Hakkımda Yazılanlar

Dr. Mutluhan TAŞ (Doktora Tezi)

13.yy.anadoluda hakim olan tasavvuf düşüncelerinin 1980 sonrası çağdaş Türk resim sanatına yansımaları

 

Ahmet Atan, buraya kadar incelenmiş olan sanatçılar arasında hem konu, hem de biçim farklılığı açısından, en çok üzerinde durulması gereken sanatçılardan birisi olarak değerlendirilebilir.

 Bu araştırmanın amacı, 13. Yüzyılda etkin olan tasavvuf hareketlerinden ve düşünce sistematiğinden etkilenerek eserlerine bu düşünceyi yansıtan sanatçıları incelemek olduğuna göre, evren ve sınırlılıklarda belirtildiği üzere seçilmiş olan sanatçıların, bu düşüncelerini nasıl, neden ve ne şekilde eserlerine aktardıkları sorusunun cevabı temel amaç olarak ele alınmıştır. Eserlerinde, tasavvufa dair imge ve semboller kullanan sanatçılar, bu imgeleri kullanım amaçlarına göre gruplandırılmıştır.

Ahmet Atan, bu gruplama içerisinde, tasavvufun düşünce ve içsel kabulü ile bu yaşayışın dışavurumlarını, plastik bir ifade unsuru olarak eserlerine yansıtmaktadır. Ancak buradaki plastik ifade, salt bir ifadeden çok etkileşimin beraberinde getirdiği içe dönük bir anlatımdır.

Sanatçı ile 03.02.2010 tarihinde yapılan görüşmede, kendisinin yapmış olduğu bu çalışmaları,  tasavvuf düşüncesinde değil, tasavvufi düşünceye sahip olmasından dolayı,  günü birlik değişebilen beğeni ölçütlerinin baskısı altında olmaksızın, kimi zaman figüratif, kimi zaman non- figüratif, bazı serilerinde fovist, yeni dönem çalışmalarında ise empresyonist ve ekspresyonist bir anlayışın karışımında, içine sosyal realizmi de katarak eserler ürettiğini dile getirmiştir. Bu eserlerin ortak özelliğinin ise,  aynı espri, aynı öz, aynı biçim ve aynı anlayışla renkleri ve çizgileri uyguladığının savunusunu yapar. Sanatçı, resimleriyle ilgili olarak yapılan çocuksu, spontane ve heyecanlı eleştirilerini ise, kendisinin, tasavvufi bir düşünüşün beraberinde getirdiği iç huzur, dinginlik, hırstan uzak tevazu, berraklık,  kadercilik, vs. gibi sebeplerin bir sonucu olarak görür. 

Atan’ın eserlerinde, bahsi geçen diğer ressamlar gibi tasavvufa dair imgeler bulmak zordur. Hatta dönemsel özellikleri göz önünde bulundurulduğunda onu bazen peyzaj ressamı, bazen fovist, bazen empresyonist, bazen toplumcu realist, bazen de kavramsalcı bir sanatçı olarak görmek mümkündür. Ancak O, sanatın hangi boyutundan bakılırsa bakılsın, ya da sanata hangi boyuttan bakılırsa bakılsın, sanat kavramının ekseninde ruh ve madde ilişkisinin varlığına vurgu yapar. Yani, görünmeyen unsurların sanat yoluyla görünür hale getirilmesine. Bu bağlamda, Paul Klee’nin, mistisizmin ekseninde eser ortaya koymuş bir sanatçı olduğunu söyleyen sanatçı, Klee’nin “ Önemli olan görüntü değil, görünen görüntünün arkasındaki görünmeyen gerçeği görebilmektir”. Sözüne de göndermelerde bulunarak, bu görüşün tasavvufi anlamda kendisiyle örtüşen bir kavram olduğunu dile getirir.

Toplumları ayakta tutan en önemli sütunlardan biri olarak dini gören Atan, dinleri geniş bir otobana benzetir, tasavvufu ise o yolun içindeki beyaz şeritlere. Ve “tasavvufu anlamak dini anlamak demektir” der. Klee ‘nin düşüncesini, görüntüye bağlanmak belli bir insan zümresinin işiyken, görünenin arkasındaki gerçekliği görmek ise talip olanların işidir. Dolayısıyla tasavvuf, insan yaşantısını dolaylı değil direkt etkilemektedir diye yorumlar. Atan, bunu söylerken şunu da ilave etmektedir: “ biz bunun adına tasavvuf diyoruz ama beklide sanatçıların, terminolojiyi bilerek ya da bilmeyerek hayatlarına uyguladıkları bu yaşantı tarzı, tasavvufun ta kendisi de olabilir. Ressam ister soyut temalar üzerinde isterse somut temalar üzerinde çalışsın bu özel durum değişmez”.

Atan, bir sanatçının sanatsal kudretini her şeye yansıtabileceğini ve bunun bir değişim olarak nitelendirilemeyeceğini düşünür. Yaratıcının,  imzasını zerreden küreye kadar her şeye uygulayabilecek bir yeteneğe, bir kudrete sahip olduğunu ve bu kudretin ispatını da atamız olarak saydığımız Hz. Âdem’de yansıttığını dile getirir. Cezanné’ın: “ doğadaki her şey silindir, koni, dikdörtgen gibi geometrik biçimler üzerine temellenir”  öğretisini, Allah’ın, yatay, dikey ve helezonik formları Hz. Âdem’in bütün vücuduna uygulaması olarak algılar.

 Atan’ın doğayı ve insanı bu şekilde algılama süreci ise yine özünü tasavvuf düşüncesinde bulur.

“ Yaratıcı imzayı Hz. Âdem’e atarken, âdemi yaratma, onu var etme zarfını(burada âdemin cesedi zarf ruhu mazruf tur)iyi irdelemek lazımdır. Biz zarfın peşine düşerken, mazrufu ya da içindekini inkâr ve ihmal etme durumunda olamayız. Bunlara bakarken yaratımcı olan, gerçek güçlere sahip olan, gerçek Sâni olan, yani gerçek sanatçı olan Allah’ın yarattıklarına bakarak kendisi hakkında bir bilgi, bir algı sahibi olabiliriz. İşte burada parçadan bütüne doğru gitme var, bütünden parçaya doğru gelme var. Yani, her şeyden bir şey almak,  bir şeyden her şey vermek. Bu da bizim tasavvufi manada, o en büyük sanatçının varlığını bilmek, kabul etmek, sanata yönelik cilvelerini görmek ve onun, karşısında da ipuçlarını yakalamak, kısacası, bu mevcudun var olan şifrelerini deşifre etmek anlamına geliyor”.

 

 İbn-i Arabî Füsusul hikem adlı eserinde doğayı Allah’ın Rahman sıfatının bir yansıması olarak görür. (Arabi, Çev. Demirli.2006.s:254) Atan’ın, “ her şeyden bir şey almak, bir şeyden her şey vermek” sözünden yola çıkarak, onun son dönem de yapmış olduğu peyzaj resimlerinin, İbn-i Arabî’nin düşüncesiyle paralellik taşıdığı söylenebilir. Sanatçının, kendini ifade biçimiyle, bu ister soyut biçimde isterse somut biçimde olsun bir dışavurum olarak yansıma olayıdır.

Allah, kendi imzasını her biri birbirinden farklı yüz binlerce çeşit hayvana da atmış. Yine birbirinden farklı milyonlarca bitkiye de atmış, insana da atmış. Burada anlaşılması gereken bence şu olmalı: tek elden atılmış imza birçok objede, varlıkta farklı biçimlere bölünebilir. Ama bu sözü tanımlarken Klee ‘nin sözünü de anlamak, algılamak ve uygulamak gerekir. Neydi o? Bir görüntü var, birde gerçek var. Görüntü gösterilendir aslında. Gösterge bilim açısından gösteren var, gösterilen var, gören var. Gösterenin gücü ne kadar büyük olursa olsun, gösterilen üzerindeki gücü yansıtsa da gören görme kültürüne göre onun ya bütününü görebilir, ya bir cüzünü görebilir, ya da hiç göremez. Onun görmemesi o kudretin olmaması anlamına gelmez”.

 

Atan’a göre, İyi bir peyzaj ressamı iyi bir portre ressamı olamayabilir. Bunlar teknik konudur. Fakat bunlar biçimsel farklılıklardır. Özde ise o imzanın sahibi, ruha dayalı güçlerini, sahip oldukları birikimlerini kimi zaman portrede kimi zaman peyzajda kimi zaman ise abstre çalışmalarda bunu yansıtabilir. Görme kültürüne sahip olan bir kişi; farklı biçimlerdeki çalışmaların tek elden çıkmış olduğunu fark edebilir.

Atan’ın, peyzajlarında zaman zaman kullandığı mezarlıklar ya da mezar taşlarının üzerinde hüve-l baki sözü yazar. Sanatçıya göre bu, Allah tan başka her şey ölümlüdür demenin bir karşılığıdır. Ancak, bu görünenin arkasına bakıldığında insanın da Hayy sıfatının varlığına işaret etmektedir. Bu nasıl gerçekleşir? İster cennette isterse cehennemde olsun sonsuza kadar Allah’la beraber olma durumu vardır. Burada sanatçıyı ilgilendiren kısım, cennet veya cehennem de kalma ve ya bu kavramı açıklama değil, sonsuzluk kavramıdır. Yani bir şekilde Yaratıcıyla beraber sonsuza kadar kalma durumudur. Dolayısıyla hüve-l baki sözünün yazılı olduğu mezar taşı, bir kapıdır ve o kapı sonsuzluğa açılan kapıdır. Atan, bütün bu olayları kendi akıl süzgecinden geçirdiğinde, aslında asimetrik bir zamanın yolcuları olduğumuz fikrini ortaya atar.

Estetik teorisi ve felsefe bakımından doğa güzelliği ile sanat güzelliği arasındaki ayrılığın üzerinde en çok Kant sonrası idealist felsefe ve idealist estetik durmuş, özellikle bu Hegel’ de Vischer’ de ve çağımızda da B.Croce’ de temel bir estetik sorun niteliği kazanmıştır. (s:179) İslâmi tasavvuf düşüncesinde 13. Yüzyılda İslam mütefekkir ve mutasavvıflarının, varlık ve varlık tabakaları ile ilgili çok detaylı araştırmalar ve tespitler yaptığı bilinmektedir. Batı estetiği ile İslam estetiği arasındaki en temel farklardan biriside İslâm düşünürlerinin tümdengelimciliğine karşın Batılı felsefecilerin tümevarımcılığıdır. Örneğin; doğa güzelliği konusunda Immanuel Kant; “eğer bir doğa varlığı olarak bir nesneden, bir canlı varlıktan hoşlanıyorsak, bu hoşlanma onun varlığı ile ilgilidir. Bu bakımdan, böyle bir nesneye ya da canlıya sanatsal anlamda güzel diyemeyiz”der.(s.179)

Georg Wilhelm Friedrich Hegel ise;  doğa güzelliği ve sanat güzelliği arasındaki ayrılığı daha derinden temellendirir. Hegel,“ Vorlesungen über Aesthetik”  adlı eserinde bu konuyu iki ayrı yönden değerlendirmiştir. Birincisi, onun doğa güzelliğine olan karşı çıkışıdır. Hegel, doğanın tinden doğan sanat güzelliği karşısında bir değer ve öneminin olmadığını ve sanat güzelliğinin, mutlak güzelliğin bir ürünü olduğunu düşünür. Doğa güzelliği konusunda Hegel’ in aldığı ikinci tavra gelince, burada Hegel’ in çıkış noktası doğadır.  Hegel, doğanında güzelliğinin bulunduğunu görür. Doğanın güzelliği nasıl yadsınabilir? Yapılacak şey, bunu yadsımak değil temellendirmek olmalıdır diyerek, doğada da güzelliklerin olduğunu ama ne var ki, doğa güzellikleri objektif tine dayanırken, sanat güzelliklerinin mutlak tine dayandığını ifade eder.(s.181)

  İbn-i Arabi’nin Doğa hakkındaki çözümlemesi ise çok daha net ve kısadır.Arabi, Vahdet-i Vücut düşüncesinden hareketle “ Doğa Allah’ın Rahman sıfatının yansımasıdır” der. Atan’ın doğa güzelliği ile sanat güzelliği hakkındaki görüşleri ise Hegel ve Kant ile kısmen paralellik taşısa da, özünü yine tasavvuf düşüncesinden alır.

“Bir Allah’ın yaratığı güzel var birde Allahın yarattıklarının yarattığı güzel var. Bu konuyu şirk koşma anlamında söylemiyorum. Allah bir ayetinin açıklamasında “Ben ruhumdan bir parçayı Âdem’e ilkâ ettim” diyor ve ruh hakkında da siz yeterli bilgiye sahip değilsiniz diye devam ediyor. Dolayısıyla içinde yaşadığımız dünya ve daha geniş anlamda kâinat, Allah’ın yarattığıdır. Ama yarattığı kuluna da bir cüzi irade vermiştir. Bu irade onu özgür, özgün ve özerk kılar. Ancak, insanın sınırları çizilirken, Yaratıcı, bütün bu sınırları kuşatan bir irade ile kendisini donatmıştır. Dolayısıyla insan kendi sınırı içerisinde çalışmalarını yürütürken, Allah’ın ortaya koymuş olduğu eserleri, onun yaratmış olduğu varlıkları öz olarak kavrayarak, Onun, yüceliği konusunda, kudreti ve diğer sıfatları konusunda düşünmeye ve idrak etmeye sorumlu ve yetkin olur. Bu yetkinlikle beraber insan, Onun, kudreti karşısında boyun eğmiş,   Yaratıcısını tanımış ve O’na ibadet etmiş olur. Ayrıca, Allah’ın Hayy sıfatıyla Onunla beraber sonsuza kadar beraber olur. Ancak, sonsuza kadar kendisiyle beraber olmayı vaat ettiği zümre sadece kendisini tanıyan ve itaat edenlerle sınırlı değildir. Onu reddeden ve ya inanmayanlara da bu beraberliği vaat etmiştir.”

Atan, Akıl nerededir? Sorusuna Hz. Ali’nin “Akıl kalptedir” Cevabı ile karşılık verir. Bu kıssa aynı zamanda ona, tasavvufa dair bir yaşantı tarzının ipuçlarını da verir. Yani kalp gözüyle görme, kalp aklıyla değerlendirme. Kalp aklıyla analiz etme, Kritiğini yapma, sorgulama, yargılama ve bunu uygulama durumu ile ortaya çıkan bir insanın yaşantı tarzını belirler. Bunun gerçekleşme nedenlerini ise, Allah’tan kuluna ve kulundan eserlere yansıyan ortak paydada buluşturur.

 Sanatçı,“Kimi zaman Allah’ın yarattığının yarattığı ya da görsel olarak tasarladığı eser, Allah’ın yaptığı eserden daha güzel olarak algılanabiliyor ve ya seyredilebiliyor” diyerek bir anlamda Hegel’in “sanat güzelliği doğa güzelliğinden üstündür.” Sözüyle örtüşse de, insanın, varlığın şifrelerini deşifre ederken, aslında kendisini çözümle adına aramış olduğu ipuçlarının bir yansıması ya da sonucu olarak görür. Sanatçıları,  şifreleri en iyi deşifre etme yetilerine sahip varlık olarak gören Atan, ilhamı tek başına kabul etmez. İlhamın ancak gözlem yoluyla ve ya her iki kavramın bir arada kullanılmasıyla gerçek hedefine ulaşacağını belirtir. İlham ve gözlemin birlikteliğini, soyut ve somut, ruh ve ceset gibi birbirine zıt ama birbirine bağımlı öğeler olarak tanımlar.

Atan, burada aslında her şeyin zıttı ile var olduğu düşüncesinin de altını çizmektedir. İlham aynı Ruh gibi soyut elle tutulamaz, gözle görünemez bir kavram olduğu halde, gözlem adı başında göze dayalı görmeye ve algılamaya dayalı bir eylemdir. Bu haliyle de cesetteki somutlukla örtüşüyor.

Sanatçı, Paul Cezané’ın yaptığı sn.viktoria dağının resmini açıklarken, bu dağ sn.viktoria dağı değil, st.viktoria dağının resmidir der. Nasıl ki. Bir İslam felsefesi sözü İslâm üzere olan düşünürlerin felsefesidir demekse, st.viktoria dağının resmide, dağın kendisi değil onun resmidir diyerek. Bir  anlamda, İslâm dünyasında tasvir yasağı olarak bilinen kavrama da yeni bir açıklık getirmiştir denilebilir.

 Atan, temel de en büyük sanatçıyı Sâni sıfatından dolayı Allah olarak tanımlar, en büyük sanat eseri olarak ta, Ahsen-i Takvim üzerine yaratıldığı için insanı bu evrenin merkezine koyar.

 
Bu sitedeki eserler Prof. Ahmet Atan'a ait olup, izinsiz kullanılamaz © 2010