum.. Hambal Hasan’ın bu seferki gülümsemesi ise minnet doluydu… Vakarını muhafaza ederek hal dili ile teşekkür ediyordu… Birine oturması diğerinde de üzüm ve ekmeğini koyması için boşalmış meyve sandıklarını ters çevirdim. O’na rahat yiyebileceği bir ortam hazırladım. Şalvarını gere gere oturdu sandığın birinin üzerine. Eski Gazete parçalarından kendisine seyyar bir sofra açtım. Sıcak ekmeğini böldüğünde dumanları hala etrafa yayılıyordu. Önündeki görünen sadece iki dişi ile bir ekmeği ısırıyor, hemen arkasından bir üzüm tanesi atıyordu ağzına… Biliyordum ki Hambal Hasan bizimle mutluydu, biz de onunla…

Günce

SİYASET VE SANAT ADAMI OLMAK

 

                                           Prof. Ahmet ATAN

 

 

Siyaset adamını da sanat adamını da toplum iyi tanır.

Toplum iyi tanır ama, iyi tanınmak gerekir…

Siyaset adamı da sanat adamı da geleceğe yönelik hayaller kurar.

Bu üstün siyaset ve sanat anlayışının gerekleridir…

Monet Empresyonizm akımının öncüsü olduğunda çağdaşlarına çok aykırı gelmişti…

Salvador Dali de öyle….

Tüm siyasal hareketlerin temelinde, o günün kurallarına göre çok aykırı gelen bir hayal vardır.

Büyük siyaset adamları, bu hayali görecek kadar ayrıntılardan uzaklaşmış, insan yığınlarının düşünce biçimine kapılmamış, aynı zamanda büyük bir iradeyi beyinlerde saklayan, beyinleri ile yüreklerini birbirine denklemiş kişilerdir.

Bu insanlar ya bilinen bir sanatçıdır.

Ya da insanlar onların sanatçı yanını bilmemektedir.

Ama her halükarda sanatçıdır. Bir şair, şiirle ilgili kitabında şöyle diyor: “Mao Zedung şairdir. Ne eğitimi ne yürüttüğü siyasi mücadele şiire yakışmadığı halde şairdir. Üstelik yazdığı şiirler yürüttüğü devrimci mücadeleyle, Çin ruhunu tazeleyen düşünceleriyle zıtlaşma halindedir.” Ben ekliyorum: Vietnam’ın kavgacı, mücadeleci Ho Şi Minh de şairdi... Sanatla siyaset arasında bulunan kestirme ve sğlam yol, bu kavramların başka şeylerle olan ilişkileriyle kıyaslanmayacak kadar önemlidir. Doğu ve Batı medeniyetlerinde bilebildiğimiz çok sayıda sanatçı vardır siyaseti yönlendiren. Kimbilir bilmediğimiz ne kadar çok sayıda, kalbinde sanata dair bir ateş taşıyan siyasetçi vardır? Zaten olağanüstü olmak konumundaki siyaseti, diğer insanların anlayamayacakları nice olağanüstülükleri hayatlarıyla örneklemiş sanatçılar başarabilir ancak. Babür Şah’ın hayatına dair bir Fransızın yazdığı kitabı okudum. Devlet için mücadele ederken bir an geliyor ki yeniliyor, yanında hiç adamı kalmıyor, atı ölüyor,karlı dağları yiyeceksiz,erzaksız aşarak yeni baştan İmparator Babür oluyor. “Böyle bir dirayeti ancak iyi bir sanatçı gösterebilir.” diyorsunuz ve bakıyorsunuz ki Babür döneminin en iyi şairlerinden. 1733’te doğup 1783’te ölen Mahtumkulu,bugünkü Türkmen birliğinin kurucusudur. Teke,Yomut,Ersarı,Göklen,Salur,Sarıg,Çovdur kabilelerini birleştirip, Türkmen bilincini oluşturmuştur. Bunu ancak bir şair yapabilirdi. Şah İsmail’in 12 yaşında iken adamlarına kardan büyük kaleler yaptırıp kuşatma planları yaptığı yazılmaktadır. Faruk Sümer’e göre sünni Osmanlı’ya karşı kendi devletini farklı bir mezhebe dayandırma rüyasını ancak bir şair gerçekleştirebilirdi. Ve Şah Hatai şairdi.

İlginçtir,Şah İsmail ile mücadele eden,onu yenen Yavuz Sultan Selim de iyi bir şairdi. 8 yıllık padişahlığı dönemi,İbn-i Kemal’in ifadesiyle ikindi güneşi gibiydi:zamanı kısa,gölgesi uzun... Türk tarihi en harikulade dönemlerini şairlerle yaşadı. Ali Şir Nevai’den Hüseyin Baykara’ya,Sultan Babür’den Şah İsmail’e kadar Anadolu dışındaki coğrafya,şair siyasetçilerin rüyasıyla göğerdi.Bizzat devleti oluşturan irade,aynı zamanda şair de olan,bugün eşine az raslanan düşünce ve duygu bileşimiydi.Hele Osmanlı... 1546 yılında tamamlanan Latifi Tezkiresi’’nde 302 şair var. Mevlana Celaleddin-i Rumi ile başlıyor,Zuhuri Çelebi ile bitiyor. Büyük bir kısmı devlet adamı padişahlar, şehzadeler,vezirler,paşalar,kadılar... Muradi,Avni,Adli,Cem,Harimi,Selimi,Muhibbi kimlerdir dersiniz? Sultan Murat Han,Fatih,II. Beyazıt,Cem Sultan,Şehzade Korkut, Yavuz Sultan Selim (Farsça divanını Fars şairi Şahi’ye denk tutarlar.),Kanuni Sultan Süleyman’dır. Bunlar gerçekten iyi şairlerdir.Dağılan Anadolu birliğini toparlamada bir kültür mıknatısı olarak şairler ön sırada. Mevlana ve Yunus Emre şiirleri,özellikle Yunus Emre,bir ortak söylem oluşturarak dağılan parçaların toparlanmasını kolaylaştırılmıştır. Hacı Bektaş Veli’nin Makalat’ı tek başına bir şiir deryası gibidir. Diliyle, yüreğiyle,işleviyle... Sonraları,şiir hep önde oldu. Devleti yöneten insanlar.”ortak bir gönül dili” olarak şiiri kullandı. Osmanlı,bir şiir imparatorluğuydu. Türkçe konuşmayan Boşnak,Arnavut,Arap, Rum,Ermeni gibi Gayr-i Türk ve hatta Gayr-i Müslim unsurlar bile Osmanlı’nın şiirini, musikisini,hat,ebru gibi resim sayılabilecek sanatını ve mimarisini icra edebilmiştir. Yani Osmanlı,devleti ile insanını sanatın ortak dilini kullanarak birleştirebilmiştir. Tanzimat ve sonrasında bile,devletin ilgi alanında sanat vardır. Bir “muhalif” unsur olsa bile. O dönem sanatçıları. “ devlet”in muhalifiydi,Türkiye dışına kaçarak mücadele yöntemini benimsemişti,ama sonuç olarak sanatçıydı.

Sanatla direkt ilgisi olmayanlar bile,mesela marangozluk gibi,sanatla zenaat arasında bir hobiye sahipti. Franz Kafka’nın da kendine dönebilmek için Sultan Abdülhamit gibi marangozhanede yapım ile ilgilendiğini,Kafka’nın özel sohbetlerinden görüyoruz. Bütün bu bilgileri son dönemde devlet/sanat ilişkilerinin ne kadar sığ olduğunu anlatmak için veriyorum. Dünyada sanat,bilim veya felsefede önemli insanların ülkelerini yönetiği günümüzde,Türkiye’de siyasetin sığ ve gerçeksiz olmasını nasıl açıklayabiliriz? Polonya Devlet Başkanı bir sanatçı,Çek Cumhurbaşkanı tiyatro yazarı,Macaristan ve İsrail Cumhurbaşkanları tarih doktoru, Çeçenistan eski devlet başkanı şair,Bosna-Hersek cumhurbaşkanı fikrinin felsefesini yapabilmiş bir bilge... Bir konuya dikkatinizi çekmek istiyorum. Türkiye’de siyaset yapan insanlar sanatla uzaktan yakından ilgisi olmayan,böyle bir vasıf taşımayan,bu nedenle de yığınların dışında parıltılı bir düşünce getirmekten yoksun olan insanlardır. Bu nedenle şablondan çıkmış gibi birbirlerine benzerler. İktidarda olanı da,muhalefette olanı da aynı kalıptan çıkmıştır. Aynı yerde aynı davranış biçimini gösterirler. Bizim ülkemizde bir partinin iktidarda olduğu zaman,üyelerinin de,partinin de davranışlarından bellidir. Yürüyüşleri bile farklılaşır. Öte yandan,muhalefet,bizim partilerimizi insanileştirmektedir. Bizim ülkemizde partileri yönetenlerin en ufak bir sanat yanı bulunmadığı,sanatçı danışmaları da yoktur. Bütün bunlar bir araya geldiğinde ortaya bu verimsiz ve güdük “bozkır politikası” çıkar. 1987 yılında Yugoslavya’da yapılan “Struga Şiir Akşamları”na Türkiye adına katıldım. Bu büyük organizasyonun sorumlusu Trayan Petrovski adında bir Makedon şairdi. Ülkelerimizi temsilen görüştük. Neler yapılabileceğini,kültürel ilişkilerin nasıl geliştirileceğini konuştuk. Geçenlerde bir bankanın,Makedon resamlar sergisine davetliydim. Daveti Makedonya Büyükelçisi veriyordu ve hemen tanıdım,87’de görüştüğüm şair Trayan Petrovski’ydi büyükelçi. Bu ülkede tek parti döneminde Memduh Şevket Esendal adlı hikayeci CHP genel sekreteri olarak,2.adam olarak çalışmıştır. Bir dönemde de Munis Faik Ozansoy adlı şair Başbakanlı Müsteşarı olmuştur. O iki dönem,bu zatların olabilecek ağırlıkları oranında ve etki alanı içinde diğer dönemlere göre olumlu, yumuşak,verimli ve demokrat olabilmiştir.

Sonuç olarak, Sanaın kendine göre kuralları vardır. Kendi kuralsızlığı ve üreticiliği içinde bile bir kuralı vardır. siyaset de öyle.. Sanatın siyasete kazandıracağı,devlet yönetimine kazandıracağı olumlu şeylerin başında;insanı,bir unsur olarak, geçmişten bugüne kadarki binlerce yıllık tarihi içerisinde kavrayıp,öne çıkarmak gelmektedir. İnsanın öne çıktığı toplum veya topluluklarda insanlık da öne çıkacaktır. O zaman da insanlığın genel değerleri,o toplumun da değerleri olacaktır ki insanca bir yönetime kavuşma imkanı yakalanacaktır.

Listeleniyor (41—68) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17
 
Bu sitedeki eserler Prof. Ahmet Atan'a ait olup, izinsiz kullanılamaz © 2010