Akıl Güncem

Listeleniyor (37—68) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17

DİYARBAKIR SURLARINDAKİ MOTİFLERİN ESTETİK DEĞERİ

 

                                                                                                      Prof. Ahmet ATAN[1]

 

l. GİRİŞ:

Estetik değerler, insan ve toplumsal hayatın var oluş nedenlerinden biridir. Bireyler, toplumları oluştururken, yaşam alanları olarak da köy, kasaba ve şehir merkezlerini oluştururlar. Şehirler insanların bir arada yaşadığı merkezlerdir. Tarih boyunca insanlar şehir inşasında bulunurken, temel amaçlarından biri de güzel biçimde bunu gerçekleştirmeleridir. İşte bu, toplumsal hayatın geçtiği şehirler her yönü ile estetik değerler ile donatılmalıdır. Toplumları “Güzel’e“ zorlayan pek çok nedenler vardır. Ekonomi, bilim, felsefe, politika gibi disiplinler önemli birer faktördürler ama yaşamın sadece birer bölümleridir. Sağlıktan sanata, ekonomiden eğitime hemen her alan Güzel’den payını almalıdır. Tarih boyunca Güzelin toplum içerisinde özel bir yeri olmuş, bir anlamda sosyal gelişimin ya da değişimin aynası olmuştur. Toplumsal gelişimin boyutu ile Güzel’e olan gereksinim arasında doğal bir uyum vardır. Toplumların siyasal, sosyal ve kültürel varlıklarının deposu tarihtir. Ancak, kültür varlıklarının iki deposu veya iki şahidi vardır. Bu iki şahidin birisi gelenek, ötekisi ise sanat eserleridir. İnsanların en büyük görevlerinden biri dünyayı güzelleştirmektir. Çünkü Dünya’yı ve daha geniş anlamda evreni kurtaracak ve kollayacak güzelliktir. İyiliğin, doğruluğun, yararın, erdemin güzellikten ayrılmaz bir nitelik olduğu kabul edilirse; Güzellik bir güneş gibi yeryüzündeki her şeyi aydınlatmalıdır. Güzellik yalnız, Leonardo’nun fırçasından değil; Hattat Hamit’in Kaleminden, Celal Güzelses’in sesinden de dökülüp akmalıdır. Dünyada her şey ve herkes güzel olmalıdır. Diyarbakır surlarından tutunuz da, kaldırım taşlarından caddedeki gece lambalarına kadar her şey güzel olmalıdır. Güneş; kocaman bir elmas küre parıltısı ile dünyanın her yerinde bataklığa da, saraylara da ışığını, ziyasını gönderir. Demez ki; ben bu bataklığa ışığımı göndermem. Ama işin güzel tarafı; Güneş küre ışığını bataklığa gönderirken onun büyüklüğünden ve onurundan bir şey kaybolmadığı gibi, sarayın penceresinden de girmesi ile fazladan bir onur kazanmaz. Zaten aydınlığın merkezi kendisidir. İşte Güneş, demet demet, salkım salkım ışınlarını yeryüzünün her tarafına yayarak doğayı ve insanları aydınlatıyor, ısıtıyor ve yaşatıyorsa; güzellik de onun gibi; insanların ruhlarına dolmalıdır. Şu bilinmeli ve kabul edilmelidir ki; Güzelin kendisi topluma muhtaç değil, toplum güzel sanatlara muhtaçtır. Tarihçiler bir toplumu inceleyip değerlendirirken, artık savaş ve zaferlerden çok; sanat eserlerini inceliyorlar. Çünkü bir toplumu ve onun zeka, tasarım düzeyini en iyi yansıtan ayna, toplumsal eserlerdir. Güzel sanat eserleri, toplumların onurlarını yüceltmekte, ruhlarını temizleyip ıslah etmekte, insanlara bedensel ve ruhsal bir tazelik ve canlılık vermektedir. Güzellik ve Güzel Sanat eserleri herkesi her yerde: Surlarda, yürüdüğümüz sokaklarda, demirci dükkanlarının kapıları üzerinde, han’ların saçaklarında da görünmeli ve ışınları her yöne saçılan güneş gibi, her yeri ve her şeyi aydınlatmalıdır.

Tarih boyunca Diyarbakır’da yaşayan insanlar, Diyarbakır’ı estetik değerler ile donatmıştır. Diyarbakır’da estetik değerlere sahip birçok eser yer almaktadır. Diyarbakır’ın estetik değerlere sahip eserlerinden biri Surlardır. Sur’lar, eski ve yeni Diyarbakır'ın olduğu gibi, Anadolu'nun da en eski eser'lerinden biridir. O, türlerinin arasında sıradandışı birçok estetik özelliklere sahiptir. Diyarbakır Surlarını önemli konuma getiren özelliği; onun yerleşim planından tutun da, taş işçiliğinin bir büyük sanat eseri haline getirilmesine kadar; insanların yüreğinde yerini bulan eski ve yeni dünya'nın harikası denilebilecek ayrıcalıklardır. Diyarbakır Surları’nın  varlığı, dünyanın birçok yerinden, araştırmacıları cezbederek onları kendine çekmektedir. Surlar, içinde taşıdığı maddi özellikleri ve güzellikleri ile pekçok araştırmacının doktora tez çalışmalarına kaynaklık ederek onları profesör yapmıştır. Manevî özellikleri ile de, pek çok turistlerin sürekli-değişmez mekanı olmuştur.

Dünün sanatı geçmişin aynasıdır. Bu günün sanatı da geleceğe en geçerli tarihi belgelerdir. Gelecek çağın insanları bizim bugünkü toplumuzda neler olup bittiğin!, bu toplumun başından neler geçtiğini nasıl öğrenecekler?.. Bundan yüz sene sonraki insanlarımıza, bu günleri bizzat yaşamayan evlatlarımıza her anı başlı başına bir olay olan bu enterasan yüzyılı nasıl ulaştıracağız?.. İşte bu mesajı gelecek nesillere iletebilecek yegane köprü sanattır. Bir toplum yüce değerlere, güzel sanatlara sahip çıkarak ulaşabilir veya diğer bir ifade ile, güzel sanatları benimseyen toplumlar ulvî özelliklere sahip olabilir. Her bir güzel sanat eseri toplumsal otobiyografidir. Bir toplum ortaya koyduğu veya sahip çıkıp koruduğu güzel sanat eserinin niteliğine göre, kendi otobiyografisin! okuyabilir. Mesela; denilebilir ki, Diyarbakır'da  yaşayan toplumların   otobiyografilerini Diyarbakır'daki   eserlerden okuyabiliriz. Diyarbakır Surları, tarihi kültürel, sanatsal ve estetik varlığı ile kulağımıza  yüzyıllar ötesinden bir şeyler fısıldıyor.

  1. 1.    DİYARBAKIR:

Diyarbakır şehrinin adı, milattan 1.300 yıl öncelerinde yaşamış bir Asurludan kalma kılıç kabzasında "Amidi" olarak yazılmış, aynı ad milattan önce 305 yılma kadar olan Asur belgelerinde de kullanılmıştır. Bu adın bölgeye ilk egemen olan Subaru (Hurri) Döneminden kaldığı sanılıyor. Roma ve Bizans kaynaklarında Amid ve Amida adları kullanılmış, on üçüncü yüzyıldan sonra Artuklu ve Akkoyunlu Türkmenleri "Kara Amid" demişlerdir. "Kara" olması şehir surlarını esmer bazalt taşından yapılmış durumundan ileri geldiği kabul ediliyor. Timur'un savaşlarım anlatan zafernamelerde şehrin adı "Kara Kale", "Karaca Kale" diye geçer. Dede Korkut kitabında “Hamid”, bazı eserlerde “Kara Hamid” şeklindeki kayıtlara rastlanır. Evliya Çelebi’ye göre Diyarbekir adı, kız şehri anlamına “Diyar-ı Bikr”den gelmektedir. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde bu konuda şöyle bir olay anlatır: Yunus Peygamber Musul’dan Diyarbakır yöresine gelir, bir süre burada kalır. O yıllarda güzelliği ile tanınmış “Amida” adında bir kız hükümdarlık etmektedir. Yunus Peygamber bu kızla konuşur, görüşür. Amida'ya kendi dinini kabul ettirir. Yunus Peygamber Diyarbakır'a yapılacak kalenin planlarım çizerek kıza verir. Kız da kara taşlarla şehrin kalesini yaptırır. Kalenin inşası tamamlanınca Yunus Peygamber: "Kal'anız mamur olsun, gönlünüz sürür dolsun" diye dua eder. O günden sonra şehrin adı "Kız şehri" anlamında Diyar-ı Bikr" olur. 

DİYARBAKIRDA TARİHÎ ESERLER:

Diyarbakır ve çevresinde Taş Devrinden başlayarak çeşitli uygarlıklara ait şehir kalıntılarına, kültür ve sanat eserlerine rastlanmaktadır. Bunlardan günümüze kadar ayakta kalan en eski eser Diyarbakır Surlarıdır. Diyarbakır'da ayrıca Artukoğulları, Akkoyunlular ve Osmanlı dönemlerinden kalma çeşitli eserler bulunmaktadır.

DİYARBAKIR SURLARI

Diyarbakır’ın tarihi surlarını, estetik perspektiften değerlendirmek farklı bir özellik taşır. Yaklaşık 9000 yılı aşkın bir geçmişe sahip Diyarbakır surları o günden günümüze, tarihi, kültürel, estetik ve sanatsal şahsiyetine dokunulmasına izin vermeden ulaşabilmeyi başarmıştır. Çağların olanca tahribatına, yok ediciliğine, yıkımına karşın kendini korumasını bilmiş en etkili estetik görünümüyle Diyarbakır’ı “Müze Şehir” haline getirmiştir. Diyarbakır, Anadolu’da binlerce yıldan beri bir çok medeniyetin canlı izlerini taşıyan bir tarih kültür ve sanat hazinesidir. M.Ö. 7000 yıllarında Çayönü’nden başlayan ve günümüze kadar gelen sadece bölgede değil dünya tarihinde de önemli roller oynayan bir çok uygarlık bu yörede değerli eserler bırakmışlardır. Bu eserlerin başında “Diyarbakır Surları gelir.[2]

Diyarbakır Surları yapıldıkları dönemden (Roma İmparatorluğu,II. Konstantinus. M.S. 349) bu güne,her şeye rağmen fazla tahrip olmadan gelebilmiştir. Surlarda Roma, Bizans, Arap, Türk –İslam, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait son derece güzel ve birer Sanat eseri olan burçları, kapıları, kabartma ve figürleri yan yana görmek mümkündür. Bu yapıtların hem tarihi özelliği hem de o dönemler ait düşünce sistemi, sanat zevki, bitki ve hayvan zenginliği bakımından önemleri vardır. Anadolu eski tarih geçmişinin en önemli kültürel miras olan Diyarbakır surları, üzerinde taşıdığı bitkisel ve hayvansal motifler yanında kitabeleri oluşturan kaligrafik unsurlarla çok önemli, estetik değer taşıyan eserlerdir. Eski Diyarbakır şehrini kuşatan kaleye Diyarbakır Surları diyoruz. Çin Seddinden sonra dünyanın en uzun, en geniş ve sağlam surlarından biri olduğu kabul edilir. Kale, Karacadağ'dan Dicle'ye uzanan geniş bazalt yaylanın doğu ucuna, zeminden yüz metre yüksekliğe kurulmuştur. Surların ilk yapılışı kesin olarak bilinmiyor. Fis Kayasına kurulu iç Kalenin, milattan 2.000 yıl kadar önce Hurriler Döneminde kurulduğu sanılıyor. Yazılı belgelere göre milattan sonra 349 yılında Roma imparatoru ikinci Constantinus (Kanstantinus) zamanında şehrin surlarla çevrildiği kalenin onarıldığı biliniyor 367 ve 365 yılları arasında şehrin batı surları yıktırılmış, Urfa Kapısı ve Mardin Kapısına uzanan bölüm yapılmış, altıncı yüzyılda Justinianus zamanında güçlendirilerek genel biçimini almış, daha sonraki yıllarda sürekli onarımlarla genişletilerek günümüze kadar ayakta kalmıştır.

 Genel olarak kalkan balığı biçimini andıran Diyarbakır Kalesi, Dış Kale ve iç Kale olarak iki bölümden meydana gelmektedir. Dış Kale surlarının uzunluğu 5 kilometre kadardır Doğu – Batı doğrultusunda 1.700, kuzey - güney doğrultusunda 1.300 metrelik bir alanı kuşatmaktadır. Surların yüksekliği 10-12 metre, kalınlığı 3 - 5 metredir. Surlar üzerinde kuleleri  birbirine bağlayan geniş bir yol vardır. Bu yol, 70 santimetre kalınlığında mazgal duvarları ile korunmuştur. Kalenin 81 burcundan en ünlüleri Evli Beden (Ulu Beyden), Yedi Kardeş ve Keçi (Kiçi) burçlarıdır. Burçların içinde koğuşlar, mahzenler, sarnıçlar ve depolar yer almıştır. Dış Kale ile iç Kale surlarında Romalılardan Osmanlılar kadar çeşitli devletlere ait yazıtlar (kitabeler) bulunmaktadır. Bunları şöyle sıralayabiliriz : Latince : Romalılar, 367 375 yılları arası, Yunanca: Bizanslılar, 440 - 528 yılları arası. Arapça yazıtlar : Abbasîler 909, Mervaniler 995 - 1035, Büyük Selçuklular 1088 - 1092, Şam Selçukluları 1093, İnallılar 1141, Nişanlılar 11 54 - 11 83, Artuklular 1 1 88 - 1 208, Eyyüplüler 1 236 - 1 237, Akkoyunlular 1149 - 1479. Farsça yazıtlar Osmanlılar Dönemine aittir. 1525 – 1527 arası tarihlerini taşır. Dış Kalenin kapıları : Kuzeyde Dağ Kapışı (Harput Kapışı), batıda Urfa Kapışı (Rum Kapışı), güneyde Mardin Kapışı (Teli Kapışı), doğuda Yeni Kapı (Su Kapışı, Dicle Kapışı). iç Kalenin kapıları : Fetih Kapışı, Oğrun Kapışı, Saray Ka- pışı, Küpeli Kapış;, Fetih ve Oğrun kapıları dışarıya, Saray ve Küpeli kapıları iç tarata şehre açılır. iç Kale Kanunî Sultan Süleyman zamanında 1524 – 1526 yılları arasında ikinci bir surla çevrilerek genişletilmiştir. Dış Kale surları içinde cami, medrese, türbe, kilise, han, hamam gibi tarihî eserler yer almaktadır. iç Kale surları içinde iki kilise, Artuklu Sarayı kalıntıları. Viran Kale, sarnıç ve cami bulunmaktadır.

SURLARIN BÜYÜK BURÇLARI

Evli Beden Burcu (Ulu Beden Burcu) : Artuklu Melik Salih tarafından 1 208 yılında Mimar ibrahim'e yaptırılmıştır.

Yedi Kardeş Burcu : Artukoğlu Melik Salih adına 1 208 yılında Mimar ibrahim'in oğlu mimar Yahya'ya yaptırılmıştır. Burcun üzerinde Selçukluların simgesi olan çift başlı kartal ile iki arslan kabartması, bunların altında da burcun yazıtı vardır.

Keçi Burcu (Kişi Burcu) : Mardin Kapısının doğusundadır. Diyarbakır surlarının üzerindeki en eski, en büyük burçtur.

Taş işçiliği:

Diyarbakır surları, taş'ın bir büyük sanat eseri haline getiriliği muhteşem bir abidedir. O, taş üzerindeki süsleme ve bezemelerle güzelliğin zirvesine çıkmış estetik bir abidedir. Taş işçiliğindeki sanatkarane ustalık, bugün Tarih ve Medeniyetinin önemi ile kültür ve sanatımızın sahip olduğu engin ve zengin değerlerimizi tartışmasız kabul edilir duruma getirmiştir. Bu duvarüstü taş işlemeciliğin bir büyük plastik sanat eseri haline getirmek ancak büyük bir sanat ruhuna sahip olmakla mümkündür. Bu Güzel sanat eserleri, bir kaç bin yıllık tarihimizin içinden süzülüp gelen ince işlenmiş " Altın taş " niteliği ile; eşsiz birer güzel sanatlar abideleri olacaktır. Diyarbakır surlarının Duvarlarım birer canlı sanat müzesi haline getirenler, acaba dünya sanat ve medeniyeti için başvurulacak birer kaynak eser niteliğini taşıyacaklarını, biliyorlar mıydı?..

Süslemeciliği:[3]

Diyarbakır surlarının taş işçiliğini bir büyük sanat haline getiren önemli özelliklerinden biri de " Taş Süslemeciliğidir ". Kendi döneminin, yaşadığı ortamı ve kullandığı eşyayı göze en hoş gelecek şekilde süslemek, onu sanat anlayışı ile biçimlendirmek, Diyarbakır surları taş ustalarının, sorumluluğun ötesinde; doğal bir tutkuları olduğunu göstermektedir. Onbir ve onikinci yüzyıl Selçuklularının kendine öz kavramları, ilhanlıların parlak ve atak sanat ibdaları, Timurluların ince ve zarif sanat görüşleri, Memlükların, Celayirlerin, Muzafferilerin, Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmenlerin ve nihayet Safevilerin süsleme sanatlarında gösterdikleri başarılı buluşlar, Türk Süslemesinin oluşmasında büyük rol oynadığı kesin olarak kabul edilebilir.[4] İşte o dönemin Taş ustaları, süslemeleri ile taşı taş olmaktan çıkarıp bir büyük sanat eseri haline getirmeleri, Diyarbakır surlarını bir Güzel Sanatlar Galerisine dönüştürmüştür. Diyarbakır surlarındaki Süslemeciliğin tarihsel süreç içerisinde kendi geleneksel yorumlarına sıkı sıkıya bağlı kalarak surların kültür ve sanat dünyasında seçkin bir yer almasına neden olmuştur.

Kufi [5] Kitabeler:

Bin yıllara dayanan tarihi özelliği ile Küfî yazışı Diyarbakır surlarının duvarlarına bir başka biçimde özellik ve önem kazandırmıştır. Bu yazı ile taş, Tarihsel bir belge olmanın ötesinde plastik olgunluğun doruğuna çıkarak surlara bir yücelik kazandırmıştır. Türk sanatının her sahasında en iyi bir biçimde değerlendirilen hat sanatı taş üzerine yazılması yanında mimariye de hayat vermiştir. Bu taşlar üzerinde yer alan Küfî yazısı ile yazılmış kitabeler insanı maddi alemden mana aleminin sonsuz derinliklerine götürmektedir. Bitkisel bezemelerle bir arada şekillendirilen Küfî yazısı; bir taraftan tarihin "zaman tünelinden" geçerek günümüz insanına belge niteliği ile bilgi ulaştırırken, bir taraftan da güzelliğin esintileri ile ruhun derinliklerine işlemektedir. İnsan bu Tarihi manzara karşısında kendisinden geçmektedir. Kitabeler hemen hemen Diyarbakır surlarının önemli bir yüzünü çevre sarmaktadır.

Bitkisel Motifler:

Sanat, milletlerin kültür ve zevklerini açıklayan, toplulukların geleneklerini, duygularını yansıtan bir kavram olduğuna göre bitkisel motifler " Taş Süsleme Sanatlarında " ne denli bir mucize olduğu, Diyarbakır surlarının duvarlarında görülür. Kendi devirlerini oluğu kadar kendi devirlerinin sonraki devirlerin de estetik değerlerini yönlendiren Diyarbakır surlarındaki Bitkisel motifli taş süsleme sanatı; Mazinin derinliklerinden gelen sır dolu esintilerini günümüz insanın ulaştırdığı gibi geleceğe de götürecektir. Bitkisel motifler yarı natüralistik, yarı stilize bir üslup ile çalışmıştır. Çeşit çeşit çiçeklerin yepyeni stilizasyonla Taş üstünde biçim bulduğu surlar sanki tarihi bir çiçek bahçesine dönüşmüştür. Bu bitkisel motifler dekorasyon sanatının ilk örnekleri olarak gösterilebilir.

Hayvansal Figürler:

Diyarbakır surlarının en önemli özelliklerinden bir de, taş süslemeleri arasında hayvan figürlerinin yer almış olmasıdır. Hayvan figürlerinden oluşan kompozisyonlar bitkisel motifli Küfî kitabelerle yan yana yer almaktadır. Surları oluşturan taşların üzerine yerleştirilmiş ilginç kabartma hayvan figürleri görmek mümkündür. 

DİYARBAKIR SURLARINDAKİ HAYVAN FÎGÜRLERÎNÎN PLASTİK ANALÎZÎ :

Diyarbakır surları Yedi Kardeş Burcu Üzerindeki Hayvan Figürleri:

Diyarbakır surlarının önemli ünitelerinden biri Yedi Kardeşler Burcudur. Artuklu dönemi eseridir. (1183-1232) Melik-el Salih ebu’l-feth Mahmut zamanında yapılmıştır (1208). Mimarı İbrahim oğlu Yahya’dır.  Yedi Kardeşler burcuna bakıldığında Bütünü kapsayan bir yüzeysel estetiğin sağlanmış olduğu görülür. Zeminden burcun zirvesine kadar hemen yüzeyin hemen her karesinde mimar ve uygulayıcıların estetik bir endişe taşıyarak form-inşada bulundukları gözlenir. Kitabeyi oluşturan kaligrafik istiflerden tutun da, alan boşluklarını dolduran hayvan figürlerinin yerleştirilmesine kadar sanat dili ili ile “espas”a yani dengeli boşluklar bırakılmasına özen gösterilmiştir. Yedi Kardeşler burcunun yüzeyini hemen hemen iki eşit  parçaya bölecek şekilde yerleştirilen bir şerit kaligrafik kitabe geniş taş yüzeyi üzerinde bir oya işlemesi gibi yer almıştır. Kitabenin başlangıç kısmının her iki tarafına simetrik olarak ejder başlı kuyruklara sahip aslan figürleri yerleştirmiştir. Burcun Sol-sağ tarafındaki Aslan figürleri kitabenin bulundu şerit üzerinde dış kabartma tarzında işlenmiştir. Hayvan figürleri burç yüzeyi üzerine, sağdan ve soldan dengeli boşluklar bırakılarak kompozisyon düzenli bir biçimde yerleştirilmiştir. Bu özellik Resim sanatının temeli olan desen çalışmalarında da hassasiyetle üzerinde durulan konulardan biridir. Konu için ayılan alanın yerli yerince değerlendirilmesi resim sanatının temel amaçlarından biridir. Konu gözü rahatsız edecek derecede küçük boyutlu olmadığı gibi kontur çizgisi dışına da taşmamalıdır. Aslan figürlerinde de bu plastik denge ideal bir biçimde uygulanmıştır. Aslan figürleri izleyiciye bir mesaj vermesi yanında iyi estetik değerleri de üzerinde taşımaktadır. Bu üslup bir yerde yazılarla benzeşen bir üslup olsa gerek. Kitabelerle Hayvan figürleri biçimsel farklılıklara rağmen öz'de birbirleri ile örtüşmektedirler. Yazılar ile hayvansal figürler aynı yüzey üzerinde birlerine kontrast düşmemektedirler. Bunun yanında rölyef biçiminde uygulanmış aslan ve çift başlı kartal figürlerin plastik olgunluğa sahip olması, sanatçısının iyi bir gözlem, tasarım ve uygulayım bilgisine sahip olduğunu göstermektedir. Her iki aslan figürünün orta yerinde ise çift başlı kartal figürü bulunmaktadır. Aslan figürleri kimi tarihçilere göre mücadele, güç ve üstünlük sembolü olarak yorumlanmıştır. Buradaki aslan figürlerinin kullanılma nedeni de; bulunduğu yerin koruyuculuğu ve kollayıcılığı sembolize edebilir. İki aslan figürünün ortasında yer alan çift başlı kartal figürü ise; tarihte gelmiş geçmiş Türk İslam devletlerinin ve Selçuklular’ın simgesi olarak kullanılmıştır. Yedi Kardeşler Burcu üzerinde yer alan tüm bu hayvansal figürler ilginç stlizasyona uğratılarak biçimlendirilmişlerdir.

 

YEDİ KARDEŞLER BURCU’NUN (İZLEYENE GÖRE) SAĞ TARAFINDA YER ALAN ARSALAN FİGÜRÜ:

Aslan figürünün genel biçimsel yapısına bakılırsa; güçlü bir stilizasyon görülür. Bazalt taşının sert olma özelliğine rağmen bu aslan rölyefindeki stilizasyon şaşırtıcı şekilde uygulanmış ve plastik açıdan başarı ile sonuçlandırılmıştır. Aslan figürü hareket ve dinamizm mesajı yüklü bir anlayışla yapılmıştır. Sanatçısının olayı iyi gözlemlemediğini göstermektedir. Figür yüzeyde poz veriyormuş edasıyla durgun bir halde "biblo" görünümündedir. Kabartma derecelendirme yapılırsa; 0,1, 2, 3, 4, 5 aşamalı olarak tanımlanabilir. Sıfır noktası, burcun düz yüzeyi olurken, burun bölümü aslan rölyefinin en yüksek alanıdır. Güzler burun kısmının her iki tarafında Uygur resimlerinde yer alan figürlerdeki gibi çekik gözlüdür. Göğüs bölümüne bir zırh yerleştirilmiş gibi ek kabartma yer almıştır. Aslan figürünün, Askerlik deyimi ile başı dik göğsü ilerdedir. Ön ve arka ayaklar genel anatomik yapıya aykırı bir duruşla kıvrılmışlar, bu durum ya stilizasyonun sonucu ya da sanatçısının gözlem eksikliğinden kaynaklanabilir. Aslanın kuyruğu ejder başı olarak yapılmıştır.  

YEDİ KARDEŞLER BURCU’NUN (İZLEYENE GÖRE) SOL TARAFINDA YER ALAN ARSALAN FİGÜRÜ:

 Burada yer alan aslan figürü diğerinin simetrik biçimi olarak uygulanmıştır. Baş genel olarak gövdeye oranla daha büyüktür. Her ikisinde de perdahlanmış bir taş işçiliği yer almaktadır.

ÇİFT BAŞLI KARTAL MOTİFİ:

Yedi Kardeşler Burcu’nun ön yüzünde, besmele-i şerife’nin yer aldığı kitabenin üzerinde bulunan çift başlı kartal motifi, aslan figürlerinin bir anlamda simetrik olarak ikiye bölmüştür. Burcun ortalarında yer alan kartal motifinin üst bölümündeki friz biçimindeki kabartma şeritler ile bir anlamda kitabe, aslan ve kartal motifleri taçlandırılmıştır. Çift başlı kartal motifi simetrik olarak uygulanmıştır. Kanatlarda beş sembolik telek uygulanmıştır. Kartal figüründeki baş, kanat ve pençelerdeki stilizasyon uygulamasına bakılırsa, sanatçısının iyi bir gözlem, tasarım ve uygulayım gücüne sahip olduğu görülür. Tüm bunlar göstermektedir ki; Güzel sanatlar, Hangi zaman ve mekanda olursa olsun,  birey ve toplum olarak, bizzat insanın kendine yönelişi, kendi ruh yapısını ortaya koymasını, kendi dert, çile, ızdırap, özlem ve mutluluklarını dile getirmesini temin ederken, bir taraftan da insana ümit, cesaret, şevk ve dayanma gücünü telkin eder. 

EVLİ BEDEN BURCU :

 

            Evli Beden Burcu, Ulu Beden veya Ben-u Sen Burcu olarak da bilinir. Artuklu dönemi eseridir. (1183- 1232). Melik-el Salih ebu’l-feth Mahmut zamanında yapılmıştır (1208). mimarı Cafer oğlu İbrahim’dir. Burçta toplam 6 aslan motifi rölyefi vardır ve Avrasya hayvan motifleri üslubunu yansıtırlar. Başlarında taç bulunan kanatlı aslan figürlerinin kuyrukları ejder başlı olarak işlenmiştir. Üslup olarak Yedi Kardeşler Burcu ile belirgin özellikler taşır. Evli Beden burcunda da Aslan ve çift başlı kartal motifleri yer almıştır. Bu burçtaki taş işçiliğine bakılırsa bir adım daha önde ince süslemelere girilmiştir. Bu çift başlı kartal motifindeki kanatlarda simgesel altışar adet telek (Kanat tüyü) kullanılmıştır. Evli Beden burcunun ön yüzünde (izleyene göre) sol alt köşede yer alan ve dışa dönük aslan motifi rölyefi dereceli olarak çukur halde işlenmiş yatay dikdörtgen içine alınmıştır. Burç yüzeyinde yer alan tüm aslan motifi rölyefleri ciddi anlamda aşınmış ya da tahrip olmuştur. İnsanlar Çift başlı kartal sembolünü sevmişler; Selçuklu Devleti, Diyarbakır Belediyesi, Dicle Üniversitesi ve diğer bir çok sivil kuruluşlar bu motifi birer amblem olarak kullanmışlardır. Kitabe kuşağının sol başında kanatlı, Ejder başlı kuyruklu aslan motifi rölyefi, görüntüsü ile dinamik bir imaj hissi uyandırmaktadır. Aslan figürü dikdörtgen şeklinde bir taş yüzeyi üzerine işlenmiştir. Kompozisyonun yüzey üzerine dengeli bir biçimde yerleştirildiği söylenebilir. Bununla beraber figürün ejder başlı kuyruğu çerçeve dışına taşırılmıştır. Aslan başı’nın insan başını çağrıştırmış olması, Mısır piramitlerinin önünde yer alan insan başlı aslan heykelleri olan “sfenksleri” hatırlatmaktadır. Güneş doğarken nasıl ilk olarak, dağların tepelerini, daha sonra yüksek binaların damlarını aydınlatıyor ve en sonra, yeryüzünün düzlüklerine ve alçak yerlerine ışınlarını yaymaya başlıyorsa; güzel sanatların yaydığı ışıklar da tıpkı güneş gibi yayılır ve ilkönce yüksek seciyeli, sayıları pekaz olan aydın kişilerin  ruhlarını ve kafalarını aydınlatır. Evli Beden burcunun üst kısmında yer alan konsollar form inşa bağlamında çok zarif taş işçiliğinin uygulandığı bir alan örneğidir.

NUR BURCU

Selçuklu dönemi eseridir. (1085-1183). Melikşah zamanında yapılmıştır.(1089). Mimarı Selami oğlu Urfalı Muhammed’dir. Kufi (Nebati) yazı ile yazılmış kitabesi ve çeşitli hayvan figürleriyle en zengin burçtur. Kitabe arasında yer alan uzun boynuzlu keçi motifi rölyefi dikkat çekici estetik değerdedir. Yine kitabe arasında yer alan simetrik olarak yerleştirilmiş dört nala koşan at motifi rölyefleri bu dönem heykel sanatında perspektif ve anatomide ne kadar bilgi, gözlem, beceri ve yetenek konusunda bize net belge sunmuşlardır. Kitabenin sol kenarında yer alan güvercin motifi rölyefinin kanatlarındaki beşli telek, yedi kardeşler burcundaki çift başlı kartalın telekleri ile aynı sayıda olması dikkat çekicidir. Hemen alt tarafında yer alan bağdaş kurmuş bir şekilde oturan kısa saçlı, eli ile ayaklarının tutan çıplak kadın rölyefi ise hangi amaçla yapıldığı konusunda fikir yürütmek zordur. Kitabenin sağ tarafında da soldakinin simetrisi olarak uygulanmış kanatları açık ancak bunda altı telek görünen güvercin motifi rölyefinin altında da çıplak kadın motifi yer almaktadır. Ancak antik çağ eserlerinde; çıplak kadın heykelleri-örneğin: Kibele, Bolluk ve bereket tanrısı sembolü olarak kullanılmıştır. Nur burcunda yer alan kitabenin sağ köşesindeki aslan motifi daha belirgin stilizasyona uğratılmış olması yanında sevinç veren bir gülümseme imajı kayda değer bir özelliktir. Nur burcunun sol yüzünde yer alan ancak türü belli olmayan bir yırtıcı kuş, aynı şekilde türü belli olmayan avını parçalamasını konu edinen bir rölyef, büyük ihtimalle mücadele ve güç gösterisini simgelemiştir. Bazı sanat tarihçileri, Alta mira ve Lascaux Mağara resimlerini, hasımına karşı bir üstün gelme tasviri olarak betimledikleri biçiminde yorum getirmektedirler. Buradaki kuş ve avı konusu da bu anlayıştan kaynaklanabilir. Bu olgunun önemli yanı; düşünce duyguların mukim kale duvarlarına bile olsa resimsel bir anlayışla ifade edilmiş olmasıdır.

SELÇUKLU BURCU

Melikşah dönemi eseridir. Nur Burcu benzeridir. Kufi yazı ile yazılmıştır (1088). Evli Beden Burcu’nun kuzeyindedir. Kitabe üzerinde yer alan simetrik olarak yerleştirilmiş keçi motifi rölyefinde uygulanan uzun boynuzların stilize edilmiş parçalı bölümleri yüzeyin başka bölümlerinde de uygulandığı görülmüştür. Kitabenin sol köşesinde yer alan aslan motifi rölyefinin stilizasyonu olmakla beraber miken sanatında olduğu gibi zarafet açısından daha az özen gösterildiği yorumu yapılabilir. Güvercin olabileceği yorumu yapılabilecek olan kuş figürü rölyefi yine kitabenin arasında yer almaktadır.

DAĞKAPI BURCU

Diyarbakır’da hüküm sürmüş devletlerin hemen tümü, kentin en önemli bölümlerinden olan Dağ kapı burcunun iç ve dış duvarlarına çeşitli işaretler, kitabeler ve armalar koydurmuşlardır. Dağ kapı burcunun çeşitli yerlerinde değişik hayvansal, bitkisel ve motiflerinin rölyefleri yer alır. Bitkisel motiflerin içinde üzüm ve yaprak şekilleri bulunur. Dağ kapı harput kapı olarak da bilinir. Kitabe ve rölyef yönünden en zengin kısımıdır.  Yanında Mervani dönemine ait mescit vardır. Kapı civarındaki rölyeflerin çoğu çeşitli zamanlarda yapılan onarımlar sırasında rastgele yerleştirilmiştir. Bunlardan biri Bizans döneminden kalma kitabe parçasıdır. Dağ kapı burcunda yer alan ilginç işlemeli demir kapı eskiden beri sürekli nöbetçiler tarafından akşamları güneşin batışı ile kapanır, doğuşu ile açılırdı. Abbasilere ait güvercin, hayvan ve bitki motiflerindeki stilizasyon alabildiğine naif ve spontane bir biçimde yapılmış oldukları dikkati çekmektedir. Öyle ki bazı hayvan motiflerindeki aşırı naiflik, rölyefin hangi hayvan türüne ait oluğuna dair yorumu zorlaştırmaktadır. Dünün sanatı geçmişin aynasıdır. Bu günün sanatı da geleceğe en geçerli tarihi belgelerdir. Gelecek çağın insanları bizim bugünkü toplumuzda neler olup bittiğini, bu toplumun başından neler geçtiğini nasıl öğrenecekler?.. Bundan yüz sene sonraki insanlarımıza, bu günleri bizzat yaşamayan evlâtlarımıza  her anı başlı başına bir olay olan bu enterasan  yüzyılı nasıl ulaştıracağız?.. işte bu mesajı gelecek nesillere iletebilecek yegane köprü sanattır. Bir toplum yüce değerlere, güzel sanatlara sahip çıkarak ulaşabilir veya diğer bir ifade ile, güzel sanatları benimseyen toplumlar ulvî özelliklere sahip olabilir. Her bir güzel sanat eseri toplumsal otobiyografidir. Bir toplum ortaya koyduğu  veya sahip çıkıp koruduğu güzel sanat eserinin niteliğine göre, kendi otobiyografisini okuyabilir. Meselâ; denilebilir ki, Diyarbakır'da  yaşayan toplumların  otobiyografilerini Diyarbakır'daki  eserlerden okuyabiliriz. Diyarbakır Surları, Ulu Camii, Nebî Camii, Hz. Süleyman Camii, Behram Paşa Camii, Melik Ahmet Paşa Camii,  Zinciriye Medresesi, Mesudiye Medresesi, Hatuniye Medresesi, içkale Artuklu Sarayı, Malabadi Köprüsü, Haburman Köprüsü, Mervânlı Kitâbesi gibi sanat eserleri sanki kulağımıza  yüzyıllar ötesinden birfleyler fısıldıyor.

 

SONUÇ VE ÖNERİ:

 

  1. 1.                  Tarihi estetik değerlere sahip Diyarbakır Surları, içinde bulunduğu Şehri bir “Dünya Kenti” haline getirmiştir.
  2. 2.                  Tarihi estetik değerlere sahip Diyarbakır Surlarını önemli kılan özellikler:
  3. İnsanüstü emek tasarım ve uygulayım.
  4. Dikkat çekici estetik değerleri üzerinde taşıması.
  5. Kitabelerin belgesel özelliği ile beraber, estetik nitelikte olması.
  6. Hayvansal motiflerin estetik nitelikte olması.
  7. Bitkisel motiflerin estetik nitelikte olması.
  8. İnsan motiflerinin estetik nitelikte olması.

 

  1. 3.                  Tarihi Estetik Değerlere sahip Diyarbakır surlarının dahi ciddi bir şekilde koruma altına alınmalıdır.
  2. 4.                  Surlara özel bir önem ve güzellik kazandıran insan, hayvan ve bitki motifleri ile beraber kitabeler, özel kimyasal maddelerle doğal ve insani şartlardan kaynaklanacak hasarlara karşı koruma altına alınmalıdır.
  3. 5.                  Koruma etkinliği için valilik ve Belediye Başkanlığı ortak çalışması ile Koruma ve güvenlik kadroları oluşturulmalıdır.
  4. 6.                  Diyarbakır’ı bir “Dünya Kenti” haline getiren özellikleri daha etkin bir kampanya ile ulusal ve evrensel bazda tanıtılarak, turizm teşvik edilmelidir.

[1] Prof., Gazi Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi  Öğretim Üyesi
[2] Değertekin,Halil, Diyarbakır Surları, Kitabeler ve Kabartmalar, Diyarbakır Tanıtma, Kültür ve Yardımlaşma Vakfı, Diyarbakır Şubesi.

[3] Süsleme: kesim sanatının bir kolu olup, .elirli bir yerin, eşyanın abidenin daha da gü/.elleştirilmesi için üslüplanmış şekil, resim ve motilferle değerlendirilmesidir. ( Akar, azade, Cahide Keskiner, Türk süsleme Sanatlarında Desen ve Motif, Ornament And Design in Turkısh Decorative Arts , Tercüman sanat ve kültür yayınları:2 , istanbul 197S, s. l 0)

 

[4] a.g.e., s.9.

 

[5] Küfî: Kn eski islam yasılarından biridir.Küfî yazısının Hulefa-yı kaşidin zamanında "Küfe" şehrinde icat olunduğu ve şehrin isinine izafetle " Küfî " denildiği hakkında bir rivayet vardır. Hz. Ali tarafından icat olunduğu hakkında da diğer bir rivayet mevcuttur. Hicretten yarım asır kadar evvel yazılmış bir kitap bulunmuş, onun üzerinde Rumca bir ibare ve tamamiyle Kulî'ye benzer bir yazı ile yazılmış Arapça bir ibare görülmüştür. Bundan, Küfî yazısının Islamiyyetten evvel isevîler ve Araplar tarafından kullanıldığı anlaşılmıştır.Küfî'nin Uz. Peygamber zamanında kullanılan şekli ile Islamiyyetten evvelki şekli arasında fark yok gibidir. Ancak llamiyyetin zuhurunu müteakip bu yazı çok tekellüm etmiştir. Daha önce noktası olmayan Küfî yazışma sonradan ilave edilmiştir.

 

ÇANKIRI TAŞ MESCİD’DE TÜRK TAŞ İŞÇİLİĞİNİN PLASTİK SANATLAR AÇISINDAN ANALİZİ

 

 

 

                                                                                                             Prof. Ahmet ATAN[1]

           

1.         ÖZET:

 

            Türk mimarisinde önemli bir yeri olan taş işçiliği Çankırı Taş Mescid de, özgün bir biçimde kendisini göstermektedir. Taş Mescid’in kapısı selçuklu taş süslemeciliğin tipik bir örneğini teşkil eder. Ayrıca iç mekanda yer alan çini örnekleri Taş Mescid’in yer yer çinilerle de süslü olduğunu göstermektedir.  Taş süslemeciliğinin en yoğun uygulandığı alan, yazıt ve mukarnasın yer aldığı giriş bölümüdür. Farklı biçimlerde işlenmiş kapının ve mihrabın iki tarafında yer alan rozetler taş süslemeciliğinin o günkü plastik tasarım ve uygulayım konusunda bir fikir verebilir.

            O, türlerinin arasında sıradandışı birçok özelliklere sahiptir. Taş Mescid’i önemli konuma getiren özelliği; onun yerleşim planından tutun da, taş işçiliğinin bir büyük sanat eseri haline getirilmesine kadar; insanların yüreğinde yerini bulan eski ve yeni dünya'nın ilginç denilebilecek ayrıcalıklardır. Son yıllarda dünyanın birçok yerinden, içinde taşıdığı maddi ve manevi özellikleri ile araştırmacıları kendine çekmektedir.

            Taş ustaları, süslemeleri ile taşı taş olmaktan çıkarıp bir büyük sanat eseri haline getirmeleri, Çankırı Taş Mescid’i bir Güzel Sanatlar anıtına dönüştürmüştür. Taş Mescid’deki taş işçiliği ve süsleme uygulamalarında plastik olgunluğa ulaşmak için öz ve biçim ilişkisinin ustaca gözetildiği görülmektedir. Zaten bu konuda ustaların uygulama alanındaki her aşama – Zanaatkarane de olsa- tasarım ve uygulayım konusudur. Gerçek olan veya insan hayalinin ürettiği efsaneler, mitolojik öyküler, din ve toplumların arasındaki sosyal, ekonomik ve kültürel ilişkiler taş işçiliği süsleme uygulamalarının düşünsel tasarım kaynağını oluşturmaktadır.

 

 

2.         GİRİŞ:

 

Çankırı Taş Mescid, Türk plastik sanat eserlerinin önemli örneklerinden biridir. O, türlerinin arasında kayda değer özelliklere sahiptir. Çankırı Taş mesicd’i önemli konuma getiren özelliği; hem topografik hem de kendi içindeki yerleşim planından, taş işçiliğine kadar bir sanat eseri anlayışı ile uygulamıştır. Çankırı Taş Mescid, içinde taşıdığı maddi özellikleri ve güzellikleri ile araştırmacıları kendine çekerken manevî özellikleri ile de, pek çok insanın sürekli ilgi alanı olmuştur. Çankırı Taş Mescid’in taş işçiliğini plastik sanat haline getiren önemli özelliklerinden biri uygulama alanı az olsa da " Taş Süslemeciliğidir ". Taşı süslemek, onu bir sanat anlayışı ile biçimlendirmek, Çankırı Taş Mescid’i süsleyen Taş ustalarının, sorumluluğun ötesinde; estetiğe karşı doğal bir tutkuları olduğunu göstermektedir.

Gelmiş geçmiş uygarlıklar arasında, süsleme sanatları en olgun ve seçkin bir seviyeye ulaşmış milletlerden biri de şüphesiz Türklerdir.[2] Onbir ve onikinci yüzyıl İran Selçuklularının kendine öz kavramları, ilhanlıların parlak ve atak sanat ibdaları, Timurluların ince ve zarif sanat görüşleri, Memlukların, Celayirlerin, Muzafferilerin, Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmenlerin ve nihayet Safevilerin süsleme sanatlarında gösterdikleri başarılı buluşlar, Türk Süslemesinin oluşmasında büyük rol oynadığı kesin olarak kabul edilebilir.[3] İşte o dönemin Taş ustaları, süslemeleri ile taşı taş olmaktan çıkarıp bir büyük sanat eseri haline getirmeleri, Çankırı Taş Mescid’i  bir Güzel Sanatlar Galerisine dönüştürmüştür. Çankırı Taş Mescid’deki süslemeciliğin tarihsel süreç içerisinde kendi geleneksel yorumlarına sıkı sıkıya bağlı kalarak Çankırı Taş Türbe-Mescid [4] Türk- İslam dünyasında seçkin bir yer almasına neden olmuştur. Bir beldeye veya bir şehre gidildiğinde ilk akla gelen en meşhur yerini sormak olur. Önce oralar gezilir. Çankırı Taş Mescid de böyle yerlerden biridir. Anıtsal mezar yapılarının örneği olarak türbeler karşımıza çıkar. Mezar Anıtlarında; Bir bölümü özellikle camilere bitişik ya da içinde olarak yapılan Anadolu Selçuklu çağı ilginç tipte yapılardır. Çankırı Taş Mescid’in dikdörtgen gövdeye sahip olduğu söylenebilir. darüşşifa’ların Anadolu’da özel bir yeri vardır. Anadolu Selçuklu darüşşifa mimarisi Yönetim ve halk açısından önemli mekanlar olarak kabul edildiğinden, bir önem verme göstergesi olarak taş işçiliğine özel bir özen gösterdikleri söylenebilir.

Çankırı’da yaşayan ve tıp alanında çok önemli hizmet veren insanların sonsuzluğu soluduğu mekan taş Mescid’dir. Mescidin iç mekanının küçük bir alanında sırlı tuğla kullanıldığı görülür.

 

 

3. TAŞMESCİDİN KONUMU:

 

           

1235'te Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubad zamanında Emîr Atabey Cemaleddin Ferruh Atabek tarafından yaptırılan İmaret Camii ve Taşmescid (şifahâne) vardır. İmaret Camii'ni Candaroğlu Kasım Bey'in işa ettirdiği belirtilir. Ancak buranın XVII. yüzyılda harap olduğu, sonra yeniden yaptırıldığı bilinmektedir.[5]

Çankırı yerleşim merkezine hakim bir yere inşa edilmiştir. Çankırı Taş Mescid’de bakıldığında şehrin bütünü seyredilebilecek mekandadır. Taşmescid’e göre genel yerleşim alanı çukurda kalmaktadır. Çevresinde aynı anda görünebilen başka bir tarihi mimari yapı olmadığı için daha fazla dikkati çekmektedir. Taşmescid’de bulunan bir insan çok rahat bir şekilde çevreyi temaşa edebilir. Çankırı Taşmescid içinde ve dışında olanlara huzur veren mezar anıt özelliğindedir. Kıble yönünde sahip olduğu bir açık alan vardır. Daha önce mevcut olan birleşik ünitelerin zamanla yıkılıp harap olmasından arta kalan alan olduğu söylenmektedir. Birleşik Batısında ağaçlık alan ve bu mimari yapı ile doku uyumu içerisinde olan çeşmesi yer almaktadır. Bu çalışmanın yapıldığı araştırma ve inceleme aşamasında suyunun yumuşaklığından dolayı insanlar içme suyu olarak kullanmak için özellikle tercih etmektedirler. Taşmescid’in taç kapı mahallinde altlı üstlü iki kapı yer almaktadır. Asıl cemaat yerine açılan taç kapıya her iki tarafından çıkılan merdiven yer almaktadır. Bu alan bir gövde halinde ana yapıya göre öne çıkmaktadır.Yapının tavanında çokgen bir kubbe yer almaktadır. Uzaktan bakıldığında büyük hacimli, klosal, zarif bir bibloyu andırmaktadır. İyi yapılacak bir çevre estetiğine uygun bir düzenleme ile daha güzel bir özelliğe kavuşacağı ifade edilebilir.

            Tıp ve Eczacılık alanının temel simgelerinden olan örgü yılan rölyefi ise Taş Mescid’teki taş süslemeciliğin en önemli motiflerinden biridir. Taş Mescid Selçukluların ilk akıl hastanesi olarak bilinir. Din ve tıp ilminin okutulduğu, medrese ve şifahanenin bir arada bulunduğu bir külliye olarak karşımıza çıkar. Medrese talebelerinin barındığı veya tedrisat gördüğü bölümlerin zaman içerisinde yıkılarak harap olduğu ve şu anda tamamen yok olduğu ifade edilmektedir. Taş mescid içerisinde farklı mekanlarda beş mezar bulunmaktadır. Taş mescidin  asıl cemaat yerinde Celaleddin Ferruh Atabek’in mezarı bulunurken, alt katta yan yana sıralanmış beş mezar daha görülür.  Ancak bu mezarlar için halk arasında şöyle bir rivayet dolaşır. Bu külliyede bir derviş varmış. Girdiği bir savaş sırasında Selçuklu ordusu bir ara zayıf düşmüş. Bu derviş, erkek talebelerin Türk ordusun destek olmak üzere askere gitmesini istemiş. Ancak bu beş kişi askerlik görevinden kaçmış. Askerlikten kaçan bu erkek talebelere “taş olun “ diye beddua etmiş. Onlar da taş olmuşlar. Bu beş mezarın bunlara ait olduğu şeklinde halk arasında söylenti vardır.

           

 

4.a.      SÜSLEMECİLİK:

 

            Türk tarihinde taş işçiliği bir süsleme elemanı olarak günümüze kadar ulaşmıştır. Özellikle duvarlardaki sitilizasyona uğratılmış bitkisel motifler çalışmalarında çok sayıda eserler bu güne kadar gelmiştir. Türkmen taş işçiliğinin Çankırı Taş Mescid’deki bir yansıması olan bitkisel motifler tasarım olgusu, kararlı (kararlılık varsa plastik nitelik taşır), matematiksel hesaplamalara dayalı sağlam biçimlerin oluşturduğu eserlerdir.  Her türlü fonksiyonelliğe sahip bu bitkisel süslemeler, en ince ayrıntılarına kadar geometrik konstrüksiyona dayalı olarak düzenlendiği gözlemlenir.

            Çankırı Taş Mescid’deki bitkisel motifli süslemelerdeki her türlü tasarım, inanç felsefesine dayalı bir anlayışla ele alındığı ifade edilebilir. darüşşifa içerisinde, teneffüs edilen mekanın görülen ve dokunulan her nesnenin işlev ve estetik açıdan “Allah’ı” hatırlatması ve O’nun her yerde hissedilmesi istenmiş olabilir. Gerçekte Türk Dünyasına bu anlayışa dayalı bir mimari üslubu görmek mümkündür. Orta Asya ve Anadolu kültür ve uygarlığında, doğa’nın inanç dünyasına uygun olarak ayıklanıp tasarlanması önemli bir anlatım tarzıdır. Çankırı Taş Mescid’deki Türk taş süslemeciliğinde akıl ve duygusal zeka sürecinden geçirilerek yapılan tasarım ve uygulayım, görsel mantığa dayandırılmıştır. Çankırı Taş Mescid taş işçiliğinin plastik yapısı, teknik öğelerden olduğu kadar estetik öğelerden de oluşur ve göze hitap eden görsel olgular olarak karşımıza çıkar.

            Çankırı Taş Mescid’deki taş işçiliği süsleme uygulamalarında plastik olgunluğa ulaşmak için öz ve biçim ilişkisinin ustaca gözetildiği görülmektedir. Zaten bu konuda ustaların uygulama alanındaki her aşama – Zanaatkarane de olsa- tasarım ve uygulayım konusudur. Gerçek olan veya insan hayalinin ürettiği efsaneler, mitolojik öyküler, din ve din ve toplumların arasındaki sosyal, ekonomik ve kültürel ilişkiler taş işçiliği süsleme uygulamalarının düşünsel tasarım kaynağını oluşturmaktadır.

            Çankırı Taş Mescid’i önemli konuma getiren özelliği; onun yerleşim planından tutun da, taş işçiliğinin bir büyük sanat eseri haline getirilmesine kadar; insanların yüreğinde yerini bulan eski ve yeni dünya'nın güzel sanat eseri denilebilecek ayrıcalıklardır. Çankırı Taş Mescid, son yıllarda dünyanın birçok yerinden, içinde taşıdığı maddi özellikleri ve güzellikleri ile araştırmacıları kendine çekmektedir. Manevî özellikleri ile de, pek çok insanın sürekli-değişmez ilgi alanı olmuştur.

            Yapıdaki süslemenin en yoğun olduğu bölüm kapı ve mihrap kısmıdır. Burada sırlı tuğla ile geometrik, (Rumi, palmet ve lotuslardan meydana gelen) bitkisel süslemeler, sıva üzerine yapılmış tezyinat, yazı şeritleri yer almaktadır. Darüşşifa’nın dış kısmında yer alan süslemelerin orjinalitesi zedelenmiştir ya da bazı bölümleri sökülüp götürülmüştür. Müslüman Türk devletlerinde, büyük kısmı şaheser sayılacak derecede, mîmarî, kitabe, hat, tezhib, süsleme, minyatür, çini, halı, kilim gibi mükemmel sanat eserleri yapılmıştır. Asya içlerinden Akdeniz'e, Oğuz bozkırlarından Hindistan ortalarına ve Mısır'a kadar uzanan geniş sahada, o devrin Türk devletlerinden kalma saray, cami, mescit, imaret, han, hamam, dârüşşifa, medrese, hanekâh, türbe, kümbet, şadırvan, çeşme, sebil, kale, sur ve mezar sandukası gibi binlerce sanat eseri günümüze kadar gelmiştir. Türkler, bu çağda, sanat dünyasına önemli yenilikler getirmişlerdir. Medrese ve medrese-cami mîmârîsi, çift kubbe inşaatı, silindir biçiminde bazen yivli, yüksek, ince minare tipi, demet sütun, sivri kemer, pencerelerin katlar halinde sıralanması, kubbe yapımında Türk üçgenleri, dikdörtgen veya beş köşeli mihraplar bunların belli başlılarındandır. Yazı, minyatür, tezhib ve süslemede, büyük hamleler olmuştur. Taş işçiliği, kuyumculuk, kakmacılık, bakır işçiliği, zırh, kemer, kalkan, mineli cam yapımı, seramik, dokumacılık, halıcılık ve döküm sanatının en zarif örnekleri verilmiştir. Bunların taşınabilir olanları, halâ Türk ve dünya müzelerinin gözde eserleri durumundadır. Taşınamaz olanları ise, Türkün ayak bastığı her yere, Açıkhava müzesi görünümü verir.

İleri doğru çıkıntı yapan Taç kapı çevresindeki taş işlemeleri ile belirgin bir ünite olarak darüşşifa’nın cephesini süsler. Türk Mimarlığının genel karakterini taşın, malzeme olarak kullanılması ile birlikte, taş işçiliğine dayanan süsleme ve yalın bir mekân etkisi meydana getirir. Büyük Selçuklu mimarlığının genel karakteri olan tuğla yapı malzemesi olarak da ele alınmıştır.

Türkmen taş işçiliği Taş Mescid’in özellikle taç kapı çevresinde görülür. Kolay  biçimlenen taş işlemesi, Türbe duvarlarının bir bölümünü oya gibi nakış nakış ince örnekleriyle süsler. darüşşifa’nın bu giriş bölümü desen desen bu süslemelerle bezelidir. Kapı, pencere çevreleri, sütunlar, kemerler taş işçiliğinin oya gibi ince örnekleri ile bezelidir. Taşın işlemeye son derece elverişli olması, mimaride zengin bir taş süsleme geleneğinin doğmasına neden olmuştur. Türbe duvarındaki süslemeler o dönemlerin taş süslemeciliği hakkında bizlere önemli fikirler vermektedir. Taş süslemeciliğinde kullanılan motif grupları incelendiğinde, İslam süsleme sanatlarının bitkisel, geometrik, bitkisel-geometrik karışımı  süsleme gibi ana gruplarına yer verildiği görülmektedir. Bu ana gruplar içerisinde yer alan motifler geniş bir repertuvar zenginliğine sahiptir. Öyle ki, İslam süsleme sanatında yer alıp da Türkmen taş süslemeciliğinde bulunmayan motif hemen hemen yok gibidir. Türkmen taş süslemeciliğinde görülen bu motif zenginliğinin yanında teknik zenginlik de dikkati çekmektedir. Taş süsleme sanatı tekniklerinden olan kakma, kabartma, şebekeli oyma, çizikleme ve negatif (oyma) tekniklerinin tamamına Türkmen taş süslemeciliğinde yer verilmiştir. Türkmen taş süslemeciliğinin Çankırı’daki  en eski örnekleri Taş Mescid de görülmektedir. Bu aynı zamanda Türk-İslam Sanatı'nın da örneklerinden sayılacak taş süsleme örnekleri sayılmaktadır. Çankırı Taş Mescid Türk geleneğine bağlı olarak taç kapı çevresinde dantel gibi işlenmiş arabesk kompozisyonlar ile bordürler ilginç repertuvar katkısı olarak ortaya çıkmaktadır. Çankırı Taş Mescid’in mimarisinin az da olsa bir bölümünü oluşturan taş süslemesi anıtsal eserlere denk bir durumdadır. Bu tarz süslemeler çok sayıdaki cami, han gibi başka anıtsal eserlerde de rastlamak mümkündür. Genel olarak anıtsal eserlerde geometrik süsleme hakim olması ile birlikte bitkisel süsleme ağırlıktadır. Duvarlar yüzeyi üzerinde görülen geometrik süslemeler bir araya toplandığında zengin bir çeşitlilik gösterir. darüşşifa’daki taş süslemeler, giriş kapısı alınlıklarında yoğunluk göstermektedir.           

 

4.c.      TAŞ İŞÇİLİĞİ:

 

 

            Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde belirginleşen bir yaşam biçimi ve anlayışının bu şehrin insanının üzerindeki tezahürlerinin incelenmesi, Çankırı taş mescid’deki taş işçiliğinin mantalitesi konusunda ip uçları vercektir.

Çankırı Taş Mescid’deki taş işçiliğini bir büyük sanat haline getiren önemli özelliklerinden biri de " Taş Süslemeciliğidir ". Kendi döneminin, yaşadığı ortamı ve kullandığı eşyayı göze en hoş gelecek şekilde süslemek, onu sanat anlayışı ile biçimlendirmek, Çankırı Taş Mescid’deki Taş ustalarının, sorumluluğun ötesinde; doğal bir tutkuları olduğunu göstermektedir.   Gelmiş geçmiş uygarlıklar arasında, süsleme sanatları en olgun ve seçkin bir seviyeye ulaşmış milletlerden biri de şüphesiz Türklerdir.[6] Onbir ve onikinci yüzyıl İran Selçuklularının kendine öz kavramları, ilhanlıların parlak ve atak sanat ibdaları, Timurluların ince ve zarif sanat görüşleri, Memlukların, Celayirlerin, Muzafferilerin, Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmenlerin ve nihayet Safevilerin süsleme sanatlarında gösterdikleri başarılı buluşlar, Türk Süslemesinin oluşmasında büyük rol oynadığı kesin olarak kabul edilebilir.[7] Çankırı Taş Mescid’deki süslemeciliğin tarihsel süreç içerisinde kendi geleneksel yorumlarına sıkı sıkıya bağlı kalarak bu mimari plastik sanat eserini yörenin seçkin mekanlar arasında yer almasına neden olmuştur.

Türk sanatında geniş bir alanı içine alan dekoratif taş işçiliği başlangıcından bu yana devirlerin uslubuna uygun olarak bazı değişimler göstermiş olsa da ustalıkta yüksek kalitesini her zaman korumuştur. Çankırı Taş Mescid’deki taş işçiliği hammaddesi taş olan geleneksel sanatlar disiplini içerisinde değerlendirilebilir. Buradaki taş işçiliğinin en güzel örneklerini, Anadolu Selçuklu, Beylikler, Osmanlı Devri mimarisinde de görmek mümkündür. Taş yalnızca yapım aşamasında değil, iç, dış dekorasyonda da ana malzemeyi teşkil etmektedir. Türk taş işçiliğimizin en güzel örneklerini; anıtsal taç kapılarda, şehir, saray duvarlarında, cami, medrese gibi yapıların avlu, ana kapılarında, sütun başlıkları, minare şerefeleri, mihrap, minber, çeşme, sebil, şadırvanlarda görmek mümkündür. Türk taş işçiliğinde geometrik örgüler, geçmeler, bitkisel bezemeler, alçak - yüksek kabartma hayvan figürleri, palmetler[8] en çok rastlanan bezemelerdir. Çankırı Taş Mescid mimarisinin büyük bir bölümünde kullanılan taşlardaki sadelik duvarlara değişik etki verirken bir anlamda çağdaş soyut sanatın geçmişteki geleceğin nasıl olacağı konusunda fikir vermektedir. Hammaddesi taş olan el sanatı ürünlerinin yapımında kullanılan taşlar, kullanım alanlarına, yapım tekniklerine göre; alanlara ayrılır. Geleneksel mimaride dış cephe ve iç mekan yapımı, süslemesinde taş işçiliği önemli bir yer tutmaktadır. Taş işçiliğinin mimari dışında en çok kullanım alanı mezar taşlarıdır.

            Taş işçiliğinde, oyma, kabartma, kazıma (profito), gibi teknikler uygulanmaktadır. Kullanılan süsleme öğeleri; bitkisel, geometrik motifler ile yazı figürleridir. Hayvansal figür azdır, insan figürlerine ise Selçuklu Dönemi eserlerde rastlanılmaktadır.

Taş işçiliğine yönelik el sanatları insanoğlu var olduğundan beri tabiat şartlarına bağlı olarak ortaya çıkmıştır. İnsanların ihtiyaçlarını karşılamak, örtünmek ve korunmak amacı ile ilk örneklerini vermiştir. Daha sonra gelişerek çevre şartlarına göre değişimler gösteren el sanatları, ortaya çıktığı toplumun duygularını, sanatsal beğenilerini ve kültürel özelliklerini yansıtır hale gelerek "geleneksel" vasfı kazanmıştır. Türk Taş işçiliğine yönelik Geleneksel Türk El Sanatları, Anadolu'nun binlerce yıllık tarihinden gelen çeşitli uygarlıkların kültür mirasıyla, kendi öz değerlerini birleştirerek zengin bir mozaik oluşturmuştur. Türk Taş işçiliği yanında Geleneksel Türk El Sanatlarını; çinicilik, seramik-çömlek yapımcılığı, işlemecilik, bakırcılık, maden işçiliği, örmecilik, ahşap ve ağaç işçiliği gibi alanlar takip eder. Barınma gereğinden doğan mimari, bölgelerin coğrafi koşullarına göre biçimlenmiş, çeşitlenmiştir. Ancak Türk Taş iççiliği Dünya coğrafyasında çok geniş bir alana ve zaman yayıldığı gözlemlenir. Buna bağlı olarak gelişen taş işçiliği Türk coğrafyasında Selçuklu döneminde gelişip, kendine özgü bir niteliğe ulaşmıştır. Selçuklu ve Beylikler dönemi taştan süslemeciliğine yönelik eserler daha çok mihrap, cami kapısı, dolap kapakları gibi mimari elemanlar olup üstün işçilik içermişlerdir. Çankırı Taş Mescid’de yer alan bu süslemelerdeki incelik geleneksel Selçuklu el sanatları örneğine göre yapılmış olan kapı girişleridir. Bu kısım ince taş işçiliği ile stilize mimarinin ortak bir ürünü olarak karşımıza çıkar. Taş süslemeleri, nefis bir tasvirin duygusal üslubu yanında, zarif tekniğini de ustaca kullanarak taşı sanatsal bir dille ifade edilir hale getirir. Taç kapı kenarında yer alan bordürdeki motifler bir şerit halinde uzar.

            Çankırı Taş Mescid akıllıca tasarlanmış, anlamlarda sayı ve bölünme olmayan, estetik niteliği ise tesadüfle izah edilmesi olanak dışı bir mimari eserdir. Türbedeki taş işlemeler yüzyıllardır devam eden bir statik-aksiyon gösteri niteliğindedir. Bu, görsel bir şölen niteliğindedir. Sanki taş ustası söyleyemediklerini söylemek için bir yol ararken sanatıyla bunu gösterip iletmek istemiş. Güneş ışınları belirli bir açıyla bu Çankırı Taş Mescid yapısına vurduğunda Taç kapısındaki taş işlemelerin oyuntu ve çıkıntılarında ışık ve gölgeler vasıtasıyla cezp edici görüntü ortaya çıkmaktadır.

            Kesme taş mimarinin, taş işçiliği ile bezendiği, kuvvetli mekân etkisine dayalı  türbe yapıları, Türk Mimarlığının önemli bir örneğini oluşturmuştur. Selçuklu Çağı olarak ele alınan bu dönemin mimarlık ürünleri, Anadolu öncesi Türk Mimarlığının çeşitli denemelerinin, taş malzeme ile, yeni bir araştırma heyecanıyla yoğrulup denendiği eserlerdir. Geleneksel plan ve biçim (form) tasarımları, yeni imkânlarla ilgi çekici denemelere sahne olmuş, devamlılık içinde, yeni arayışlar, çağın mimarlık üslubunun genel karakterini meydana getirmiştir.

 

 

5.         PLASTİK SANATLAR AÇISINDAN ANALİZİ:

 

            Çankırı taş mescid’deki taş işçiliğine dayalı, süslemeler belli bir çağa ait, belli bir milli kültür üslubudur. Yani Oğuz Türk’ünün Selçuklu üslubudur. Pek çok Selçuklu eserinde görülen belli özelliklerden biri, mimari eserlerin büyük bir alanını kaplayan “sadelik”, süslemenin önemli bir unsurudur. Taş mescid’in büyük bir bölümünü kaplayan taşların satıhsallığı, süslemenin etkisinin şiddetini artırmak için kullanıldığı biçiminde yorum yapmak, gerçeğe aykırı olmasa gerek…

            Çankırı taş mescid’de yer alan taş işçiliğindeki, sağlam, ikna edici, geometrik süslemeler egemendir. Taş süslemesindeki bilgi birikiminin oynadığı rol hemen göze çarpar. Taç kapıdaki üçüncü boyut olan derinliğin gereksinmesindeki başlıca gaye, süslemelerin etkisi ile insan psikolojisinde, Taş mescid’de geniş ve klosal (abidevi) mekan içine çekmek olabilir. Taş süslemesine verilen önemin nedenlerinden biri de, idarecilerin güç gösterisi olarak yorumlanabilir. Bu yolda göze hitap eden vizüel (görsel) kural ve ilkeler, plastik sanatların kurallarına uymak zorundadır. Uyulur da…Derinlik, perspektif ve modle etme kuralları bu amacın hizmetine girerler.

            Taş süslemesindeki üç boyutluluk içerisinde yer alan derinlik, insanı içine çeken bir mekan genişliği yaratmak gereksiniminden doğar. Bu, belki de spiritüalist bağlamda kaçınılmaz bir gereksinimdir. Taş süslemeciliğinin uygulandığı taş Mescid; görüntüde mütevazi, ama tasarım ve uygulayımında, çok ciddi iddia vardır.

            Taş işçiliğinde uygulanan süslemelerde “derinlik” bilinen estetik niteliği kazandırması yanında, çoğu alanlarda bilinçli olarak terk edilmesi, taş mescid’i bir plastik sanat eseri niteliğine büründürmektedir. Bu “kural” ya da bilinçli “kuralsızlık” resim sanatında da uygulanmaktadır. Örneğin; Türk minyatür resim sanatında derinlik ya da perspektif yoktur. Bu yokluk, Türk minyatür ressamları tarafından bilinmediğinden değil, bir milli üslup geliştirme adına, “bilinçli ihmaldir.” Gerçi bu yüzeyci uygulamalar gerek Bizans çevresinde gerekse Avrupa ortaçağında görülmüşse de, kimi önyargılı sanat tarihçileri; Türk minyatür resim sanatında, perspektif ya da derinliğin Türk sanatçılarınca bilinmediğini ileri sürmüşlerdir. Bu yaklaşımın doğru olmadığı zaman içerisinde anlaşılmaktadır. Modüle ve derinlik kurallarına uygun bir taş süslemeciliği uygulandığı mimari yapıyı geniş, lirik, spiritüalist bir mekan haline getirir.

 

 

5.1       ÖN CEPHE GÖRÜNTÜSÜ:

 

            Çankırı taş mescid’in ön cephesi, en boy ve derinliğin olduğu çok boyutlu bir yüzeyden oluşmaktadır. Taş mescid’in tüm yüzeyleri düz ve sade iken, insanların yüz yüze gelebileceği alan olan ön cephede yoğun bir biçimde, taş işlemeciliğine dayalı bir “süsleme” görülür.

 

Plastik sanatlarda “sadelik” zor elde edilen ancak, elde edildiğinde de ustasını başarılı kılan bir olgudur. İşte bir binayı kullanımı ile beraber seyredilebilir özellikler kazandırmak sanatçının işidir. Sanatçının ortaya koyduğu bu ürün de “sanat eseridir”. Genellikle insanlar boyut olarak kendinden küçük ürünlerde estetik nitelikler gördüğü zaman bunu ya bir müzeye ya da bir galeriye koyma yolunu tercih ederler. Ancak güzel olan, ortaya konulan eserin insan boyundan büyük olması ve kendisini bu güzel eserin içine koymasıdır. İşte binlerce Türk mimarlık eserleri gibi Çankırı taşmescid’de bu durumdadır.

            Ön cephenin sağ ve sol köşelerindeki farklı biçimler -neden ne olursa olsun- var olan görüntü ilginçtir. Taş mescid’in bu yüzüne bakıldığı zaman, seyredene gör sol taraf köşesi klasik düz bir biçimde inşa edildiği halde, sağdaki köşe tıpkı bir kalenin silidir biçiminde örülen bölümleri gibidir. Asimetrik olarak uygulanan bu görüntü rahatsız etmenin ötesinde huzur verici bir etki uyandırmaktadır. Bu görüntüsü ile çok da büyük bir yapı olmamasına rağmen klosal, abidevi bir nitelik kazanmıştır.

            Taç kapının sağ tarafında yer alan pencerenin simetrik olması gerekirken sol tarafında böyle bir pencere bulunmamaktadır. Bu durum zaman içerisinde yapılan onarımlarda mı yoksa orijinalinde mi böyle olduğu tarafımdan yeterince bilinmemektedir.

            Ön cephenin üst iki tarafında yer alan yağmur suyu olukları da, yüzeysel estetiği tamamlayan öğeler olarak değerlendirilebilir. Ancak sanırım adres bulmayı kolaylaştırmak için konulmuş “55 kapı numarası” binanın tarihi ve estetik dokusunu zedelediği gibi konu hakkında ne kadar zayıf bir hassasiyet içerisinde olumuzun delilidir. Slayt:36

 

5.2       TAÇ KAPI GÖRÜNTÜSÜ:

 

            Yapının bütününde “sadelik” sağlanırken, tüm taş işlemeciliğinin ustalığı taç kapıda sergilenmektedir. Van Gogh’un ifadesi ile “çerçevesiz resim, ruhsuz cesede benzer” diyor. İşte bu anlayışla taç kapı, çağdaş ve klasik üslubun tüm tasarım ve uygulamaları ile buluşturulmuştur. Dış yüzeyden içe doğru taşın doğal yapısı ile birinci çerçeve uygulanmış ki; bu tarz bir uygulama batı plastik sanatlarına model teşkil edecek niteliktedir. İkinci içe doğru olan çerçevede şerit halinde arabesk nitelikte geometrik motifler rölyef biçiminde uygulanmıştır. Daha sonra birbirlerinden farklı ancak birbirlerine aykırı düşmeyecek diğer plastik uygulamalar kendini göstermektedir. Yarım küre biçimindeki rozetler, taş üzerine uygulanmış kitabe, anlam zenginliği yanında estetik bir bütünlük sağlamıştır.

 

5.3.      TAÇ KAPI ÜZERİNDE YER ALAN ROZETLER:

 

            Taç kapının etrafın sarmalayan modern ve klasik olarak tanımlanabilecek iki çerçevenin iç alanında yer alan yüksek kabartma iki rozet. Taç kapıya güzellik katan iki eleman olarak karşımıza çıkmaktadır. Yarım küre biçiminde olan bu iki rozet üzerindeki motiflerde biçimsel farklılıklar göze çarpmaktadır. Seyreden göre sağ taraftaki rozet’te yıldız biçimi yer almakta iken, soldaki rozette artı ya da haç biçiminde motifler yer almaktadır. Yine sağdaki rozet’te birbirine girmiş biçimde geometrik süsleme ile motif içlerinde derin bir rölyef yer alırken soldaki rozet’te  daha yüzeysel bir uygulama görülür. Ancak olmusuz bir durum var ki oda bu bölümün plastik öğelerin silinecek aşamaya gelmesidir. Tam cepheden fotoğraflamanın zorluğundan dolayı görünemeyen kısımlar için herhangi bir şey söylenememektedir.

Kapı üzerinde yer alan alçak kabartma uygulaması iki rozet de; bir mantık oyunu olarak yansıması ilginçtir. 9 adet “V” harfi biçiminin zekâya dayalı bir düzenleme ile altıgen rozet uygulaması, plastik sanatlar alanında dikkate değer bir uygulamadır. Yine dikkati çeken bir nokta yan yana iki alçak kabartama rozet’te; özde bir olsa da detayda farklı uygulamada bulunulduğu gözlemlenir.

 

 

5.4       ALT KAPI ÜZERİNDEKİ YILAN  RÖLYEFİ:

 

 

Türkiye’de sağlık alanı önemli bir yer tutar. Anne ve babalar tahsil görmesini istedikleri çocuklarının, alan olarak “tıbbiyeyi tercih etmelerini” arzu ederler. Bu nedenle tıp ve eczacılık alanı ile özdeşleşen birbirine sarılımış iki yılan motifinin toplum içersinde özel bir yeri ve önemi vardır. Ancak bu motifin Çankırı taş mescid girişinde yer aldığından, herhalde Çakırı halkının dışında bilenlerin sayısı çok az olsa gerek. İşte bu nedenle bu konunun işlenmesi özel bir önem taşıdığı gibi, kültür sanat ve turizm bağlamında da daha fazla tanınması ve tanıtılması gerekir.

Alt kapı üzerinde yer alan birbirine sarılmış haldeki yılan motifi ilginç olduğu kadar, Taş Mescid’i de ilginç hale getirmiştir. Tıp ve Eczacılık alanının temel simgelerinden olan örgü yılan rölyefi, Taş mescid’deki taş süslemeciliğin en önemli motiflerinden biridir. Kapı üzerinde boydan boya uzunlamasına yer alan masif taş üzerinde uygulanan iki yılan motifi plastik sanat eseri olması yanında yüklendiği mesaj ile de özel bir önem taşır. Yılan motiflerinin uygulamadaki başarısı kadar; kim tarafından düşünüldüğü belli olmayan olağan üstü bir tasarım olarak özgün plastik sanat eserleri repertuarına girmiştir. Yüzeyde birbirine sarılmış iki yılan yer almaktadır. Taş yüzeyi alçak kabartma biçiminde işlenmiş yılan figürleri için özel bir alan belirlenmiş ve bu ünlü tıp ve eczacılık logosu olarak kullanılan yılan figürleri bu alana işlenmiştir.  Ayrıca bu motifleri ortaya çıkarıp Tıp ve eczacılık gibi iki önemli alanın amblemi olarak ünlenmesini sağlayanları da burada anmak gerekir. Yılan figürlerinin biçimleri incelendiği zaman üstte yer alan yılan figürünün uzun dili görünürken alttaki yılan figüründe görünmemektedir. Yine üstteki yılan figürünün başında iki testere dişi gibi boynuz eklediği halde alttaki yılanda bu özellik yoktur. Bu da ihtimaldir ki yılanların üstteki erkek, alttaki dişi yılandır.

 

           

5.4.a.   TARİH BOYUNCA TIBBIN VE ECZACILIĞIN SEMBOLÜ OLARAK YILAN AMBLEMİ:

Geçmişten günümüze yılan motifi hakkında bir çok bilgi ulaşmaktadır. Efsaneye göre; yılan hekimlerin tanrısı Asklepios’tur. Batı'nın en önemli hekim imgesi Akslepios, kahin ve iyileştirici tanrı olan Apollon'un oğluydu. Hekimlerin tanrısı Asklepios, ölümlü olarak doğmasına rağmen, tıp sanatında öylesine ustaydı ki ölüyü bile diriltirdi. Diğer tanrılara kıyasla merhametti olan Asklepios (Roma'daki adıyla Aesculapius) hekimlerin tanrısıydı. Asklepios ondan sihirli sözler söylemeyi, büyülü ilaçlar ve pomatlar yapmayı, özürlü insanları düzeltmeye yarayan cerrahlığı öğrenir. Öyle ki bilgisini sunduğu insanlar, ölüyü dirilttiğini anlatırlar. Apollodoros'a göre, Asklepios büyülü bir iksir kullanmaktadır. Bu iksir, kendilerine her bakanı taşa çevirme gibi bir özelliğe sahip üç kız kardeş olan Gorgo'ların kanından oluşmaktadır, iksir, Gorgo'nun sol tarafından alındığında hasta kaybedilir, sağından alındığında ise, kurtarılır. Asklepios'un hekimliğe başlamasından sonra Hades'te ölenlerin sayısında azalma olduğundan söz edilir. Asklepios, çok iyi niyetli, tanrılara karşı insanları tercih eder. En sevdiği hayvan, bastonuna sarılı duran yılandır. Asklepios'a tanrı unvanı verilir. Elinde yılana sarılı bir asa tutan sakallı bir adam olarak resmedilir. Asklepios, kendisinden sonra hekimlik sanatıyla uğraşan birçoklarına da esin kaynağı olmaya devam etmiştir. Hippokrates de yemininin ilk satırlarında Asklepios'un adını anar.

İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Deontoloji ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı, 2004-2005 yılı seminerleri çerçevesinde, antik dönemden günümüze kadar tıbbın ve eczacılığın sembolü olarak kullanılan yılan amblemleri ile ilgili bilimsel bir toplantı düzenlemiştir. Seminer 8 Nisan 2005, Cuma günü saat 09:30’da İÜ İstanbul Tıp Fakültesi 1933 Üniversite Reformu Anfisi’nde gerçekleştirmiştir. Türklerin, Orta Asya’da, Sümerler’in M.Ö. 2260’da Kral Gudea döneminde, Selçuklu Türkler’nin Hastahane ve Tıp Medreselerinde kullandıkları; birbirine sarılmış iki yılan amblemi, Prof.Dr.Süheyl Ünver tarafından 1940’da stilize edilerek İstanbul Üniversitesi’nin simgesi olmuştur.

2005 yılının “yılanlı amblem”in İstanbul Tıp Fakültesi’nin amblemi olarak kullanılışının 65. Yıldönümü olması nedeniyle ve dahiyane şekilde Tıp ve Eczacılıkla ilgili yılanlı 2 (Caducè’yi) amblemi tekrar yaratan Salvador Dali’nin 100. Doğum yıldönümü anısına bir bilimsel toplantı düzenlenmiştir.

Yılan, cennette Adem ve Havva ile beraber yaşayan, onlarla yeryüzüne inen; adından ilk bahsedilişi dünya tarihinden bile daha eskilere uzanan bir yaratık... Hem Tanrı kabul edilip tapınılan, hem Şeytan kabul edilip lanetlenen, hayat ile ölüm, zehir ile panzehir, erkek ile kadın, kısacası kendisine pek çok zıt anlamlar yüklenen, dünyanın en esrarengiz yaratığı... Yılanı eksen alarak; diğer milletlerin, özellikle Türklerin mitoloji, teoloji, sanat tarihi, folklor ve edebiyatının gözden geçirildiği orijinal bîr hayvan... Antik Maya, Aztek, Çin ve Mısır   medeniyeti gibi maddi olduğu kadar batıni (manevi) ilimlerde de ileri olan bütün medeniyetlerde yılan motifiyle karşılaşılmasının ilginç olduğunu dile getiren Prof. Dr. Yöndemli, “Bu da adı geçen medeniyetlerin ve onların sahip olduğu, ancak günümüz bilgileriyle bile tam olarak izah edemediğimiz, çağının çok ilerisinde olan ilimlerin esrarını çözmede yılan, belki de bir anahtar rol oynayabilir” demektedir. Yılana tapan bazı Afrika ve Amerika Kızılderili kabileleri dışında genellikle yılanın “kurnaz, sinsi, hilekar, nankör ve nefret edilen bir yaratık” olarak kabul edildiğine işaret eden Yöndemli, Bu yaygın kanaatin aksine Türk Halk Edebiyatı’nda yılanın genellikle insanoğluna karşı “sabırlı, hürmetkar, affedici, dost, yardımcı, misafirperver ve bilgili bir yaratık” olarak tanıtıldığını kaydetmektedir.

 

6.         SÜSLEMEYE TASAVVUFİ[9] YAKLAŞIMIN ETKİSİ:

 

 

            Selçuklu ve Osmanlı toplumunda hayatı biçimleyen müesseselerden biri de tasavvufi gelenektir. Bir sivil toplum teşekkülü gibi devletten bağımsız ama onu tamamlayıcı, halkın içinde ama onu yönlendirici bir vasıf taşıyan bu müesseseler Osmanlı coğrafyasının hemen hemen her yerleşim alanında tekke, dergah, hanikah vs. isimlerle yer almıştır, görev icra etmiştir. Şeyh Cemalettin bugünkü Taşmescidin bulunduğu yere bir Darul Hadis ve Şifaiye inşa ettirmiştir. Dini ilimler, tıp ve tasavvufi eğitimlerin tümünün bir arada verildiği bu kompleks bugün için mevcut değildir. Şeyh Cemalettin’in vefatını müteakip ise şuan ayakta kalan tek bina; Taşmescid (binası) kendisine türbe olarak inşa edilmiştir. [10]

Plan ve form tasarımı bakımından yapı tiplerinin kendi içlerinde belli bir gelişimini izlemek mümkündür. Bu bakımdan yapı tiplerini ele alarak, genel karakterini belirlemek mümkündür. Türk taş süslemeciliğinde, Türk Mimarlığında, günümüze ulaşabilen anıt niteliğindeki mimarlık ürünlerinin büyük kısmı dini mimarlık örnekleridir. darüşşifalar bunların en ilgi çekicileridir. Türbe olan mezar anıtlarının , Türk-İslam kültüründe ilgi çekici bir gelişmesi vardır.

           

 7.         SONUÇ:

 

Dünün sanatı geçmişin aynasıdır. Bu günün sanatı da geleceğe en geçerli tarihi belgelerdir. Gelecek çağın insanları bizim bugünkü toplumuzda neler olup bittiğini, bu toplumun başından neler geçtiğini bu eserler yolu öğrenecekler. Bir toplum yüce değerlere, güzel sanat eserlerine sahip çıkarak ulaşabilir veya diğer bir ifade ile, güzel sanatları benimseyen toplumlar uluslar arası alanda önemli yere sahip olabilir.

Her bir güzel sanat eseri toplumsal otobiyografidir. Bir toplum ortaya koyduğu veya sahip çıkıp koruduğu güzel sanat eserinin niteliğine göre, kendi otobiyografisini okuyabilir. Çankırı Taş Mescid; taş'ın bir büyük sanat eseri haline getiriliği önemli  bir darüşşifa’dır . O, taş üzerindeki süsleme ve bezemelerle güzelliğin zirvesine çıkmış estetik bir abidedir. Taş işçiliğindeki sanatkarane ustalık, bugün Türk Tarih ve Medeniyetinin önemi ile kültür ve sanatımızın sahip olduğu engin ve zengin değerlerimizi tartışmasız kabul edilir duruma getirmiştir. Bu duvar üstü taş işlemeciliğini bir büyük plastik sanat eseri haline getirmek ancak büyük bir sanat ruhuna sahip olmakla mümkündür. Bu Güzel sanat eserleri, bir kaç bin yıllık tarihimizin içinden süzülüp gelen ince işlenmiş " Altın taş" niteliği ile; eşsiz birer güzel sanatlar abideleri olacaktır. Çankırı Taş Mescid darüşşifa’nın duvarlarını birer canlı sanat müzesi haline getirenler, dünya sanat ve medeniyeti için, övünç kaynağı olması yanında, Türk-îslam Kültürü mirasının tapusu haline getirmişlerdir.

Toplumların siyasal, sosyal ve kültürel varlıklarının deposu tarihtir. Kültür varlıklarının iki deposu veya iki şahidi vardır. Bu iki şahidin birisi gelenek, ötekisi ise sanat eserleridir. İşte Taş Mescid’i de Plastik sanat eseri olarak yüzyılların ötesinden gelen en güçlü şahitlerden biridir.


[1] Gazi Üniversitesi, Mesleki Eğitim Fakültesi, Uygulamalı Sanatlar Eğitimi Bölümü, Grafik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi.  Beşevler-ANKARA / TÜRKİYE

[2] Akar, azade, Gabide Keskiner, Türk süsleme Sanatlarında Desen ve Motif, Ornament And Design in Turkısh Deeorative Arts , Tercüman sanat ve kültür yayınları:2 , istanbul 197S, s.9.

 

[3] a.g.e., s.9.

GRAFİK TASARIM VE EKONOMİ

Eğitim düzeyinin yüksekliği, bir ülkenin gelişim düzeyini belirler. Dünya denilen yer kürenin sakinleri ayrı milletler olarak bir rekabet ortamı içerisinde varlıklarını korumaya çalışmaktadırlar. Rengi dini, dili, ırkı farklı olsa da; hepsi yaşam standardı yüksek bir statü kazanma mücadelesi vermektedirler. Tarihte bu statü kazanma ve koruma, kan pasına olmuştur. "Hey kovboy ölmemek için öldür." uluslararası rekabetin bir sloganı olmuştur. Bu anlayış halen dünyanın bazı ülkelerinde konvensiyonel olarak devam etse de, soğuk savaş; eğitim ve ekonomide kendisini daha beligin bir biçim de göstermektedir.
Bu iki kavram üzerinde çok düşünülmesi ve uygulamaya konulması gereken iki önemli kavramdır. Eğitim ve ekonomi birbirlerini tanımlayan ve tamamlayan iki önemli kavramdır.
Ekonominin Türkiyede arzu edilen bir düzeyde olmamasının önemli nedenlerinden biri, eğitime gereken önemin verilmemesidir. Eğitim alanında da çabuk ve somut sonuçların ancak mesleki eğitimle alınabileceğini düşünenlerdenim. İnsan kaynaklarını en verimli bir biçimde kullanmanın yolu; kalifiye eleman yetiştirmektir. "Heşeyi bilen değil bir şeyi her şeyiyle bilen" eleman yetiştirmek önemlidir.
Türkiye olarak teknolojiye olan ilgimiz kullanıma yöneliktir. Başkaları yapsın biz kullanalım... Bu doğru bir anlayış olmasa gerek. Bunu kabullenmek baştan, başkasının güdümünde olmak demektir. O halde cehaletin kölesi olmamak için bilginin efendisi olmak gerekir.
Hızla artan gelişmelerin gerisinde kalmamak için, hızlı bir biçimde eğitim politikalarımızı yeniden güncellemek gereği doğmuştur.
Her şey bir üretim tüketim ekseninde döner. Kitap okumak dahi bir tüketimdir. Kitap yazmanın bir üretim olduğu gibi... O halde üretim tüketim ilişkileri üzerinde akıllıca durmak gerekir. Tanıtım kavramı gelişmiş ülekelerin önemli disiplin alanlarından biri olarak karşımıza çıkmaktadır. "Ben yaptım oldu" mantığının çok üzerinde, artık üreticiler tüketiciye yönelik hesap verme ve ürettiği mal hakkında tanıtım yapmak durumundadır.
Grafik tasarım alanı bu tanıtım görevini üstlenmiş bir alandır. Bu alan, Güzel üretileni güzel ama doğru bir biçimde tanıtmayı görev bilir. Ekonominin canlanmasına önemli katkıda bulunur. teknolojiden sınırsız olarak faydalanmanın yollarını bulur ve kullanır. Ancak Grafik Tasarım alanı içerizinde hizmet veren reklam ajanslarının sosyal sorumluk anlayışı içerisinde hareket etmeleri gerekir. İnsan haklarını ihlal etmemesi gerekir. Hukuka aykırı tanıtım yollarına yönelmemlidir. Bunun yolu da Ekonomi çarkının önemli dişlerinden biri olan tanıtım alanına yönelik ciddi bir eğitim politikası belirlenmesidir. Grafik tasarım alanı Türkiyede genel olarak "alaylı" ların elinde yürütülmektedir. Usta kalfa çırak ilişkisi içerisinde maliyeti ucuz yoldan bilgisayar operatörü düzeyinde insanlar, üretici tüketici arasında tanıtım görevini üstlenmiş olarak yürütmektedirler. Bu alaylıların genel kültür düzeylerinin sınırlı olması bir problem olarak ortada durmaktadır. Yeterince bakma kültürüne sahip olmayan tüketici kitlesini, yapma kültürüne sahip olmayan reklemcılar yönlendirmektedir.
Bu nedenle;
1. Türkiye'nin, grafik tasarım alanında iş gücü ihtiyacı reel olarak belirlenmeli, alan tanımları doğru yapılmalı, çağın gereklerine uygun olarak güncellenmelidir.
2. Grafik tasarım alanının etkin bir eğitimi için, kurumlararası ve çalışma sektörü arasında güçlü ve gerçekçi işbirliği geliştirilmelidir. Durum değerlendirmesi ve güncellemeler; Çeşitli toplantılar düzenlenerek detaylı bir şekilde sorun ve çözüm önerileri ele alınmalıdır.
3. Eğitim almış Grafik tasarım öğrencilerinin istihdamına yönelik çalışmalar mezun olmadan önce belli bir program dahilinde yapılmalıdır.
4. Grafik tasarım alanında insan kayanklarıının verimli bir şekilde kullanılabilmesi için okul- sektör işbirliği yasalarla sağlanmalıdır.

Günce

HAK EDİLEN "ÖDÜL"

 

 

                                            Prof. Ahmet ATAN

 

 Sağlam ve güzel çalışmanın karşılığında alınmış ödül, hak edilerek alınmış ödüldür.

Dedenin toruna, Baba'nın oğula anlatacağı en güzel hikayedir.

Hak edilerek alınmış ödül sonsuzluğa kadar Onur'dur...

Sağlam ve güzel çalışmanın şahitleri elbette olacaktır, olmalıdır...

Teammüllerin koyduğu kurallar, konulmuş yasalardan daha etkilidir, daha güçlüdür...

Sanatçılığın diploması olmaz, ama ödülü olur...

Bu onuru hem Sanat alanının hak etmiş ustaları hemde o kültüre sahip toplum bireyleri takdim eder...

Bu nedenle "ÖDÜL" diyerek geçmemek gerekir...

O alınterinin idolüdür...

O bilek gücünün ikonudur....

O sağlam ve güzel çalışmanın altın meyvesidir...

"Ödül'e" Saygı, Sanata ve Sanatçıya saygıdır...

Bu saygıyı yüreğinde hissetmeyenler, hırsla kıskanarak zedeleyenler kahrolmaya mahkumdur...

Sonsuzluğun güzelliğini, gözü kapalı iken göremeyenler, gözleri açık olsada farketmez...

Onlar zaten burnunun ucunu göremezler...

Ey asimetrik zamanın yolcuları; güzeli görün, güzel görün, güzel düşününün...

Ödül sonsuz onurdur....

Listeleniyor (37—68) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17
 
Bu sitedeki eserler Prof. Ahmet Atan'a ait olup, izinsiz kullanılamaz © 2010