Akıl Güncem

Listeleniyor (1—10) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17

SİLÜETİN AŞTIĞI ŞEHİR İSTANBUL

SİLÜETİN AŞTIĞI ŞEHİR İSTANBUL

Bütün yerleşim merkezlerinde, iç mekanlar kadar dış mekanlar da önemlidir. Aile hayatında bireyler, kendi imkanları ile evlerinin içini güzelleştirmenin yollarını ararlar.  Aile dışı gelecek insanlara önem verme nişanesi olarak, özel “misafir odası” tahsis edilir. Bu durum şehirlerde Belediye’nin ilgi, bilgi ve hizmet alanına girer.

Sayfa İçerisine Ekle

Şehir planlaması, milli kimlik açısından önem taşır. Bir arada yaşamak durumunda olan insanların, hayatı güzelleştirici ve kolaylaştırıcı yönünde çalışmalar yapılır. Bilimsel temelde yürütülen bu çalışmalar topumun, ekonomik olduğu kadar, psikolojilerini de olumlu etkiler.

Şehir Planlaması olarak içinde yaşadığımız çevreleri, yerleşmeleri, şehirleri daha yaşanabilir kılmayı amaçlanır. Bunu yaparken doğanın bize sunduğu kaynakları gelecek kuşaklara da kalacak şekilde akılcı kullanmayı, kültürel mirası ve tarihi değerleri korumayı, eşitlikçi ve hoşgörülü olmayı ilke edinilir. Şehir Planlaması çalışmaları bu ilkeleri benimsemiş, birey ve toplumların mutlu olacağı çevreleri planlama ve tasarlama becerisine sahip, çağdaş teknolojiyi kullanabilen, farklı disiplinlerle ekip içinde çalışabilen, liderlik niteliklerine sahip, sözlü ve yazılı ikna yeteneği gelişmiş, entelektüel, yeniliklere açık, gelecekçi aydın bir ekip halide çalışmalar yapmayı hedefler.

Silüetin kurulması, korunması ve iyileştirilmesi, İstanbul’un en büyükprojelerinden biridir. Silüet gerçekte kentsel dokunun özet yansımasıdır. Ancak gecekondu ve çarpık kentleşmenin önlenmesi, şehir plancılığı ve kentleşmenin getirdiği her türlü konuda etüt, projelendirme, inşaat, müşavirlik ve kontrolluk hizmetlerinin verilmesi, sağlıklı kentleşme ile ülkenin sosyo-ekonomik gelişimine yararlı olacak yatırımların yapılması amacı ile her tür baskıdan arındırılşmış olması önemlidir.

 

Sayfa İçerisine Ekle

 

Gelişme politika ve stratejilerinin belirlenmesi, toplumsal gelişmenin yönlendirilmesi gibi üst düzey kararlardan, metropoliten alanların planlanması, ya da küçük kırsal yerleşim merkezlerinin geliştirilmesi gibi konu alanlarında yapılacak çalışmalar İstanbul’un kent estetiği bağlamında, tüm ülkenin kimliğini, özet olarak sunar.

 

İstanbul, küresel bir fütuhat şehridir. Bu kutysal şehri çepe çevre saran marmara ve karadeniz de fütuhat * denizidir. İstanbul, ufkunu ve umudunu muhafaza eden güzel insanların yaşadığı şehir. Mehter marşları ile başlayan, romantik aşk şiir ve şarrkılarına konu olan sahil şehri istanbul. Sanki kuru binalardan arındırlımış olarak muhatap alınmış bilge bir insan, istanbul. İnsan şehrin, şehir de insanın aynasıdır… İstanbul, Yerkürede yaşayan insanların rüyalarını süsleyen şehirdir. İnsanlar: Ne zaman İstanbul’a gelse , ruhlar yenilenir ve taze bir ruhla insanlar kendine gelir.

Osmanlı medeniyetinin anlam haritalarının şifrelendiği, asil İstanbul’un eteklerinde çileyle, aşk ve fikir çilesiyle ete kemiğe büründürüldüğü, Asya ve Avrupa kıtası’nın müjdelenmiş erenlerin ruhu özene bezene besleyip kendinde özetleyen eşsiz bir ilâhî koza’nın örüldüğü, insanlığın özünü, dünyasını, rüyasını ve dünyaya ulaştırıldığı bir şehir’dir İstanbul.

 

İstanbul, Sület açısısından kıyı görüntüsü itibarı ile iki gruba ayrılabilir.

  1. Tarihi silüet
  2. Çağdaş Silüet
  3. Tarihi silüet: bilindiği üzere tarihi mimari yapıların yer aldığı, silüetlerdir.
    1. Geçmişte yapılmış tekrarı zor olan tarihi miras mimari yapılardır.
    2. Kensel doku ekseninde geçmişle günümüz arasında yumuşak geçişi sağlayan günümüz tarihi görünümlü mimari yapılardır.
    3. Çağdaş silüet: Çağın ve teknoljinin gereği ve yansıması olan çok katlı mimari yapılardır.
      1. Çok katlı küme yapılar olarak ele alınan binalardır.
      2. Kensel dokuyu bozmadığı gibi çağdaş kent estetiğine katkısı olabilecek dış görünümücezbedici binalardır. Metropol karma yaşam ekseninde AVM’lerin belli merkezlerde toplanması ile oluşturulabilecek silüetlerdir.

Bu projenin uygulanabilirliği açısından ayrıca kamuoyunun oluşturulması ünemlidir.Demokratik toplumlarda özel mülkiyet hakkının gözetildiği yönetim biçimlerinde toplum kentsel dönüşüm açısından örnek projelerle ikna edilmelidir.

Sayfa İçerisine Ekle

Yerel yönetim olduğu kadar hükumet desteği ve yönlendirmesi ile kent estetiği çerçevesinde bu dönüşüm gerçekleştirilmelidir.

 

İstanbul, Osmanlı İmparatorluğunun bir “RUH ŞEHRİDİR” Konu olan silüet çalışmaları, bu mantıkla ele alınmalıdır. Yöreselden ulusala, ulusaldan evrensele giden bir kent estetiği ekseninden yapılacak ve yürütülecek planlama ve uygulama, zamanın aşındıramadığı dünya kültür başkenti İstanbul’u daha değerli hale getirecektir.

 

Prof. Ahmet ATAN

 

 

 

 

MERHABA RUMELİ

 

 

Başbakanlığın ilgili birim sorumlusu aramıştı. Çay içmeye davet etti. Ankara, Ulus Gençlik Parkı'nın karşısındaki yere gittim. Güvenlik görevlisinin yardımı ile gösterilen yere arabamı park ettim. Başkan beyin misafiri olduğumu söyledim. Kurumsal kimlik kartımı bayan görevliye vererek Başkan beyin davetlisi olduğumu beyan ettim. Görevli bayan, başkan beyin özel kalemini telefonla aradı. Bilgiler teyid edildi. Misafir giriş kartım tarafıma verildikten sonra başka bir güvenlik görevlisi refakatında başkanlık katına çıktık. İçeri girdiğimde özel kalem görevlisi oturmam için yer gösterdi. Başkan beyin yurtdışından misafirlerinin olduğunu biraz bekletileceğimi söyledi. Gözüme kestirdiğim uygun bir yere oturdum. Sehpa üzerinde kurumsal faaliyetleri içeren dergiler vardı. Türkmenistan'da yapılan Sultan Sencer türbesinin restorasyonu, Cezair'deki saat kulesinin tamiri gibi haberler vardı. Türkmenistan'daki Sultan Sencer Türbesinin restorasyon açılış töreni ve sempozyumunda da yer almıştım. Ata yadigarı bölgeleri baş gözü ile görmenin mutluluğunu yaşamıştım.

Başkan beyin kapısı açıldığında birer birer dışarı çıkan misafirler göründü. Kimisi halen içerdeki konuşmaların etkisinden kurtulmamıştı ki, cümlelerini tamamlaya veya hatırına sonradan gelip de söyleyemediklerini tamamlamaya çalışıyordu.

Başkan bey misafirlerini uğurladıktan sonra beni içeri davet etti. Yolcu etmenin karşılığı bizde ne güzel bir kelime. "Uğurlama". Yani "hayırla gönderme"...

Başkanlık odasından İçeri girdiğimizde tam bir temsil makamı olarak gördüm. Öyle ya, yerli yabancı önemli misafirlerin ilk uğrak yeridir burası. Makam odasından etkilenmemek mümkün değil. Çay mı, kahve mi? Teklifinden sonra gelen üçüncüsünü kabul ettim. Portakal suyu. Sonradan öğrendim ki; portakal suyu ağır diplomatik misafirlere has özel ikramdan imiş... Eh, bu da sevindirici bir şeydi elbette...

Hoşbeş faslından sonra başkan bey konuya girdi. Arnavutluk, İşkodra'da Parruce caminin Tezyinatı ile ilgili bir çalışmadan bahsetti... Parruce camisinin bir adı da pusatlı Yusuf ağa cami idi. İşkodra müftüsü bir yazı ile Türkiye Cumhuriyeti devletinden yardım istemişti. İşkodralı bir iş adamı, eski yıkılan caminin yerine yeniden bir cami inşa etmiş. Ancak kaba inşaat halinde kalmıştı. Başkan bey bu konuda neler yapılabilirliği açısından bir rapor hazırlamamı istedi.

Arnavutluk Başkenti Tiran hava alanına indiğimde meraklı gözlerimle sağı solu inceliyordum. Pasaport kontrolünden sonra hava alanından çıktım. Beni bekleyen araba ile Tiran'ın merkezine doğru yolaçıktık.

Şoför: - arnavutluğa ilk defa mı geliyorsunuz?

-     Evet, ilk defa geliyorum. Bu arada gözüme kaplumbağa sırtına benzer, betondan inşa edilmiş garip yapılar çarptı. Bunların ne olduğunu sordum.

-     Onlar Enver Hoca'nın yaptırdığı siperler.

-     Hımm. Savaş neler yaptırıyor.

Şehir merkezine vardığımızda çok tanıdık bir bina görmüştüm. Bir camii. Tıpkı Kastamonu evleri gibi. İskender'in abidevi heykeli ile yan yana. Şehrin tam merkezi burasıymış. Gerçi arnavutluğa gelmeden önce biraz dersime çalışmıştım. Bellibaşlı yerleri ve bu caminin adını öğrenmiştim. Şoför bu camiyi anlatmaya başladı.

-     Bu Ethem Paşa Cami. Enver Hoca bu esere dokunmamış.

-     Ilk fırsatta geliriz. İçini ve süslemelerini çok merak ediyorum.

Gideceğimiz yere varmıştık. Çay servisi yapan genç bayan Arnavut idi. Çayları itinayla sehpanın üzerine bıraktı. Başka bir isteğimizin olup olmadığını sorduğunda, bir bardak su istedim. Tanışma ve sohbet faslından sonra yapacağım çalışmalar hakkında bilgi verdim. Zaten konu hakkında onların yeterince bilgisi vardı. Kendi mutfaklarında hazırlamış oldukları yemeğe davet ettiler.

Öğle namazını misafir odasındaki halının üzerine serdiğim ince bir seccade üzerinde kıldım. Ülkemden uzakta kıldığım bu namaz çok derin düşüncelere sevketmişti. Türkiye'de sevdiğim bir arkadaşım, Tiran'da görmemi istediği bir isim vermişti. Birçok konuda yardımcı olabileceğini bize mihmandarlık yapabileceğini düşünmüştüm. Ancak umduğumu bulamamıştım. Gerçi yardımını gerektiren bir ihtiyaç da doğmamıştı.

O gün Tiran'da kalıp ertesi sabah İşkodra'ya gidecektik. Şehri incelemek ve turistik yerleri gezmek için bol vaktimiz vardı. Kent merkezindeki müzeye gittik. Arnavutluk ressamlarının tablolarından tutun da Enver Hoca'nın işkencehanelerine kadar bu müzede yer almaktaydı. Fotoğraf çekmemize izin vermiyorlardı. Biz de gizliden çekmeye çalışıyorduk. Türkçe konuşan bir görevli bayan ile karşılaştık, dedelerinin Türk olduğundan uzun uzun bahsetti. Anlaşılan bizim onu gördüğümüzden daha fazla, onun bizi görmesinden mutlu olduğunu her halinden anlıyorduk. Birbirimize telefon numaralarımızı verdik. Müze içerisinde karşılaştığımız manzaralar, bir ülke için arşivin ne kadar önemli bir  kültürel referans olduğunu düşündüm.

Müze gezisi sonrasında Ethem Paşa Camii'ne giderek ikindi namazını kıldık. Tesbihatı yaparken mihrap, mimber, duvar ve tavandaki barok tarzında yapılmış resim ve süslemeleri inceliyordum. Öylece dalmıştım. Bu Osmanlı Eserinin günümüze kadar gelmesi, hemde yaşadığımız Anadolu coğrafyasına uzak bir beldede ecdat yadigarları ile karşılaştığımda tarif edilemez sevinç ve gurur dolu bir duygu yaşıyordum. Caminin son cemaat mahallinde oturan ihtiyarlarla sohbete dalmıştık. Bir tanesi İstanbula geldiğinden çok beğendiğinden bahsetti. Öyle ki; ısrarla bizi evine davet etti. Ancak, mazeretimizi beyan ederek teklifini kabul edemedik. Buna rağmen ellerimizden çekiştirerek pastane götürdü ve ikramlarda bulundu. Yorgunluk bizi etkilemişti. Ertesi sabah İşkodra'ya gitmek üzere dinlenmeye çekildik.

Sabah erken saatlerde İşkodra'ya doğru yola çıkmıştık. Merakla sağı solu inceliyordum. Coğrafi yapısına bakıyordum. Halen cevabını bulamadığım bir soru idi İşkodra'ya özel bir muhabbetim vardı. Çocukluğumda okumadığım ama ismi aklımda kalan kitap" Işkodra Müftüsü" idi. Bir kaç küçük yerleşim merkezini geçerek, İşkodra'ya ulaşmıştık. Tepede Işkodra kalesi görünüyordu. Sonradan gidip gördüm ki; Osmanlı adaleti kale içinde ilginç bir şekilde tezahür etmişti. Mabedin yarısı cami yarısı da kilise olarak inşaa edilmişti.

Şehir merkezine girmiştik. İlk işimiz caminin yapısını görmek oldu. İstanbul'da veya herhangi bir Anadolu köşesindeki cami mimarisinin aynısıydı. Dolayısı ile bir kültürel coğrafyanın uzantısında sevinçle yaşıyordum. Cami öyle merkezi bir yerde idi ki; insanlar nereye gitmek istese  Parruce camisini önünden geçmek zorunda idi. Bütün bu durumlar, tezyinat ile ilgili fikirlerimi yavaş yavaş zihnimde oluşturuyordu.

Raporumu tamamlamıştım. Zaman kaybedilmeden, tezyinat işlerine başlanmalıydı. Gerekli tüm çalışmaları tamamlayarak Türkiye'ye döndüm. Raporumun son inceleme ve düzeltmelerini yaparak başbakanlığa sundum. Bir kez daha anladım ki; hem Selçuklu , hem de Osmanlı, geriye bıraktıkları eserler ile tarihi en görünür ve unutulması imkansız bir biçimde geleceğe gidiyorlardı. Bunun en gerçek eserlerinden biri de İşkodra Pusatlı Yusuf Ağa veya Parruce Cami olacaktır. Arnavut, Boşnak, veya hangi ırktan olursa olsun sevgi, barış ve dostluk buluşmalarını bu cami önünde gerçekleştiriyorlardı. Minare, etrafında toplanan insanlarla sanki bir gül demeti gibi durmaktaydılar..

Geçmişte bir dizi film oynamıştı Türk televizyonlarında. Adı " Elveda Rumeli" idi. Bu isim beni çok hüzünlendirmişti. Sanki Osmanlı'nın başaramayarak yarım bıraktığı bir insanlık hizmeti, balkanları öksüz bıraktığını düşünüyordum. Ama anladım ki ; Osmanlı, Anadolu ile Balkanların o dönemde, tıpkı iki gencin nişanını yapmıştı. Ve şimdi götüreceğimiz hizmetler, sonsuza kadar devam edecek bir evliliğin düğün hediyesi olacaktı. O zaman sevinerek şunu düşündüm; " Merhaba Rumeli"...

 

Ahmet Atan

25 Mart 2014 İSTANBUL

 

BİR SEVGİ MASALI

BİR SEVGİ MASALI

 

Şemsiyenin üzerine düşen yağmur damlalarının sesi, hoş bir melodi güzelliği ile kulağıma geliyordu. Hava soğuk değildi ama yine de üşüyordum. Üşümemin nedeni havanın soğukluğu olamazdı. Bunu biliyordum. Ellerimin biri şemsiyeyi sım sıkı tutarken, diğer elim de paltomun cebinde ısınmaya çalışıyordu. Üşümemek için ellerimi yumruk yapmıştım. Arada bir esen rüzgar şemsiyemi uçuracakmış gibi oluyordu. Oniki telli olmasına rağmen neredeyse ters dönme ihtimali tedirgin ediyordu beni. Islanmanın ötesinde çevreye mahçup olma tedirginliği vardı. Çocukken böyle durumlarda kahkahalara boğulurduk.

Eminönünde hava kararmış, esnaf dükkanlarını yavaş yavaş kapatıyordu. Yine de insanlar tatlı bir telaş içinde oradan oraya koşuşturuyorlardı. Kıyıda Otöbüs durağında bekleyenler uzun sıra oluşturmuşlardı. Dalgaların şiddeti ekmek arası balık satan sandalcıları sanki hiç etkilemiyordu. Paltolarının yakalarını kaldırarak boynunu içine çeken genç çiftler, iştahla kendilerine servis edilen ekmek arası balıkları yiyorlardı.

İki elin bir palto cebinde buluşması kadar sevgiyi sembolize eden bir olayın olamayacağını düşündüm. Ve bu birleşen sadece el değil, aynı zamanda yüreklerin de  olduğu aklıma geldi. Kerem ile aslı, Leyla ile Mecnun, neleri  feda etmezdi ki bu durum için.. Yoksa kanıksamanın soğukluğunu mu yaşarlardı. Sanmıyorum. Bir sevda böyle bir soğuk havada soğumazdı. Hava soğusa da yürek yanardı. Efsane bu ya; Mecnun’un haline acıyan köylüleri, Leyla’yı istemek için hep beraber yola çıkarlar. Bunu haber alan Leyla’nın Köylüleri, Mecnun’un Köylülerini  yaklaştırmamak için taşa tutarlar. Mecnun Leyla’nın köylülerlerinin tarafına geçerek, kendi köylülerini taşlamaya başlar. Herkes hayretler içinde Mecnun’a sorar?

-          Ne yapıyorsun Mecnun. Hem senin için kız istemeye geldik, Hem de bizi taşlıyorsun.

-          Mecnun şöyle cevap verir; “Ne yapayım Leylanın Köylüleri.

Yıllar Sonra Leyla Mecnun'un yanına gelir.  Ve o hiç değişmeyecekmiş gibi zannettiği aşkına medhiyeler beklerken, Mecnun Leylayı tanımaz bile. Ve efsanenin en can alıcı cevabını verir.

- Ben Leylamı buldum.

Evet, Mecnun Mecazi aşk'tan gerçek aşk'a ulaşmıştı.

Bu düşüncelerle tramvay durağına doğru yürümeye başlarken yatsı ezanı okunuyordu. Abdestim vardı. Ayaklarım tercihini Yeni Camiden yana yapmıştı. Basamaklardan acele etmeden çıkmaya başladım. Arkamdan genç bir çocuk, dili zor dönercesine benden para istedi. uzattığı avucunun içerisinde ıslak bir pamuk vardı. ilk anda ne olduğunu anlayamamıştım. evet uyuşturucu sıvı koymuş onu kokluyordu arada bir... Hem şerrinden korkarak çekindim, hem de acıdım. cebimden bir miktar para çıkarıp verdim. Buna sokak çocuğu denilmezdi. Bunlar sokağa itilmiş çocuklardı. Bunlar İstanbulu Fetheden Muhammed Sultanın'nın torunlarıydı. Benden parayı alır almaz merdivenlerden sendeleyerek inmeye başladı.

Ayakkabılarımı Poşete koyarak içeri girdim. lambaların ışığı sanki halıların üzerinde yansıyordu. Bir başka aleme girdiğinizi hemen hissedebiliyorsunuz zaten. Dışarda uyuşturucu bağımlısı kardeşlerimiz mutluluğu kim bilir hangi kabul edilemez mazeretlerden dolayı yanlış yerde aramışlardı. Bir girdabın, bir anaforun içine terkedilmişlerdi. Buna hangi din razı olabilirdi ki. Dışarıda yangın vardı. Ve bu yangında kardeşlerim yanıyordu. Onlar yanarken kalbim nasıl huzur bulabilirdi ki... Bir yudum sevginin halledebilecği sorunu çözmeyi, o yavrucaklardan nasıl esirgeyebiliyorduk. Mutlu azınlık, göremiyormuydu bu mutsuz sokağa itilmiş vatan evlatlarını.. Kim bilir, para vermediği için kaç kişinin karnını deşmişlerdi. Basına yansıyanların dışında, ne kadarının üstü kapatılmıştı.

Hepsi için dua ettim, ellerimi açıp yalvardım yaradanıma. Tüm dertlilere deva için..

Ayakkabılarımı poşetten çıkarırken, kalbimdeki sıkıntıları da çıkarıp atmıştım.

Bu insanlarda olmayan şey sevgi olduğunu düşündüm. ancak şarkılarda sözü edilen bir şeydi sanki. "Döndüm kıbleye doğru, açtım ellerimi, yalvardım allahıma sevsin diye beni. Bu şarkıyı dinlediğimde zannederdim ki; Allah'ın kendisini sevmesi için yaptığı dua idi. Ama öyle değilmiş meğer. Mecazi aşk temelinde aşık olduğu kızın kendisin sevmesi içinmiş... Olsun. sevgi olsun da... sevmesini bilmeyen neyi bilir ki.. İnsanı seveceksin. Seveceksin ki; insan olasın.

Rahmetli Dedem ile kış gecelerinde aynı yatakta yatardım. Işıklar sönmüş halde iken dedem herzaman bana hikaye, masal anlatırdı. Gözlerim kapalı dinlerdim. Bir sevgi masalı anlatmıştı. "Yusuf ile Züleyha". Bir çok  kez dinlediğim için artık hafızama iyice yerleşmişti. Bir gün sinemada Yusuf ile Züleyha'nın filmi oynuyordu. Bilet alıp girdim. Arkadaşlarım da oradaydı. Yanlarına oturdum. Işıklar söndü, film başladı. Çok heyecanlıydım. Filmi seyrettikçe sonrasında ne olacağını biliyordum. Çünkü dedem çok iyi anlatmıştı. Başka hikayelerini de biliyordum. Kerem ile Aslı, Battal Gazi Destanı, Hayber Kalesinin Fethi... Sanki onların arasında dolaşıyordum. Hepsi benim kahramanımdı. Belki de onun için Kaptan Swing, Zagor, Tom Miks, yabancı geliyordu...

Tramvay'a bindiğimde sakindi. Kabataş'tan beri dolması gerekirdi ama herhalde yolcuların çoğu bir önceki tramvay ile gitmişlerdi. Yanına oturduğum genç elinde bir kitap okuyordu. Kalın bir şiir kitabıydı.  Kitabın kapağını görebilmek için fırsat kolluyordum. Bunun için de sayfasını çevirmesini bekliyordum. Beklediğim an geldiğinde biraz da ben başımı hafifçe yana çevirip baktım. Necip Fazıl Kısakürek'in Çile kitabıydı.

Lise'de öğrenciyken ben de okumuştum.

"Lûgat, bir isim ver bana halimden;

Herkesin bildiği dilden bir isim!

Eski esvablarım, tutun elimden;

Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?"

Necip Fazıl'ın Ülkü Ocağında bir oyununu sahnelemişti. Adı "Tohum". Provalarını yaparken bile anlamakta güçlük çekiyorduk. Ama müthiş keyif alıyorduk. Büyüdüğümüzde de zihnimizde bırktığı iz, kalbimizde bıraktığı sevgi, belkide farkında olmadan, vatan millet sevgisine dönüşmüştü. Ve bir slogan gibi ruhumuza işlemişti. Yunus'ça.." Yaradılanı severiz Yaradan'dan ötürü."

 

06.04.2014 İstanbul

 

Bir Ülkücünün Günlüğü

BİR ÜLKÜCÜ'NÜN GÜNLÜĞÜ

 

     Gece yarısını geçmişti. Karanlıkta göz gözü görmüyordu. Bulutların hareketi ile arada bir yıldızların ışıltısı vurduğunda ancak önümüzü görebiliyorduk. Amanos dağının tepesindeki radar üssünün etrafında kar olduğu zaman bilinmelidir ki; yakıcı bir ayaz soğuğu vardır. Zaten kırıkhan halkı, radar üssünün etrafındaki sis, duman ve kar'a göre hava tahmini yürütürlerdi.Ali, Hamit ve ben dağa taşa slogan yazmaya çıkmıştık. Ali'de korunmak için, tabir yerinde ise çakaralmaz vardı. O bize güven veriyordu. Kırmızı renkli boya kutusunu ise ben taşıyordum. Bir elimde beş kiloluk silindirik boya kutusu, bir elimde de beş parmak kalınlığında yazı fırçası taşıyordum. Ceviz yokuşuna çıkıyorduk. Çevrede in cin top oynuyordu. Evlerden epey uzaklaşmıştık. Slogan yazacağımız bölgeye gelmiştik. Sloganı ben yazacağım, Ali ile Hamit de çakaralmaz ile beni koruyacaklardı. Sanki her an komünistler bize silahla ateşle saldırıda bulunacaklardı. Bunun tedirginliği ile sakınarak dört gözle etrafı kolaçan ediyorduk. En az boya ile en çok sloganı yazabilmeliydik. Önce asfalt yola yazıyorduk. Ama araba, otomobil geçmemesi için de dua ediyorduk. Evet yazım güzeldi. Ve yeteneğimi bir milli mücadele için kullanıyordum. Yolun genişliğine göre yazı büyüklüğünü zihnimde hesapladım. Ve "M" harfinin ilk çizgisini çekiyordum. "MİLLİYETÇİ TÜRKIYE" yazacaktım. "Mil"i yazmıştım ki; uzaktan bize doğru yaklaşan otomobilin motor sesi ile lastik tekerin asfalt yolda bıraktığı teker sesleri geliyordu. Hemen üçümüz de yolun kenarına saklanarak arabanın geçip gitmesini bekliyorduk. Bir taraftan yakalanmaktan korkuyor, bir taraftan da kahramanca bir iş yaptığımız için, için için övünüyorduk. Ben bir taraftan da dua ediyordum ki; lastikler yazımın üzerinden geçmesinler. Islak olan boyayı bozmasınlar. Bu düşüncelerle farların aydınlığı arttıkça biz kendimizi daha karanlığa saklıyorduk. Ve arabanın önümüzden geçişini izledik . Herhalde Antakya'dan hasta mı getiriyordu nedir?. Yoksa gecenin bu saatinde kimse pek dışarı çıkmazdı. Daha doğrusu çıkamazdı. Çünkü anarşi ve terör insanları, akşamın belli bir saatinden sonra evlerine çekilmeye zorluyordu. Anne babalar, evlatları için korkuyorlardı. Sağ-Sol kavgasına çocukları her an kör bir kurşuna gidebilirdi.Araba hızla önümüzden geçip gözden kaybolduktan sonra, önce ben çıktım ve tekerlerin izlerine baktım. Yazıyı bozmuş mu bozmamış mı diye.. Tabii ki sevindim. Yazı bozulmamıştı. Şoföre içimden bir aferim salladım. Özene bezene yazıyı bitirmiştim. Kendimle gurur duyuyordum. "MİLLİYETÇİ TÜRKİYE" ıslak yazının parlamasıyla, gece karanlığında hoş görünüyordu. Gündüz gözüyle nasıl göründüğüne gelip bakmalıydım diye düşündüm.Daha yokuş yukarıya çıkmıştık. Bu defa dağın yamacına yazacaktık. Her taraftan görünebilen bir yeri seçmeliydik. Yeri bulduk ama ne yazacağımızı henüz bulmamıştık. Yerin alanına göre slogan seçmeliydik. Kısa ve etkili slogan olmalıydı."BOZKURTLAR GELİYOR". Evet buraya da yazılacak sloganı kararlaştırmıştık. Kuytu bir yer olduğu için rahat ama özenerek yazmıştım. Matbaa harfleri gibi düzgün olmuştu. Bu şekilde boya kutusu bitinceye kadar farklı yerlere sloganlarımızı yazmıştık.  Sabah ezanına az kalmıştı. Boya kutusunu bir kenara fırlattık. Fırçaya acıyordum. Onu da atmak istemiyordum. Ama tinerimiz olmadığı için öyle ya da böyle donacaktı. Ve bir daha kullanılamayacaktı. Fırçayı da bir kenara koydum ve üzerini toprakla örttüm ki; sonra gelip alırsam boyanın donmayacağını düşünüyordum.Ellerim tamamen boya olmuştu. Toprakla ovalayarak epey temizlemiştim. Kendimizi koruyarak şehre inmiştik. O zamana kadar sabah ezanı okunmaya başlamıştı. Çarşı camisine girdik. Abdestlerimizi alarak Sabah namazına durduk. Caminin içi soğuk olmasa da ılık idi. Aslında namazda, namazdan başka bir şey düşünülmeyeceğini biliyordum. Ama aklım hep yaptığımız işte yazdığımız sloganlarda idi. "Milliyetçi Türkiye"... Okumuştum bir yerde. Vatan sevgisi imandandır. Komünizmin insanlığın başının belası olduğu bir yerde, milliyetçilik bu çağın vebasının panzehiriydi. Aslında milliyetçiliğin, sadece komünizme karşı bir ideoloji değil aynı zamanda mensubu olmaktan gurur duyduğum milletimi çağlar üzerinden aştırarak en iyi yere getirmektir. Sabah namazını çarşı Camisi'nde kıldıktan sonra, arkadaşlarla ülkücü usulü kafaları tokuşturarak ayrıldık. İki eşekli tepesindeki evimize doğru gidiyordum. Bir de baktım ki; rahmetli babam çenesini iki eli arasına almış pencereden yolumu gözlüyor. Avlu kapısını açarak içeri girdim. Babam da avluya çıkmıştı. Eve sağ salim dönmüş olmamın verdiği rahatlığı babamın yüzünden okumak mümkündü. Rahmetli babam koyu bir CHP'li ve Hürriyet gazetesinin iyi bir takipçisiydi. Ta ki; Kırıkhan'da Camiye atılan bomba sonucu çıkan toplumsal çatışmalardan sonra benim savunduğum dünya görüşünü benimsemişti. Millet ve daha sonra çıkan Hergün gazetelerine abone olmuştuk. Daha da ötesi Kırıkhan'da gazete satış bayiliğimiz olmadığı halde Hergün gazetesinin satışını da yapıyorduk. Ülkü Ocağının, daha doğrusu Genç Ülkücüler Teşkilatı'nın irtibat bürosu gibi olmuştu. Vatan sevgisi bambaşkadır. Kerkük'ün, Kırım'ın, haritada nerede olduğunu bilmeden haklarını savunmak çok güzel ve onurlu bir his idi. Mustafa Cemiloğlu'nu bir hürriyet kahramanı olarak tanımıştık. Afişteki dizeyi ezberlemiştim. " Kırım, Kırım kırılmaz. Türk'e zincir vurulmaz. Yüz milyon esir Türk'ten, Cemiloğlu son olmaz." Mavi beyaz çizgili pijamamı giyerek yatağıma girdim. Uyandığımda sloganları yazdığımız yerlere bakarak, gündüz ve halk gözüyle nasıl göründüğünü görecektik.

Listeleniyor (1—10) Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17
 
Bu sitedeki eserler Prof. Ahmet Atan'a ait olup, izinsiz kullanılamaz © 2010